Amasra gezimize sabah 10'da Ankara'dan yola çıkarak başladık. 2 gün 1 gecelik gezide Amasra'yla beraber Safranbolu'yu da gezmek niyetindeydik ama yol düşündüğümüz gibi çıkmayınca ve giderken yeşilliklere kanıp yolumuzu uzatınca Safranbolu'ya bir ateş almaya uğrayabildik sadece.
Ankara'dan Çankırı-Kastamonu-Cide rotasıyla önce Gideros Koyu'na ulaştık. Bu yol, arada verdiğimiz ihtiyaç molalarıyla yaklaşık 4-5 saat sürdü. Rotamıza burayı eklememizin en büyük sebebi daha önce buraları gezmiş olan babamın "mutlaka görmelisin, bayılacaksın" tavsiyesi. Gideros Koyu'na, koyun iki tarafından da inilebiliyor. Biz önce Cide tarafından indik. Sahile ulaştığımızda çay bahçesinde öylesine sıcak karşılandık ki "kaldırma beni yerimden de kendi çayını kendin alıver" diyen mekanın sahibi olan kadının sıcaklığına hemen biz de eşlik ettik ve çaylarımızı alıp oturduk sohbet etmeye. Gideros sahilinde şimdilerde bahçesi çay bahçesi kendisi pansiyon olarak kullanılan evde doğmuş olan ablamız bizden 'manzara izleme parası' alacağını anlatıp gülmeye başladı lafın bir yerinde ve anlatmaya başladı bu şakanın hikayesini: "Bir gün buraya beyaz saçlı bir amca geldi. Oturdu bir masaya ve belki iki saat hiç konuşmadan denizi izledi. Sonunda dayanamayıp sordum 'Hayırdır amca. Hiç konuşmadan iki saattir denizi izliyorsun bir problem yoktur umarım.' diye. Amca birden kendine geldi ve cevap verdi 'Dalmışım kızım, ne kadar zaman geçti farkında bile değilim. Bu denizin manzarası öyle huzur veriyor ki... Bence sen buraya gelenlerden manzara izleme parası alsan zengin olursun.' Amca tek başına yolculuk yapıyormuş. Hanımı gezmeyi sevmediğinden yalnız başına kendini vurmuş yollara." Anlatılan kişi aynı benim babam! Kaç sene önce gelmişti acaba buraya? Hala kendisinden mi bahsedilip duruyor buralarda. Çaylar bitince kafamızda bu sorularla bi de öbür tarafa bakalım diyoruz. Diğer tarafta girişteki bira şişelerini görünce gözlerimiz parlıyor ama Ramazan diye içki satmıyormuş orası da... Şansımıza küsüp Amasra'ya doğru devam ediyoruz.


Amasra'da Fatih Sultan Mehmet'in henüz Fatih olmadan önce şehzade olarak kaldığını duymuştum. Gideros-Amasra yolunda, koca tekneleri karadan taşıyan kamyonları görünce İstanbul'un fethi konusundaki parlak fikrin kaynağını da bulmuş olduk. Tarihçiler bu konuyu not etsinler lütfen.
Akşam 5 gibi Amasra'daki Büyük Liman Oteli'ndeyiz. İnternette otellere bakarken bu otelin fiyat/manzara dengesini sevdik. 2 kişilik odayı 120 TL'ye tuttuk. Booking.com'da dediğine göre 360 TL'den inmiş bu fiyat. Deniz manzaralı, merkezi bir otel ama daha fazlası yok kesinlikle. Bizim ödediğimizden çok yukarı bir fiyatı kesinlikle ödemeyin. Konaklama konusunda eğer vaktiniz olacaksa Amasra'ya ulaştığınızda gezerek de karar verebilirsiniz. Etrafta bolca pansiyon da var. Zaten çok küçük bir yer Amasra. Bayramlarda ya da haftasonları çok kişi buraya gelirse hemen dolar ve tadı kaçar. Sizlere tavsiyem boş olacağı zamanları tercih etmeniz. (Ramazan'da haftaiçi bir gün bunun için gayet uygun.) Geçen bayram ilçe o kadar dolmuş ki en son jandarma ilçeye girişleri kesmek ve gelenleri geri döndürmek zorunda kalmış. 45 000 kişi gelmiş bir günde, dile kolay...

Yol bizi çok yorup acıktırdı. İnternetteki blogları okursanız Amasra'da yemek için herkesin Mustafa Amca'nın Canlı Balık Restoranı'nı tavsiye ettiğini görürsünüz. Canlı Balık isminde başka bir yer daha açılmış sanırım, meşhur olan Mustafa Amca'nınki... Ben size gönül rahatlığıyla şunu söyleyebilirim: Hiç kasmayın oraya gideceğiz diye. Mekanın manzarası gayet güzel, balık yiyen arkadaşımın söylediğine göre balık çok tazeymiş (bi zahmet) ama mezeler konusunda mekan çok da parlak değil. Menü de öyle çok geniş seçenekler sunmuyor. Amasra'nın meşhur salatası da bana çok hitap etmedi (bitiremedik zaten salatayı). Hani en son yemeğin üstüne patates kızartması söyledim o kadar diyeyim size. Haa çok mu kötü? Yok canım gayet yiyebilirsiniz ama kasmayın yani yer bulacağız da illa orada yiyeceğiz diye. Hemen yan tarafındaki mekanlar ya da adanın diğer tarafındaki yerler de gayet güzel gözüküyordu. Onların birinde yemek yerseniz de büyük bir kaybınız olmayacaktır. Mekan çok popüler olduğundan yerimiz de çok şahane değildi; yine de manzaraya karşı içkilerimizi içip sohbet ederek erkenden bitirdik gecemizi. Bu arada Amasra'nın bu tarafındaki mekanlardan bakınca karşı taraf Porto Fino gibi görünüyor. (Hayaller Porto Fino gerçekler Amasra.)

