gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2017 Salı

Napoli

Dünyadaki en güzel pizzayı yiyebileceğiniz şehirdir Napoli. Kuzey ve orta İtalya'dan farklı olarak parksız, tıka basa binalarla dolu, İtalya'nın güneyinin zamanında Grek kültürünün etkisi altında olduğunu ispatlarcasına İtalyandan ziyade büyük Yunan şehirlerini andıran Napoli. 2011 yılındaki ilk ziyaretim sonrası 2017'de bir kez daha 2 geceliğine ziyaret etme şansım oldu.

Ulaşım:

Napoli'ye THY'nin tarifeli seferleriyle ulaşabilirsiniz. Her gün İstanbul'dan uçuş var. Havaalanından taksiyle şehir merkezine ulaşım fiyatı sabit 25 €'ymuş. Taksimetre daha az yazıyor ama nedense... Trenle Napoli'ye geldiyseniz trenden indiğiniz meydanın adı Piazza Guiseppe Garibaldi. Buradan metroyla istediğiniz yere ulaşabilirsiniz. Tek binişlik metro kartı 1.10 €.

Konaklama:

Napoli şehir merkezini gezerken kendinizi İstanbul Aksaray'da geziyor gibi hissedebilirsiniz. Şehrin bakımsız ve üzeri graftilerle dolu binaları şehrin ekonomik durumunun da göstergesi aslında. Koca İtalya'da belki de gelir dağılımında en çok uçurum olan şehir Napoli olabilir. Doğru düzgün yeşil alanlar yok, trafik tam bir keşmekeş, binalar içiçe... Biz konaklama için "B&Be" otelini tercih ettik. Otel dediğimize bakmayın, bir binanın tadilattan geçirilip içinde tuvalet ve banyo bulundurulan iki odalı otele dönüştürülmüş hali burası. Ancak geniş tavanlı, ferah, temiz ve bakımlı bir oteldi. Fiyatları da 3 kişilik oda için gecelik 50 € civarıydı booking.com'da.

Yeme İçme:

İşte Napoli'yi ziyaret etmek için en önemli sebep! Pizzanın ana vatanı olan Napoli tam bir yemek cenneti. Dünyaya pizzayı tanıtan bu şehirde yediğiniz pizzaları başka bir yerde bulamazsınız. Size en beğendiklerimi sıralayayım müsaadenizle.

Di Matteo: İşte gerek lezzeti gerekse de fiyat performans oranıyla en başarılı mekan burası. 4 €'luk Margaritha Pizzası enfes. 5 € ödeyeceğiniz Buffalo peynirli Margaritha Pizzasıysa dillere destan. Mekan pazar günleri kapalı diğer günlerse öğlen ve akşam saatlerinde açık. Kapıda sıra beklemeye de hazır olun çünkü talep çok yüksek. Yemekten sonra öyle çok oturulacak bir mekan da değil çünkü sırada bekleyen çok kişi var aşağıda. Mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir pizzacı.


Pizzeria Le Sorello Bandiera: Burasının fiyatları Di Matteo'dan daha yüksek ama pazar günleri de açık bir mekan burası. Pizzaları yine gayet lezzetli.

Bu ikisi dışında Da Michele de çok övülen bir pizzacı ama pek merkezi olmadığından gitme şansım olmadı hiç. Siz yine de yolunuz düşerse bi ziyaret edin. Ayrıca Gino Sorbillo'nun pizzaları da çok övülüyor, aklınızda olsun.

Sartu: Burası pizzacı değil, daha çok geleneksel ve modern yemekleriyle Michelin yıldızı alamasa da Michelin Guide'ına girmiş küçük bir restoran. Mutlaka rezervasyon yaptırarak gidin; biz rezervasyon yaptırdığımız saatten yarım saat erken gitmiştik mutfak müsait değildi. Porsiyonlar çok küçük, İngilizce menüleri yok, ben yediğim yemekleri hiç beğenmedim ama masaya gelen kimi et yemeklerini arkadaşlarım beğendi. Bütçenizi zorlayıp farklı şeyler denemek istiyorsanız gidin sadece, yoksa hiç gerek yok.


Toto Eduardo E: Çok kendi halinde bir restoran burası. Kaldığımız otele yakın olduğu için otel sahibinin tavsiyesiyle gittik. Yine İngilizce menüleri yok, al dante makarnaları fena değil, pizzası idare eder. Fiyatlar da orta karar, ne ucuz ne çok pahalı.

Gezilecek Yerler:

Via Toledo:


Napoli'nin en işlek caddelerinden biri burası. Etrafta bir çok markanın mağazaları yer alıyor. Bir kısmı trafiğe kapalı, alışveriş yapmak isteyenler için bir çok seçenek var.

Via Benedetto Croce ve Via dei Tribunali:

Bu iki trafiğe kapalı cadde turistlerin en çok rağbet ettikleri yerler. Yukarıda bahsettiğim Di Matteo'yla Sorbillo burda. Ayrıca bolca kafe ve restoran da bu dar, haftasonları aşırı kalabalık sokaklarda yer alıyor.

Sotterranea:

Napoli'de gezmekten en çok keyif aldığım yer bu yeraltı dehlizleri oldu. Binlerce yıl öncesinde burada yaşayanların kazdığı bu yeraltındaki dehlizleri gezmek için uygun saatlerde düzenlenen turlara katılmanız gerekiyor. Tur saatinde kapıda yer alırsanız (giriştekilerin çoğu İtalyanca tur için bekliyor, yandan geçip İngilizce turu sorarsanız boşuna sıra beklememiş olursunuz) 10 €'luk biletlerle yaklaşık 1.30 saat Napoli'nin altında dolaşma şansınız olur. 

Museo Archeologico Nazionale - Ulusal Arkeoloji Müzesi: 

Sabah 9'dan akşam 7.30'a kadar açık olan bu müze tarihe ilgisi olanlar için ideal. İçeride ayrıca 18 yaş üzerindeki ziyaretçilere açık olan kısımda yıllarca gözlerden uzakta tutulmuş erotik sanat eserleri, cinsel ilişki tasvirleri ve fallik objelerden oluşan bir koleksiyon da görülebilir. Müzenin bu kısmı çok tartışmalı olduğundan değişik dönemlerde kapatılıp sonra yeni bir tartışma sonrası yeniden açılabiliyor. Son durumu internetten araştırabilirsiniz. 

Pompei:

Napoli'ye gelip de Pompei'yi gezmemek olmaz. 12 €'luk biletlerle ziyaret edilen Pompei'ye biz araç kiralayıp gittik. Pompei'yi tam olarak gezmek için en az 3 - 4 saate ihtiyacınız olduğunu unutmayın. En hızlı tur 2 saati geçer. Stadyumu (zamanında Pink Floyd'un seyircisiz Live in Pompei konserini verdiği yer), hala duvar resimleri duran genelevi, sokakları ve meydanlarıyla bu MS 79 yılında Vezüv'ün patlaması sonucu lavlar altında kalan şehrin yakınlarında yine benzer Herculaneum da yer alıyor. Pompei'den biraz daha küçük bu şehir de yine lavlar altında kalıp sonrasında keşfedilmiş.

