
Eski Ortaçağ şehirlerini hatırlatan bir şehir var karşımızda. Her yer, tuğladan özenle yapılmış birbirinden güzel yapılarla dolu. Bruges'da en beğendiğim yan bu atmosfer: Her an sağdan soldan bir şövalye çıkacakmış gibi ortalık.


Ardından Bruges sokaklarına vuruyoruz kendimizi. Kilisenin arkasındaki Gruuthuse'u sağımızda bırakıp ara sokaklara dalıyoruz. Klasik Belçika evleri 2-3 katlı ve çatıları basamak basamak yükseliyor. Kimileri tuğlaları boyanmadan bırakılmış kimileriyse sade renklere boyanmış.
Şehrin kenarlarının ardından merkeze kırıyoruz dümeni. Bruges'un merkezi Markt Meydanı. Belfry Kulesi'nin karşısındaki bu meydan klasik Avrupa Meydanları gibi birbirinden güzel ve tarihi binalarla çevrelenmiş ortasına da şehrin tarihi kahramanlarının heykeli konmuş. Meydanda biraz soluklanıp bu tarihi atmosferin tadını çıkarıyoruz. Bu arada biraz acıktık. Kulenin iki tarafındaki patates kızartması satan büfelerin birinden patates kızartmalarımızı alıp çöktük bi kenara. Bu iki büfenin hangisi bu işi daha iyi yapıyor bilemiyorum lakin biz soldakini tercih ettik; ikisinin önünde de uzun kuyruklar olsa da soldakindeki kuyruk daha kısaydı. Patatesleri alırken istediğiniz sosları da söyleyin. Olay bizdeki gibi ketçap-mayonezle sınırlı değil. Biz Andoloise ve Samurai tercih ettik. İkisi de çok lezzetliydi.

Sırada bot turu var. Bruges'a gelenlere şiddetle bir tavsiyede bulunacak olsam bu bot turu olacaktır. Beş ayrı yerden başlayan bot turu kişi başı 7,60 €'ya size Bruges'u çok farklı bir gözle görme imkanı sunuyor. Yaklaşık yarım saatlik tur özellikle karadan görülemeyecek büyülü manzaraları çıkarıyor karşınıza.

Bruges'u yavaş yavaş terk etme vakti geldi. İkinci gün Antwerp'te gezeceğimiz için akşamüstü Gentz'e uğruyoruz. Hem saat geç oldu hem de yorgunuz. Ufak bi şehir turu atıp dönüyoruz Antwerp'e.
Antwerp'te akşam yemeği için tercihimiz merkezdeki İtalyan pizzacısı olan Da Giovanni oluyor. Belçika'da yavaş servisten gına geldiği için burası çölde vaha bulmuşuz gibi geliyor: Servis gayet hızlı. Bu arada Belçika bildiğiniz üzere tam bir bira ülkesi. Envai çeşit birayı burada içebilirsiniz. Özkan'dan öğrendiğime göre Antwerp'in yerel bir birası da varmış: De Konning. PVC pencere markası gibi dursa da gayet lezzetli buldum. Da Giovanni'de de var bu biradan.

Gece boyunca önce canlı müzik dinlemeye bir caz bara ardından da ilk kez duyduğum %20 alkollü bira black damnation'ı içmek üzere t'Amtwaerps Bierhuiske'e gidiyoruz. 8 cl lik bardakta 9.80€'ya satılan black damnation kahve gibi simsiyah ve gayet yoğun bir bira. Zaten gecenin sonunda, devamında bir şey içmeyecekseniz tavsiye edilen bir bira çeşidi bu. Öncesinde yavaştan uykum geliyor gibiydi ama bu biradan sonra gözlerim faltaşı gibi açıldı. Ardından da geceyi bitirdik zaten.
Sabah çok erken uyanmadık. Bir gün öncenin yorgunluğu ikimizi de serdi yataklara. Gerçi ikinci günün gecesinde anladık ki biz daha hiç yürümemişiz meğer.
Antwerp'te ilk hedefimiz şehrin güneybatısındaki Middelheim Parkı oluyor. Bu parkın en güzel yanı yıllardır Antwerp'te düzenlenen bienalden seçilmiş eserlerle dolu olması. Her köşede farklı bir heykel bekliyor sizi. Parkın ortasında güzel de bir cafe var. Kahvaltımızı burada yapıp bu açık hava müzesinin tadını çıkarıyoruz. Pazar günü piknik yapan ailelerle dolu park. Heykellerin arasında dinlenip bir şeyler atıştıran, kitap okuyan, içkilerini yudumlayan ebeveynlerin yanında koştura koştura top oynayan çocuklar çok mutlu bir tablo çiziyorlar.
Parkın ardından ara sokaklar boyunca uzuuun yolları tepip nehir kıyısına varıyoruz. Burası da yürüyüş yapmaya, içkilerinizi yudumlamaya uygun bir yer. Bir gece önce içtiğimiz şehrin merkezindeki mekanların etrafında dolaşıp birine oturuyoruz dinlenmek üzere. Bu arada Omer isimli bira da gayet lezzetli biralardan. Antwerp'te biraz daha dolaşıp azad ediyorum Özkan'ı. Ben tren garına gideceğim ama önce Amsterdam'daki kadar olmasa da meşhur olan Red Light District'i ziyaret ediyorum. Kadınların vitrinde müşteri bekledikleri bu sokak elbette erkek dolu ama kadınlar da bu sokaktan rahatça geçebiliyorlar.
Dönüş için tren garına yollanma vakti geldi. Antwerp'te en beğenilen yerlerin belki de başında geliyor Antwerp Tren Garı. Kimileri Harry Potter filmlerindeki şatolara benzetiyor hatta... Gerçekten çok hoş bir tasarımı var. 40 dakikalık bir yolculukla Brüksel'e varıp uçağımı yakalıyorum. Yorgunluktan ayaklarım ağrıyor ama değmediğini söyleyemeyeceğim. Belki bir daha yolum buralara düşerse Ghentz'e biraz daha uzun vakit ayırırım. Keza Antwerp de biraz daha uzun gezilebilirmiş ama Bruges'un büyüleyici sokakları zaten yeterince vaktinizi alacaktır eminim.
Gezinin en iyi 5'i:
1- Bruges'da bot gezisi
2- Antwerp'teki Middelheim Parkı
3- Bruges sokakları
4- Beguinage ve yanındaki Minnewater Parkı
5- Belçika'nın birbirinden ilginç biraları.
Fotoğraf Listesi:
1- Bruges sokakları arasındaki kanallardan biri
2- Luc Vanleere'nin konserinden bir kare
3- Beginjhof'tan bir manzara
4- Markt Meydanı
5- Middleheim Parkı'ndaki heykellerden biri
6- Antwerp Tren Garı
Önerilen Sayfalar:
- Heildelberg - Brüksel ve Art Nouveau
- Lüksemburg
- Amsterdam
- Huzur Dolu Şehir Utrecht
- 13. İstanbul Bienali