Ramazan'da Karadeniz'de içki içebileceğiniz ender yerlerden biri Amasra. Hakeza yemek mekanları da gündüz açık. Yani oruçla işiniz yoksa ya da Ramazan'da içki içiyorsanız gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz. İçmiyorsanız ya da oruç tutuyorsanız da elbette gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz. Kimse zorla ağzınıza yemek tıkmıyor ya da içki içmeye zorlamıyor sizi. Herkesin inancına, yaşam tarzına saygılılar anlayacağınız.
Sabah erkenden uyandık. Otelin manzarası çok hoş; karşıda plaj ve ada, kale duvarları, mendirek... Zaten Amasra'da yüzünüz denize bakıyorsa sizi hep güzel bir manzara bekliyor. Kale içi bölgesi de çok iyi korunmuş durumda değil ama neyse ki yeni, çirkin apartmanlar yapılmıyor buraya. Çok sevimli müstakil evler, bahçeler ve bostanlar görmeniz de mümkün ara sokaklarına dalarsanız.
Biraz da şikayet edeyim madem: Denize doğru gördüğünüz manzarayla ilgili söylediklerimi ne yazık ki dağlara karşı söyleyemeyeceğim. Karadeniz'i beton yığınına döndürme projesi Amasra'da da uygulanıyor ve dağlardaki yeşillikler apartmanlardan oluşan çirkin sitelerle katlediliyor. Amasra'nın geleceği de Trabzon gibi olacak belli ki; gri bir beton yığını. Şimdilerde Yeşil Yol adı altında Karadeniz'in yaylaları da beton yığınına dönüştürülmeye çalışılıyor zaten. Misal geçenlerde ziyaret ettiğim Ayder Yaylası kısa süre sonra iyice çirkinleşecek... Diğer yaylaların sonu da farklı olmayacak gibi.

Neyse Amasra'da 2015'te durum böyle. Yine de denize karşı kahvaltımızı yapıp başlıyoruz Amasra'yı gezmeye. Amasra merkeze eski bir taş köprüyle bağlı adanın etrafında Cenevizlilerden kalma kale surlarının kalıntılarını görebilirsiniz. Kemere Köprüsü Sormagir Kalesini Zindan Kalesine bağlıyor. Köprünün ucunda Kale Kapısı var. Arada kapıdan geçmeye çalışan arabaların duvarlara sürtünmemeye çalışırken attıkları taklaları izlemek için kenarda beklemeniz yeterli. Köprüyü geçince yol ikiye ayrılıyor. İki ucun adanın arkasından birbirine bağlandığını düşünmeyin sakın. Sola doğru gidiyoruz önce ve kısa sürede sokak bitiyor. Ardından bu sefer de sağa devam ediyoruz. Sağdaki yol biraz dik. Yol boyunca tırmanmakta zorlananların soluklanması için banklar da yapmışlar. Buralardaki evlerin bir kısmı da pansiyon olarak kullanılıyor. Çoğunun bahçesi var. Yolda giderken karşıdaki tavşan adasını görebilirsiniz, yolun sonunda da Ağlayan Ağaç'ı ve yanındaki çay bahçesini. Eğer çay bahçesinin yanından yukarı tırmanırsanız adanın deniz fenerine ve ağaçlıklı olmasa da yeşil kısımlarına ulaşırsınız. Buralarda piknik yapmak da mümkün. Karadeniz manzarası çok güzel. Ayrıca buradan biraz yürüyüp adanın öbür tarafına geçerseniz Canlı Balık'ın olduğu deniz kenarını görebilirsiniz.
Geri dönüp bu sefer köprünün kara tarafındaki kale kalıntılarının orada dolaşıyoruz. Kale içinde şirin evler ve bahçeler yanında, restore edilmiş, kapısı kapalı ama kapısından bakınca 23 Nisan'da ilkokulda sınıfı süslemişler gibi asılmış Türk bayrakları görülen Ortodoks kilisesini görebilirsiniz. Ayrıca cami olarak kullanılan bir başka Ortodoks kilisesi de kale içinde yer alıyor. Bu camide cuma hutbesini kılıç çekili şekilde okuma adetinin hala devam ettiğini kapısındaki tabeladan okuyup şaşırıyoruz ve devam ediyoruz gezmeye.
Kaleiçinden çıkınca hemen yan tarafta Çekiciler Çarşısı var. Burada, çoğu Çin malı ama aralarda Amasra işi ahşaplar da bulabileceğiniz hediyelik eşyalar satan dükkanlar mekan tutmuş. Biz bir kaç hediyelik alıp bu sefer de Barış Akarsu heykelinin yer aldığı parkın oradan geçip yemek yenecek bir yer aramaya başlıyoruz. Sora sora Amasra Mutfağı'nı buluyoruz. Pek Amasra'ya özgü yemekler yok ama en azından ev yemekleri var. Yumurtalı Trabzon pidesi yeme şansımı da Karadeniz'e gelmişken kaçırmadım.

Yemeğin üzerine sağda solda hakkında bilgi kırıntıları olan Gürcüoluk Mağarasını aramaya karar veriyoruz. Önce dünkü Cide yoluna sapıyoruz sonra da İnperi köyü mevkiinden sağa. Ardından gördüğümüz köylülere sora sora ilerlerken mağara tabelaları çıkıyor karşımıza. En son bir okun orada yol bitiyor. Buradan itibaren yürümeye başlıyoruz ama bi 15 dakika güneşin altında yürüdükten ve hiç bir iz bulamadıktan sonra geri dönüyoruz. Geri dönüş yolunda mağarayı sorduğumuz köylüler "Önü dikenlik kaplı zaten içerisi de karanlık, bir şey de yok boşuna gitmeyin" deyince anlıyoruz ki karşımızda ziyarete açık bir mağara yok. Gidecek olanlar yanlarına fener ve yürüyüşe uygun kıyafet alsınlar ayrıca da iyi araştırsınlar nasıl gidileceğini.
Amasra'dan çıkıp Safranbolu'ya geçiyoruz Bartın üzerinden. Safranbolu'ya ulaştığımızda artık saat geç olmuştu. Şöyle bi eski çarşıya uğruyoruz ve görüyoruz ki Safranbolu tek başına gelinip görülmesi gereken bir yer. Bir sonraki kaçamağımızda Safranbolu'yu ziyaret etmeye karar verip Ankara'ya doğru yola çıkıyoruz. Karabük'ü geçtikten sonra enfes yollar çıkıyor karşımıza. İki taraftaki ağaçların çardak gibi örttüğü yemyeşil yolun ortasında dayanamayıp mola veriyoruz. Yeşile gark olmak buna denir işte.
Karadeniz'e kıymalarına izin vermeyin.
Fotoğraf Listesi:
1- Porto Fino'yu andıran Amasra'da gün batımı
2- Fatih'in torunlarının torunları karadan gemileri yürütürken
3- Amasra'da ara sokakları gezerken karşımıza çıkan bahçe
4- Gideros Koyu
5- Arabaların zorlanarak geçebildiği kale kapısı
6- Dönüş yolunda Karabük'ün ardından yeşil bir geçit sizleri bekliyor.
7- Yol boyunca çok güzel manzaralar sizleri bekliyor.
* Önerilen Sayfalar:
- İznik ve Yenişehir
* Amasra'nın batısından bir öneri:
- Acarlar Longozu ve Maden Deresi'nde Kamp
* Karadeniz'de gezebileceğiniz yerler:
- Sümela Manastırı
- Trabzon Uzungöl
- Trabzon Merkez ve Ayder
Etiyopya'ya daha önceki gelişlerimde National Museum'ı gezmiş ve burada paylaşmıştım. Bu sefer Addis Ababa'daki bir diğer ilginç müzeyi gezmeye karar verdim. Addis Ababa Üniversitesi içindeki Etnografya Müzesi'ne (Ethnological Museum) taksiye atlayıp gittiğimde öğleden sonra olmuştu. National Museum'ın yarım dolara denk gelen 10 Bırr'lık fiyatıyla karşılaştırıldığında 100 Bırr'lık fiyatı biraz fazla gözükse de insanların Etiyopya topraklarında nasıl bir hayat sürdüğünü anlamak için güzel bir müze sizi bekliyor.
Müzeye ev sahipliği yapan bina Hallis Silassi'nin sarayı olarak inşa edilmiş. Müzenin Etiyopya'daki değişik halkları, kabileleri anlatan kısmı dışında eski başkanın evini görmek de mümkün. Ama ben en çok vaktimi ilk katta geçirdim. Üst katta da değişik dönemlere ait resimler, dini ikonalar ve müzik aletleri sergileniyor.

Müzenin planlaması insan ömrünün aşamaları şeklinde yapılmış. Girişte sizi Etiyopya'da çocukluk dönemini anlatan objeler ve hikayeler karşılıyor. İngilizce ve Etiyopya dilindeki bilgilendirici yazılar arasında bizdeki kıssadan hisseler tarzındaki öyküler bana çok ilginç geldi. Özellikle Banna Tale başlıklı öykü bizim kültürümüzde çocuklara anlatmak için fazla açık saçık bulunabilecek bir öyküyken cinsel konularda çocukları aydınlatmamanın ne gibi sorunlara yol açabileceğini ve Etiyopya kültürünün konuya verdiği önemi gösteriyor. Bu bölümdeki oyuncaklar da çok basit ama hoşlar.
Bir sonraki aşamada gençlerin yetişkinliğe adım atmaları ve evlilik konuları işleniyor. Yetişkin olduğunu ispatlamak için öküzlerin üstünden koşarak geçmesi gereken erkekler, bekaretin önemli olmadığı ama evlilik dışı çocuğu kabul etmeyen topluluklar, evlilik öncesi ve sonrası kıyafetler gibi ilginç konular bu kısımda anlatılıyor.
Sonraki bölüm din konusuna ayrılmış. Yarı yarıya Müslüman ve Hristiyan olan Etiyopyalıların dini hayatlarının nasıl sürdüğü ve dinin toplum hayatında sebep olduğu değişik yönetimsel farklılıklar burada açıklanıyor. Özellikle yüzyıllar önce Yahudi olmuş Etiyopyalıların hikayesi çok ilginç geldi bana. Kuruluşunun ardından tüm dünyadaki Yahudileri toplayan İsrail'in ancak 1991'de vatandaşlık hakkı tanıdığı bu Yahudilerin 10000'i İsrail'e göç etmiş. Yeni vatanlarına uyumda çok zorluk çeken bu topluluğun dışında Etiyopya'da 2300 Yahudi kalmış. Dini yapılar, özellikle kırsal kesimde kendi yürütme ve yargı sistemlerini de kurmuşlar. Bu kısımda Semavi dinler dışında Ari İnancı (Sabi ve Beri isimli iki Tanrı'nın varlığına inanan bir inanç sistemi) hakkında da bilgi bulabilirsiniz.

Takip eden bölümde yetişkinlerin hayatını, Etiyopya'nın kurulmasına giden yoldaki savaşları, bağımsızlık mücadelesini ve kabilelerin gündelik hayatını bulabilirsiniz. Mesela o dudaklarına tabak takan kabilenin Etiyopya'nın güneybatısında, aşağı Omo Nehri kıyısında yaşayan Suri (nüfusu yaklaşık 27.000 kişidir) ve Mursi kabileleri olduğu burada açıklanıyor. Güzel görünmek için sadece dudaklarına değil hem kadınlar hem erkekler kulaklarına da bu kilden ya da ağaçtan yapılma tabaklardan takıyorlarmış. Keza 16.-18. yüzyıllar arasında hüküm sürmüş Dawura Krallığı'nın toplamda 1000 km.'yi aşan ancak bugün yok olmaya yüz tutmuş ve hakkında yeterli araştırmalar yapılmamış, boyu 1.6 metreyle 6 metre arasında değişen, sınırları korumak için inşa edilmiş duvar hakkında da bu bölümde bilgiler veriliyor.

