9 Ocak 2015 Cuma

Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün

6 gün boyunca Cape Town'da gezip üzerine trenle Johannesburg'a yaptığım tren yolculuğunu müteakip 3 gece de Johannesburg'da konakladığım gezinin ilk bölümünde Cape Town'da ne yaptığımı anlatmanın dışına çıkacağım. Cape Town'u madde madde anlatayım sizlere istedim. Buyurun:

Cape Town'da nerede konaklanır?

Afrika, ilk kez gidecekler için tekinsiz bir coğrafyadır. Avrupa'da dolaşır gibi elinizi kolunuzu sallaya sallaya günün her saati sokaklarda dolaşabileceğinizi düşünmeyin. Cape Town nispeten Afrika'nın gelişmiş bir coğrafyası olsa da, burayı iyi bilmeyenlerin dikkat etmesinde fayda var. Konaklama için de size bir kaç tavsiyem olacak: Öncelikle şehir merkezinde, downtown'da kalmayı seven birileriyseniz merkezin Long Street olduğunu unutmayın. Greenmarket olsun, Bo Kaap olsun, Long Street'in yakınındaki sokaklar olsun merkezde konaklanabilecek yerler. Tren Garı'na, Waterfroont'a, restoranlara ve para bozdurulacak, alılveriş yapılacak yerlere hep yürüme mesafesinde olursunuz. Eski Cape Town bu merkezde dizilmiş durumda. 

Güvenli konaklanabilecek bir diğer seçenek Waterfront'tur. Waterfront, turistlerin kendilerini gelişmiş bir ülkede hissetmeleri için tasarlanmış bir yerdir. Restoranları, Cafeleri, Alışveriş Merkezleri ile Cape Town gibi değildir hiç. Konaklamak içinse gayet güvenlidir. Bir diğer seçenek Camps Bay'deki otellerdir. Burası, plajlarıyla meşhur bir yerleşimdir. Şehir merkezine yaklaşık 8-10 km. mesafedeki Camps Bay, restoranları ve cafeleriyle turistlerin kendilerini güvende hissedebilecekleri bir yerdir. 

Peki biz nerede kaldık? Bu üçünün de dışında bir yerde: Observatory semtinde. Observatory, şehrin biraz dışında kalan, daha çok evlerden oluşan bir semt. Şehir merkezine 5-6 km uzaklıkta. Öğrencilerin ve backpacker turistlerin tercih ettiği bir semt. İlk başta pek de güvenli görünmüyor ama biz kısa sürede alıştık. Kaldığımız yer Groote Schuur Hastanesi'nin alt tarafındaki Milton Road'da yer alan Green Elephant Hostel'e bağlı bir evdi. Wesley Street'teki ev, 4 odası, 2 ortak kullanılan banyosu ve bir de muftağıyla hem uzun süre konaklayanlara hem de kısa süre kalanlara hizmet veren bir yer. Yan odamızdaki Belçikalı çift iki aydır burada kalıyorlarmış mesela. Main Road'la Lower Main Road arasındaki bir bölge burası. Eğer Lower Main Road'a inip sağa doğru yürürseniz 5-6 tane cafe, bar ve restoran bulabilirsiniz. Bu kısımda bir kaç hostel de yer alıyor. Hello Sailor isimli mekanın yemekleri gayet güzeldi. Açıkçası geceleri de rahat dolaştık bu kısımda (yalnız bir kadın geceleri dolaşırken kendini güvende hissetmez ama sanırsam), sokaklarda sürekli polis ve özel güvenlik araçları dolaşıyordu. Ulaşım kısmında da bu bölgeyle ilgili bilgi vereceğim kalmayı düşünenler için. 

İçki Problemi

Cape Town'da içki satışıyla ilgili yasakları göz önünde bulundurmak önemli. Öncelikle öyle her köşe başında içki satan yer bulamıyorsunuz. Merkezde ve saat 6'ya kadar içki satılıyor. Restoranlarda istediğiniz gibi içebiliyorsunuz tabii. Camps Bay'de herhangi bir içki satan dükkan yok, sadece restoranlarda içebilirsiniz. Ben bir kaç gece restoranlara gidip şişe şarap alıp çıktım; uygun bir dille sorunca bu konuda yardımcı oluyorlar. Özellikle şarap fiyatları çok uygun ve bizdeki gibi restoranlarda normal satış fiyatının 5-10 katı fiyatla satış yapılmıyor. Marketteki fiyatının %50-75 fazlası gibi bir fiyata satıyorlar restoranlarda. 

Özellikle Constantia şarapları çok meşhur. Biz beyaz şaraplarına özellikle de Chardonay'e bayıldık. Bir şişe şarabı restoranlarda 18-20 liraya da içtik 40-45 liraya da (ki bu çok güzel bir şaraptı mesela). Bizdeki restoranlarda, en kötü şarabın şişesine 70-80 lira verdiğimizi düşünürsek fiyatlar gayet makul. 

Yılbaşı'nda Cape Town

Yılbaşı'na Cape Town'da girmek isteyenler için internette ne yazık ki çok fazla bilgi bulamadım. Ben de merak edenlere bizim tecrübelerimizi anlatayım. Öncelikle eğlenceler Long Street'te ve Waterfront'ta oluyor. Long Street ve etrafındaki bir kaç sokak trafiğe kapatılıyor, insanlar rahatça dolaşsın diye. Gündüzden itibaren bir çok mekan kapanıyor, kimilerinde gece parti oluyor. Parti olanların önünde sıra görürseniz şaşırmayın. Buradaki alkol yasaklarından dolayı sokaklarda içen yoktu. Ama ben çantamdaki şarabı plastik bardaktan çaktırmadan içebildim. 

Yerel halk daha çok Long Street'i, turistler Waterfront'u tercih ediyor. Biz Long Street'te turlayarak başladığımız geceye Waterfront'ta devam ettik. Denize kurulmuş sahnede yerel bir şarkıcı İngilizce pop şarkıları söylüyordu ve ortalık çok kalabalıktı. Değil yemek yemek, herhangi bir şey içmek için bile en az 10 dakika kuyrukta beklemeniz gerekiyordu. Yine içki sadece restoranlarda içiliyordu. 12'de geri sayım, havai fişekler ve en geç yarımda insanlar kitleler halinde mekanı boşaltmaya başladılar. 

Hostelimizde kalanlar Yılbaşı'na Signal Hill'de girdiler. Farklı bir deneyim ama eğlenceli olur muydu bilmiyorum. Velhasıl-ı kelam, Yılbaşı'na şort-tişörtle yaz serinliğinde girmek ve 'farklı kültürler yeni yıla nasıl giriyor'u tecrübe etmek dışında bir numarası yoktu Cape Town'ın. 1 Ocak'ta deniz kıyısında güneşlenip yanmak da ilginç tabii. 

Yılbaşı zamanı Cape Town'a gitmekten bahsedeyim biraz da: Yılın en popüler ve kalabalık zamanlarından birine hazırlıklı olun. Şehir turist dolu. Kalabalık ve uzun sıralara da hazır olun. Misal bilet almadan Masa Dağı'na çıkmaya kalkarsanız 3 saat sırada beklemeniz gerekiyor. Ya da Ümit Burnu'na gittiğinizde öğlen yemeği için 20-30 dakika sırada beklemek zorundasınız. (Püf noktaları kısmında bu konudaki tavsiyelerime göz atabilirsiniz).

Gezilmesi Gereken Yerler

Öncelikle Cape Town'a gelenler için en önemli görülmesi gereken yerleri sıralayayım: 

- Masa Dağı (Table Mountain)
- Ümit Burnu (Cape of Good Hope)
- Afrika Penguenleri
- Hout Bay'den kalkan Fok Adası (Seal Island) turu
- Kirstenbosch Botanik Bahçesi
- Signal Hill
- Camps Bay
- Groot Constantia Bağları Gezisi
- Ribbon Island

Teker teker üstünden geçelim. 

Masa Dağı'na çıkışın benim bulduğum iki yolu var: Teleferik ve yürümek. Teleferiğin olduğu yere yürüyerek (bayır yukarı bir yol - merkezden 7-8 km.) taksiyle (100 Rand), otobüsle ve Hop On Hop Off'larla ulaşabilirsiniz. Kesinlikle önceden biletinizi internetten alıp çıktısını yanınızda taşıyın. Yoğun zamanlarda bu size 2 saat kazandırabilir. Masa Dağı'na tırmanmak için de yine Teleferiğin yanında bir yol gördüm. Bir de Kirstenbosch Parkı'ndan bir yol varmış. Öğlen güneşinde zorlu bir rota olduğunu belirteyim. Vakti olanlara ilginç bir tecrübe olabilir. Yukarıya çıkınca da kendinize vakit ayırın, dolaşın, manzaralı bir yerde keyif çatın, şarabınızı yudumlayın... Çantanıza bir şişe şarap atmak ya da yukarıdaki satış yetinden bir şişe şarap almak (seçenekleri kötüydü ama söyleyeyim... Şehirdeki şaraplar daha güzel.) size kalmış. Yukarıda yemek satan bir yer var ama öğlen yoğunluğunda gittiyseniz kalabalıkta işiniz zor. Bu arada biz 31 Aralıkta öğlen bilet almadan Teleferiğe gidip 3 saat sıra bekledik haberiniz olsun. Bileti olanlar en fazla 1 saat beklediler. 

Ümit Burnu: Bunun için en iyisi bir tur alın. Bi ton tur şirketi var ama şehir merkezinde ofis bulamadık. Hosteliiz Buz Bus Turu önerdi lakin onların da bizim istediğimiz günlerde turları yoktu (650 Rand istediler). Biz de American Eagle Turu seçtik. Kişi başı 875 Rand'dı ve hostelimizden aldılar. Bu arada tur almak için Cape Town Tourism Information yazan yerleri kullanabilirsiniz. Ücretsiz olarak size yardımcı oluyor gerekirse telefonla rezervasyon da yapıyorlar. Kirstenbosch Botanik Bahçesi Gate 1'de ve Long Street girişinde birer yerlerini gördüm. Bizim tur, Hout Bay'den kalkan 75 Randlık Fokları göreceğimiz ada turunu (ekstra), Ümit Burnu'nu, Simon's Town'daki (Boulder's Beach) Afrika Penguenlerini görebileceğiniz merkezi (50 Rand ve ekstra) ve Kirstenbosch Parkı gezisini içeriyordu. Dünyada yaşayan dört çeşit penguenden biriymiş ufak tefek Afrika Penguenleri ve bir tek Cape Town'da görülebiliyormuş. Keza fokların yaşadığı kayalığın etrafında dolaşan bot turu da fokları doğal yaşam alanlarında bu kadar yakından görme şansı sunan ender tecrübelerden birisi. Ümit Burnu Milli Parkı gezisinde, doğal yaşam alanlarında yabani deve kuşlarını, babunları ve antilopları görme şansınız da oluyor. Vakti ve ilgisi olanlar için burada kamp yerleri de varmış. Burası bana Kıbrıs'taki Karpaz Milli Parkı'nı hatırlattı. 

Kirstenbosch Botanik Bahçesi: 100 yılı aşkın bir süredir varlığını sürdüren bu bahçeye iki kez gittik. İlkinde Hop On Hop Off'la ikincisinde turun sonunda. Kişi başına 50 Rand giriş ücreti var ve içerdeki alanda hem çok değişik bitkileri (ananas çiçeği gibi) görebilir hem de piknik yapabilirsiniz. Bazı akşamlar 17.30'da konser de var ama bence vaktiniz olduğunda çantanıza piknik malzemelerini koyup buraya gelin ve bir ağaç altında bi kaç saat keyif çatın. Mesela sabah Hop On'dan burada inip, önce bi yarım saat etrafta dolaşıp ardından piknik yapabilirsiniz, hem boş da olur. Aralık sonunda yemyeşildi ama az çiçek vardı. Eylül gibi rengarenk oluyormuş. Bi de yakın zamanda açılmış olan Tree Canopy Walking, ağaçların üst tarafında yürüyüş imkanı veren güzel bir yol, onu da mutlaka görün. Bu botanik parkı aslında çok büyük ama sadece %6-7'si ekilip düzenlenmiş parktan oluşuyor. Kalanı doğal bitki örtüsüne sahip. 

Signal Hill: Cape Town'da bi Masa Dağı bir de yatmış aslan gibi görünen Signal Hill var. Signal Hill'e eğer iki günlük Hop On Hop Off aldıysanız size ücretsiz sunulan Night Tour'la ulaşabilirsiniz. Akşam güneş batışını izlemek için güzel bir yer. Yukarıda sadece bir arabanın arkasında kahve satılıyordu, başka bir şey bulabileceğinizi düşünmeyin. Night Tour öncesi 4'e kadar yemek siparişi alıyorlar ama... Bence atın çantanıza yiyecek içeceği ve öyle gidin okyanustan güneşin batışını izlemeye. 

Camps Bay: Cape Town'un kötü yanı suyunun çok soğuk olması. Yüzmek için sıcak su arayanlardansanız işiniz çok zor. Camps Bay'daki ve Clifton'daki plajlar daha çok güneşlenmek, sosyalleşmek ve kendini göstermek isteyenler için. Clifton'daki 4'e kadar numaralanmış plajlardan 3 numaralı olanı, seksi vücudunu göstermek isteyen kadınlar ve erkekleri bir araya getiriyor (bu plajı geyler de çok tercih ediyormuş). Camps Bay'de güzel restoranlar da var. 

Groot Constantia Bağları Gezisi: Şarap turu yapan başka turlar da vardır mutlaka. Biz hazır Hop On Hop Off buralara gelmişken tercihimizi 300 küsür yıllık bu meşhur bağlardan yana kullandık. Kesinlikle bu bağları ziyaret etmenizi öneririz. En son size nasıl bir program yapmanız gerektiğini de söyleyeceğim. Biz 3 durağı olan bağ ziyaretleri için ilkini tercih ettik. Aslında hepsinde vakit geçirmek ve 1-2 saatte hepsini bitirmekti amacımız ama öyle değilmiş meğer işler. İlk durakta inip Wine Taste yapılan yere ulaşınca öğrendik ki tur saat başı yapılıyormuş ve 1 saat sürüyormuş. Şarap üretimini tesisi gezerken anlatıyorlar. En son da 5 çeşit şarap tattırıyorlar. Şarap içmek için değil ama üretim tesisini görmek için güzel bir tecrübe. Tur kişi başı 50 Rand (Hope On Hope Off'la gelene 45 Rand). Ardından isterseniz 45 Rand daha ödeyip 5 ayrı şarabı daha tadabiliyorsunuz ama burada kadehle içki satışı yapılmıyor. Onun için mekanın bahçesindeki restorana oturmak gerekiyor. Biz de öyle yaptık. Yemekler gayet güzel, açık havada bağlar arasında şarap içmek de öyle. Gezinin keyifli anlarından biriydi. 

Size tek anlatamayacağım ama herkesin tavsiye ettiği gezi Ribbon Island turu. Biz vakit bulamadık ne yazık ki. 

Bir de tabii şehir merkezinde vakit geçirme kısmı var. Mesela Bo-Kaap'taki rengarenk evleri görmeye gidin. Zamanında kölelerin renkli kıyafet giymesi yasakken bu yasak kalkınca evlerini böyle rengarenk boyamışlar. Sonra Green Market'ten alışveriş yapın (Pazarlıkla %30-50 arasında bir fiyata ulaşabiliyorsunuz). Gezinin bu kısmı için Triposo uygulamasını indirip oradaki haritadan ve gezilecek yerler listesinden faydalanabilirsiniz. Waterfront'ta güzel yemekler yiyip içkinizi kahvenizi için... Waterfront'ta Den Anker'in kapı önü keyifli bir manzaraya sahip ve yemekleri de güzel. Keza hemen bir arkadaki Alfred Cafe'nin önünde gündüz vakti oturursanız, sokak çalgıcılarının güzel müzikleri size eşlik edecektir. 

Tabii safari isteyenler ya da balina görmek isteyenler için de turlar var. İlkini Johannesburg'da yapmak için ikincisini de ilgimizi çekmediği için pas geçtik. 