Amalfi:


Aslında Amalfi tek başına gezilmeyi hakeden bir yer lakin biz arabayla Salerno'dan Positano'ya kadar kıyı şeridini geçerken uğrayabildik Amalfi'ye. Bahsettiğim yolda araç sürmek tam bir adrenalin patlaması yaratıyor. Benim gibi yükseklik korkunuz varsa işiniz biraz zorlaşıyor haberiniz olsun. 2 şeritli (bir gidiş bir geliş) bol virajlı yolda sürekli ayağınız frende olmalı. Dik yamaçlara kurulmuş Ravello, Amalfi ve Positano rengarenk ve birbirinden güzel evleriyle özellikle yazları çok ilgi çeken yerler. Sahilleri, restoranları ve sokaklarıyla sırf burada (özellikle Positano'da) tatil yapmak için buraya gelinir.

Capri:

Yazın bir bot turuyla ziyaret etme şansı buldum Capri'yi. Çocukken dilimize pelesenk olan Kapri San reklam cıngılında bahsedilen Kapri burası işte. Avrupa jet sosyetesinin evlerinin (ev dediğime bakmayın, çoğu lüks malikane) bulunduğu bu adadaki oteller de üst gelir grubuna hitab edecek şekilde. 

Fotoğraf Listesi:

1- Pompei Stadyumu. Pink Floyd'un Live in Pompei çekimleri bu stadyumda yapılmış. Aynı stadyumda 2016 yılında grubun solisti ve gitaristi David Gilmour solo bir konser de vermiş. Stadyumun altında Pink Floyd konseriyle ilgili bir sergi yer alıyor. 
2- İşte günümüz Napoli'si böyle bir yer. Binadan binaya asılmış çamaşırlar, daracık sokaklar, tıka basa binalar... Bu yerleşim ilk başta son yıllarda tarihe önem vermemek nedeniyle şehirleşmenin sorunlu olması gibi duruyor ama biraz incelenince bundan 500 sene Roma kalıntıları üzerine binalar yapıldığı anlaşılıyor. Yani İtalya'nın kuzeyinden farklı olarak bu bölgede şehirleşme hep sorunluymuş. 
3- Karşılaştırma yapmak için 1900 sene önce lavlar altına gömülen Pompei sokakları.
4- Pompei cinselliğin sınırsızca yaşandığı bir şehir olarak bilinir hep. Vezüv'ün patlayıp Pompei'yi lavlar altında bırakması da Tanrıların bu sınırsızlığı cezalandırması olarak sunulmuştur. İşte bu fotoğraflardakiler de Allah'ın taş ettiği günahkarlar gibi görünse de aslında lavların arasındaki boşluklara beton dökülerek elde edilen heykeller. Kısaca anlatacak olursak insanların kaçmasına fırsat vermeyecek şekilde şehri metrelerce lav ve külle kaplayan patlama sonucu lavlar arasında kalan insanların bedenleri zaman içinde çürüyüp yok oluyor. Kazılar sırasında lavlar arasında boşluklar görününce bu boşluklar kalıp olarak kullanılıp içine birnevi beton bökülüyor ve ortaya bu heykeller çıkıyor. Neredeyse 2000 yıl önceden gelmiş taşlaşmış insan görünümlü heykeller...
5- Deniz kenarındaki Pompei cinselliğin sınırsızca yaşandığı bir şehirdi demiştik az yukarıda. İşte bazı duvarlarda görülen bu oklar şehre gelmiş denizciler için duvarlara işlenmiş. Her milletten denizci erkekler aylarca karaya ayak basmadan yolculuk yaptıktan sonra karaya yanaşınca hemen geneleve gitme derdine düşüyorlarmış. Hem dil bilmeyenler kolayca yolunu bulsun hem de şehrin namuslu insanlarıyla yüz göz olmasınlar diye limandan geneleve kadar bu oklar yolu gösteriyormuş. 
6- Pekii, denizciler geneleve geldi. Derdini nasıl anlatacak? Kim bilir hangi milletten bu denizci; canı sarışın mı ister, esmer mi ister? Genç mi ister olgun mu, yoksa o dönem normal karşılanan çocuk mu? Kız mı oğlan mı? Hadi onu seçti peki hangi pozisyonda istiyor? İşte 'hizmette sınır yoktur' prensibiyle hareket eden müessese bu dertlere de derman olmak için duvarlara resimler çizmiş, işletmeyi ziyaret eden müşteriler de bu resimlerden ne istediklerini kolayca işletmeciye gösterebilmişler.
7- Napoli'de yer altına oyulan dehlizler önceleri güvenli sığınak olarak kullanılmış. Yeryüzüne çıkarılan taşlarla da şehirdeki binalar inşa edilmiş. İşte taşlar resimde gösterilen asansör benzeri vinçle taşınmış yukarılara. Bu dehlizler Roma döneminde şehrin su ihtiyacını karşılamak için de kullanılmış. 
8- İşte Amalfi kıyıları. Amalfi'de otopark bulmak büyük sıkıntı. Biz Kasım ayında dahi çok zorlandık, yazın düşünemiyorum sahildeki trafiği.
9- Vee Amalfi'den çıkıp devam ederken dolunay dağların arkasından yüzünü göstermeye başlıyor. 

Önerilen Sayfalar:

Torino'da Bir Haftasonu
Bologna'da Porticolar Altında Bir Gezi 
Floransa
Çarşılı Köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio
Venedik'te Bir Gün
Günübirlik Milano
Pisa
Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
Roma'nın Mimari Şaheserleri



19 Kasım 2017 Pazar

Kıbrıs Mağusa

Aylardan Mart, İstanbul'un soğuğundan Kıbrıs'a kaçmak için uygun bir zaman. Kıbrıs da henüz baharın başında ama her taraf yemyeşil. Günübirlik Mağusa'ya gidecek bir fırsat yaratıp vuruyoruz yollara. 

Mağusa:

Rum bölgesiyle sınırı olan, hemen bitişiği yıllardır haberlerde duyduğumuz Maraş bölgesi olan Mağusa'nın özellikle 2017'de restorasyon geçiren şehir surlarının içi gezmesi çok keyifli bir bölge. Ercan Havaalanına yaklaşık 50 km mesafedeki Mağusa'nın kuzeye doğru devam eden sahil şeridindeki kumsalları da yazın denize girmek için güzel bir seçenek. 

Yeme İçme:

Ekor: Mağusa'ya sabah vardığımızdan kahvaltılık bir yer arıyoruz önce. Lefkoşa yolu tarafında ama yolun arkasındaki sokakta yer alan Ekor 24 saat açık bir mekan. Hem pastane hem restoran hem kahvaltı salonu hem çay bahçesi... İlginç bir mekan. Hellimli poğaçaları lezzetliydi. 

Kel'in Yeri: İskele yolu üzerinde Salamis Harabelerini geçtikten sonra kara tarafında kalan bir kebapçı. Kışın etraftaki köylerde mekanların tamamı kapalı ama bu yol üstü lokantası açıktı neyse ki. Şeftali kebabı yiyen arkadaşım beğendi ama muhtemelen köy helliminden yapıldığı için ızgara hellimi bana çok tuzlu geldi. 

Petek Pastanesi: Hemen sahilde şehrin ana giriş kapısının orda yer alan Petek Pastanesi Mağusa'nın en eski pastanelerinden biri. Kahvaltı için burayı da tercih edebilirsiniz. Ya da en azından gezmekten yorulunca bir çay kahve molası verilebilir. 

Hamam Inn: Cafer Paşa Hamamı içinde yer alan bu kafe bir şeyler içmek için uygun bir mekan. Biz bi kahvesini içtik. 

Bir de Venedik Sarayı'nın ortasında nar - portakal suyu satan aynı zamanda ağacın altında bir kaç masada karton bardakta kahve servisi yapan bir mekan daha var Mağusa'da bahsini geçirebileceğimiz. Yine mola vermek için göz önünde bulundurun burayı da deriz.

Ulaşım:

Mağusa'ya Ercan Havaalanından Kibhas servisleri çalışıyor. Ayrıca Girne'de merkezden Mağusa'ya giden dolmuşlar da var. Biz kendi arabamızla sabah trafik yokken Girne'den 1 saatte gittik. Dönüşte akşam trafiğine denk gelince 1.30 saati geçti dönmemiz. Yolda sürekli kamerayla hız ölçümü yapıldığını da söyleyeyim. 

Gezilecek yerler:

Öncelikle Suriçi harici iki mekan ziyaret ettik onlarla başlayayım. 

Aziz Barnabas Manastırı:

Bilmeyenler için kısaca belirteyim: Aziz Barnabas Hristiyanlar arasında olduğundan belki de daha fazla Müslümanlar arasında meşhur olan bir Hristiyan azizidir. Özellikle yazdığı İncil Katolik kilisesi tarafından kabul görmediğinden ve içinde İsa'dan sonra bir peygamberin geleceğinin belirtildiği iddiası nedeniyle popüler dini tartışmalarda kendisinin ismiyle bolca karşılaşabilirsiniz. Ara ara da Barnabas İncili'nin Türkiye'de saklandığı haberleri düşer basına. Hakkari'de 1980'lerde Aramice bir versiyonunun ele geçtiği, Kıbrıs'ta 2000'lerde ele geçen bir İncilin Barnabas İncili olduğu, Barnabas İncilinin bugün Genelkurmay Başkanlığında saklandığı gibi haberler... Barnabas İncili'ni merak edenler internette araştırabilir ama Aziz Barnabas'ın mezarını merak edenler Mağusa'ya yolu düştüğünde bu mezarı, Aziz Barnabas Manastırında sergilenen İkonaları ve avlunun etrafında sergilenen, en eskisi 5000 yıl öncesine tarihlenen çanak çömlek eserleri gezebilirler. 

Salamis Harabeleri: 

Yolun deniz tarafında Aziz Barnabas Manastırının aksi yönündeki Salamis harabelerini gezmek en az bir saatinizi alır haberiniz olsun. Sahne arkası olmasa da anfitiyatrosu bugün hala temsil sergilenebilecek durumda. Hamam kalıntıları hemen girişte ve bazı odalarda günümüze kadar ulaşmış mozaik kalıntılarını bile görmek mümkün. İlerleyen kısımlarda kilise ve villa kalıntıları, su deposu, yollar ve diğer kalıntıları görebilirsiniz. 

Suriçi

Gelelim Suriçine. Mağusa'nın en beğendiğim kısmı burası oldu. Şehrin kendine has dokusunu o kum rengi taşlardan yapılmış binalar arasında dolaşırken hissetmek çok güzeldi.

Şehrin ana giriş kapısı olan Kara Kapısı'ndan geçtiğinizde hemen sol tarafta Turizm Ofisi karşınıza çıkacak. Özellikle suriçindeki tarihi yapıları tanıtan ücretsiz haritayı almanızı tavsiye ederim. Yok basılı versiyonununu değil pdf versiyonunu isterseniz o zaman indirmek için buraya tıklayın.

Biz merkeze gitmeden soldan başladık dolaşmaya. Önce karşımıza 1360'larda yapılan Nestoryan Kilisesi çıkıyor. Mağusa'daki yapıların çoğu yapılış tarihlerine bakarsak gayet iyi durumdalar. Hemen yan tarafındaki Sen Anna Latin Kilisesi de öyle. 

Değişik zamanlarda çok farklı cemaatlere ev sahipliği yapmış olan Mağusa'da biraz daha yürürseniz karşınıza Sen Mary Ermeni Kilisesi çıkacak. Zamanında başka Ermeni Kiliseleri de varmış ama günümüze kadar bir tek 1907'de tadilattan geçe bu küçük kilise ulaşmış. 

Ermeni Kilisesinin hemen yan tarafı Tophane Tabyasıdır. Surların kuzeybatısında yer alan bu tabyadan sonra biraz içlere saparsanız Yeraltı Kilisesi ve Keltikli Hamam sırasıyla karşınıza çıkacak. Bugünlerde sokakları ıssız Mağusa'nın yüzlerce sene önceki halini gözünüzün önüne getirmeyi kolaylaştıran bu yapılardan sonra asıl Mağusa'nın meşhur kısımlarını görmek için merkeze yöneliyoruz. 

Önce karşımıza Othello Kalesi çıkıyor. Shakespeare'in Kıbrıs'ın bir liman kentinde geçen tragedyası Othello'da anlatılan kalenin burası olduğuna inanıldığından İngilizler zamanında kaleye Othello Kalesi adı verilmiştir. Bugün sapasağlam ayakta olan kalenin ana giriş kapısının hemen üstünde Venedik'in sembolü kanatlı aslan amblemi taşıyan taş kabartma bulunmaktadır. 

Othello Kalesi'nin güneybatısında Latinlerin Sen George Kilisesinin kalıntıları yer alır. Buradan merkeze geçerseniz de önce Lala Mustafa Paşa Camii karşınıza çıkacaktır. Bir benzeri Lefkoşa'da da görülebilecek bu gotik kiliseden camiye çevrilmiş yapı önceleri Sen Nicholas Katedrali'ymiş. Lüzinyan'lar döneminde inşa edilen yapı 1571'de camiye dönüştürülmüştür. 

Venedik Kraliyet Sarayı tam merkezde yer almaktadır. Sarayın avlusundaysa Namık Kemal'in, Vatan Yahut Silistre oyununun sergilenmesi üzerine sürüldüğü Kıbrıs'ta 38 ay sürgün olduğu zindan yer almaktadır. 

3 kilometrelik surlarla çevrili Mağusa merkezinin güneydoğusuna doğru dolaşırsanız yine sevimli evler ve tarihi kalıntılar karşılayacak sizi. Mağusa suriçi tarihi havasını çok güzel korumuş, yapılaşmaya izin verilmemiş bir yer. Yavaş yavaş restore edilen tarihi yapılar tamamen ortaya çıkarıldığında çok daha güzel olacağı da belli. Yolunuz düştüğünde keyifle tadını çıkarmanızı dilerim. 

Önerilen Sayfalar:


Kıbrıs'ın Kaleleri ve Yiyelim İçelim
Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento
- Malta
Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
Gökçeada

21 Eylül 2017 Perşembe

Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres

Sabah Kavala'daki otelden yola çıkıp koyulduk yola. Önce Halkidiki'yi gezmek niyetindeyiz. Halkidiki denize doğru 3 parmak şeklinde uzanmış bir yarımada. Aslında en keyifli zamanı yazın ama kalabalıklara teslim olmadan gezilecek yerlerini görmek bizim niyetimiz. 

Gezilecek yerler:

Ouranoupoli: En doğudaki parmakla başlıyoruz gezmeye. Bu parmağın büyük bir kısmı ziyaretçilere kapalı ve özel izinle sadece erkeklerin girmesine izin verilen, içinde 12 tane manastırı barındıran dini bir bölge. İçeride yaklaşık 1800 erkek yaşıyor ve hac ziyaretine gelenler dışında ziyaretçi kabul edilmiyor. İşte Ouranoupoli bu özel bölgeden önceki son ziyarete açık kısım. Sahilinde şimdilerde müze olarak kullanılan tarihi bir kulesi olan, sokaklarında dolaşıp evlerine bakması çok keyifli küçük, şirin bir köy. Sahilinde kahvelerimizi de yudumlayıp yavaş yavaş yükselen güneşin keyfini çıkarıyoruz. 

Vourvourou: İkinci parmağı ziyarete Vourvourou'dan başlıyoruz. Kış sezonu olduğundan in cin top oynayan bir yazlık kasaba karşılıyor bizi. Biz de geçen sene arkadaşlarımın çok övdüğü bir mekanın yerini bulmaya güneye devam ediyoruz: Lacara Kampingi. Vourvourou'dan devam edip ormanlara daldıktan kısa süre sonra ulaşıyoruz Lacara Kampinge. 1 Mayıs 30 Eylül tarihleri arasında açık bir tesismiş. Artık yerini öğrendik, yazın gelebiliriz. 

Nikiti: İkinci parmakta aşağılara doğru Marmara Adası'ndan gelenlerin kurduğu Neo Marmara köyü de var aslında ama biz geri kalan kısımların keşfini bir yaz mevsimine bırakıp parmağın boğum kısmındaki Nikiti köyüne dönüyoruz. Deniz kenarında yeni kurulan siteleri eski Nikiti denilen kara tarafındaysa bakımlı taş evleri olan bir köy burası. Biraz daha devam edince kilisesi ve kilisenin yanında da şimdiye kadar gördüğüm en ilginç mezarlıklardan biri çıkıyor karşımıza. Hem çok bakımlı hem de rengarenk bir mezarlık burası. Ölenlerle ilgili heykeller, renkli renkli mumlar, çiçekler, ölenlerin fotoğrafları... Yunanistan'ın başka bir yerinde de böyle bir mezarlık hiç karşıma çıkmadı. 

Afitos: Son parmağın ortalarında yer alan Afitos, Neo Moudania'dan önce son uğrayacağımız yer. Burası da yazın çok keyifli bir turistik sahil kasabasına dönüşür belli ki. Bizim Alaçatı kıvamında bir köy. Sahilde Sparos Meze Bar'da daha önce de yemek yemiştim yine tercihimi aynı yerden yana kullanıyorum. Sahilde, deniz kenarına masalar atılmış, bolca Yunanlıların yemek yediği bir mekan burası. Yemeklerine gelecek olursak kızarmış kabak Yunanistan'da yediklerimizden en kötüsüydü. Risottonun sosu azdı, biraz pilav kıvamındaydı. Salatası ve kızarmış, ızgara yapılmış peynirleri çok güzeldi. 

Nea Moudania: Gece konaklayacağımız kasabaya geldik sonunda. Mübadele zamanı Mudanya'yı terk etmek zorunda kalanların kurduğu Nea Moudania'da o eski Mudanya havasını seziyorsunuz. Deniz Mudanya'daki gibi kuzeyde değil güneyde ama onun dışında limanı ve sahili Mudanya'yı andırıyor. Mudanya'da bolca vakit geçirmiş biri olarak Yeni Mudanya'yı görmek güzeldi. Gece Sokratis otelde konakladık. Çalışanları güler yüzlü ve yardımsever, kahvaltısı lezzetli odaları temiz ve rahat bir oteldi. 

Nea Triglia: Pazar sabahı erkenden uyanıp Yeni Trilye'ye doğru sürüyoruz arabayı. Daha iç kısımdaki bu köyde yaşayanlar en güzel kıyafetlerini giymiş, sabah sabah kiliseye gidiyorlardı. Bir bayram sabahı havası vardı Nea Triglia'da. 

Nea Tenesos: Burası da Bozcaada'dan gelenlerin kurduğu köy o yüzden gelirken Bozcaada'nın orijinal ismi Tenesos'u da yanlarında getirmişler. Bir ara mübadillerin hüzünlü anılarını dinleme fırsatı da olur belki bu köylerde. 

Petralona Mağarası: Halkidiki gezimizi bitirmeden önceki son durağımız Petralona Mağarası oluyor. Sarkıt ve dikitleriyle meşhur bu ferah mağara doğal oluşumları kadar burada bulunmuş hominid kafatasıyla da meşhur. Homo Erectus'la Homo Sapiens arasına tarihlenen bu insansı kafatasını önemli kılan ne kadar eski olduğuyla ilgili yapılan tartışma. 350.000 yılla 800.000 yıl arasında değişen tarihleme Afrika'dan çıkıp Avrupa'ya yayılma teorisindeki tarihleri yeniden gözden geçirmeyi gerektirecek bir aralık sunuyor. Mağara duvarına sabitlenmiş, yerden 30 cm yukarıda, vücudunun geri kalanı olmayan bu kafatasının mağaraya nasıl geldiği de muğlak. Mağarayı gezdikten sonra yan tarafındaki müzede kafatasının replikasını ve mağarada bulunmuş hayvan iskeleti parçalarını da görebilirsiniz. 

Selanik:

İşte sonunda annemin anneannesinin memleketindeyiz. Annemi bi hüzün kaplıyor buraya gelince. 

Selanik'te trafik büyük bir problem. Hele arabayı park edecek bir yer bulmak çok şanslı olmayı gerektiriyor. Biz bir tur attıktan sonra sahile yakın boş bir yer bulabildik. 

İlk hedefimiz Selanik'e gelmiş herkesin yaptığı gibi Atatürk'ün doğduğu evi görmek. Etraf polis kaynıyor. İçeri girmeden etrafı dolaşıp sahile doğru yöneliyoruz. Sahilin başında daha bizi Beyaz Kule karşılıyor. Bizanslılar zamanında aynı yerde bulunan kule yıkılınca Osmanlılar tarafından bu kule yapılmış.

Selanik'in İzmir'e benzemesini en çok sağlayan şey Kordon'a benzer sahil şeridi.  Gerçekten kendini İzmir'de gibi hissediyor insan. Ardından eskinin lüksünü yansıtan bir kafeyi gözümüze kestirip mola veriyoruz ve 60'lar 70'lerden Amerikan caz klasikleri eşliğinde kahvelerimizi yudumlayıp etrafı kesiyoruz. Ekonomik krize rağmen konumunu kaybetmemiş burjuva sınıfının varlığını gösteren bir mekan burası; pazar öğlen olmadan daha kimisi kiliseden çıkmış şık şıkıdım kadınlar ve erkekler masalara oturmuş kahvelerini yudumluyorlar. 2017 başlarında Yunanistan'da krizdeki ekonomi bir kez daha alarm zillerini çalarken bu kesim hala daha keyifli görünüyor. 

Mola sonrası Aristo Meydanına kadar yürüyüşümüze devam edip sahile paralel uzanan Selanik'in en işlek, mağazalarıyla meşhur caddesinden geriye doğru yürüyoruz. Önce karşımıza Galerius Kemeri çıkıyor. Navarinou Meydanının yanındaki kemerin ardından eski Bizans Sarayı kalıntıları bizi cezbediyor ve kuzeye doğru kalıntıları takip ede ede yürüyoruz. Sonunda silindir şeklindeki yapısıyla dikkat çeken Rotunda çıkıyor karşımıza. Şimdilerde kilise olan bu tapınak Roma İmparatorluğu döneminde pagan tanrılarına tapınmak için yapılıyor. Ardından Hristiyanlık Roma'nın resmi dini olunca kiliseye çevriliyor. Osmanlılar Selanik'i aldıktan sonra 1590'da yan tarafına minare inşa edilip camiye çevrilen yapı 1912'ye kadar cami işlevi görüyor. Balkan savaşında Yunanlıların şehri ele geçirmesinden sonra yeniden kiliseye çevrilen yapı şimdilerde ücretsiz gezilebiliyor. 

Daha gezilecek yerler var ama onları Selanik'e yeniden gelinceye bırakıp Selanik'teki son durağımıza geçiyoruz. Kafantari isimli bir mahalle kahvesi burası. 100 küsür yıldır Selanik'te olan bu mekanda Mustafa Kemal de içki içti diye anlatılıyor. Ne turist rehberlerinde ne de Google Maps'te yeri yurdu gözüken, kendi halinde salaş bir mekan burası. Biz gittiğimizde içeride bi masada kağıt oynayan erkekler vardı. Biz de kapı önüne bir masa attırıp oturup birer bira içtik. Türklerin yoğun yaşadığı bir mahalle burası. Fotoğraf çektiğimizi görünce bir Türk yaklaşıyor yanımıza ve sohbete başlıyoruz. Buraların eskiden hep Türk mezarlığı olduğunu anlatıyor. Ekonomik kriz de çok fenaymış. 500 Euro maaşa işe giriyormuş gençler. Fabrikalar hep kapanmış... Kordon boyunca işler hiç fena değildi ama biraz şehrin fakir mahallelerine girince tablo değişiyor. 

Seres: Yunanistan'dan ayrılmadan önce son durağımız Seres. Seres'in bizim için en meşhur kısmı Şeyh Bedreddin'in burada asılması. Kendisiyle ilgili hiç bir işaret yok ortalıkta ama biraz araştırma yapınca zamanında asıldığı bedestenin bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanıldığını öğreniyoruz. İçeride fotoğraf çekmek yasak.

Seres de pazar günleri ailelerin dışarıda yemek yenen yerleri doldurduğu ufak, sevimli bir yerleşim yeri. Biz de mola verip Yunanistan gezimizi Bulgaristan'a geçmek için bitiriyoruz. 

Sırada Melnik ve Sofya var. 

Fotoğraf Listesi:

1- Ouranoupoli
2- Nikiti Köyü Mezarlığı
3- Afitos Sahili
4- Nea Moudania Sahili
5- Selanik'teki Beyaz Kule

Önerilenler:




29 Haziran 2017 Perşembe

Antalya'dan Demre, Simena ve Kekova'ya

2 gün 1 gecede Antalya'nın batı kıyılarını keşfetme fırsatı bulunca sabah erkenden koyuldum yola.

Ulaşım: 

Antalya'dan pansiyonumuzun olduğu Kekova Üçağız köyü yaklaşık 2 saat mesafede. Sahil şeridinden Kemer - Kaş yolu boyunca batıya giderken popüler noktalar arasında öncelikle Olympos - Adrasan ayrımı var. Olympos hakkındaki görüşlerimi Olympos Çok Bozdu Abi! sayfasında bulabilirsiniz. Kemer'den sonra Finike'ye ulaşacaksınız ve Finike sonrasında yolun en sıkıntılı kısmı başlayacak. Demre'ye kadar yaklaşık 20 küsur kilometre, dağla deniz arasında virajlı şekilde kıvrılan yolda araba kullanacak olanlar çok dikkatli olsunlar. 

Üçağız köyüne giderken yolda Demre civarında 3 yeri ziyaret edeceğiz. Myra, San Nicholas Kilisesi ve Andriake. 

Gezilecek Yerler:

Myra:

Demre'de denize bir kaç kilometre uzaklıktaki antik şehir Myra'dan günümüze büyüleyici kaya mezarları ve amfitiyatro ulaşmış durumda. Kapıda Müzekartlarımızı alıp giriyoruz bu gayet iyi durumdaki kalıntıların olduğu ören yerine. Myra'daki tarihi tiyatro Türkiye'de o devirden kalanlar arasında en iyi durumda olanlardan. Binlerce kişilik tiyatro hemen arkasında yükselen tepeye dayanmış ve bugünlere kadar ulaşmış. Yan tarafındaki kaya mezarları da sarp kayaların nasıl işlevsel olarak değerlendirildiğini gösteriyor bize. Mezarların üstlerine biraz dikkatli bakarsanız günümüze ulaşmış insan figürlerini de görebilirsiniz. 

San Nicholas Kilisesi:

Demre'de ziyaret edeceğimiz ikinci yer Noel Baba olarak da bilinen San Nicholas Kilisesi. Hristiyanlığın erken dönemlerinde inşa edilen ilk kilise yıkıldıktan sonra yıllar içinde defalarca yenileri yapılıp bugünkü kilise günümüze kadar ulaşmış. En son 1800'lerin ortalarında Ruslar tarafından yenilenen kilisenin üst bahçesinde bugünün meşhur Noel Baba heykeli alt kattaysa özellikle Ruslar tarafından kutsal kabul edilen Aziz Nikola'nın heykeli yer alıyor. Sanırım devlet politikamız bu kilisenin Aziz Nikola'yla beraber anılmasından rahatsız durumda; onun yerine daha hayal kahramanı şeklinde yaklaşılan Noel Baba'yı ön plana çıkarmak istiyoruz sanki. 

Andriake ve Likya Medeniyetleri Müzesi:

Üçağız köyüne giderken yolda sola doğru bir ok sizi yaklaşık 500-600 metre ilerideki Andriake şehri kalıntılarıyla 2016'da açılan Likya Medeniyetleri Müzesi'ne götürecek. Myra'nın liman şehri olan ve Çayağzı'nda bulunan Andriake'den günümüze kalanlar arasında Sarnıç ve Buğday Ambarı gayet iyi durumlarıyla ilgi çekiyor. Özellikle Sarnıç hiç ummadığınız anda karşınıza çıkıyor. Kalıntılar arasında Sinagog, Kilise ve hamam kalıntıları da mevcut. Buğday Ambarı 2016 yılında Likya Medeniyetleri Müzesi'ne dönüştürülmüş durumda. Açıkçası bana biraz fazla baştan savma geldi. Yine de vaktiniz varsa göz atabilirsiniz. 

Simena:

Gezinin en etkileyici tarafı Simena kısmıydı. İlk gün yürüye yürüye Kalenin eteklerindeki lahitler arasından köye indik. Yaklaşık 30 - 40 haneden oluşan ve muhtemelen bunların çok az bir kısmı ev olan Simena'da daracık sokaklar, merdivenler, avlular ve bahçelerden geçerek bir yerden bir yere ulaşıyorsunuz. Tepedeki, neredeyse kaleyle eş yükseklikteki ev Rahmi Koç'unmuş. Evin ,ne yazık ki, özel mülk olduğu için ziyaretçiler için ulaşım imkanı yok ama kaleden köyü izlerken evi de görebilirsiniz. Sahilde denize doğru uzanmış platformlardaki yemek yerlerinin hepsinin pansiyonları da mevcut. Zaten otel yapmaya müsait bir alan yok köyde; sanırım köyü bu kadar güzel yapan şey de bu. Küçücük bir köy burası. Konaklama ve yeme içme dışında çok fazla yapılacak şey de yok. Kanoyla gezme, plajı olmasa da denizde vakit geçirme ya da bulduğunuz bir şezlongda - koltukta kitabınıza gömülme tepeden köyün tadını çıkarmıyorsanız yapılabilecek ender aktiviteler arasında sayılabilir. Bir de gitmişken denizin hemen içindeki lahiti de görmeden gelmeyin. 

Kaleye gelecek olursak, gayet iyi korunmuş bir kale burası. Tepesine çıkıp Simena'yı izlemek inanılmaz keyifli. Güneşin batışını izlemek için de güzel bir konumda kale. Bizim gibi boş bir zamanında giderseniz saatlerce manzaraya da dalabilirsiniz. 

Kekova tekne turu:

Demre'den (Andriake'nin hemen alt tarafındaki limandan) tekneyle Kekova turuna çıkabileceğiniz gibi bizim gibi Üçağız'dan 1.30 saatlik bir turla da Kekova adasını ve Simena'yı denizden görebilirsiniz. Kekova'daki batık şehir kalıntıları çok anlaşılmıyor, belki şnorkelle yüzülse görünebilir. Adanın ilerisindeki tersane kalıntılarının yanından adaya da çıkabilirsiniz. Zaten kıyı boyunca tekneyle ilerlerken bir çok bina kalıntısı gözünüze ilişecek. En son Simena'ya dönünce Simena'nın denizden de çok hoş göründüğünü göreceksiniz. 

Konaklama:

Kekova Adasının karşısında iki yerleşim yeri bulunuyor: Üçağız ve Simena. Simena'ya araçla ulaşım yok, sadece tekneyle ya da Üçağız'dan yaklaşık 40 dakikalık bir yürüyüş yoluyla ulaşılabiliyor. Biz konaklamayı Üçağız Ekin Pansiyon'da yaptık. İki kişi kahvaltı dahil konaklama ücreti Mayıs 2017'de 120 TL'ydi. Odaları temiz, manzaralı, konumu iyi, kahvaltısı güzeldi. Simena'da da pansiyonlarda konaklama imkanları mümkün. Henüz daha yoğun sezon açılmamış olsa da oda fiyatları 200 TL civarıydı. Sezonda 250 - 300'e çıkıyormuş. 

Yeme İçme:

Sedir Gözlemeevi: Antalya'nın batısını keşfe başlamadan önce kahvaltı için Çakırlar Köyüne uğruyoruz. Çakırlar, Antalya yöresinde kahvaltı salonlarının yoğunlaştığı bir köy. Merkeze 10 - 15 kilometre mesafede ve kahvaltısı lezzetli. Biz tercihimizi Sedir'den yana kullandık. İki kişi gözleme, kahvaltı, yumurta ve çaya 55 TL ödedik. Kahve ikramını da düşünürsek fiyatları fena değildi. 

Likya Restoran: Akşam yemeği için Simena'da Likya Restorandaydık. Denize uzanmış bu restoranda oturup biralarımızı yudumlarken Simena'yı seyre dalmak çok keyifliydi. Yemekler idare eder, deniz ürünleri yerseniz belki daha çok seversiniz. Biz patates kızartması (ev yapımıydı ve güzeldi), sigara böreği (eh işte) ve karışık salata (güzeldi) ile geçirdik öğünü. Yine de mekanın kendisinin tadı bir başkaydı. 

Ankh: Yemekten sonra dondurma için Ankh'a uğradık. Simena'nın ev yapımı dondurmaları meşhur. Biz şeftali, fındık ve muzdan oluşan karışık dondurma tabağı söyledik. Sanırım şeftali daha çok süt yerine sudan yapılmıştı ve çok beğenmedik ama diğer ikisinin tadı nefisti. 

Simena kalabalıktan uzak tatil arayanlar için ideal bir kaçamak yeri. Bir kaç gün keyifle vakit geçirebilirsiniz.

Fotoğraf Listesi:

1- Simena kalesinden seyre dalmışken (farkında değilmişim gibi çek kanka)
2- Myra Antik kenti kalıntıları, arka tarafta da amfitiyatro
3- Myra'daki kaya mezarlar
4- Denizden Simena
5- Simena yolunda karşınıza çıkan mermer lahitler
6- Kaleden Simena

Önerilen Sayfalar:


11 Mayıs 2017 Perşembe

Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri

İlk planımda Granada'da 1 gün geçirmek vardı. Ama sonra umulmadık şeyler olunca (ülkede darbe yapmaya kalkıştılar, arkadaşımın izni ve uçaklar iptal oldu, Granada çok hoşuma gitti vs.) ben de bir gün daha kalmaya karar verdim. Lafı hiç gevelemeden söyleyeyim: Granada, Malaga'dan sonra cennet gibi geldi bana. Çok iyi durumda olmasa da tarihi dokusunu çok sevdim. 

Granada İspanya'yla Fas'ın karışımı bir şehir. Mimari doku Arap etkileriyle harmanlanmış ama Fas'ta değil Avrupa'da gezdiğinizi rahatça anlıyorsunuz. Fas kadar otantik değil de öyleymiş gibi yaptığını da. Daha hijyenik anlayacağınız. İnsanlar Fas'taki gibi yapışmıyorlar mesela, ortalık da çok daha temiz. Ama işte oradaki gerçeklik duygusu da yok burada (ben de ne emmeye geliyorum ne gömmeye :) ).

Granada'nın bu kadar popüler bir turizm merkezi olmasının sebebi tabii ki Al Hamra Sarayı. Ben de ilk günümü Al Hamra Sarayı'na adadım. Sabah erken kalkmak niyetindeydim lakin öyle yorulmuşum ki 11'i buldu kalkmam. 12 gibi vardım sarayın önüne, daha önce söylendiği gibi uzun bir kuyruk beni bekliyordu. Önceden internetten bilet almış olsam en fazla 5 dakika beklerdim ama bu sefer 45 dakika sıra bekledim. Aldığım bilet de 2'den sonra girmeye izin veriyor. Ben de yakınlardaki Mirador del Camen de los Martyres Parkına gidiyorum biraz vakit geçirmeye. Al Hamra'ya 400-500 metre mesafedeki bu park bi kaç saat ağaçlar ve havuzlar arasında dolaşıp keyif çatmak için ideal. Eğer gözlerinizi dört açarsanız etrafta dolaşan kuşları da görebilirsiniz.

Al Hamra Sarayı:

Saat 2 oldu bile. Gelelim Al Hamra Sarayı'na. Al Hamra Sarayı İspanya'nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri ve yoğunlukla mücadele etmek için özellikle meşhur Nazaries Sarayları kısmına sadece bilet alırken belirtilen zamanda girebiliyorsunuz. İçeri girince anlıyorsunuz niye böyle yapıldığını; alınan önlemlere rağmen sarayın daracık koridorları insan kaynıyor.

Günlerden pazar, Carlos Sarayı'nın alt katı 2.30'da üst katı 3.30'da kapanacak diye hemen oraya gidiyorum öncelikle. Alt kattaki eserler Arap döneminden kalma mermer, ahşap, cam ve dokuma ürünlerden günümüze ulaşan örnekler. Özellikle ahşap oymacılığı döneminde zirveye ulaşmış. Üst kattaysa İspanyol ressamların tabloları sergileniyor. Saraya gelecek olursak dikdörtgen yapının ortasında hafif ovalimsi avlusuyla Arenayı hatırlatan bu yapı diğer taraflarda görülecek Arap mimarisinin hiç benzemeyen tarzıyla tam bir tezat oluşturuyor. Hristiyanların şehri almalarından sonra inşa edilmeye başlanmış ama bitirilememiş bu saray için şehirde oturan Müslümanlardan toplanan vergiler kullanılmış. Benim özellikle  oval yapısı ilgimi çekti.

Bir sonraki güzergahım Alcazaba. 13. yüzyılda inşa edilmiş bu kalenin sadece kalıntıları günümüze ulaşmış olsa da aralarında gezinmek keyifli. Ayrıca şehir manzarası da güzel (birazdan ziyaret edeceğim sarayınki kadar olmasa da). Ayrıca içindeki bahçe de mola vermek için ideal. Dağlardan gelen suyla beslenen çeşmenin doldurduğu küçük havuzun suyunun soğukluğu da serinlemek için ideal.

Nazari Sarayları

İşte filmin en heyecanlı yeri geldi. Al Hamra'yı bu kadar önemli ve ilgi çekici yapan içiçe geçmiş üç kısımdan oluşan bu saray yapısı: Kraliyet Sarayı (Palacio Real), Karşılama Odaları Sarayı (Palacio de Comares) ve Aslanlar Sarayı (Palacio de los Leones ki burası sultanın özel bölümüdür).

15.30 için bi 10 dakika kadar sıra bekleyip içeri girince önce Mexuar kısmı çıkıyor karşıma. Hristiyanlardan sonra Şapel olarak kullanılan bu yapı Müslümanlar zamanında büyük toplantılar için ve mahkeme olarak kullanılıyormuş. Buradan Mersin Avlusu diye çevirebileceğimiz Patio de los Mortos bölümüne geçiliyor. Küçük gölet etrafındaki bitkiler nedeniyle bu isim verilmiş. İncecik kalem gibi sütunları izlemek büyük keyif.

Bir sonraki avlu ismini ortasındaki 12 aslanlı çeşmeden alan Aslanlı Avlu (Patio de los Leones). İşte en görkemli kısımlardan birisi burası. Sıra sıra dizilmiş sütunlar, sütun üstü ve tavan süslemeleri, mermeri iki boyutlu olmasına alıştığımız yüzeylerde üç boyutlu olarak kullanarak yaratılan ambians... Al Hamra Sarayı İslami sanatın doruk noktalarından biri olarak beliriyor karşımızda. Onlarca sütun olmasına rağmen bir hafiflik hissi veriyor ortam...

Sırada İki Kız Kardeş Salonu (Sala de las dos Hermanas) var. Bu kısmın tavanı da büyüleyici. Sarayın kadınlara has bu kısmına ismi zemindeki iki büyük mermer tabaka nedeniyle verilmiş. Ayrıca duvardaki süslemeler arasında görebileceğiniz Arapça yazı da Sultanın sünnet olan oğlu için yazılmış bir kaside. Buradan sonra mükemmel şehir manzarası olan içinde hamamı da barındıran kısım geliyor. Sarayı yaptıkları arazinin manzarasından da sonuna kadar faydalanmışlar.

Saraylardan çıktıktan sonra büyülenmiş gibiyim. Kendimi çıkıştaki bahçedeki banklardan birine atıp dinleniyorum bir süre. Stendhal Sendromu geçirmiyor da olsam bu kadar etkileyici bir yapı başımı döndürdü. Son kısımdaki Generalife Bahçeleri'ne kadar olan kısım da yeşilliklerden oluşuyor. Arada bir kilise, eski banyo kalıntıları, otel, kuleler ve sarayı çevreleyen duvarları geçiyorsunuz ve zamanında daha çok meyve bahçelerinden oluşan Generalife Bahçeleri'ne ulaşıyorsunuz. Aldığım komple bilet Nazari Sarayları, 5. Carlos Sarayı, Alcazaba ve bu kısmı içeriyor. Her bölüm için ayrı bilet de alabilirsiniz. Generalife Bahçeleri'ni görünce Müslümanların bu bölgeyi neden bu kadar sevdiğini anlıyorsunuz. Kuran'da cennet nasıl içinde ırmaklar akan, bahçeler yeşilliklerle dolu bir yer olarak geçiyorsa bu bölgeyi ele geçiren Müslümanlar da o dönem burayı cennet gibi görmüş olmalılar. Dağlardan gelen su, verimli yemyeşil topraklar, enfes bir doğa... Onlar da bu topraklara hakkını vermiş ve cennet gibi bir şehir yaratmışlar. Al Hamra İspanya'da görülmeyi en çok hakeden yerlerden biri. Bu arada Al Hamra Sarayı'nı gece de ziyaret edebilirsiniz. Yaklaşık 3 saatlik bir süreyi içeri girdikten sonra sarayda geçirmeye hazır olun, biletinizin hangi saate denk geleceğini de hesaba katarsak bir günün önemli bir kısmı bu Sarayı görmeye gidebilir.

Akşam için planım Flamenko izlemek. Flamenko izlemek için Le Chain Andalou isimli mekana geldim. Akşamüstü Al Hamra çıkışı  aldım akşam 22'deki gösteriye 10 €'luk bileti. (Mekan ismini Bunuel'le Dali'nin Endülüs Köpeği isimli meşhur kısa filminden alıyor merak edene). Gösteri yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Küçük bir mekan burası ama gösteri fena değildi.

Albayzin ve şehrin geri kalanı:

İkinci günümü şehir merkezine ve Albayzin kısmına ayırdım. Aslında kaldığım ev de Albayzin'de ve evden çıktıkça fırsat buldukça bu kısımda yürüme şansım olmuştu. Şehrin bu eski yerleşimi özellikle dar sokakları, eski evleri ve ummadığınız anda karşınıza çıkan meydanlarıyla dikkat çekiyor. Bu meydanlarda oturup Al Hamra'yı izlemek tıpkı Atina'da Akropol'ü izlemek gibi keyifli. Size 4 tane meydandan bahsedeyim de oralara kadar gitmişken şehrin tadını çıkarmaktan mahrum kalmayın.

Bu meydanların ilki San Nicolas Meydanı. Bu sevimli parkta günün hemen her saati oturup manzarayı izleyen, içen ya da müzik yapan insanlarla karşılaşabilirsiniz. Buranın Al Hamra manzarası şehrin en iyilerinden biri. Hemen alt tarafındaki kafe-restoranlarda oturarak da manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. (Mesela ben şimdi El Balcon San de Nicolas isimli mekandayım. Mekanın tek eksiği Wi-Fi'ın olmaması.)

İkinci meydan ilki kadar büyük değil ama o da çok keyifli bir meydan: Placeta de Carvajales. Burada keyif çatmak dışında meydanı arkanıza alıp sol tarafa devam ederek bulacağınız 4 Gatos isimli mekanda oturup bir şeyler içmenizi de tavsiye ederim. Wi-Fi'ı da var hem. Atıştırmalıkları da lezzetli.

Üçüncü önerim yine çok da büyük olmayan bir park: Huerto del Carlos. Burada da yanınızda getirdiğiniz içkinizi Al Hamra manzarasına karşı yudumlayabilirsiniz.

Son olarak biraz daha Albayzin'in öbür tarafında bir manzara noktası önerebilirim: San Cristobal. Buradan Granada'nın en uç noktalarına kadar panaromik fotoğraf çekmeniz mümkün.

Albayzin şehrin eski yerleşimi. Buradaki daracık sokaklarda özellikle akşam hava biraz serinleyince yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim. Öğlen saatlerinde sokaklarda hele ki arada merdiven çıkmak gerektiren Albayzin'de yürümeniz gerekirse siesta gibi bir kavramın neden olduğunu anlıyorsunuz. Öğlen 2'ye kadar direnebilirsiniz ama sonrasında güneş ve sıcak iyice mayıştırıyor. Bu gibi zamanlarda yukarıda saydığım mekanlarda mola vermek en iyisi.

Albayzin'in dar sokaklarında dolaşırken karşınıza bir çok sivil mimari eseri çıkacak. Zamanın önde gelenlerinin yaptırdıkları evler bunlar. Al Hamra Sarayı tarafında derenin yanında tarihi hamam ve Arkeoloji Müzesi yer alıyor. Gran Via de Colon'un öbür ucundaysa güzel bir park, Jardines del Triunfo sizi bekliyor.

Şehrin görece daha merkezi yerlerinde gezmek de çok keyifli. Granada Katedrali şehrin bu kısmında Gran Via de Colon'un öbür tarafında yer alıyor. Sokakların arasına serpiştirilmiş meydanlardan oluşan yapı burada da var. Mesela Plaza de Bib-Rambla etrafında kafeler olan güzel bir meydan. Bu meydanın etrafındaki kafelerde yerel lezzetler bulmanız da mümkün.

Biraz da genel bilgi:

- Otobüs Terminalinden şehir merkezine gelmek için SN1'e binebilirsiniz, otobüse binişte şoför 1.20 €'luk biletlerden satıyor.
- Triposo uygulaması size güzel bir offline harita sunacaktır onu da ihmal etmeyin.
- Ben konaklama için Airbnb'yi tercih ettim. Granada'da çok uygun fiyata güzel evler bulabilirsiniz. 
- Endülüs'ü gezerken "Endülüs'te Raks" şarkısını dinlemek keyifli oluyor tavsiye ederim. 

Fotoğraf Listesi:

1- Nazaries Sarayları içindeki avlulardan biri
2- Albayzin'deki Al Hamra manzaralı meydanlardan biri
3- Generalife Bahçeleri'nden bir kare
4- İnce işçiliğinin yanı sıra manzarasıyla da göz kamaştıran Al Hamra Sarayı'nın bir odasından
5- Carlos Sarayı'nın alt katı ve oval avlu
6- Le Chain Andalou'da izlediğim Flamenko dansından bir kare
7- Albayzin'in taş döşeli dar sokakları

Önerilen Sayfalar:

Lizbon - Fado'nun büyüsü
Beyrut'ta Gece ve Gündüz
Barcelona'da Gaudi'nin Peşinde Gezmek...
Şarm el Şeyh ve Kahire
Pembe Marakeş'te İki Gün
Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi
İstanbul'da Erguvan Peşinde...
Bosna Hersek Gezimiz: Saraybosna ve Mostar
Tahran'da Bir Gün
* Malta
* Malaga