Serginin sonlarına doğru ağaçtan yapılmış, göçebe kabilelerin deve sırtında taşıdıkları eşyalarla beraber içinde yaşadıkları ağaç dallarından yapılma kulübe de ilginizi çekecektir. Keza tahtadan yapılmış değişik şekillerdeki yastıkların sergilendiği vitrin sizde de bunlardan bir tane satın alma hissi yaratabilir.
Etiyopya'nın iç kesimlerinde gezmek çok kolay olmayabilir ama değişik toplumların yaşam biçimlerini öğrenmek için bu müzeyi gezmenizi tavsiye ederim.
Fotoğraf Listesi:
1- Müzede sergilenen örtüsü açık kabile çadırı. İçinde yaşayanların her türlü malzemeleri de çadırda sergileniyor.
2- Bu ahşap aparat çizimlerinin hepsi birer yastık. Ben gittiğimde almadım ama hediyelik eşya satan dükkanlarda da bu envai çeşit tahta yastıklardan bulabilirsiniz.
3- Dawura Krallığı'nın sınırlarını korumak için inşa ettiği duvarları gösteren görsel.
4- Kabilelerin güzelleşmek için dudaklarına taktıkları, üstü deri kaplı kilden yapılma tabak.
5- Banna Tale isimli öykü, çocuklarını cinsel konularda bilgi vermeden yetiştirmenin ne kadar tehlikeli sonuçları olabileceğiyle ilgili öğüt verme amaçlı bir halk öyküsü.
* Önerilen Sayfalar:
- Etiyopya'ya gelmişken mutlaka Lucy'nin kalıntılarının sergilendiği Ulusal Müze'ye de uğrayın: Etiyopya Ulusal Müzesi'nde İnsanın Evrimini Gösteren Kalıntılar
* Afrika'da Gezilecek Başka Yerler:
- Zanzibar
- Cape Town'da Yılbaşı'nda 6 Gün
- Nairobi'de Günübirlik Vahşi Yaşam Gezisi
- Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı
- Gore Adası - Dakar
Bu seferki gezim öyle son anda gerçekleşti ki organizasyon hızıma ben de şaştım :) Cumartesi sabah erkenden uyanıp kaç zamandır aklımda olan Atina gezisini hayata geçirmeye karar verdim. Önce internette bloglara göz gezdirdim: Nerede kalınır, nereler gezilmeli, neler yapılmalı, şehre nasıl ulaşacağım... Ardından kalacak yeri buldum; cumartesi sabahı o gece için yer bulmaya kalkınca merkezde en ucuz 50 €'ya bir yer bulabildim. Gerçi bu dediğim çift kişilik odaydı ama tek kişi fiyatı da aynıydı. Neyse çantamı hazırlayıp koyuldum yola. Bu gezi boyunca Triposo'nun Greece uygulaması çok işime yaradı unutmadan belirteyim.
Atina Havalimanı'ndan Şehre Nasıl Ulaşılır?
Öğleden sonra indiğim Elefterios Venizelos Havalimanı'nda pasaport kontrolden ,vizeniz varsa, kolayca geçiyorsunuz. Abuk sabuk sorularla girişinizi zorlaştırmaya çalışmıyor kimse. Havaalanında şehre 35-40 €'ya taksiyle, 8 €'ya metroyla (2 kişi olunca kişi başı 7 € diye okudum bir yerde), 5 €'ya da otobüsle ulaşabiliyorsunuz. 'To Metro' okları sizi Line 3'e bineceğiniz metroya götürüyor. Dikkatli olun ama, bir taraf tren hattı diğer taraf metro hattı. Yanlışlıkla trene binmeyin. İlk başta Grek alfabesini yadırgıyor insan ama bir süre sonra alışıyor.
Mayıs Ayı Atina'yı Ziyaret Etmek İçin Uygun mu?
Aylardan Mayıs. Hava gayet uygun. Gündüz 25-27 derece civarları, akşamsa 15-16 derecelerle üşütmeden gezmeye izin veriyor. Kavurucu yaz sıcaklarındansa Mayıs bence ideal. Şehrin merkezi noktalarından biri Syntagma Meydanı. Yunanistan'daki halk ayaklanmaları sırasında ismini çok duyduğumuz bu meydana yarın askerlerin devir teslim töreni için geleceğim. Ayrıca meydanda kocaman bir stand 1919 Pontus Soykırımı konusunda bilgi veriyor. "Ne ki bu?" diye bakarken beni ilgili görüp elime broşür ve CD tutuşturdular. Eve dönünce bakarım. Tarihi bir de karşı tarafın gözünden incelemek, neler söylediklerini dinlemek lazım.

Önce yürüyerek otelime ulaşıyorum. Şehir merkezine yürüme mesafesindeki otelim yine de biraz kenar bir semtte kalıyor. Önceki halini görmeden ama rahatça tahmin ederek şunu söyleyebilirim: Yunanistan'da ekonomik çöküş hayatın her alanına yansımış durumda. Kapalı dükkanlar, merkezi konumuna rağmen harabe olarak bırakılmış binalar, dilenciler, çöplerden bir şeyler toplayanlar... Turizm yeniden toparlanmaya başlamış gibi ama Yunanistan'ın sıradan bir Balkan ülkesi durumundan Avrupa ülkesi konumuna geçmesi on yıldan uzun sürecek gibi.
Yaklaşık 48 saatim var Atina'da. Bu cumartesi gününü ortamı koklamaya ayırıyorum. Çantamı odama bıraktıktan sonra Monastiraki Meydanı'na ulaşıp başlıyorum merkezi turlamaya. Monastiraki'yi Atina'nın Sultanahmet'i gibi düşünün. Turistik merkez orası. Burdan Akropolis'i karşınıza alıp sola giderseniz Plaka'nın sokaklarına ulaşırsınız. Sağa giderseniz Pazar sabahı bit pazarına ev sahipliği yapacak, hediyelik eşyalar satan dükkanların olduğu sokakları görebilirsiniz. Ben de hiç bilmediğim bu sokakların büyüsüne kaptırıyorum kendimi. Akropol'deki Parthenon'u (o gördüğünüz sütunlu yapının adı Parthenon, tepenin üstündeki alanın adıysa Akropol) hemen her sokaktan görebiliyorsunuz.
Yemek Yemek İçin Tavsiyeler

Sokaklarda turlarken yavaş yavaş midemin gurultusuna da kulak kabartmaya başladım. Mekanların çoğu menülerini görülebilecek yerlere koymuşlar. Adrianou Sokağı 144 numaradaki mekan çok dikkatimi çekiyor: Ta Giouvetsakia.Yaşlı garsonları, yerel mezeleri, makul fiyatlarıyla mekana o kadar ısınıyorum ki biraz daha dolaşıp yine orda alıyorum soluğu. Türkçe menüleri bile var. Bildiğimiz mezelerin Yunan versiyonlarını görmek için ideal. Mesela cacık bizdeki gibi kaşıkla içilen, sıvı bir yemek değil de yoğun bir meze olarak geliyor masaya. Önce bi kadeh beyaz şarap söylüyorum test etmek için. Beğenince karafta 0,75 cl sipariş vermeye karar veriyorum ama saçlarını boşuna beyazlatmamış garson "yarım karaf getireyim yeter sana o" deyip koca şişeyi içmemi engelliyor. İçki masadında herhangi biri bana "Daha içme" ya da "Ondan içme" derse hep söz dinlerim. Kim olduğunun hiç önemi yok; şimdiye kadar söz dinlemediğim ve dinlediğim için pişman olduğum hiç olmadı. Gerçekten de yarım karaf bana fazlasıyla yetiyor. Bahşiş dahil 3 meze, 1 Greek Salata ve şaraba 29 € ödeyip kalkıyorum masadan. Bi şişe şarabın 9 € olması ne şahane! Yurtdışında en sevdiğim şey restoranlardaki içki fiyatlarının bizdeki gibi deli pahalı olmaması.
Hem yol yorgunluğu hem de şarap beni gece alemlerine akmaktan alıkoydu. Yaşlanınca, yarın sabah erken kalkacağını göz önünde bulunduruyor insan. 10.30 demeden giriyorum yatağa. 7'de bile kalkamıyorum pazar sabahı, öylesine yorulmuşum.
Atina'da Öncelikle Nereler Gezilir?
Şöyle bir şablon çıkartabilirim size:
- Monastraki Meydanı ve Bit Pazarı, Tzistarakis Camii
- Yunan Agora'sı ve Stoa of Attalis, Hephaistos Tapınağı
- Akropol ve Parthenon, Erechtheion, Herodes Atticus Tiyatrosu
- Roma Agora'sı ve Rüzgar Kulesi, Fethiye Camii, Hadrian Kütüphanesi
- Syntagma Meydanı ve Parlamento Binası, Meçhul Asker Anıtı, National Garden, Zeus Tapınağı, Hadrian Kemeri, Panatanik Stadyum,
- Lycabettus Tepesi
- Pnyx ve Philopappos Anıtı, Agios Dimitrios Loumbardiaris Kilisesi, Kerameikos
Birbirlerine yakınlıklarına göre bu şekilde sınıflandırabiliriz gezilecek görülmesi gereken yerleri. Ne yazık ki herhangi bir müze gezmedim vaktim olmadığından.
Monastraki Meydanı:

Güne Monastraki Meydanı'ndaki Tzistarakis Camii önünden başladım. Atina'da ibadete açık herhangi bir cami bulunmuyor. Bağımsızlık savaşı sonrası Türkler şehirden uzaklaştırılınca var olanlar da başka amaçlarla kullanılmak üzere dönüştürülmüş. Tzistarakis de günümüzde Yunan Halk Sanatları Müzesi olarak işlev görüyor. Pazar sabahları, meydanın öbür tarafından devam edip önce ara sokaklardaki sonra da yolun ilerisindeki eski eşya satıcılarına ulaşabilirsiniz. Bit pazarı diğer ülkelerdekiler kadar etkilemedi beni. Sen Petersburg'daki ya da Viyana'daki bir pazarı daha etkileyiciydi.
Yunan Agorası:
Geri dönüp Yunan Agora'sıyla antik yapıları gezmeye başlıyorum. Girişte alınacak 12 €'luk bilet Yunan Agorası dışında Akropol, Zeus Tapınağı, Hadrion Kütüphanesi, Roma Agorası ve Kerameikos'a da giriş bileti aynı zamanda. Her bir mekana girişte kapıda biletin bir parçasını yırtıyorlar.

Yunan Agorası kısmında sizi öncelikle Stoa of Attalis bekliyor. Bu tarihi yapıda çok sayıda eski çanak çömlek, heykel ve takı sergileniyor. Çok enteresan eşyalar var sergilenenler arasında ama özellikle çok ilgimi çeken birisine dikkat çekmek isterim: Yunan Demokrasisinin bir döneminde yapılan seçimler Tiranları önlemeye yönelik bir uygulama içeriyormuş. Yapılan seçimde en istenmeyen kişi seçiliyor ve on yıl boyunca şehirden sürgün diliyormuş. Böylece negatif uçların törpülenmesi sağlanıyormuş. İşte o seçimler zamanı çanak çömlek parçaları üzerine kazınmış isimler şeklinde kullanılan oyların bir kısmını bu müzede görebilirsiniz.
Yunan Agorasında, binlerce yıl önce Atina'daki hayatı gözünüzün önüne getirebileceğiniz bir çok yapı var. En sağlamlarından biri Hephaistos Tapınağı. Agoranın öbür tarafındaki bu sütunlu tapınak binlerce yıllık geçmişine rağmen hala gayet iyi durumda. Agoradan yukarı çıkarken karşınıza çıkacak 10. yüzyıldan kalma kilisenin adı ise Holy Apostles. Aslında agoralar ve tarihi yapılarda, şehir devleti sonrasındaki bütün Bizans ve Osmanlı zamanına ait değişiklikler yıkılmış ve yapılar daha önceki dönemlere göre restorasyon edilmiş durumda ama bir tek bu kiliseye nedense dokunulmamış.
Akropol:

Agoranın üst tarafındaki çıkışından sağa giderseniz Akropol'e ulaşabilirsiniz. Göründüğü kadar çok tırmanmak gerekmiyor lakin yapıların heybetinden herhalde ilk görüşte "nasıl tırmanacağım ben oraya?" dedim içimden. Akropolün girişinde Athena Nike tapınağı sizi karşılıyor. Yukarı çıkıncaysa karşınızda koca Parthenon var. Hala tadilatta olduğunu belli eden etrafındaki vinçlere rağmen çok etkileyici bir görünümü var. (Sanırım Avrupa Birliği fonlarından restorasyon amacıyla alınan paraları politicalılar bir şekilde hacılamışlar.) Parthenon'un heybeti şehrin değişik yerlerinden rahatlıkla görülüyor. O parlak devirlerinde burda olsam gözlerimi alamazdım herhalde... Şu anda çoğu kısmı yıkık olan Parthenon'la ilgili ilginç hikayelerden birisi de şöyle: Osmanlılar zamanında yanına minare dikilip camiye çevrilen Parthenon'un bir kısmı aynı zamanda cephanelik olarak kullanılıyormuş. İşte bir Venedik saldırısında Parthenon'a isabet eden top mermisi cephaneliği havaya uçuruyor. Yapı, en büyük tahribatlarından birini o zaman yaşıyor, çatının bir kısmı çöküyor.
Akropol'de Parthenon dışında bir başka ilgi çekici yapı da Erechtheion. Şehrin ana tanrıçası Athena ve Poseidon'a adanmış bu tapınağın en ilgi çekici yanı kadın vücudu şeklinde yapılmış sütunları. Yapı MÖ 400'lerde inşa edilmiş ve Osmanlı zamanında şehir valisinin haremi olarak işlev görürken en büyük hasarlarından birini Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında Osmanlı topçusunun saldırısı sırasında almış. Şu anda orijinal sütunların beşi replikalarıyla değiştirilmiş ve orijinalleri restorasyon sonrası Akropolis Müzesi'nde sergilenmeye başlamış. Altıncı sütun ise 19. yüzyıl başlarında Lord Elgin tarafından İngiltere'ye kaçırılmış ve şu an British Museum'da sergileniyor. Bu arada Osmanlılar zamanında Akropoldeki bir çok eser de Lord Elgin tarafından Osmanlılardan alınan izinle İngiltere'ye götürülmüş ve şu anda sergilendikleri British Museum'a satılmış. 1983 yılında Yunan hükümeti eserleri geri istemiş ama henüz bir sonuç elde edilememiş tıpkı Anadolu'dan kaçırılıp Berlin'de sergilenen Bergama Sunağı gibi. Bazen tarihe, sanata sahip çıkmayan yöneticileri görünce kalması mı daha iyi geri getirilmesi mi kararsız kalıyor insan...Parthenon'un arka tarafından bakarsanız Herodes Atticus Tiyatrosu'nu üstten görebilirsiniz. Anadolu'dakiler kadar etkileyici bir yapı bu da.
Roma Agorası:
Akropol'den aşağı inince sağa devam edip Roma Agorasına geçiyorum. Athena Archegetis Kapısından geçerek girilen Roma Agorası içinde yer alan Rüzgar Kulesi etrafı çevrilip tadilata alınmış. Bizans döneminde yan tarafına inşa edilen kilisenin çan kulesi, Osmanlılar zamanında yarısına kadar toprağa gömülü halde tekke olarak kullanılan bu kule, M.Ö. 50 yılı civarında rüzgarın yönünü tespit etme ve içindeki su ve güneş saatleriyle dünyadaki ilk saat kulelerinden biri olarak inşa edilmiş. Bu arada dünyanın değişik yerlerinde (Oxford, Londra, Sivastopol vs.) bu kulenin mimarisi örnek alınarak yapılmış kuleler bulunmaktadır.
Roma Agorasının hemen yan tarafında bulunan ve 17. yüzyılda Osmanlılar tarafından yapılan Fethiye Camii de şu anda restore edildiği için kapalı. Yıllar içinde kilise, okul, askeri hapishane ve hatta bir dönem askeri fırın olarak kullanılan bu yapı en son Agorada bulunan tarihi eserlerin saklandığı depo görevi görmekteymiş. Roma Agorasının hemen alt tarafında görkemli ön duvarının çoğu günümüze kadar ulaşmış Hadrian Kütüphanesi yer alıyor. Roma İmparatoru Hadrian'ın yaptırdığı bu yapının girişinden bile ne kadar şaşaalı olduğu anlaşılabiliyor.
Syntagma Meydanı:

Buradan biraz doğuya yürürseniz Syntagma Meydanı'na dolayısıyla Parlamento Binası ve önündeki Meçhur Asker Anıtında nöbet tutan, saatte bir de törenle nöbet değişimi yapan aslerlerin olduğu yere ulaşırsınız. Daracık tayt ve pileli elbiseleri içinde, ayaklarında ucu ponponlu ayakkabı olan ve başlarındaki şapkanın kenarından sarkan püskülleri nöbetçi subay tarafından mütemadiyen düzeltilen bu askerlerin saat başı yaptıkları nöbet değişimi töreni çok eğlenceli. Keza nöbet değişimini beklerken askerlerle fotoğraf çektiren turistler kurallara (her seferinde yalnız bir kişi fotoğraf çektirecek, askerlere ellemek yasak vs.) uymadıklarında kımıldaması yasak askerlerin silahlarını sertle yere vurarak nöbetçi subayı çağırmaları ve nöbetçi subayın turistlere çok da sert görünmemeye çalışarak kuralları uygulamaya çalışması komik görüntüler ortaya çıkarıyor. Askerlik konseptini sorgulamak Atina'da çok daha kolay olur sanırım.
Parlamento'nun yan tarafındaki Park şehirde görebileceklerinizin en düzenlisi. Örneğini gelişmiş Avrupa ülkelerinde görebileceğiniz Ulusal Bahçe 1840 yılında Kraliçe Amalia tarafından açılmış. Zamanında dünyanın değişik yerlerinden getirilmiş bitkilerin çoğu ne yazık ki zorlu Akdeniz iklimine dayanamayıp kurumuş. Yine de şehri gezerken mola vermek isteyenler bu gün doğumundan gün batımına kadar açık olan parkta keyifli bir mola verip isterlerse bu molayı pikniğe bile çevirebilirler.
Parkla ilgili ufak bir hikayeyi de paylaşayım. Malum Yunanlılarla Türkler arasında savaş halindeki iki düşman olma durumu daha yeni yeni duruluyor. (Bizde de Yunanlılarda da hala savaş ortamını körüklemek isteyen kesimler mevcut tabii ki.) Anlatacağım hikaye 1919-1923 arasında geçiyor. Venizelos Kral Alexander'ın altında hükümeti yönetmeltedir. Bir önceki Kral 1. Konstantin Alman hükümetine yakın görüşleri nedeniyle İngiliz-Fransız güçleri tarafından tahtını oğluna devretmek zorunda kalmıştır. Venizelos Megali İdea görüşüyle Anadolu'nun bir kısmının da Yunanistan'a bağlı olmasını savunup İngiliz ve Fransız hükümetlerinden aldığı güçle İzmir'e saldırır. Savaşın başlangıcından bir sene sonra, 30 Eylül 1920 günü Kral Alexander bu parkta gezerken sahibi tarafından parkta gezdirilen evcil bir maymun tarafından ısırılır ve 3 hafta sonra da ölür. Alexander'ın ölümü üzerine 1. Konstantin yeniden başa geçer. Bu dönemde yapılan seçimleri rakibi Dimitrios Gounaris kazanınca Venizelos iktidarı kaybeder. Bu değişen politik ortamda Yunan ordusunun askeri gücü zayıflar ve ardından İngiltere ve Fransa Yunan ordusundan desteğini çeker. İşte Türk tarih kitaplarında "Yunanlıları İzmir'de denize döktük" Yunan tarih kitaplarında "Büyük İzmir Yangını" olarak geçecek yenilgi bu şartlar altında gerçekleşir. Tam bu parkta yaklaşık 100 sene önce bir maymunun kralı ısırması sonucu tarih başka şekilde yazılır. Güney Amerika'da kanat çırpan kelebeğin yarattığı fırtına bu olsa gerek...
Parktan çıktıktan sonra hemen yan tarafta Panatenik Stadyum'u göreceksiniz. 1886 olimpiyatları için inşa edilmiş bu stadyum bizim gibi sadece futbol maçlarına uygun stadyum bilenler için ilginç bir yapı olabilir. Burdan devam ederseniz bir kaç sütunu hala ayakta bir tanesi ortaya saçılmış bisküvi paketi gibi yerde yatan Zeus Tapınağı'na ulaşabilirsiniz. Burdan da Akropol çok güzel görünüyor. Hadrian Kemeri de hemen yan tarafta.
Lycabettus Tepesi:

Hala yürüyecek dermanı kalanlara güneşin batışını izlemek için Lycabettus Tepesi'ne çıkmalarını tavsiye ederim. Taksiyle ya da yürüyerek Aristippou Sokağı'na giderseniz burdan yarım saatte bir hareket eden teleferik (bizdeki finükülere karşılık geliyor) için gidiş dönüş 7 €'luk biletten alabilirsiniz. Bu sokağa tırmanmak için yürüyenler bundan sonrasını da yürümeye kalkabilirler aslında, bi bu kadar daha tırmanmak gerekiyor çünkü. Yukarıda yer alan mekanda Akropol manzarasında bira içmek çok keyifli. Bira fiyatı da deli pahalı değil 50'lik bira 5 €. Tepedeki kilisenin bir tarafında oturup Akropol manzarası izlenebilirken diğer tarafta yemeğinizi yerken güneş batışını izleyebilirsiniz. Ya da güneş batışını sırf bunun için gelmiş turistlerle beraber kilisenin avlusundan da izleyebilirsiniz.
Dönüşte yeniden Plaka'ya geçtim ve masalardaki pizzalara kanıp Antica Cafe isimli mekanda pizza yedim. Göründüğü kadar lezzetli değildi pizzalar. Bugünü de tamamlama vakti geldi böylece. Son günümde öğlene kadar vaktim var; sabah erken kalkmazsam yalan olur son gün.
Pnyx:
Sabah yine erkenden başlıyorum güne. Odamı boşaltıp çantamı resepsiyona teslim edip vuruyorum kendimi yollara. Planımdaki yerlerden bir tek Pnyx tepesi kaldı geriye. Yolumun üstündeki Keramiakos'a uğruyorum önce. Seramiğe adını veren bu alanda eskiden seramik ve çanak-çömlek atelyeleri bulunuyormuş. Ortasından dere geçen ve mezarlık kalıntılarına da ev sahipliği yapan bu alanda özellikle mezar taşlarına dikkatinizi çekmek isterim.
Sokak aralarından yürümeye devam edince evlerin bittiği yerde zeytinlikler başlıyor. Zeytin ağaçları arasından yürüyüp önce Ulusal Gözlemevi'ne ulaşıyorsunuz. 1842 yılında kurulan bu Yunanistan'ın ilk gözlemevini geçince ise yakın zamanlarda keşfedilmiş bir alana ulaşılıyor. Pnyx tepesi M.Ö. 500'lerde Yunan Demokrasisi altın çağlarını yaşarken buraya inşa edilmiş Bema denilen ahşap platformda, Parthenon'a karşı Ekklesia denilen toplantıların yapıldığı yermiş. Herkesin özgürce fikirlerini tartıştığı bu platformda kimi kaynaklara göre 6000 kişilik toplantılar yapılabiliyordu. Temsili demokrasi öncesi dönemdeki doğrudan demokrasi denemelerinin başlangıç yerlerinden biri sayılabilir burası.

Pnyx tepesinde ağaçların arasındaki patikalardan ilerlemeye devam ederseniz karşınıza Agios Dimitrios Loumbardiaris Kilisesi çıkacak. Zeytin ağaçları arasında, ıssız bir yerde 12. yüzyılda yapılmış bu kilisenin en çok duvarlarına bayıldım. Karmaşık bir şekilde bu kadar şahane bir eser çıkarmak çok büyük bir sanatsal bakış gerektiriyor. Kilisenin önündeki tabelada kilisenin mucizelerinden biri olarak 1600'lerde şehrin kumandanı olan Yusuf'un kiliseyi bombalamasının ertesi günü üstüne düşen yıldırım nedeniyle ailesiyle beraber ölmesinin hikayesini okuyabilirsiniz.
Patikalar arasında devam ederseniz son olarak karşınıza Philopappos Anıtı çıkacak. Akropolün merdivenlerinden inerken de tam karşınızda görebileceğiniz bu anıtla Atina gezimi bitiriyorum. Anıttan aşağı patikalar boyunca kıvrıla kıvrıla yürürken Atina'ya yeniden gelmenin planlarını yapıyorum kafamda. Bu sefer Pire Limanına ve Korint Boğazına giderim. Yeniden Ta Giouvetsakia'da sokağa nazır yemek yerim. Yalnız gelmezsem yine Lycabettus Tepesi'ne çıkarım... Müzeler var daha gezilecek...
Fotoğraf Listesi:
1- Atina denince akla ilk gelen yer Akropol'deki Parthenon Tapınağı.
2- Akropol'e çıkarken sağınızda göreceğiniz Herodes Atticus Tiyatrosu.
3- Saat başı yapılan nöbet değişimi için gelen süslü askerler.
4- Akropol'de, şehir merkezinden de görülebilen, kadın vücudu sütunlu Erechtheion Tapınağı.
5- Yunan Agorasında yer alan Zeus Tapınağı.
6- Bu da Olimpiyat Stadyumunun alt tarafında yer alan Zeus Tapınağı kalıntıları ve arkada Akropol.
7- Nöbet değişimi törenindeki askerler.
8- Atina sokaklarında çok güzel duvar resimleri sizleri bekliyor.
9- Atina gezimde beni en çok şaşırtan görüntülerden biri Pynx tepesindeki Agios Dimitrios Loumbardiaris Kilisesinin duvarlarıydı.
Önerilen Sayfalar:
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Gökçeada
- İzmir'de Bir Gün
- Trabzon Merkez ve Ayder
- Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento
- Frig Vadisi'ni Gezememe
- Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
- Üç Eski Rum Köyü...
- Sümela Manastırı
Dakar'da iki günlük bir boş vaktim varken gezmeye başladım etrafı. Aylardan Şubat. İstanbul'da kar her yeri kapatmış durumda. Dakar'daysa hava 25 derece civarı, rüzgarlı, deniz ve havuz suyuysa bana göre çok soğuk.
Hem yol yorgunluğumu atmak hem de keyif çatmak için öncelikle Ngor Adası'nı tercih ediyorum. Otelime de çok yakın bu ada. Dakar'da görülmesi gereken üç yer var zaten: Biri Goree Adası ki daha önce burayı gezmiştim. Diğer ikisi Ngor ve Pembe Göl. Şehir merkezini de görebilirsiniz tabii. Mesela Afrika'nın Rönesans'ı anıtı var.


İlk gün Ngor Adası'na gidiyoruz. Taksiyle botun kalktığı yere gidip kişi başı 500 CFA'ya bilet alıp beş dakika uzaktaki küçük adaya geçiyoruz. Bir kaç otel ve pansiyona da ev sahipliği yapan bir ada burası. Aslında bir gece kalmaya da gayet uygun bir ada. Dakar'a daha uzun süreli gelenler bu adada konaklamayı düşünebilirler.
Ngor'un bütün sokaklarını yarım saatte yürüyebilirsiniz. Adanın arkasında okyanus kenarında oturabileceğiniz banklar var. Adada mozaikle ve grafitiyle süsleme de çok yaygın.

Adayı dolaştıktan sonra sahildeki kafelerden birine çöküyoruz. Bu arada botun sizi indirdiği yerin yan tarafında geniş bir plaj var. Küçük plaj dışında buraya da göz atmayı unutmayın.
Hava yiyip içmek için gayet uygun. Yerel biraları Gazelle içip 45 dakikada pişirdikleri patates kızartmasıyla keyif yapıyoruz deniz kenarında. Deniz yüzmek için soğuk olmasa yüzerdik de. Etraftaki satıcılardan ucuza örtüler ve incik boncuk da alabilirsiniz. Akşamüstü donüyoruz otele.
İkinci gün Pembe Göl'e gideceğiz. Pembe Göl yaklaşık 1 saatlik mesafede. Taksiciyle 20.000 CFA'ya anlaştık Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesans'ı anıtı için. Yolda otoyol için 2000 CFA daha ödedik. Pembe Göl, örneklerini başka yerlerde de görebileceğiniz bir doğa hadisesi sonucu rengi pembeye dönmüş bir göl. Daha önce Konya'da Meke Gölü'nde de karşıma çıkmıştı bakteriler tarafından pembeye dönmüş göl yüzeyi. Sanırım buranın da suyu tuzlu çünkü göle girenler tıpkı Lut Gölü'ndeki gibi hiç batmadan kolayca su yüzeyinde durabiliyorlar. Gölde botla gezme şansınız da var ama biz pek güvenemedik botlara. Şimdi batar matar sorun yaşamayalım Afrika kırsalında. :)

Gölün kenarında hediyelik eşyalar satan barakalarda pek bir şey bulamadık ancak göl dışında yol boyunca arabanın penceresinden gördüğümüz yerler de çok ilgimizi çekti. Okullar, pazarlar, dükkanlar, barakadan kuaförler, parfümeriler, rengarenk giyinmiş kadınlar, iki tekerlekli at arabaları... Hayatın kıyısından akıp geçiyoruz taksinin içinde.
Son hedefimiz Afrika'nın Rönesans'ı anıtı. Bu Afrika'daki en yüksek anıtı 2010 yılında Senegal'in Fransa'dan bağımsızlığının 50'nci yılı anısına açılmış. Kuzey Koreli bir firma tarafından Senegalli bir mimarın tasarımı olarak 3 santimetre kalınlığında metal saçtan imal edilmiş. 100 metre yüksekliğindeki bir tepeye konmuş olan anıt 27 milyon dolara mal olmuş. Şimdilerde 10 Euro ödeyip erkek figürün alnına çıkabilirsiniz. Buradan pek de ilginç bir manzara olduğunu söyleyemeyeceğim. Dakar'ı yukarıdan görmek isteyenlere ilginç gelebilir belki. Kadın figür ve çocuk figürün büyüklüğü de tepeden daha bir ilginç gözüküyor.
Dakar'da şehir merkezindeki Medine kısmında da görülmesi gereken yerler varmış ama merkezde gezerken satıcılar pek rahat vermiyor diye onu da sonraki sefere bıraktım.
Fotoğraf Listesi:
1- Pembe Göl'de oyun oynayan çocuk.
2- Ngor Adası'nın çiçekli sokaklarında incik boncuk satıcısı kadın
3- Gölde gezinti için kullanılan botlar.
4- Pembe Göl Hatırası.
5- Bir tepenin üstüne kurulmuş Afrika'nın Rönesansı Anıtı
6- Kadın Selfie çekiyor gibi olmuş bu fotoğraf.
Önerilen Sayfalar:
* Afrika'nın doğusunda tropikal bir tatil: Zanzibar
* Dakar'da Goree Adası da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri: Goree Adası - Dakar
* Konya Meke Gölü, Pembe Göl'ü merak edenler için Türkiye'de bir seçenek sunuyor: Meke Gölü ve Konya'nın Obrukları