Cape Town İçin Gezi Planlaması

İlk ulaştığınız gün şehir merkezini ve Waterfront'u keşfedin. Yiyin için takılın. Ertesi gün erken başlayın güne ve güzel bir kahvaltının ardından Long Street'teki Citysightseeing ofisinden iki günlük tur biletinizi alın. Büyük tur 2 saate yakın sürüyor. İster önce bir tam tur atın ister sarı turla şehir merkezini keşfedin. Çantanıza piknik malzemelerini koyup Kirstenbosch parkında dolaştıktan sonra öğlen yemeğinde parkta piknik yapın. Öğleden sonra Camps Bay'de takılın. Mayonuzu çantanıza koymayı unutmadıysanız güneşlenip kumun tadını çıkarın (Campton'daki plajları da tavsiye ederim, hemen yan tarafta nasıl olsa). Güneş batışını Camps Bay'deki güzel restoranlardan birinde yapın. 

Ertesi gün sabah erkenden kırmızı turla teleferiğe gidin ve Masa Dağı'na çıkın. Öğleden önceye kadar keyif çatıp ardından şehre dönün. Bu arada yarın için Ümit Burnu turunu ayarlayın. Mavi Hatla şarap turu yapılan yere geçin ve turu bitirip şarap tadımı yapın. Sonra da bahçedeki restoranda güzel bir öğlen yemeği yanında da tabii nefis şarapların tadını çıkarın. Akşam üstü olmadan Waterfront'a dönüp bir de kanallarda bot turu yapın, bilete dahil bu da ne de olsa. Sonra 6'da Waterfront'tan kalkan Night Tour otobüsünü yakalayın. Öncesinde çantanıza yiyecek içecek koymayı unutmayın. Güneşin okyanusta batışının tadını çıkarıp dönün şehre. 

Ertesi günkü Ümit Burnu turuna çıkarken eğer yoğun bir sezondaysanız çantanıza öğlen yemeği için sandviçler atmak karınıza olacaktır. Ümit Burnu'ndaki pahalı ve anlamsız restoranda ya da yan taraftaki büfede kötü yemekler için sıra beklemek zorunda kalmazsınız. Akşam yemeği için keyifli bir yer ayarlamayı da unutmayın. 

Ve geriye Ribbon Island, Safari ya da Balina gözlemi gibi seçenekler kaldı. Artık keyfinize göre seçin birini. Ya da şehir merkezinde gezmediğiniz yerler varsa onları görün. Benim atladığım başka yerler de vardır mutlaka. Ama yukarıdaki kısmı hallederseniz Cape Town'da gezilmesi gereken yerlerin önemli bir kısmını gördüğünüzün garantisini veririm.

Cape Town'da Ulaşım

İşte geldik önemli bir soruna! İnternetteki gezi bloglarında herkesin ya şehirde yaşayan bir tanıdığı varmış ya da tersten akan trafikte araç kullanma tecrübesi. İkisine de sahip olmayanlar ne yapacak peki? Öncelikle ilk kez Citysighting'in Hop On - Hop Off otobüslerinin bu kadar işe yaradığı bir yer gördüğümü söylemeliyim. Gezilmesi gereken yerler kısmında da anlattığım üzere iki günlük bir bilet çok işinize yarayacaktır. Masa Dağı kısmına çıkan Kırmızı Hat, Masa Dağı'nın etrafını dolaşan Mavi Hat ve Şarap turu için Mor Hat çok işlevsel. Ayrıca dil seçenekleri arasında Türkçe de var ki anlatılan konular gayet ilginç bilgiler veriyor. 

Havaalanından ulaşım için otobüs seçeneğini kullanabilirsiniz. My Citi otobüslerini kullanmak için önce 35 Rand'a kart alıyorsunuz sonra da bu kartı dolduruyorsunuz. Biz hostelin 180 Randa sunduğu havaalanından alınma hizmetinden faydalandık. Taksi de 3 aşağı 5 yukarı benzer bir paraya gelirdi sanki... 

Observatory'den şehir içine ulaşımı kişi başı 6 Rand tutan Minibüslerle yaptık. Main Road'dan sürekli bulunabilecek minibüsler 5-10 dakikada Tren Gar'ının üst katına ulaştırıyor sizleri. Tıklım tıklım ve bazen kucak kucağa yapılan yolculuklar bizim şehir içi minibüslerden daha 'ilginç'ti. Hele yılbaşı gecesi iki koltuk arasına konulan tahtanın üstünde yolculuk yapmam gayet enteresandı. Sonradan, kaldığımız evde çalışan Mavis'ten bu sisteme Laptop adı verildiğini öğrendim. Ben oturur oturmaz altımdaki tahtanın düşmesi ve kıçımın yüzde onu üstünde tüm yolculuğu tamamlamam gayet macera doluydu :) 

Camps Bay'e gitmek için Gar'ın üst tarafındaki minibüs durağından minibüslere binebilirsiniz. Pazar günleri ya da 1 Ocak gibi tatil günlerinde upuzun bir kuyruğa hazırlıklı olun. 

Taksi ulaşım için bir diğer seçenek. Biz tren garından pazarlıkla 60-70 Rand'a Observatory'ye gelmeyi başardık hep. Bir gece Waterfront'tan taksimetre açtırdığımızda Observatory 110 Rand tuttu. Keza merkezden Clifton'a pazarlıkla 150'ye gidip yine merkeze dönüşe 100 Rand ödedik. Tren Garı'ndan Masa Dağı'na giden teleferiğe de 100 Rand'a çıktık. 

Yürümek de bir seçenek. Observatory'den ilk gün yaklaşık 1 saatte şehir merkezine yürüdük. İlk başta biraz tırssak da sonradan alıştık. Ama pek sokaklarda yürüyen beyaz görmedik. Masa Dağı'na çıkan teleferikten şehir merkezine yürümek de yaklaşık 1 saat sürüyor. Bayır aşağı rahat yürünen bir yol. Sea Point'ten Waterfront da yaklaşık 1 saatte yürünüyor. 

Simon's Town'a tren olduğunu duydum ama biz turla gittiğimiz için tecrübe edemedim. 


Biraz Genel Kültür

Yıllar süren ırkçı Apartheid yönetiminden sonra, Nelson Mandela liderliğinde özgürlüğünü kazanan bir ülke Güney Afrika. Ancak bu, sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor ne yazık ki. Eski rejim halkı ırkına göre ayırıp, beyazların yönetiminde beyazlara büyük ayrıcalıklar getirmişti. Bir şehirden başka bir şehre gitmek için Pass belgesi almak gerekiyordu ancak bu belgeyi almak siyahlar için neredeyse imkansızdı. Siyahlar taşrada ya da doğdukları şehirlerde yaşıyorlardı. Topraklarına el konmuştu ve gelir düzeyinde beyazlar lehine büyük bir uçurum oluşmuştu. İşte Mandela Ribbon Adası'nda hapisteyken ve sonrasında ev hapsindeyken eski rejimle pazarlıklar yaptı. Demokrasiye geçilecekti ama ne şekilde? Siyahların toplumdaki konumu nasıl yükseltilecekti? Bugün gelinen noktada mesela bir beyaz işinden çıkarılırsa yerine bir siyah çalışan alınmak zorunda. Güney Afrika'da gelir dağılımındaki uçurum devam ediyor, orta sınıf çok zayıf. Ülkenin zengin beyazları, kendi bölgelerinde yaşamlarına devam ediyorlar. Şehrin çok zengin ve çok yoksul kesimleri var. Şimdi ayrım zenginler ve fakirler arasında. Zenginlerin çoğu beyaz fakirlerin tamamına yakını zenci. 

Bizim kaldığımız Observatory gibi bölgelerde bütün evlerin cephesinde anlaşmalı özel güvenlik şirketinin tabelası asılı. Polis arasında yolsuzluk çok fazla olduğu için halk aylık 50-60 TL gibi ücretler karşılığı özel güvenlik şirketleriyle anlaşıyor. Her yerde kameralar var. Evlere girmek için 3-4 kilit aşmak gerekiyor. Bütün bahçeler yüksek duvarlar ve duvarların üstü dikenli ya da elektrikli tellerle kaplanmış durumda. Pass belgesi zorunluluğu ortadan kalkınca taşradaki fakir zenci halk para kazanabileceği şehirlere aktı. Teneke gecekondu mahalleleri bu şekilde ortaya çıktı. Eğitimsiz, kalifiye olmayan halka iş bulmak da kolay değil elbette. O yüzden Cape Down'da suç oranları yüksek ama Johannesburg'da iyice yüksek. Beyazlar şehrin belli bölgeleri hariç sokaklarda yürüyemiyorlar. Hava karardıktan sonra, güvenlik nedeniyle, arabaların kırmızı ışıkta durma zorunluluğu bile yok. Johannesburg'un tehlikesini en iyi anlatan dünyada polis arabalarının çalındığı tek şehir olduğu gerçeği sanırım. Shosholoza Treni'nde kuşetli kısımda sadece zenciler yolculuk yapıyordu. Biz koca vagondaki tek beyazlardık. Yaklaşık iki vagona bir beyaz düşüyordu tıka basa trende. Yataklı kısımlardaysa çoğunluk beyazlardaydı. Trende bizlerle beraber yolculuk eden 4 silahlı polis sürekli koridorlarda boy gösteriyordu ve gece sabaha kadar trendeki ışıklar açık yolculuk ettik. 

Bütün bunlara rağmen Cape Town şehir merkezi gayet güvenliydi. Turizm çok gelişmiş durumda. Dilenciler ve evsizler her yerde olsa da biz herhangi bir olayla karşılaşmadık. 

Gidecekler İçin Püf Noktaları

- Öncelikle hijyen konusunda hassas birisiyseniz ya da beraber yolculuk edeceğiniz kişi öyleyse bir kez daha düşünün. Eğer yine de gelmek isterseniz, mutlaka lüks semtlerdeki lüks yerlerde kalın. Waterfront ve şehir merkezindeki pahalı otellerden şaşmayın. 
- Masa Dağı biletinizi Hope On Hope Off bileti alırken alabilirsiniz. 
- Groot Constantia'da şarap tadım turunun saat başında başladığını unutmayın
- Taksimetre çok yazmıyor ama taksilere binerken pazarlık yapabilirsiniz. Bizim ödediğimiz fiyatlar yukarıda yazılı.
- Ben turlarda bir indirim yaptıramadım. Yaptıran olursa bilgi versin lütfen.
- 6'dan sonra sadece restoranlarda içki satışı olduğundan öncesinde alışveriş yapmayı unutmayın. Unuttuysanız da restoranlardan rica ederseniz yardımcı olacaklardır.
- Ümit Burnu Turu'na çıkarken, Signal Hill'e ve Masa Dağı'na çıkmadan ve Kirstenbosch Botanik Bahçesi'ne gitmeden yanınıza yiyecek içecek almayı unutmayın.
- Şişe suyu (Still Water) pahalı. Ama mesela biz Kirstenbosch'taki musluklardan şişelerimizi doldurup içtik. 
- Johannesburg'a trenle gidecekseniz yoğun sezonlarda yataklı kompartman biletleri önceden bitiyor. İnternette bir form var ama satış yapılmıyor. Ben 25 Aralık'ta formu doldurdum, "5 Ocak'a kadar kapalıyız" şeklinde otomatik mesaj geldi. Bu bileti çok önceden ayarlamazsanız normal kuşetli bilet alabilirsiniz lakin hijyen konusunda takıntılıysanız bunu bir daha düşünün derim. Her vagonda tek beyaz olduğunu ancak trende sürekli polislerin dolaştığı için kendinizi güvende hissettiğinizi de belirteyim.
- Waterfront'ta Den Anker'in yakınındaki hediyelik eşya mağazasının fiyatları Green Market'ten daha uygun. Magnetler olsun diğer hediyelik eşyalar olsun makul fiyata satılıyor.
- Para bozdurmak için bankaları ya da döviz gişelerini tercih ederseniz %10 civarı komisyon ödemeye hazır olun. Merkezde, boyunlarında 'Cash for Gold' yazılı tabelalarla dolaşanlar, hemen yakındaki bir bodrum katındaki kilitli odalarda pasaportsuz, belgesiz ancak %5'ten de düşük oranlarla döviz bozduran yerlere götürüyor sizleri. Ben denedim, kimse kesmedi ya da sahte para vermedi bana. Herhalde kara para aklıyorlardır, bu herkesin bildiği merkezde-ama-kaçak döviz büfeleri. %10 komisyon uygulanırsa normal tabii var olmaları. 

Gezinin devamında "Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu" var. 

Fotoğraf Listesi:

1- Masa Dağı'nın üstünü bulut tabakası örtü gibi kaplamış
2- Kirstenbosch Bahçeleri
3- Signal Hill'de gün batımı
4- Simon's Town'daki penguenler
5- Waterfront'ta çalgıcılar ve dans eden kadın

Önerilen sayfalar:

- Zanzibar - Ve Johannesburg
- Nairobi'de Günü Birlik Vahşi Yaşam Gezisi
- Şarm El Şeyh
- Gore Adası - Dakar

26 Aralık 2014 Cuma

Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Bir Gün

Almanya gezime çıkmadan önce, internetteki videolarıyla Pastafaryan cemaati içinde meşhur olmuş Bruder Spaghettus'la iletişime geçmiş ve Christmas Tatili'nde kendisinin müsait olduğunu öğrenmiştim. 24'ü öğlen saatlerinde yaşadığı Templin kasabasında buluşmak üzere sözleştik. Berlin'e 70 km mesafedeki Templin kasabasında trenden indiğimde beni bekliyordu tren garında. Upuzun sakalı, iri yarı cüssesi ve samimi gülümsemesiyle tanımak hiç zor olmadı. Christmas ve Noel Baba aslında Pastafaryan adeti diye anlatmaya başladığında ben de onu tam Noel Baba kıyafeti içinde düşünüyordum. "Zamanında korsanlar Robin Hood gibi zenginden aldıklarını fakire verirlerdi." diye devam ediyor anlatmaya. "Sahilde toplanan halka çam ağacının altında çaldıklarını dağıtırlardı." Bu arada Christmas için kullanılan Almanca kelimenin yanlış yazıldığını aslında bahsedilenin "Şaraba saygı duyma" anlamına gelen bir kelime olduğunu da anlattı ama bu kısmı anlamaya Almancam yetmedi. Sonuçta anladım ki Christmas ve Noel de Pastafaryan adetiymiş. Cumartesi günü Berlin DDR Müzesi önünde dağıttıkları broşür de zaten bunu anlatıyormuş.
Bruder 2005'ten yani Uçan Spagetti Canavarı'nın Kutsal Kitabı çıkmadan bir sene öncesinden beri Pastafaryan olduğunu söylüyor. Eskiden Ateistmiş ama Peygamber Bobby Pastafaryanizmle ilgili herkese açık mektubu yayınladığı anda Uçan Spagetti Canavarı'nın (USC'nin) makarnavi uzuvları ona Hak yolunu göstermiş. 

Bruder'in Avrupa Pastafaryan cemaati arasında zaten yüksek olan şöhretini pekiştiren en son olay, Avrupa'daki tek Pastafaryan Kilisesi'ni Templin'de açmış olması. Alman kanunları gereği dini yapılar trafikte ayinleriyle ilgili trafik levhası asabiliyorlar. İşte Templin'deki Pastafaryan Kilisesi de kasabaya böyle 4 tane tabela asmış her cuma 10'da ayinleri olduğunu gösteren. Kıyamet de bundan sonra kopmuş zaten. Kasım ayından beri Bruder Çin televizyon kanalına bile röportaj vermiş. Yeni gelmiş bir zarfı uzatıyor bana açmam için. İçinde Der Spiegel'in son sayısı var. Der Spiegel bir tam sayfa ayırmış Bruder'e ve Pastafaryanizme. "Templin'de üç tane kilise var: Evangelist, Baptist ve Katolik" diye anlatıyor Bruder. "Aslında en kökten dinci olan Baptist Kilisesi olmasına rağmen Baptist papazdan hiç ses çıkmadı. Ama Katolik papaz küplere bindi bu tabelayı görünce. Hemen bir yazı yayınladı Pastafaryanizmi kötüleyen." diye devam ediyor gülümseyerek. Bu tarz hareketlerden çok memnun çünkü Pastafaryanizm duyuldukça inananlarının artacağını biliyor. Katolik papaz daha sonra kendisini ziyarete gelmiş elinde bir paket spagettiyle. Bruder'in, eskiden ahır olan kiliseyi ziyaret etme davetiniyse reddetmiş. 

Evine varmadan önce Templin'de kendisi ve karısı dışındaki tek Pastafaryan olan Tini'nin Çikolata dükkanına uğruyoruz Tini'nin sıcak çikolatasını içmek üzere. 11 000 nüfusu olan bir kasabada böyle büyük bir çikolatacı olması ne büyük şans... Ardından Bruder'in evinde eşi Elli karşılıyor bizi. Bütün bu süreçte Bruder'in en büyük destekçisi ve etkinliklerinin başrol oyuncusu eşi Elli. Videoları izlerseniz çok güzel dans ettiğine, şarkılar söylediğine ve sahnede çok güzel rol yaptığına siz de şahit olacaksınız. Ne yazık ki aşçılığı Pastafaryanlığı kadar iyi değil. O yüzden evde yemek pişirmek Bruder'in, sofrayı toplamak Elli'nin işi. Bruder bize makarna pişirirken sohbetimize devam ediyoruz. Bir oğulları varmış Berlin'de. Onun da Pastafaryan ayinlerindeki, etkinliklerindeki fotoğraflarını gösteriyorlar. Ailecek bu yola başkoymuşlar ve çok da başarılılar belli ki. 

Mütevazi evlerinin salonunda ıspanaklı makarnamızı yiyip biramızı içerken biraz da kendisinden bahsediyor. 25 yıldır Templin'deymiş, öncesinde Dresden'de. "Angelica Merkel de Templin'den." diyor Templin'i anlatırken. Eskiden Doğu Almanya sınırlarında kalan Templin'in çoğunluğu ateistmiş ve Pastafaryanizme ilgi düşükmüş. "Almanya gibi yeterli haklara ve özgürlüklere sahip ülkelerde Pastafaryanizmin gelişmesi çok zor oluyor, çünkü insanlar mücadele etmeleri gereken bir talepleri olmadığını düşünüyorlar. Oysa dini yapıların diğer kurumlara göre çok büyük hakları var ve bunlarla mücadele etmek gerekiyor. Ancak Polonya ya da Türkiye gibi dini haklar ve özgürlükler konusunda problemli ülkelerde insanları mücadele etmek konusunda motive eden çok daha fazla sorunlu noktalar var elbette." diye devam ediyor. 

Yemeğin üstüne çikolatacı Tini de gelince ayin vaktinin geldiğini söyleyip hazırlıklara başlıyor. "Çok şanslısın" diyor ayinde kullanılacak spagettiyi göstererek. "Papazın getirdiği spagettiyle yapacağız bugünkü ayini." İlk kez Alman usülü Pastafaryan ayinine katılacağım. Normalde kendisinin giydiği korsan kostümünü bana giydiriyor. Kendisi renkli rahip kıyafetini giyiyor. Elli ve Tini de korsan kıyafeti içindeler. Ayini videoya da çekiyor Youtube sayfasında yayınlamak üzere.

Ayine dönecek olursak duaların okunduğu, kendi yaptıkları dini şarkıların seslendirildiği, çeşitli kutsal eşyaların gösterildiği, sürekli Ramen, Ramen denilen klasik bir dini ayin. Pastafaryan Kilisesi de bolca korsan ve USC figürleriyle süslenmiş eğlenceli bir mekan. Geçen sene sonunda hayata gözlerini yuman İtalyan Pastafaryan Papa'sı Al Zarkawi anısına onun ismi verilmiş kiliseye. Ayin sonunda hatıra fotoğrafı da çektirip eve dönüyoruz. 

Videoları ve fotoğrafları bilgisayara atarken bilgisayar başına oturup Youtube sayfasındaki (http://www.youtube.com/user/BruderSpaghettus) eğlenceli videoları izletiyor Bruder. Pastafaryan düğünü, ilahi klipleri, broşür dağıtma ya da Humanist Day gibi günlerde sahneye çıktığı etkinlikler hatta vaftiz töreni bile var videolar içinde. Korsan usülü yemek tarifi benim en beğendiğim video oldu. Artık yavaş yavaş gitme vakti gelirken kendi hazırladığı müzik CD'lerinden hediye ediyor. Türkiye Pastafaryan Cemaati'nin geçenlerde yaptığı ilahiyi de çok sevmiş. Bruder ve eşi Elli'yle yeniden buluşmak ümidiyle ayrılıyoruz. Dönüş yolunda Almanya'da uzunca süredir devam eden Pastafaryanizm mücadelesiyle ilgili bilgiler dönüp duruyor kafamda. 

Önerilen Sayfalar:

* Heildelberg
* Berlin in Berlin
* Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
* Siena'da İtalyan Pastafaryan Psikoposu Elio'yla görüşmem: Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
* Bologna'da Psikopos Marco'yla görüşme: Bologna'da Porticolar altında bir gezi

23 Kasım 2014 Pazar

Trabzon Merkez ve Ayder

Aylardan Kasım. Trabzon'a daha önce de gelmiştim fakat şehrin merkezindense Sümela gibi Uzungöl gibi etrafındaki güzellikleri ziyaret etmeyi tercih etmiştim. Şimdi koca iki günüm varken önce şehrin merkezini turlayayım dedim. Yarın da Ayder Yaylası'na çıkacağım.

Güne merkezde Kuymak yiyerek başladım. Biraz yağlı olsa da Karadeniz'de yenebilecek en lezzetli yemeklerden biri bence Kuymak. (Muhlamayla Kuymak arasındaki farkı ben de tam olarak bilmiyorum). Ardından başladım yürüye yürüye şehri dolaşmaya. Sahil boyunca Batıya yani denizi karşınıza alırsanız sola doğru yürüyerek İlk ziyaret edeceğim yer Aya Sofya'ya vardım. 1200'lerde kilise olarak yapılan daha sonra kilise, cami ve müze olarak işlev gören bu yapı 2013 yılında yeniden camiye çevrildi. Herhangi bir dini yapının başka bir dinin tapınağına dönüştürülmesi hiç kafamın almadığı bir şey. 1950'lerde içindeki ikonalar ortaya çıkarılacak şekilde restore edilmiş bu yapının içi şu an tavanına ve başka bazı yerlerine kumaş kaplanıp (herhalde İsa ve Meryem'in resimleri gözükmesin isteniyordu) cami olarak hizmete açılmış durumda. Bu arada Aya Sofya'yı ziyaretinizde kadınlar kısmının girişindeki çizimlere de bakmanızı tavsiye ederim.

Aya Sofya, son yıllarda sahil doldurulduğu için biraz iç tarafta kalmış ama tepede olduğu için bulunduğu konuma hakim bir yapı. Bahçesindeki kafe de çay içmek, dinlenmek, hatta bir şeyler yemek için hoş bir yer. 

Aya Sofya'dan sonra denizi arkama alıp güneye saptım. Şehrin sokakları betona yenilmiş olsa da denize paralel merkeze doğru devam ettim gezmeye. Avni Aker Stadyumu'nun üstünden geçip Trabzon Kalesi'nin surlarına vardım. Surlar denize dik tek sıra uzanıyor ve arkasındaki vadide çevre düzenlemesi yapılarak yeni bir park oluşturulmuş. Arada cafelerin, derenin, bankların ve yeşil alanların olduğu bir park burası. Zağnos Köprüsü'nün iki tarafında vadi boyunca uzanıyor park. Baharda daha güzel olur eminim ki.

Köprüden sonra sahile doğru verev iniyorum çarşının içinden... Öğlen vakti geliyor; daha önce de çok beğendiğim Kalkanoğlu Pilavcısı'nda yemek yeme vakti. Zaten öğlen 2'den sonra yiyecek bir şeyler bulmanın garantisi yok Kalkanoğlu'nda. 1856'da aynı yerde pilavcılığa başlayan işletme öğlen vakti oldukça dolu. Pilavınız gelene kadar çatal-kaşığı koydukları kağıdın üstünde yazan mekanın öyküsünü okuyabilirsiniz. Kalkanoğlu'nda etli ya da kuru fasulyeli pilav, kuru fasulye, turşu ve yanında içecek olarak hoşaf ya da ayran bulabilirsiniz. Belli ki tereyağı özenle seçilmiş olan pilav çok lezzetli, hoşaf da güzel. 

Yemeğin üzerine sahilden doğuya doğru yürüyüp Çömlekçiler'e kadar yürüyorum. Burası şehrin erkekler için olan kısmı aynı zamanda; yan yana sıralanmış otellerin önü özellikle geceleri yabancı uyruklu kadınlarla dolu. O fıkralara konu olmuş yabancı hayat kadınlarının Trabzon'daki merkezi burası. Dik çarşı boyunca Meydan'a çıkıp meydandaki parkta dinleniyorum biraz. Şehrin merkezindeki parkın yan tarafında 2000'lerin ilk yarısında bombalanmış olan McDonald's var. 

Meydan'dan denize dik Boztepe'ye tırmanıp bitireceğim bugünkü gezimi. Yolumun üstünde Kızlar Manastırı var ancak henüz tadilatta olduğundan doğrudan Boztepe'deki çay bahçelerine çıkıyorum. Bu çay bahçelerinde çay istediğinizde size tek çay getirmiyorlar, koca semaveri içmeniz gerekiyor... Bir demlik 15 TL. Manzara şehre yukarıdan bakıyor ama Trabzon çoktan betona yenildiği için sizlere güzel bir manzara fotoğrafı sunamayacağım ne yazık ki.

Bayır aşağı inip Trabzon Müzesi'nin önünden geçiyorum. Bugünlük bu kadar yeter dediğim için müzeyi gezme işini bir sonraki ziyaretime bırakıyorum. Yaklaşık13-14 km. yürüyüş, bugün için yeterli.

Trabzon'daki ikinci günümü Ayder Yaylası'na ayırdım. Ayder Rize sınırları içinde yer alıyor aslında ama Trabzon merkezde bolca bulunan turizm şirketleri de Ayder'e günübirlik turlar düzenliyorlar. Bir gün önce 45 TL'ye anlaştığım turizm şirketinin önünden biniyorum 7 kişilik Mercedes Vito araca. Trabzon bu sene resmen Arap tursitler tarafından işgal edilmiş. Geçtiğimiz senelerde bolca Bursa'ya gelen Arap turistlerin yeni keşfi Trabzon. Aracımızda da iki tane Arap çift mevcut. Kasım ayının sonlarına doğru artık Trabzon'da da yavaş yavaş turizm sezonu bitiyor. Ayder'deki otellerin, pansiyonların, restoranların çoğu da kapalı. Haftasonları daha çok turist geldiğinden bir kısmı açık oluyormuş.

Tur şirketleri normalde 2 saat olan yolu 3 saatten uzun sürede alıyorlar. Bıçakçıda mola, tekstilcide mola diye diye sizi alışveriş yapmanız için turistlere özel hazırlanmış mekanlara götürüp duruyorlar. Yol boyunca ayrıca Fırtına Deresi yanındaki bir rafting tesisinde ve ufak bir şelalenin yanında da mola veriyoruz. (Fırtına Deresi 2000'lerde üzerine santral yapılması konuşulan ancak yöre halkının çevrecilerle elele giriştiği eylemler sonucu kurtarılan bir doğa harikası, hatırlayan hatırlar... Gezi Parkı süreci gelmeden önce 2000'lerin başarılı eylemlerinden biridir.) 9'da hareket eden araç 12'yi geçerek varıyor Ayder'e. Ayder'e giden yollar gayet iyi durumda, karakış olmadığı sürece aracınızla rahatça çıkabilirsiniz. Ayder zaten gayet rakımı düşük bir yerleşim yeri. Yayla demek doğru mu onu da bilmiyorum...

Ayder, günümüzde gayet otellerle restoranlarla dolmuş bir yer. Tek tük beton binalar, çirkin oteller çok bozmuş Ayder'in güzelliğini. Yeni yerler yapılır, eskiler düzeltilmezse her zamanki gibi yeni bir turizm çöplüğümüz daha olacak, hiç bir kıymeti kalmayan bozulmuş yerlere yeni birisi daha eklenecek. Tabii şimdi bir yandan Ayder'le ilgili tanıtıcı yazı yazıp bir yandan da mekanın bozulmasından şikayet etmek çelişkili bir durum yaratıyor. Turizmin uyumlusu olur mu? Her güzelliği işgal edercesine ziyaret etmek mi lazım? Yerel halkın gündelik hayatının aynı uyumla sürmesine izin verip bir yandan da içine turizmi yerleştirmek mümkün mü? Bilemedim ama Ayder'de bir aşağı bir yukarı yürürken bunları düşündüm durdum.

Ayder yaklaşık 50 tane yayla evine ve bir o kadar da otel, pansiyon, restoran ve hediyelik eşya dükkanına ev sahipliği yapan küçük bir yer. En tepesinden görülen şelalesi ile girişteki kaplıcası arasında sıralanmış bu yapılara gün geçtikçe yenileri ekleniyor ve Kasım ayında boş olmasına rağmen yazın buranın nasıl tıklım tıklım olduğunu hayal edebilmek için müneccim olmaya gerek yok. Hele arada kimi oteller var ki insanın tüyleri diken diken oluyor görünce... 

Biraz dolaşıp açık restoranlardan birine girdim. Muhlama yiyip çay içtim. Ayder'de fiyatlar Trabzon merkezdeki aynı ayar bir yerle kıyasladığımızda %50-60 daha pahalı. Açık mekanlardan birinden Hemşin helvası alıyorum. Mısır unuyla yapılan yoğun kıvamlı bir helva bu. Tadı gayet güzel. Laz böreği de yiyebilirsiniz buraya gelmişken...

Bölgede çıkan sıcak suyla beslenen kaplıcanın giriş ücreti 10 TL. Kaplıcaya girişte 20 tane kadın görünce önce kadınlar kısmına geldim sandım ama meğer girişler ortakmış. İçeride peştemal, terlik ve kasa var. Şort kiralamak isteyenler 1 TL daha ödüyorlar. Kaplıcanın içi çok sıcak değil ama şifalı olduğu söylenen havuzun sıcaklığı 50 dereceye yakın. Havuzda 5-10 dakikadan fazla durmak zor o yüzden ara vere vere girin havuza. 

12'de bizi Ayder'e getiren araç 3'te dönüş için hareket ediyor. Ayder'e daha uzun süreli gelinip daha yukarlardaki yaylalar günübirlik olarak araçlarla keşfedilebilir. Keza biraz daha yukarıda çadır ve kamp alanları da mevcutmuş; oralarda da konaklanabilir. Dönüşte bir yere uğramadan 2 saatte dönüyoruz Trabzon'a, Ayder'in halini gördükten sonra kafamda deli sorularla...

Fotoğraf Listesi:

1- "Karadeniz'de dağlar denize dik uzanır" konulu çalışma
2- Aya Sofya
3- Aya Sofya'dan bir kare
4- Zağnos Köprüsü altında yeni yapılan park
5- Boztepe'den Kızlar Manastırı'nı da gören Trabzon manzarası
6- Ayder'in üst tarafından görülebilen şelale
7- Ayder'in en tenha kısmının fotoğrafı

Önerilen Sayfalar:

Trabzon'la ilgili diğer gezi yazıları:


Karadeniz'den bir başka güzergah:

- Amasra - Betona Esir Olmadan Önce

11 Kasım 2014 Salı

Novosibirsk Gezi Yazısı

Bir Kasım sabahı erkenden vardım Novosibirsk'e. Gündüz bile 3-4 derecelerde dolaşan termometre, gün doğmadan önce eksi değerlere düşüyordu. Sabah trafiği yüzünden havaalanından otelimize 45 dakikada vardık. Şehrin merkezindeki 4 yıldızlı Novosibirsk Hotel, Rusya hizmet sektörü denilince aklımıza gelenin güzide bir örneğini temsil ediyor: Koca otele yetmesi mümkün olmayan asansörde sıra beklemek, kahvaltı için küçücük bir salonda hem masaların boşalması hem de yemek almak için girilen kuyruk, en son da bana verilen odaya girince karşımda gördüğüm, duştan yeni çıkmış, havluya sarılı bir çift! Neyse ki Türkiye'de değilim yoksa bu durum çok daha ağır sonuçlanabilirdi. Burada özür dileyip gülümseyerek kapattık kapıyı ve resepsiyona söylenerek yeni odama yerleştim.

Bu arada otelde Exchange Office para değiştirmek isteyenlere en az % 10 komisyon uyguluyor, belirteyim. Gidin bankalarda çok daha uygun kurdan bozdurun paranızı.

48 saatlik ziyaretimin ilk günü öğlene kadar uyuyup ardından attım kendimi caddelere. Önce dünyanın ikinci en büyüğü olan (Merak eden varsa en büyüğü Venezuela'daymış) Opera ve Bale binasına gittim. Bu yapıya ulaşmak için Lenin Meydanı'ndan geçmek gerekiyor. Meydanda Lenin heykeli ve Sovyet döneminden kalma devasa heykeller yer alıyor. Lenin heykelinin arkasındaki bahçenin sonunda yer alan Opera ve Bale Binası hemen her gece bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Gelmeden önce internetten öğrendiğim kadarıyla bu gece Junona And Avos balesi yarınsa Çaykovski'nin Eugene Onegin Operası var. Gişedeki kadınla beden dilinde anlaşıp bu geceye bilet olmadığını yarın akşamın ise müsait olduğunu anlıyorum. 250 Rublelik biletlerden alıyorum akşam 18.30'da başlayan etkinliğe. Geceler erken kararıyor tabii...

Sosyalizm zamanından kalma devasa heykellerden güneye devam edince bu sefer Lenin'in evi çıkıyor karşımıza. Politik olarak farklı olsalar da Türkiye'de nasıl her ilde Atatürk heykeli, bir çok şehirde Atatürk evi varsa Rusya'da da durum benzer. Lenin Evi şu an Novosibirsk Filarmoni Orkestrası'na ev sahipliği yapıyor.

Evin yan tarafındaki demir kapıdan girilen bahçe Devrim Şehitliği. Ortasında meşale tutan el heykeli bulunan bu mezarlıkta, gömülenlerin bir kısmının heykellerini de görebilirsiniz. Şimdilerde daha çok insanlardan uzak, ağaçlar altında baş başa kalmak isteyen sevgililere ev sahipliği yapıyor burası. Devir değişince şehitler unutuluyor, niyazi oluyor savaşlarda ölenler...

Kuzey - Güney aksinde uzanan şehrin ana caddesi Krasniy Prospect'in öbür tarafına geçerseniz, bu güneşsiz iklimin ender parklarından biri olan Pervomayskiya Skver çıkacak karşınıza. Hava soğuk da olsa biraz soluklanabilirsiniz. Keza yolun ortasında yer alan altın rengi kubbeli dini yapı da dikkatinizi mutlaka cezbedecektir. Bu küçük yapı 1915'te inşa edilen Aziz Nikola Şapeli.

Tekrardan Krasniy Prospect boyunca güneye devam ederseniz Aleksandır Nevski Katedrali çıkacak karşınıza. Bu küçük Ortodoks Kilisesi'nin içi rengarenk dini resimlerle dolu. 1899'da açılıp 1937'de Sovyet döneminde kapatılan kilise 1988'de yeniden açılmış.

Bu arada Krasniy Prospect'in batısında Aleksandır Nevski Katedrali'yle Pervomayskiya Skver Parkı arasına denk gelecek gibi ara sokaklarda 4-5 tane eski tarz ahşap Sibirya evlerinden görme şansınız var. Bu evlerden komşu şehirlerde olduğunu biliyordum ama Novosibirsk'te karşıma çıkmasını hiç beklemiyordum.


Hava 5'e doğru kararıyor ve soğuyor. Otele geri dönme vakti geldi. Otelin girişinde Beerman var; şehrin başka yerlerinde de şubeleri olan bir restoran. Karnımı doyurup yatıyorum erkenden.

Novosibirsk'teki ikinci günüme çok daha 'alışmış' uyanıyorum. İklime de, coğrafyaya da, kültüre de alışmış gibi bünyem. 9'da tıka basa kahvaltı yapıp (bu saatte ne asansörde ne kahvaltı salonunda sıra var) düşüyorum yollara. Bu sefer şehrin kuzeyindeki Hayvanat Bahçesi'ne gidiyorum yürüye yürüye. Yolumun üstünde Narimsky Park'ı var. Sevimli bir park burası. Dün kış havası olsa da en azından güneş vardı; bugün o da yok. Her yere boz bir hava sinmiş. Parkın kenarındaki Ascension Katedrali'nin altın rengi kubbelerini bile soluklaştırmış boz bulutlar. Yine daha çok kadınların ziyaret edip ikonalar önünde dua ettikleri bir Ortodoks Kilisesi var karşımda. Çok büyük olmayan rengarenk iç mekan yine çok etkileyici.

Yaklaşık yarım saat sonra Hayvanat Bahçesi'ndeyim. Bilet 250 ruble. TripAdvisor' a göre Novosibirsk'te yapılması gereken en güzel aktivite Hayvanat Bahçesi'ni gezmek. Hayvanların kafeslere hapsedildiği bu gibi mekanları sevmiyorum lakin uzunca bir zamandır görmek için yanıp tutuştuğum bir hayvan beni içerde bekliyor: Kaslan. Aslanla kaplanın çiftleşmesi sonucu dünyaya gelen Kaslan sadece hayvanat bahçelerinde görülebiliyor çünkü bu iki türün doğal hayatta karşılaşma şansları yok (Tabii ki benim "Aaaa Kaslan!" diye şaşırmam bu hayvanların kafeslere hapsedildiği gerçeğini değiştirmiyor). Afrika'da yaşayan Aslanlara karşı Asya'da yaşayan Kaplanlar ancak hayvanat bahçelerinde bir araya gelebiliyorlar. Sonucunda da Lion'la Tiger'dan türetilmiş Liger (Kaplan + Aslan = Kaslan) çıkıyor karşımıza.

Novosibirsk Hayvanat Bahçesi'yle ilgili bir diğer duyumum da burada Liliger yani Liger'la Aslanın çiftleşmesinden doğan canlının da olduğu yönündeydi lakin ben bir tek Liger görebildim.

Öncelikle Novosibirsk Hayvanat Bahçesi'nde Liger dışında da envai çeşit hayvan sizleri bekliyor. Ben önce kuzeydeki, daha kasımda buz tutmuş gölün etrafında turluyorum. Ardından kutup ayılarını ziyaret edip başlıyorum tek tek her hayvanı ziyaret etmeye. Bir kısmının ismini bile duymadığım hayvanlarla ilgili İngilizce sadece isimlerinin yazılı olması üzücü tabii ama buralarda biraz da devlet politikası sanırım bu. (İngilizce geçerli bir yabancı dil değil bu topraklarda. Rusça öğrenmeye itiyorlar insanları.) Aslan, kaplan, puma, kanguru, zebra, lama ve bilimum kuşlar, çeşit çeşit maymunlar arasında rahatça 3-5 saat gezebilirsiniz. Hayvanat bahçesinde sadece dünyanın değişik yerlerinden gelmiş hayvanları değil ayrıca buranın yerlisi sincapları görmek de çok eğlenceli. Yanınızda fındık fıstık getirirseniz elinizden kaptığı çerezi yakınlarda bir yerlere eminim daha sonra aklına bile gelmeyecek şekilde gömüşünü de izleyebilirsiniz. Ben oradayken Rus kadınların üzerlerinde dolaşıp duruyordu bir tanesi.

Akşamüstü biraz dinlenip 18.30'da operaya gidiyorum. Eski şaşalı yapılardan biri var karşımda. Kocaman kubbe tavanı, tavandan sarkan avizesi, her kata ayrı ayrı çıkan merdivenleri ile önce binayı dolaşıp ardından oturuyorum koltuğuma. Novosibirsk Opera ve Balesi'nin İngilizce internet sitesi ve çok şanssız değilseniz sergilenen eserlerle ilgili Wikipedia'da bilgiler var. Gayet keyifli bir şekilde döndüm otelime.

48 saatlik kısa gezimden buruk bir Rusya tadı kaldı bana. Buralara TransSibirya Ekspresi ile gelip etraftaki şehirleri de es geçmeyecek bir gezi planlamak lazım. İlerde... O da olur ilerde...

Fotoğraf Listesi:

1- Lenin Meydanı'ndaki devasa heykeller ve bu heykellerin gölgesinde kaykaya binen çocuklar.
2- Eski ahşap Sibirya evlerinden biri... İçinde hala insanların yaşadığını görmek hoş.
3- Hayvanat Bahçesi'nin yerlisi sincap
4- Kaslan (Liger)
5- Hayvanat Bahçesinde kuşlar bölümüne girişinde sergilenen yuvalar
6- Opera ve Bale Binası'nın içi

Önerilen Sayfalar: Rusya'da Sen Petersburg'u merak edenler için

* St Petersburg'da 5 gün...

1 Kasım 2014 Cumartesi

Bologna'da Porticolar Altında Bir Gezi


İtalya gezimin son durağı Bologna'ya öğleden sonra ulaştım. İtalya'da Floransa'yla Bologna arasındaki tren hattı diğer hatlara nazaran biraz daha pahalı. Bu kısımda yanılmıyorsam sadece hızlı tren işliyor ve dağlık bir bölgede olduğundan sürekli tünellerden giderek yarım saatte yolu tamamlıyor. İkinci sınıf bilet 24 €, birinci sınıf bilet 36 €'ydu. İkisiyle de yolculuk yaptım bir farkını göremedim.

Bologna'da kalacağım oteli son gün Siena'da ayarladım. Yine en önemli kıstasım şehir merkezinde ve her yere yürüme mesafesinde olması. Bu seferki otelim Hotel Accademia ve gecelik şehir vergisi hariç 45 €'ya odayı tuttum. Kablosuz interneti hızlı, açık büfe kahvaltısı idare eder, şansıma gürültü yoktu ama barların yakınında üniversite bölgesinde bir otel. Trenden inince yürüyerek 20 dakikada otele varılıyor.

İlk gün yine akşama kadar ortalığın havasını koklayarak geçiriyorum. Akşam, Bologna Pastafaryan Piskoposu Marco gelip alıyor evindeki akşam yemeği için. Eşi, sağolsun, çok güzel vejateryan yemekler yapmış benim için. Biralarımız ve spagettimiz de eksik değil.

Yemeğin ardından Marco'yla şehre iniyoruz. Şehrin önemli yerlerini gezdiriyor bana yarın gündüz gözüyle gelip görmem için. Bu arada da yağmur başlıyor yine. Bologna'nın güzel bir yanı şehrin tarihi bölgesinde her sokakta rahatça yürümenizi sağlayan Portico'lar yani kemeraltı mı desem saçak mı desem bilemediğim o mimari yapı. Güneşli havada güneşten yağmurlu havada yağmurdan etkilenmeden rahatça şehirde yürümenizi sağlıyor. Bursa'yı bilenler ya da Bursalılar Heykel'de cadde boyunca uzanan yoldan çıkarak anlayabilirler Portico'nun ne olduğunu. 100 küsür sene önce İtalya'dan getirilen bir şehir planlamacının Bursa'da yaptığı bu yürüyüş yolu ne yazık ki sonradan devam ettirilmemiş. Eğer devam etmiş olsaydı Bursa'da da Bologna'daki gibi keyfini sürerdik.

Bologna'da çok vaktim ve gezimin sonu olduğundan çok halim olmadığından dünyanın en uzun Portico'su olan Sanctuary of the Madonna of San Luca katedralinin 666 kemerli Portico'sunu ne yazik ki tırmanamadım. Hali vakti olan arkadaşlar tırmanırlarsa anlatsınlar lütfen.

Ertesi gün sabah uyanıp şehri keşfe çıktım. Bu gezide özellikle Dünyayı Gezmek sitesinde hhy'nin yazdığı yazı çok işime yaradı. (İlgili yazıya şuradan ulaşabilirsiniz) Yazıda bahsettiği sırları arayıp durdum ve yine bahsettiği dondurmacıdan dondurmamı yedim.

Öncelikle merkezdeki Piazzo Maggiore'den (Maggiore Meydanı) başlayalım. Maggiore Meydanı'nda ilk olarak merkezdeki Neptün Çeşmesi ilgi çekici bir şekilde gelenleri selamlıyor. Meydanın etrafindaki Palazzo Re Enzo, Palazzo del Podesta, Palazzo dei Banchi gibi yapıların yanında yer alan Basilica di San Petronio'yı ziyaret ediyorum önce. Özellikle 2 € vererek girilen kısımdaki fresklerden Hz. Muhammed'in (resmin altına ismini yazmışlar) cehennemde, Lusifer'in yanında, zebaniler tarafından kafası kopartılırken resmedildiği, geçmişte Bologna'da Müslümanların eylem yapmasına sebep olmuş. Ne yazık ki fotoğraf çekmek yasak olduğu için burayla ilgili fotoğrafı koyamıyorum.

Bologna da İtalya'nın kuleli şehirlerinden biri. Şehrin en meşhur kulesi de Torre degli Asinelli. Kulenin yanında bi tane de daha kısa bir kule var. İtalya'da mimarların ince işçiliğinin şahaneliğini görüp, statik ve jeolojide nasıl bu kadar geri kaldıklarına her eğik kulede bir kez daha şaştım. Bu iki kule de tıpkı Pisa'daki gibi yana yatmış durumda. Kulelerden yüksek olanına tırmanma şansınız var. Manzarası da çok güzel diye duydum ama bacaklarımda o dermanı bulamadım ben.

Bu arada kulelerin hemen dibindeki Gelateria Gianni'den dondurma yemeyi de ihmal etmeyin. Ben limon kremalı, cheesecake'li ve ricotta peynirli denedim. Özellikle ilk ikisine bayıldım.

Yolumu Via Piella'ya çevirip dün gece Marco'nun da gösterdiği 18 numaradaki küçük pencereyi aramaya başladım. Burası Venedik Penceresi olarak geçiyor. Şehrin aralarından kimseye görünmeden, binaların arkasından akan sular bu pencereden bakınca Venedik'teymişsiniz hissi yaratıyor.

Casa Isolani bir sonraki hedefimdi. Strada Maggiore üzerindeki bu evle başlayan pasaj bir paralel sokakla bağlantıyı sağlıyor. Yıllarca uğraşılıp restore edilen pasajın girişindeki ahşap portico üzerindeki oku bulmak için biraz uğraşmanız gerekecek. Ama cidden ilgi çekici bir ok duruyor tam tepede.

Biraz ötede Santo Stefano kilisesi duruyor. İçiçe geçmiş 7 kilise var aslında burada. Halk arasında Sette Chiese (Yedi Kilise) denen yapının ön yüzündeki balkon çok hoş.

Yolunuzu eski şehrin sınırlarına kadar uzatırsanız Giardini Margherita'ya gidebilirsiniz. Şehrin içindeki bu park özellikle yeşillikler arasında yürümek,  çimenlikte güneşlenmek, yapay gölün yanındaki kafede bir şeyler içmek isteyenler için güzel bir seçenek. Göldeki küçük su kaplumbağaları da çok şeker.

Bologna'da kalan zamanımı şehrin ara sokaklarında dolaşarak geçirip çok geç olmadan havaalanının yolunu tuttum. İstanbul'a dönüş vakti geldi. Bi dahakine Toskana'nın bağ evlerine geleyim araba kiralayıp turlayayım İtalya'yı. On şehir gördükten sonra hala daha yeni yerler görmek için İtalya'ya gelme isteği duymak güzel bir his.

Fotoğraf Listesi:

1- Bologna'nın meşhur Portico'ları
2- Venedik Penceresi
3- Casa Isolani'nin girişinde ahşap portico'daki ok
4- Torre degli Asinelli 
5- Santo Stefano Kilisesi
6- Neptün Çeşmesi 

Önerilen Sayfalar: İtalya'da başka nereler gezilir?

* Napoli * Torino'da Bir Haftasonu
* Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
* Pisa
* Günübirlik Milano
* Roma'nın Mimari Şaheserleri
* Floransa
* Venedik'te Bir Gün...
* Çarşılı Köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio