12 Mayıs 2016 Perşembe

Lüksemburg

Brüksel gezimin bir gününü günübirliğine Lüksemburg'a ayırdım. Aslında niyetim gece de kalmaktı ama sonrasında Torino'ya geçmenin Brüksel'den çok daha kolay olacağını anlayıp sabah gidip akşam döndüm. Gerçi Brüksel - Torino şeklinde aldığım Ryan Air uçağı meğer Charleroi'dan kalkıyormuş. Yani Brüksel'e tren + otobüsle yaklaşık 1.45 - 2 saat mesafeden. Charleroi - Lüksemburg arasında otobüsle ulaşım imkanı da varmış. (Yani benim yaptığımdan daha iyi bir plan da yapılabilirmiş onu demeye çalışıyorum.)

İnternette tren bileti için çok değişik fiyatlar çıktı karşıma. Aynı gidiş - dönüş biletini 80 € yerine nasıl 45 €'ya aldım hiç anlamadım. Avrupa'da tren bileti aldığınızda çıktısını yanınızda taşımanızı isteyebilirler, hazırlıklı olun.

Gelelim Lüksemburg'a. Sabah 6.30 treni 3.30 saatlik yolculuğun ardından 10'da vardı Lüksemburg'a. Öncelikle belirteyim Lüksemburg küçük bir ülke ve şehir. Ben her yeri yürüyerek gezdim. Tek problem şehrin engebeli yapısı nedeniyle topografyasını kafama oturtmaktaki zorluk oldu. Şehrin merkezi kolay ama nehre doğru inince olayı biraz karıştırdım. Şimdi teker teker anlatayım Lüksemburg'un nasıl bir yer olduğunu.

Büyük Roma İmparatorluğu zamanında da bu topraklarda tek tük yerleşimler varmış ama Lüksemburglular tarihlerini 963'te buraya gelip Lüksemburg Kalesini inşa ettiren Ardennes Kontu 1. Siegdried'a dayandırıyorlar. Bugün Orta Çağdan kalma kale surlarıyla UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Lüksemburg şehir merkezine gardan indikten sonra viyadüğü geçerek ulaşıyoruz. Etrafı vadilerle oyulmuş bir plato görünümündeki bu eski yerleşim yerini karşınıza aldığınızda ilk iki vadi Grund ve Pfaffenthal. Pfaffenthal'in diğer tarafındaki tepeyse Kirchberg. İşte bu Kirchberg'den Gara ulaşmaya çalışırken karşıma çıkan Clausen'dir benim tüm geometrik hesaplarımı bozan! Neyse sonunda bu engebeli yapının nemenem olduğunu bu 4 semti de yerli yerine koyup anladım.

Lüksemburg'u yürüyerek gezmek isteyenler için 2 yürüyüş rotası yapılmış. İlki gayet kolay: Wenzel rotası. Bu rota sizi üst şehirden Chemin de la Cornishe boyunca aşağıya indirir, Bock tepesinin orada dolaştırıp Pfaffenthal'in ucundan karşı tarafa geçirir sonra sa Ground'da dolaştırıp tekrar yukarı şehre çıkartır. Sonunda yukarı şehre çıkmak için yürümenize de gerek yok; Ground'daki asansörle rahatça yukarı çıkabilirsiniz. Asıl zor olan Vauban rotası. Bu rota sizi merkezden alıp dağ bayır koruluk geçirir ve en son Kitchberg'e kadar götürür.

Şimdi gelelim Lüksemburg'da neler göreceğinize. Öncelikle viyadüğü geçince şehrin kurulu olduğu platonun başında şehirdeki tek katedrali Notre Dame Katedrali'ni ziyaret edebilirsiniz. 1613'te inşa edilen bu katedralin hemen batısında Gëlle Fra Anıtı var. Ayrıca Christmas zamanı burada bir de pazar kuruluyor. Bir başka Christmas pazarı da buz pistinin etrafında Place Guillaume'de yer alıyor. Turist Information da bu meydanın batı ucunda. Hemen çapraza geçerseniz bu sefer de Place d'Armes'a ulaşırsınız. Bu meydanların etrafındaki caddeler alışveriş yapmak isteyenler için lüks markalarla dolu. Bu arada madem konu açıldı Lüksemburg 500.000 civarı nüfusu olsa da çok zengin bir ülke olduğu için fiyatları Avrupa standartlarından da yüksek. Bir tek vergi cenneti olduğu için sigara ucuz. Onu da kimi yerlerde böyle 1000'lik paketlerde bile satıyorlar. Ben görmesem inanmazdım...
Doğuya giderseniz Dükün sarayını ve Ulusal Tarih ve Sanat Müzesi'ni görebilirsiniz. Biraz daha ilerisiyse Bock surlarının olduğu Grund'la Pfaffenthal'i birbirinden ayıran tarihi kısım. Benim şanssızlığım Mart-Ekim arasında gelmediğim için şehir surlarının altındaki tüneller ne yazık ki kapalı. Yoksa bu surların altı da çok ilginçmiş duyduğum kadarıyla.

Bock kısmından aşağı inerken özellikle 1700'lerde kırmızı taştan yapılmış olan köprü çok güzel. Bu taşı Ürdün Petra'da da çok kullanmışlardı. Manzaranın tadını çıkara çıkara Grund kısmına inince Doğal Tarih Müzesi çıkıyor tarihi yapıların arasında. Grund kısmı da Pfaffenthal kısmı da çok küçük ama keyifli yerler. Hele yazın çok daha keyifli olacağı belli. Benim gittiğim Aralık ayı hazır turist de gelmiyorken şehrin tadilat zamanı ilan edilmiş. Bütün şehir kocaman bir şantiye alanına dönmüştü. Lüksemburg'un önemli gelir kaynaklarından biri turizm. O yüzden sezon açılmadan hazırlıklarını tamamlamak istiyorlar belli ki.

Grund'dan asansörle yukarı çıkınca zil çalan karnımın sesine kulak veriyorum. Restoranlar çok da ucuz değil ama sonunda gözüme bir pizzacıyı kestiriyorum. Bacchus'te İngilizce menü yok ama yine de güzel bir pizzada anlaşıyoruz garsonla. Bu arada Lüksemburg'da Almanca Fransızca ve Lüksemburgca olmak üzere 3 ana dil var. Eğer bu dillerden birini biliyorsanız işiniz kolay aksi takdirde benim gibi bön bön bakarsınız bütün tabelalara. Yine de konuştuğum insanlar İngilizce biliyorlardı. Neyse Bacchus'e geri dönelim. Önden gelen müessesenin ikramı hafif şarap-şampanya karışımı kremon lezzetli bir içki. Pizza da güzel.

Lüksemburg'da hemen bütün merkezi yerlerde ücretsiz Wi Fi bulabilirsiniz. "Koskoca Dükle Düşese de bu yakışırdı tabii!" diye düşünürken bu hizmetin Avrupa Birliği'nin hediyesi olduğunu öğreniyorum. Yani yolda internet üzerinden konuşma yaparken hattınız kesilirse Düşese saydırmayın diye söylüyorum.

Bu sefer biraz daha kuzeyden başlıyorum gezmeye. Önce 3 kulelerin altındaki kapıdan geçiyorum. Dolana dolana Kirchberg'e çıkıncaysa karşıma şimdilerde müze yapılmış Fort Thüngen çıkıyor.  MUDAM müzesinin hemen önünde yer alıyor bu 1800'lerden kalma yapı.

Dönüş vakti geldi. Aralık ayında 3-4 derece sıcaklıkta dolaştım durdum bu Orta Çağ kasabası havasındaki şehri. Gerçi etrafta bolca yeni bina ve köprü de vardı... Yani bir Brugge değil Lüksemburg. Yine de bir günü olanlar keyifli vakit geçirecektir burada. 2 günü ve altında arabası olanlar ülkenin diğer şehirlerine de göz atabilirler tabii... Ne de olsa toplam alanı İstanbul kadar bir ülkeden bahsediyoruz, bir günlüğüne de Şile - Ağva - Polonezköy yaparsınız. 

Brüksel'e dönüp ardından geziye Torino ile devam etme vakti... Onu da önümüzdeki ay anlatayım.

Fotoğraf Listesi:

1- Yukarıdan Grund semti
2- 1700'lerde yapılmış köprü
3- Pfafenthal'le Grund'ü ayıran köprü
4- Fort Thüngen
5- Grund'de dere boyunca sıralanmış evler

Önerilen Sayfalar:
- Bir başka Ortaçağ şehri: Bruge ve Antwerp'te Bir Haftasonu
- 3.30 saat uzaklıktaki Brüksel: Brüksel ve Art Nouveau
- Köprüde gördüğüm pembe taşların Petra'daki kullanımı için: Koştura Koştura Ürdün

28 Nisan 2016 Perşembe

Gökçeada

Bozcaada'yı gördükten sonra Gökçeada'yı daha bir merak etmeye başlamıştım. Zaten kaç tane ada var ki etrafımızda, kaçıp gidebileceğimiz?

Ulaşım:


Babamla arabaya atlayıp vurduk yollara. Şubat sonu şansımıza çok soğuk değil. Marmara'nın kuzeyinden yaklaşık 3 saatte Kabatepe'ye vardık. Kışları günde 3 sefer var Kabatepe - Gökçeada hattında. 2016 Şubatında 35 TL'ye arabayla geçiyoruz Gökçeada'ya. Yol yaklaşık 1 buçuk saat sürüyor. Gökçeada'yı gezmek niyetiyle adaya gelenler yanlarında ulaşım araçlarını getirirlerse iyi olur. Araba olur motorsiklet olur hatta bisiklet de olur ama yürüyerek adayı gezmek çok zor. En uzaktaki köy yaklaşık 25 kilometre uzakta. Yine de vakti ve enerjisi olanlar için yürüyerek gezmek yine de imkansız değil. 

Konaklama:

Feribot bizi Gökçeada merkeze 7 km mesafedeki Kuzulimanı'nda indiriyor. Gökçeada merkeze ulaşıp önce kalacak yer bakmaya başlıyoruz. Adaya hangi amaçla geldiğinize bağlı olarak konaklama yerinizi seçebilirsiniz. Eğer adanın taş evlerden oluşan eski Rum köylerini gezmek isterseniz bunlardan birinde kalabilirsiniz. Yok amacınız denize girmekse Eşelek köyü ya da Yeni Bademli'deki pansiyonlar işinizi görebilir. Laz Koyu'na yakın Şahinkaya köyünü ya da Uğurlu köyünü de bu açıdan değerlendirebilirsiniz. Gökçeada merkezde de oteller mevcut. Biz Kaleköy'deki Vama Apart'ta kalmayı tercih ettik. Kaleköy eski bir Rum köyü ama şimdilerde eski evlerin neredeyse tamamı butik otel ya da pansiyona dönüşmüş durumda. Bunlardan lüks bir tanesi kış sezonunda gecelik 280 TL fiyat istedi bizden. Biz de geceliği 60 TL olan, manzarası güzel Vama Apart'ın odasını tercih ettik. Bozcaada'nın fiyatları yaz sezonunda yoğun turist akınıyla tavan yapıyor diye anlatılır hep; Gökçeada henüz o seviyeye gelememiş ama yakında olursa şaşırmam. 

Bademli Köyünde (eski yerleşim olan) güzel manzaralı oteller, pansiyonlar var. Kaleköy'dekilerin de manzarası güzel. Benim tavsiyem bu iki köydeki yerler olur.

Eski Rum Köyleri ve Ünlü Mekanları:

İyi bir planlamayla Gökçeada bir günde bile gezilebilir ama yaya yaya gezmek isterseniz 2 gün ayırabilirsiniz Gökçeada'ya. Biz gittiğimizde çoğu mekan kış nedeniyle kapalıydı ne yazık ki. 

Kaleköy deniz kenarında yer alan tek Rum köyü. Korsan saldırısı endişesiyle köyleri dağın yamacına kurmuşlar. Bu sayede evlerin her birinin enfes manzaraları var. Kaleköy'ün zirvesinde eski kalenin kalıntıları, kalenin hemen altında da Poseidon Restoran'ın terası yer alıyor. Gün batımı için burayı tercih edebilirsiniz. Biz gittiğimizde kapalıydı o yüzden bizim tercihimiz yine güzel bir manzara sunan Yakamoz Restoran oldu.

Kaleköy'ün hemen yan tarafında yamaçta Bademli Köyü yer alıyor. Köyler arasında en beğendiğimiz köy burası oldu. Eski taş evleri ve küçücük bir meydanının yanı sıra buradaki konaklama yerlerinin manzaraları da çok güzel. 

Arabaya atlayıp önce Zeytinli Köyüne gidiyoruz. Meşhur Madamın Kahvesi bu köyde yer alıyor. Ne yazık ki orası da tıpkı hemen karşısındaki güzel manzaraları kafe gibi kapalı. İkisi de yazın gidenler için keyif çatılabilecek mekanlar. Biz taş evler arasında dolaşıp köyün tadını çıkarıyoruz. Köydeki taş evler güzel durumda. Arabayla gidenler için bir tavsiye: Arabanızı köyün girişinde park edin. Sokaklar çok dar ve hele ki yoğun sezonda kendinizi inanılmaz bir keşmekeşin ortasında bulabilirsiniz. Hemen hemen tüm Rum köyleri daracık sokaklardan oluşuyor haberiniz olsun.

Bir sonraki köyümüz Tepeköy. Tabii bu isimler sonradan Türkçeleştirilmiş isimler; Tepeköy'ün önceki ismi Agridia'ymış. Tepeköy'e gidenler Barba Yorgi'nin meyhanesine uğrayıp kendi adını verdiği şaraplarından içebilirler manzaraya karşı. Tepeköy'de Agridia Cafe'nin önündeki onlarca kedi için yanınızda mama da getirmeyi unutmayın, hepsi de çok sevimliydiler. 

Tepeköy'e çıkan yol köye girmeden sağa doğru ayrılıyor. Eğer bu sapağı takip ederseniz 600 küsür yaşındaki çınar ağacı karşınıza çıkacak. Yanınızda şişeler varsa bu çınarın dibindeki çeşmeden sularınızı doldurabilirsiniz. Koca damacanayla motoruna atlayıp buraya gelen amcaya göre adadaki en güzel su buradaymış.

Batıya doğru devam edince Karadeniz'den gelip adaya yerleşenlerin kurduğu Şahinkaya köyünün hemen ardında Dereköy karşınıza çıkacak. Zamanında 10.000 kişilik nüfusuyla Türkiye'nin en büyük köyü olduğu söylenen Dereköy şimdilerde hayalet kasaba gibi; hele ki kış aylarında... Evler yıkık dökük ama yavaş yavaş yeniden yapılmaya başlananlar var. Köyün girişinde Ayışığı Çamlık Pansiyon yer alıyor. Ayrıca köyün kilisesinin hemen yanında Çamaşırhane yer alıyor. Diğer köylerde de bu büyüklükte olmasa da çamaşırhane mevcut. Suyu ısıtma ve çamaşırları yıkayıp tokmaklama kısımları olan bu çamaşırhaneler de şimdilerde bomboş. 

Dereköy'ün merkezinden sağa doğru bir tabela görecesiniz. Marmaros yazan bu oku 7 km takip ederseniz Marmaros Koyu'na ulaşırsınız. Yazları yolu daha düzgündür eminim ki; yağmurlu havalardan sonra altı alçak arabalarla ulaşmak biraz zor olabilir. Marmaros Koyu taşlık bir alan. Bana çadır kurmak için uygun bir yer gibi geldi.

Bu arada adada bir de tarihi taş mezarlar yer alıyor. Koca bir kayaya oyulmuş bu iki mezar adanın çok izbe bir yerinde alıyor. Eşelek köyünün devamında yer alan Aydıncık plajından çıkın. Yol ağzına gelince Uğurlu köyü yönüne dönün ve yaklaşık 4 km gidin. Deniz tarafında değil öbür tarafta taştan bir duvar göreceksiniz yaklaşık 1 metre boyunca. İşte o duvarın yanından 100 metre kadar yürüyünce arkasında mezarlar yer alan koca kayayı göreceksiniz.

Yeme İçme Mekanları:

Çok uzun kalmadık Gökçeada'da ama yine de tecrübelerimizi paylaşalım. İlk gece yemek için Kaleköy Limanı'ndaki Adada Dört Mevsim'i tercih ettik. Açıkçası çok memnun kalmadık. Etler sertti, mezeler de çok lezzetli değildi. Suvla Şarapları güzeldi. Ona birazdan gelirim; bir de tahin helvası lezzetliydi ama fiyatları da çok makul değildi. 

İkinci gece gittiğimiz Yakamoz Restoran'da servis de yemekler de çok daha iyiydi. Güneş batımını izlemek için de güzel bir restoran burası. Bir önceki gece çok beğendiğimizden yine Suvla'nın beyaz şarabını tercih ettik. Suvla Gelibolu'da bağları olan bir şarap firması. Eceabat'ta Opet'in arkasında fabrikaları ve mağazaları yer alıyor. Dönüşte fabrikalarından bir kaç şişe şarap aldık. İstanbul'da Perpa'da da yerleri varmış. Biz çok beğendik tavsiye ederiz. Yakamoz Restoran'a geri dönecek olursak etleri de, mezeleri de bizi çok tatmin etti. Etlerle ilgili görüş babamın elbette; ben mezeler ve sigara böreğine şahidim.  

Merkezde yer alan Meydani Pastanesi Gökçeada'nın meşhur Efibadem kurabiyesini de alabileceğiniz yer. El yapımı bu kurabiyeler oldukça lezzetli ama bu pastanedeki hizmet ve hamurişlerinin lezzeti de gayet iyiydi. Dönüşte sabah 6 buçukta hamurişleri sıcak sıcak bizleri bekliyordu. 

Yine Gökçeada merkezde dibek kahvesi, ev yemekleri ve sakızlı muhallebi yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Özellikle sakızlı muhallebinin enfes bir tat olduğunu belirtmem lazım. 

Kaleköy'deki kilisenin önündeki Mustafa'nın Gayfesi de keyifli bir mekan. Manzaraya karşı kahve içme keyfini kaçırmayın. 

Hediyelik ve Alışveriş:

Dibek kahvesi, ada şarabı ve sabun ilk akla gelen hediyelikler. Ayrıca adada toplanan kurutulmuş otlardan da alabilirsiniz. 

Gökçeada'nın Nesini Sevdim?

Öncelikle insanları çok içten ve yardımsever. Kaldığımız apartı işleten Mehriban Hanım'ı odayı tutarken kısacık bir zaman görebildik ama hemen bize etraftaki mekanları çok güzel özetledi. Onun dışında da gittiğimiz mekanlardaki çalışanların çoğu işini keyifle yapıyor gibiydiler. Müşterilerine karşı ilgili tavırları çok hoşuma gitti.

Gökçeada'da kediler de çok sevimliydi. Belli ki insanlar tarafından şiddete maruz kalmıyorlar; hepsi çok uysal bir şekilde ayaklarımıza sürtünüp kendini sevdirmeyi başardı. Keza keçiler ve koyunlar da etrafta çobansız ve çoban köpeksiz kendi kendilerini otluyorlardı. 

Henüz daha fiyatların çok uçmamış olması da güzel olmuş. Bozcaada gibi değil yani Gökçeada. Ayrıca daha yeşil bir ada ve daha çok gezilecek yeri var. 

Fotoğraf Listesi:


1- Yakamoz Restoran'da gün batımı

2- Bademli Köyü'nün taşlarla barış işareti işlenmiş küçük meydanı
3- Tepeköy'ün taş evleri
4- Dereköy'deki çamaşırhane
5- Terk edilmiş Dereköy'de bir evin pencere açıklığını kapatan boynu bükük televizyon
6- Tepeköy yakınlarındaki 600 yıllık çınar ve başka su içemediğinden damacanasını doldurmaya gelmiş adalı amca
7- Uzaydan mı düşmüş, inler-cinler mi getirmiş belli olmayan kaya mezarları
8- Ve adanın sırnaşık kedileriyle babam.

Önerilen Sayfalar:


- Kıbrıs Mağusa - Karayoluyla Yunanistan ve Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala 
- Karayoluyla Yunanistan ve Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Bozcaada'da kısa bir tatil
- Atina Kaçamağı
- Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento 
- Kıbrıs'ın kaleleri ve yiyelim içelim...
- Saros Körfezi 
- Malta

8 Mart 2016 Salı

Brüksel ve Art Nouveau

Ve Brüksel'deyim. Öğlen gibi Noord İstasyonunda inip hostelime geçtim. Daha önce iş için defalarca gelip bir kaç saatliğine sokaklarını arşınladığım Brüksel'e bu sefer çok daha fazla vakit ayırabilirim.

Çantamı hostelin bagaj odasına atıp vurdum yollara. Atomium Brüksel denince çok kullanılan bir sembol ama biraz şehrin dışında. Eminim metroyla çok kolay ulaşılıyordur ama ben hem şehrin havasını koklamak hem de yürüyüp şehrin tadını çıkarmak için 1.30 saat kadar dolana dolana gidiyorum Atomium'a. Önce 1900'lerin başında inşa edilmiş olan Sacred Heart Bazilikasını ziyaret ediyorum. Çok büyük bir tapınak olmuş burası. Ardından haritada yakınlarda bir şato olduğunu görüyorum. Şehrin daha eski yerleşimlerinden geçip önce lüks konutlara sonra da şatonun olduğu koruluğa ulaşıyorum. Ne yazık ki şato özel mülkiyet olduğu için ziyarete kapalı. 

Sonunda Atomium'un ordayım. Hani bir Expo Fuarı vardı; İzmir adaydı da Milano kazanmıştı. İşte o Expoların 1950'lerde yapılmış bir tanesi için inşa edilmiş bu yapı; tıpkı zamanında Eiffel Kulesi'nin Expo için inşa edilmesi gibi. Eiffel Kulesi Atomium'dan daha meşhur tabii ama bu yapı da onun kadar etkileyici. Atomium'un fotoğrafını buraya çekine çekine koyuyorum çünkü telif hakları konusunu öyle bir noktaya taşımış ki Belçika Telif Hakları Ajansı, fotoğrafını koyanlara bile "Sizi dava ederim!" şeklinde mail atıyormuş. Bakalım bu blogu görüp bana da mail atacaklar mı? :)

Yürüye yürüye merkeze gelirken kocaman bir duvarın boydan boya Corto Maltese bölümlerinden karelerle kaplandığı bir duvar dikkatimi çekiyor. Belçikalılar dünyada Corto Maltese'i en çok seven millet olabilir; daha önce de ikinci el çizgi romanlar satan bir dükkanda 70'lerde Belçika'da yayınlanmış Corto dergileri bulmuştum. Rick'in Sanat Botunun bağlandığı kanalda yer alan duvar resmi daha ne kadar durur USC bilir.

Şehir merkezinde hostelimin hemen arkasında yer alan çizgi roman müzesi bir sonraki ziyaret edeceğim yer. Yarın günümün önemli bir kısmını Art Nouveau'ya ayıracağım, bu bina da Belçika'da Art Neuveau denince ilk akla gelen mimar Victor Horta'nın elinden çıkmış. Girişinde yer alan dükkanda Corto'nun Hugo Pratt öldükten yıllar sonra bu sonbaharda yayınlanan 13. bölümü bir kaç hafta önce satışa çıkmış. (Bu arada şehir merkezinde sıra sıra çizgi roman dükkanları da bolca seçenek oluyor haberiniz olsun.)

Aralıkta erken kararıyor hava, ben de biraz hostelimde dinlenip ardından soluğu Delirium'da alıyorum. Bildiğim kadarıyla Brüksel'in en meşhur barı burası; dünyada en çok çeşit birayı bulunduran bar bile olabilir. Bir dönem aynı isimle Taksim'e de bir bar açılmıştı ama çok dayanamadı. Neyse ki artık eskisinden daha fazla çeşit bira var piyasada.

Brüksel'deki ikinci günümde Art Nouveau'nın peşinde yürüdüm durdum. Bunu ayrıca anlatayım size hem belki Brüksel'de sanatsal bir macerayla yürümek isteyenler çıkar. Önce şehir merkezinde, haritada ucu aşağıya bakan bir beşgen gibi gözüken bölgede neler görülebilir onu anlatayım.

Öncelikle Brüksel'in merkezi Grand Place altın yaldızla parlatılmış binalarıyla çok ilgi çekici bir meydan. Brüksel'in ilk başladığı nokta burası. Zamanında pazar yeri olan meydan gittikçe bölgede yerleşimin gelişmesine vesile olmuş. Meydanı ellenmekten parıl parıl parlayan kadın heykelinin yanındaki aradan (Rue de l'Etuve) terk edip 50-100 metre yürürseniz bu sefer Brüksel'in meşhur işeyen çocuk Manneken Pis heykeli karşınıza çıkıyor. Heykelle ilgili rivayetler muhtelif; kâh patlamak üzere olan bombanın fitiline işeyip söndüren bir çocukla ilgili efsane anlatılıyor kâh buralarda kaybolan zengin bir kadının çocuğu kenarda işerken bulununca kadının bu heykeli yaptırdığı. Her ne olduysa olmuş ve bu heykel günümüzde bir çok yerde karşımıza çıkan (filmlerde görmüş olabilirsiniz mesela böyle heykeller) işeyen çocuk figürünün ortaya çıktığı yer olmuş. Bu heykelin kız çocuk versiyonu Jeanneke Pis de 1980'lerde Delirium'un olduğu sokağa yerleştirilmiş.

Güneye devam ederseniz Place du Jeu de Balle'de öğlene kadar açık olan bit pazarı çıkacak karşınıza. Bunun az altında da Halle Gate. Günümüzde müze olarak kullanılan Halle Gate zamanında şehrin kapılarından biriymiş. Yıllar boyunca şehrin surları ve kapıları yıkılmış ama burası zindan olarak kullanıldığı için günümüze kadar ulaşabilmiş.

Buradan geriye doğru dönüp Palais de Justice yani Adalet Sarayı'na ulaşabilirsiniz. 2015 Aralık ayı Paris'te bombalı saldırıların hemen ertesi olduğundan Brüksel'de güvenlik önlemlerinin çok arttırıldığı bir dönemdi. Tren Brüksel'e gelirken eli silahlı bir asker çantamı didik didik aradı. Sokaklarda özellikle sinagog ya da önemli devlet binalarının önünde elinde uzun namlulu tüfeklerle askerler nöbet tutuyorlardı. Adalet Sarayı'nın önü de aynı durumdaydı anlayacağınız. Adalet Sarayı eğimli bir arazinin üst tarafına inşa edilmiş. Eğer tırmanmaya üşenirseniz alt caddedeki asansörle de çıkabilirsiniz. Adalet Sarayı'nın hemen yan tarafında 1. ve 2. Dünya Savaşında ölen piyade askerler anısına dikilen anıt da bu eğimli topografyadan faydalanıp şehir manzarasına doğru bakıyor.
Bir yan sokağa dönerseniz Avrupa'nın Büyük Sinagogu karşınıza çıkacak. Yine önünde silahlı askerler olan, kapıları ziyaretçilere kapalı, sinagog olduğu çok zor anlaşılan bir Yahudi Tapınağı var karşımızda. Dünyanın bir çok ülkesindeki Sinagogun ortak noktaları bunlar sanırım.

Brüksel'in önemli turistik yerlerini görmüş durumdasınız aslında. Ama eğer mimari peşinde Brüksel sokaklarında yaklaşık yarım günlük bir yürüyüş yapmak isterseniz size bir öneri sunabilirim.

Öncelikle gerekli malzemeler:

- Rahat bir yürüyüş ayakkabısı ve mevsime uygun kıyafet

- Tablet ya da akıllı telefonunuz varsa ücretsiz Triposo uygulaması ya da sokak isimlerini de gösteren detaylı harita
- Bilmeyenler için internette Art Nouveau'yu (Arnua okuyun havalı oluyor) anlatan bir tanıtıcı yazı - ki gezi sizin için daha anlamlı olsun.

Bu gezide sırasıyla görülecekler:

- Hotel van Eetvelde

- Maison St-Cry
- Temple of Human Passion
- Cauchie House
- Hotel Solvay
- Hotel Tassel
- Horta Museum

Art Nouveau ilhamını doğadan alan ve mimari, dekorasyon, tasarım ve resimde kendini gösteren bir sanatsal akım. Victor Horta'nın Brüksel'de yaptıklarından sonra Gaudi'nin Barselona'da yaptıklarını da bu akıma dahil edebiliriz.

Şimdi 'Arnua' peşinde yollara koyulabiliriz. Önce Türklerin yaşadığı sokaklardan geçip Horta'nın 1893'te inşa ettiği Maison Autrique'e gidiyorum. Chaussee de Haecht'te 266 numarada yer alan bu yapının tam karşısında Meyhane isimli bir Türk Restoranı yer alıyor.

Ardından Avenue Palmerston'un gölete yakın kısmında bulunan Hotel van Eetvelde'e geçiyorum. Bu bina Özgür Kongo Devleti adı altında Afrika'da Belçika sömürgesi olan toprakların yöneticisi Edmond van Eetvelde için yapılmış. (Batıda sanatın gelişmesinin dünyanın geri kalanının sömürülmesi üzerine kurulu olduğunu bu örnek çok güzel gösteriyor sanırım.)

Yeşillik Ambriorix Meydanı'nın kuzeyine geçince bu sefer karşınıza Maison St-Cry çıkıyor.


Cinquantenaire Parkı'nın girişinde yer alan The Temple of Human Passions'ın mimarı da Horta lakin bu yapı henüz Art Nouveau tarzını ortaya çıkarmadan önce neo klasik tarzda tasarladığı bir yapı. İçindeki rölyef de yapı kapalı olduğu için görülemiyor.

Cinquantenaire Parkı'nın öbür tarafına geçince Rue des Francs'ın girişinde bu sefer başka bir mimarın, Paul Cauchie'nin, elinden çıkma Cauchie Evi çıkıyor karşımıza. Eşiyle beraber biraz da kendi reklamlarını yapmak için inşa ettikleri bu binanın üst katları bugünlerde kiralanabiliyor. Zamanında binanın ünlü Belçikalı çizer Herge'in meşhur karakteri Tenten için müzeye dönüştürülmesi düşünülmüş ama bu proje bir türlü hayata geçememiş.

Brüksel'de 3 tane daha Horta'nın elinden çıkma Art Nouveau ev yer alıyor. İlki Avenue Louise'de yer alan Hotel Solvay. Zengin bir Belçikalı kimyagerin oğlu Armand Solvay için yapılmış bu yapıda da Horta hiç bir detaydan kaçınmamış.


Bir sonraki ev Hotel Tassel, Hotel Solvay'a çok yakın. Yolun karşısına geçip Rue Tasson Snel'e girince karşınıza çıkıyor. İlk gerçek Art Nouveau ev kabul edilen bu yapı 1893-1894 yıllarında inşa edilmiş. Horta'nın diğer Art Nouveau eserleri gibi bu da UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alıyor.

Buraya kadar olan evlere uzaktan bakıp dış cephesine hayran kalmak çok güzel de Art Nouveau baştan başa tüm evin ve ev içindeki detaylarla objelerin de tasarlanması gerektiğine inanan bir akım. Ne yazık ki yılda 1-2 kez ziyarete açılan günlere denk gelmediyseniz ve bu günlerde de özel gruplar içinde yer alıp yaklaşık 40 € ziyaret ücreti vermediyseniz şimdiye kadarki evleri ziyaret etme şansınız yok. Ancak en son ev Victor Horta'nın kendi evi artık müze olarak hizmet veriyor. Hotel Tassel'e 300-400 metre uzaklıktaki Horta Müzesi 14.00 - 17.30 saatleri arasında açık ve 8 €'ya gezilebiliyor. İşte asimetrinin ne kadar uyumlu eserler ortaya çıkarabileceğini, ev içinde elektrik anahtarlarından dolap tasarımına, yer mozaiklerinden merdiven korkuluğuna her detayın düşünülmesinin neler ortaya çıkarabileceğini bu evde görebiliyorsunuz. Ne yazık ki içeride fotoğraf çekmek yasak ama müzenin dükkanında satılan Victor Horta'yı anlatan kitap bu evin her türlü detayını hem gösteriyor hem de Art Nouveau'yı ve Victor Horta'yı detaylı şekilde anlatıyor.

Art Nouveau yapılar bu kadar mı? Tabii ki değil. Rue de l'Aqueduc'ta yine Horta'nın elinden çıkma Maison Sander Pierron, Jules Brunfaut'un Avenue de la Jonction'daki Hotel Hannon'u, Defacqzstraat'ta Paul Hankar'ın yaptığı Maison Personelle ve Maison Ciamberlani, Rue Faiderstraat'ta Albert Roosenboom'un tasarladığı Maison Personnelle... Eğer şimdiye kadar gördüklerinizi begendiyseniz 2-3 sokak yakınınızdaki bu Art Nouveau eserleri de görebilirsiniz.

Bu arada Hotel Tassel'in hemen yan sokağında (Rue de Livourne) yer alan La Tsampa vejetaryen yemekler sunan bir restoran. Öğlen 12.00 - 14.30 arasında öğlen yemeği için burayı ziyaret edebilirsiniz. 

Peki o kadar gezdik ya yemekler? Öncelikle envai çeşit sosla sunulan patates kızartmasını kaçırmamanızı tavsiye ederim. Benim favori sosum Endülüs. Samuray'ı da seviyorum. Bir de meşhur Waffle'ı var tabii Brüksel'in. Ben özellikle Waffle Factory isimli mekanın Waffine'ini çok beğendim. Daha sonradan Belçikalı bir arkadaşımla sohbetimde Maison Dandoy'un Waffle'ının daha güzel olduğunu öğrendim; bir dahaki sefere oraya uğramayı düşünüyorum. Bu iki mekan da Grand Place'in yukarıda bahsettiğim kadın heykeli tarafındaki sokağından çıkınca biri ilk solda diğeri ikinci solda yer alıyor. 


Brüksel'e 3 gün ayırdım ama 2 gün yetti bana. Kalan bir günümde de Lüksemburg'a gideyim bari; hazır buralara kadar gelmişken orayı da görmüş olayım. 


Fotoğraf Listesi:


1- Atomium

2- Corto Maltese çizimleriyle kaplı duvar
3- Brüksel'in meşhur komik heykellerinden biri
4- Ve bu heykellerden en meşhuru İşeyen Çocuk - Manneken Pis
5- Hotel van Eetvelde
6- Cauchie Evi

Önerilen Sayfalar: 

- Heildelberg - Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu
- Lüksemburg
- Amsterdam
- Huzur Dolu Şehir Utrecht
- Gaudi'nin Art Nouveau etkisiyle Barcelona'da yarattığı şaheserler için: Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...

19 Şubat 2016 Cuma

Amsterdam


Utrecht'e veda edip Amsterdam'daki otelimize ulaşıp kendimizi hemen dışarıya attık. Şehrin Noord bölgesinde yer alan Amadi Panorama Hotel'de kalıyoruz. 26 numaralı tramvayla şehir merkezindeyiz. Saat 4 olmuş ve Kasım sonundan Ocak ortasına dek devam eden Işık Festivali kanalları süslemiş durumda. Şehri gezmeye başlamadan Amsterdam Central Tren Garının önünden kalkan botlardan birine atlayıp 75 dakikalık Işık Festivali turuna çıkıyoruz. Kanallarda birbirinden ilginç işler sergileniyor. Kâh su içinde Atlı Karınca, kâh Kuzey Işıkları, kâh Özgürlük Anıtı... Eğer Işık Festivali zamanında Amsterdam'da olursanız bot turunu tavsiye ederim.

Amsterdam'da akşam oldu bile; malum günler çoktan kısaldı. Karnımız aç. Hemen şehrin en merkezi caddelerinden Damrak Caddesi'ne dalıyoruz. Utrecht'te olduğu gibi burada da tercihimiz Uzakdoğu mutfağı: Kyoto Sushi yiyebildiğin kadar menüler sunan bir Japon lokantası. 27 Euroluk menü yanında şarap da söyleyip kişi başı 40 €'ya tıka basa doyuyoruz. Sushi restoranların vejetaryen yemekleri de gayet iyiymiş, tavsiye ederim lakin balık yiyen arkadaşım ertesi gün şiddetli mide ve baş ağrısı çekti. Sanırım Kyoto Sushi'de yediği bir şeyler (ki ben zehirlenmediğime göre balık kaynaklı olmalı bu zehirlenme) dokundu. Kyoto Sushi'ye gitmeyi düşünenler dikkat etsin.

Gecenin devamında Red Light bölgesini geziyoruz. Şehirlerin seks ve fuhuş için olan bölgeleri genellikle kadınlara kapalıdır ama burada neredeyse erkekler kadar kadınlar da rahatça dolaşıyor ortalıkta. Keza Amsterdam denilince akla gelen serbestçe esrar içilmesi olayı da dikkat edenlerin burnuna gelen kokuyla gün gibi aşikar. Red Light'ta ayrıca seks tiyatrosu da yer alıyor. Sahnede sevişen çiftler ve striptiz yapan kadınları izleyebildiğiniz salonda da erkek ve kadın popülasyonu orantılı. Casa Rosso isimli mekanın giriş ücreti 40 Euro. 

Red Light bölgesi şehrin ayrıca Çin Mahallesi. Barlar, vitrinde müşteri bekleyen kadınlar ve coffeeshoplar arasında bir Budist Tapınağı bile çıkıyor karşımıza. Bu arada eşcinsel dostu olarak yıllardır haklı bir ünü olan Amsterdam'da bir diğer ilgimi çeken konu da etrafta cinsel yönelimini belli edecek şekilde giyinmiş bireylerin sayısının azlığı oldu.

Gece otele dönerken son tramvayı (gece 12.30'daymış) kaçırdığımızı anlıyoruz. Gece otobüsleri var ama yorgunuz. Bindiğimiz taksinin şoförü Türk ve arkadaşımın yaptığı öğrenci muhabbetinden etkilenip az para alıyor bizden :) Pazar günü yağmur bekliyorduk ama rüzgarlı olsa da güneşli bir hava karşılıyor bizi. Sabah hemen tramvayla merkeze inip kahvaltı mekanı arıyorum. Amsterdamda.com'da gördüğüm yerlerden Letting'i seçiyorum. 

Kahvaltı sonrası niyetim Van Gogh Müzesi'ni gezmek. Ne yazık ki standart bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak internette okuduğum "gitmeden biletinizi alın ki sırada beklemeyin" ikazlarını kaale almıyorum ve elimi kolumu sallaya sallaya gidiyorum Museumplein'e. Van Gogh Müzesi dışında da müzelerin bulunduğu bir meydan burası. Müze için bilet almaya kalktığımda 1.30 saat sırada beklemem gerektiği gerçeğiyle yüzleşiyorum. Günlerden pazar ve müzelerin önünde uzun sıralar oluşmuş durumda. Neyse ki biraz daha buralardayım. Otele dönünce internetten bilet almak en mantıklısı olacak.

Sonra başladım şehri dolanmaya. Önce Beginhoff'a gittim. 500 yıldır yaşlı kadınlara ev sahipliği yapan bu merkez yüzyıllar önceyi dondurmuş gibi ama bir yandan da içeride yaşayanlar var. 1500'lerden kalma, Amsterdam'ın en eski ahşap binası da bu bölgede yer alıyor.

Sonra merkezi turlamaya başladım. Önce Red Light'a gittim. Haritada Oudezijds Voorburgwal olarak geçiyor bu bölge. Sonra yan taraftaki Budist Tapınağını bir de gündüz gözüyle ziyaret ettim. Ardından Waag denilen eski şehir surlarından kalma şato gibi yapının yanından geçip Portekiz Sinagogu'na kadar yürüdüm. Zamanında İspanya'dan kaçan Yahudilerin inşa ettiği bu sinagog ziyaretçi kabul eden ender sinagoglardan biri. Daha önce Fas'ta günümüzde kullanılmayan tarihi bir sinagogu gezme şansım olmuştu. Bu seferki sinagogun giriş ücreti 15 € pahalı geldiğinden yolumu Rembrant Meydanı'na çevirdim. Christmas pazarları Amsterdam'da çok da şaşaalı değil bir Almanya ya da Macaristan'la karşılaştırıldığında. Christmas'a özel Olienbollen satan birini bulup yağda kızarmış şekerli hamur toplarından alıyorum. Bir nevi bizim lokma. Üzümlüsü daha lezzetli.

Burdan, İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesiyle beraber 2 yıl saklanan ve yaşadıklarını günlüğünde paylaşan Yahudi kızı Anne Frank'in evine doğru devam ediyorum. Onun önünde de uzun bir sıra var.  Bu evin hemen yan tarafında iki ilgi çekici yapı daha var. İlki kulesinin üstünde kraliyet arması işli şapka konmuş Westerkerk Kilisesi. İçinde büyük bir orgu da barındıran sade bir kilise burası. Diğeriyse dünyada ilk kez savaş zamanı öldürülen LGBT bireyler için yapılmış Homo Anıtı. Kanalın içine doğru merdivenle inen, zeminle bir ve zeminden yarım metre yukarıda 3 pembe üçgenden oluşan bu anıt 1980'lerde yapılmış.

Kuzeye devam edip Haarlem yolunda dolanıyorum biraz da. Bu arada Amsterdam'da yaşayan arkadaşım Utku arıyor. Çok geçmeden şehrin envai çeşit biralarından içmeye başlıyoruz. Kendi birasını üreten mekanları iyi bilen Utku (mekanlardakiler de onu biliyorlardı, şehrin güzide bir üyesi olmuş anladığım kadarıyla :) ) gece beni güzel bir tura çıkarıyor. İlk önce zemini fıstık kabuklarıyla kaplı De Bierfabriek'teyiz. Mekanın ortasındaki bira kazanında yeni bira hazırlanırken biz eldeki 4 çeşit birayı içmeye başlıyoruz. Bir sonraki mekanımızda daha fazla çeşit var. Sohbet muhabbet derken mekanın kapanma saati gelmiş. Yarın gece beni evinde misafir edecek olan Utku'dan ayrılıp sallana sallana dönüyorum otelime. Biraz fazla içmiş olabilirim :)

Sabah oteli boşaltıp önce Utku işe gitmeden çantamı evine bırakıyorum ardından da Merkez Garında bulunan Grand Cafe'ye geçiyorum kahvaltı için. Büyük şehirlerin garlarında klasik tarzda süslü restoranlar olur, misal bizde Sirkeci'deki Orient Express Restoran. Keza yine sade bir tanesi Eskişehir tren garında vardı. İşte bu Grand Cafe de o geleneğin Amsterdam'daki temsilcisi. Vaktiniz olduğunda sırf ambiansı için en azından bir şeyler içmeye uğrayın derim.

Öğlen olurken, Pazartesi sabahları Noordermarkt Meydanı'nda kurulan bit pazarına geçiyorum. Meydanın yan tarafındaki sokak boyunca da uzanan bir pazar burası. Bu arada Singel 7 numarada yer alan eni 1 metrelik evin de önünden geçiyorum. Yolunuz buradan geçerken mutlaka görün bu evi de. Ardından Jordaan'ın şirin sokaklarında dolana dolana geliyorum Van Gogh Müzesi'ne. Dün bilet için 1.30 saat sıra beklemem gerekiyor diye önceden biletimi alıp mı geldim? Tabii ki hayır! "Dün pazardı ondan doludur, bugün kesin sıra olmaz!" mantığıyla gidiyorum müzeye ve evet hiç sıra yok gerçekten de :) Üşenmeyip bilet alsam daha iyiydi tabii ki. 2 saat sürüyor müzeyi gezmem. Amsterdam'da tek gezdiğim müze burası ve çok memnunum burayı görmüş olmaktan. Şansıma Munch'le Van Gogh'u karşılaştıran bir sergi de açılmış ve meşhur Çığlık tablosunun bir versiyonu da müzede sergileniyor.


Akşam iş çıkışı Utku'yla buluşup yemeğe gidiyoruz. Sağ olsun şehrin en iyi vejetaryen mekanlarından birini bulmuş. Prinsengracht'taki Bolhoed'un menüleri en açı bile tatmin edecek kadar büyük. Vejetaryenler kaçırmasın, sağlıklı sebze yemekleri arayanlar da mutlaka gelsin bu şirin restorana. Dün gecenin ardından bu gece ikimizin de ibadet edesi yok. Bi birayla kapatıyoruz geceyi.

Sabah 7'de kalkıp, Amsterdam'a "Görüşürüz" deyip düşüyorum Brüksel'e doğru yollara. Torino'ya gidene kadar yolda 2-3 şehir daha var ziyaret edeceğim.

Fotoğraf Listesi:

1- Amsterdam birbirinden şirin, daracık evleriyle ilgi çekiyor.
2- Işık Festivali sırasında gördüğümüz işlerden biri: Suların ortasında bir atlı karınca. Ben ısrarla bunun küresel ısınmaya atıfta bulunduğunu iddia etsem de arkadaşımı bir türlü razı edemedim.
3- Amsterdam'da ulaşımın en önemli aktörü olan bisikletlerle ilgili tek problem park yerinin sınırlı olması. Şehrin her yeri kilitlenmiş bisikletlerle dolu. Bu resimdeki de durumun vehametini anlatmaya çalışan sanatçının çalışması.
4- Güzel binaların yanı sıra kanallar üzerinde de çok sayıda ev Amsterdamlılar tarafından kullanılıyor
5- Amsterdam'ın büyük bir kısmı doldurma ve bu fotoğrafta da görebileceğiniz üzere temeli sağlam olmayan binalar zaman içinde bir tarafa yatabiliyor. Bu resimdeki bina da öne çıkıntı yapmış.
6- 2. Dünya Savaşında öldürülen LGBT bireyler için 1987'de açılan anıt. 3 üçgen şeklinde inşa edilmiş anıtın her bir parçası LGBT bireylerin dünü, bugünü ve yarınını temsil ediyor. 

Önerilen Sayfalar:
- Huzur Dolu Şehir Utrecht
- Brüksel ve Art Nouveau
- Lüksemburg
- Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu

3 Ocak 2016 Pazar

Huzur Dolu Şehir Utrecht

Aralık 2015 ve bu sefer Hollanda'dan başlayıp nerede biteceğini yolda netleştireceğim 2 haftalık Avrupa gezisine çıkıyorum. İlk şehir Utrecht. Hollanda'yı gezmeye Utrecht şehrinden başlama sebebim o şehirde lisansüstü eğitimi alan arkadaşımı görmekti. Amsterdam Schipol (Şipol değil Skipol şeklinde okunuyor) Havaalanı'nda pasaport polisini çok rahat geçip tren bileti satan gişeden 9.5 €'ya biletimi aldım. Şansıma 3 dakika sonra geldi tren; öncesinde sarı makinalara 2 saniye biletinizi okutmayı unutmayın.

Utrecht Central Station'da Meltem'le buluşup hasret giderdik. 5 aydır görmemiştim kendisini. Gardan merkeze kolayca yürüyüp hemen merkezdeki, şehrin sembolü olan kilise kulesinin yanındaki Brassarie Domplain'de aldın soluğu. Öğle yemeği, kahve ve sohbet için tercih edilebilecek güzel bir mekan burası. Meltem Utrecht'in nasıl bir yer olduğunu, burda hayatın nasıl geçtiğini anlatıyor. Önce kısaca ve anladığım kadarıyla Utrecht'ten bahsedeyim: 

Tarihi 2000 yıl önceye giden Utrecht bugünlerde  bir öğrenci şehri. Şehirdeki üniversite sadece Hollanda'nın değil Avrupa'nın da en iyi üniversitelerinden birisiymiş. 3 kampüsünden şehir merkezindekini gezme şansım oldu. Boğaziçi Üniversitesi gibi Amerikan Kampüsü zihniyetinde değil şehrin merkezindeki eski binalardan oluşan kısım ama diğer 2 kampüsten biri etrafı çevrili, yeşillikli Amerikan kampüsü şeklindeymiş. (Üçüncü kampüs hem uzak hem de kötüymüş...) Okumaya buraya gelenler için keyifli bir ortam olduğu kesin.

Utrecht'in merkez kısmı çok kompakt. Şehri yürüyerek gezdik ama bisiklet de uygun bir seçenek. Şehrin her yeri park halindeki bisikletler ve yollarda dolaşan bisikletlilerle dolu. 2. Dünya Savaşında bombalanmamış olması nedeniyle şehrin eski yerleşim kısmı iyi korunmuş. Şirin ve sakin bir kasaba görünümündeki Utrecht yaşamak için de çok uygun görünüyor. Burada eğitimine devam eden Meltem'in de keyfi gayet yerindeydi. Türkiye'yle kıyaslanmayacak kadar güvenli ve huzurlu bir şehir Utrecht.

Meltem'in kaldığı yere güneye doğru gidince şehrin daha yeni sokaklarından geçiyoruz. Bisikletini park ederken şehirde bisiklet hırsızlığının ne kadar yaygın olduğundan bahsediyor. 

Utrecht, Amsterdam kadar çok olmasa da içinden kanallar geçen bir şehir. Oudegracht kısmı özellikle, ortasından geçen kanalı, iki kenarında kafeler, restoranlar ve dükkanlarla en ilgi çekici yerlerden biri. Bolca ikinci el kıyafet, eski ev ve süs eşyaları satan mağazalar var burada. Akşam yemeğini buradaki Tay restoranında yiyoruz. Almanlar gibi Hollandalılar da mutfak kültürü gelişmemiş bir toplum. O yüzden şehri başka milletlerin restoranları kaplamış her yeri.
Kanal boyunca devam eden yollardan kanala doğru indiğinizde su kenarında yeme içme mekanları göreceksiniz. Eskiden depo olarak kullanılan bu mekanların önlerine masalar atılmış. Özellikle sıcak havalarda burada takılmak çok keyifli olur eminim ki, biz soğuk havada kapalı mekanları tercih ediyoruz. Bu arada sokakta yerlere işli harfler dikkat edenlerin gözüne ilişecek. Oudegracht boyunca uzanan bu harfler yıllar sürecek bir şiirin sokağa işlenmesi sürecini gösteriyor. Her hafta bir harf ekleniyor sokağa. Bir yandan şiir yazılırken bir yandan da sokak harflerle kaplanmaya devam ediyor. 

Köprüden kanalın öbür tarafına geçer ve daracık ara yoldan Lange Nieuwstraat'a geçerseniz St. Catherine Katedraline ulaşırsınız. Buradan kuzeye devam ederseniz Domtoren kulesi ve hemen yanında St. Martin Katedrali çıkacak karşınıza. Şehrin bu eski yerleşimindeki sokaklarda gezmek de çok keyifli. Ben buradan kuzeye devam edip Rijn en Zon değirmenine gittim. Malum Hollanda demek değirmen demek, hala daha tek tük değirmenleri koruyorlar. Bunun alt katı dükkan üstü de sanırım konut. Bir değirmende yaşamak keyifli olurdu.

Yol üstünde bir de Nijntje (ismi zor okunan meşhur tavşan - Hollanda dışında Miffy olarak biliniyor) heykelini gördüm. Utrechtli yazar Dick Bruna'nın yarattığı bu çarpı ağızlı tavşan karakteri mutlaka daha önce karşınıza çıkmıştır. Ben hafızamı zorlayınca hatırladım. Şehrin her yeri Nijntje karakterleriyle kaplanmış. Yazarın evi de müzeye çevrilmiş eğer karakterin deli hayranıysanız gezebilirsiniz.

Bir de Christmas geliyor diye Saint Klause ve Black Piet'i her yerde görebilirsiniz. Hollandalılar Saint Klause'un meşhur Santa Clause'dan tamanen farklı bir figür olduğuna inanıyorlar. Zaten yardımcısı Black Piet karakterini de ilk kez duydum. Black Piet ülkede ırkçılık tartışmalarını da alevlendiren bir figür. Şimdilerde yardımcısı moduna çevrilse de zamanında bildiğiniz kölesiymiş bu mavi gözlü, zenci, İspanyol karakter. Saint Klause sıcak iklimlerden geliyor Hollanda'ya; malum Santa Clause'un evi Kuzey Kutbu'na yakındı.

Şehri terk etmeden önce merkezdeki Le Journal'de bir şeyler atıştırdık. Kahvaltısı güzeldi; keza çalışanların yaklaşımı da.

1 günlük Utrecht gezisi sonrası Amsterdam'a gitme vakti geldi.

Fotoğraf Listesi:

1- Şehrin merkezindeki kilisenin önünde poz veren Meltem
2- Utrecht'in kanalları yazın kim bilir nasıl cıvıl cıvıldır
3- Oudegracht boyunca yazılmakta olan şiir. Şiirin şimdiye kadar yazılmış kısmının Hollandaca ve İngilizcesini merak ediyorsanız şu adresi ziyaret edebilirsiniz: http://www.delettersvanutrecht.nl/en/home/het-gedicht/
4- Gökkuşağı renklerine boyanmış yaya geçidi. Trafik ışığında da Miffy'yi görebilirsiniz.
5- İşte Black Piet ve Saint Klause.

Önerilen Sayfalar:

- Heildelberg
- Amsterdam
- Brüksel
- Lüksemburg
- Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu