almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
almanya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2017 Pazartesi

Ulm ve Blaubeuren


Ulm şehri Almanya'nın turizm merkezleri arasında pek geçmez. Beni günübirliğine bu şehre iten iki şey oldu Lionman (Löwenmensch) ve Blaubeuren.

Duvarlara çizilen hayvan resimleri belki daha eski zamanlara tarihlenebilir lakin Ulm'daki 40.000 yıllık olduğu düşünülen Aslan Adam heykelini bu duvar resimlerinden ayıran en büyük özellik aslanla insanı birleştiren bir yaratıcılığın ilk örneklerinden olması. Soyut düşünme yeteneğinde bir sonraki seviyeyi gösteren bu adım, adeta homo sapiens'in artık çok daha ileriye gideceği zamanları müjdeliyor.

1930'larda Ulm yakınlarında bir mağarada bu heykelin ilk parçaları keşfedildikten kısa bir süre sonra çıkan 2. Dünya Savaşı parçaları bir süre gözden uzak tutuyor. Savaş sonrası yeniden ilgi gösterilen parçalar yıllar sonra bir araya getirildiğinde ortaya bu heykel çıkıyor ancak sadece şimdikinden daha eksik bir şekilde. O zamanlar arslanın cinsiyeti konusunda yaşanan belirsizlik sonraki yıllarda aynı mağarada yapılan yeni kazılarda bulunan parçalarla netleşiyor: Arslan erkek.

Mamut dişinden yapılan bu heykel dışında bu mağarada ve etraftaki diğer mağaralarda hayvan heykelleri ve kemikleri de bulunuyor. Ne yazık ki bugün bu heykelin anlattıkları muğlak. Ancak yine de bugün bu heykel sayesinde 40.000 yıl önce yaşamış insanların zihinsel seviyeleriyle ilgili daha fazla bilgi sahibiyiz. (Arslan Adam'la ilgili E.H. Gombrich'in sanat tarihi üzerine enfes kitabı Sanatın Öyküsü'nde daha fazla bilgi bulabilir homo sapiensin bugünkü durumuna gelmesinde yaşadığı bilişsel değişimle ilgiliyse Yuval Noah Harari'nin Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens kitabını okuyabilirsiniz.)

Arslan Adam heykeli merkezdeki Ulm Müzesi'nde. Müzede biz gittiğimizde Avrupa'daki dinler tarihi üzerine bir sergi daha vardı. Ayrıca modern sanat katındaki tablolar da konuyla ilgili olanları cezbedebilir.


Eski Ulm kısmında turistlerin en çok ilgi gösterdiği iki yapı göze çarpıyor: Ulm Katedrali ve Belediye Binası. Ulm Katedrali bugun hala en yüksek katedral kulesi ünvanını elinde tutuyor. Biz üşendiğimiz için 768 basamaklı bu kuleye tırmanmadık ama içi de dış süslemeleri kadar etkileyici bir yapı. The Rathaus'sa (Belediye Binası) özellikle üzerindeki süslemelerle ilgi çekiyor. Altı köşeli yıldız kullanılsa da Türkiye bayrağı da var üzerinde diğer belli başlı bayrakların yanında. Üzerindeki astronomik saat de ilgi çekici. Ayrıca bağıran adam heykeli de hemen girişin üzerinde köşede yer alıyor.

Eski Ulm hemen nehrin kenarında iyi korunmuş küçük bir kısım. Restore edilmiş evler arasında özellikle zamanında Dünyanın En Eğik Oteli seçilen Schiefes Haus hemen derenin kenarında hoş bir bina. Ayrıca Balıkçı Köyü Ficherviertel kısmında dolaşırken de güzel evler göreceksiniz. Albert Einstein'ın doğduğu ev de Ulm'da unutmayın.
Ulm'a veda edip yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki Blaubeuren'a geçiyoruz. Burası küçük kendi halinde bir kasaba ama özellikle Blautopf (Mavi tencere?) isimli su kaynağı bizi buralara çekti. Gördüğünüz resimlerdeki mavi tonu gölün kendi rengi. Nasıl oluyor da bu kadar mavi oluyor çözemedim ama kenarında ağzınız açık bakabilirsiniz Blauetopf'a.

Blauebeuren kasabasının sokaklarında gezmek de çok eğlenceliydi. Küçük Venedik denilen derenin kenarındaki evler, 1400'lerden kalma bugün kütüphane olarak kullanılan ev, yine aynı yıllardan kalma zamanında psikopos için inşa edilen bugünse belediyenin sahip olduğu yapı... Sokakları boş olsa da gezmesi keyifli bir yer Blauebeuren.
Almanya'nın guneyine yolu düşenlere tavsiye ederim.

Fotoğraf Listesi:

1- Arslan Adam
2- Schiefes Haus 
3- Rathaus - Belediye Binası
4- Yanında eski su değirmeniyle Blauetopf
5- Blauetopf'un mavisi

Önerilen Sayfalar:
Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Gün
Baden Baden ve Strasbourg
Lüksemburg
Brüksel ve Art Nouveau
Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht

26 Ocak 2017 Perşembe

Heildelberg

Almanya'nın küçük şehirlerinden biri olan Heildelberg'e bir boşumuzda günübirlik ziyaret şansı elimize geçince kaçırmadık. 150.000'lik nüfusunun 30.000'ini üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bu romantik şehri her sene yüzbinlerce turistin ziyaret etmesine şaşırmadım açıkçası; yüz yıllar öncesinin havasını çok güzel korumuş bir şehir var karşımda. 1386'da kurulan Heildelberg Üniversitesi Almanya'nın en eski üniversitesi. Zaten şehri bu üniversite domine ediyor.

Gezilecek Yerler:

Çok da büyük bir şehir olmayan Heildelberg'te ziyaret edilecek yerler hep yürüme mesafesinde. Öncelikle Heildelberg Kalesi'ne çıkıyoruz 7 €'luk tren artı kale giriş biletiyle. İnişte yürüye yürüye indik kaleden çok da uzun değil yolu. Kale zaman içindeki bombalamalar, saldırılar, düşen yıldırımlar ve zamanın yıpratıcılığına rağmen gayet iyi durumda. Kalenin içinde meraklısı için ücretsiz Eczacılık Müzesi de yer alıyor. Ayrıca dünyanın en büyük ahşap şarap fıçısı da kalenin içinde görülebilir. Kalenin manzarası da çok güzel. Şehrin o tarihi dokusu buradan çok güzel izlenebilir.

Kaleden aşağıya küçük Kornmark Meydanına iniyor yol; ordan iki adım yürüdüğünüzde de şehrin büyük meydanı Marktplatz'a çıkıyorsunuz. Tarihi şehir işte burada batıya doğru trafiğe kapalı şekilde uzanan Hauptsrtasse Caddesi ve caddenin sağlı sollu etrafındaki sokaklardan oluşuyor. Marktplatz'da şehrin en ünlü katedrali Heiliggeistkirche yer alıyor.

Cadde boyunca yürürken solunuzda kalacak Augustinergasse'yi sakın pas geçmeyin. Bu sokakta Heildelberg'in bence en ilginç yerlerinden biri olan Öğrenci Hapishanesi "Karzer Student Prison" bulunuyor. Demiştim ya Heildelberg demek üniversitenin çok baskın olduğu bir şehir demek. İşte 1700'lerden 1914'teki Birinci Dünya Savaşı'na kadar bu bina öğrenciler için özel hapishane olarak kullanılmış. Öğrenciler dışarıda bir suç işlediklerinde (ağır olmayan suçlardan bahsediyorum mesela sokaklarda gürültü yapmak, polis memuruna hakaret, aşırı alkol alıp olay çıkarmak vs.) cezaları üniversiteye bağlı bu binada veriliyormuş. Öğrenciler cezalarını çekerken üniversiteye içeriden bağlı kapıdan geçip derslerine devam edebiliyorlarmış lakin sonrasında yeniden bu binaya gelmek şartıyla. Bir günden dört haftaya kadar verilen cezalara çarptırılmak biraz da öğrenciliğin şanından olmuş ilerleyen yıllarda; Heildelberg Üniversitesine gelip de bu binada hapis yapmadan mezun olana iyi gözle bakılmazmış. İşte şimdilerde müzeye dönüştürülmüş bu ilginç yapıyı ziyaret edip hikayesini okumak, duvarları resimlerle doldurulmuş odalarındaki ortamı görmek çok ilginçti.

Barlar, kafeler, envai çeşit dükkanlar arasında yürüyüp caddeyi bitirdikten sonra nehir kenarına inebilirsiniz. Neckar Nehri kıyısına kurulmuş Heidelberg'de yapılabilecek en keyifli aktivitelerden biri nehrin iki tarafında yürüyüş yapmak. Özellikle karşı taraf daha güzel bir yürüyüş yoluna sahip.

Doğuya tekrar geldiyseniz tarihi köprüyü görmüş olmalısınız. Alte Brücke (The Karl Theodor Köprüsü) şehrin ilk taş köprüsü ve 1788'de inşa edilmiş. Köprünün hemen girişinde yer alan elinde ayna tutan maymun heykelindeki aynaya dokunmak zenginlik getirir diyorlar, benden söylemesi. Maymunun parmaklarına dokunursanız Heildelberg'e bir daha geliyormuşsunuz, hemen yandaki farelere dokunursanız da çok çocuğunuz olurmuş. Biz neresine dokunduk acaba heykelin?

Köprüden karşıya geçerseniz biraz dik bir şekilde tırmanan Filozof Yolunu bulacaksınız. Biz yukarıdaki düz yola kadar çıktık. Bu tırmanış boyunca mola verip karşıdaki güzel manzarayı izleyebileceğiniz dinlenme-seyir terasları yapmışlar. Almanlar malum en çok düşünürleriyle meşhur bir toplum; zamanında büyük filozoflar Heildelberg'e gelip bu yol boyunca tepelere doğru yürüyüşe çıkarlarmış. 

Akşam olurken ayrılıyoruz Heidelberg'den. Bakalım maymunun neresine dokunmuşuz?

Fotoğraf Listesi:

1- Öğrenci Hapisanesindeki odalardan biri
2- Heidelberg Kalesi
3- Dünyanın en büyük ahşap şarap fıçısı
4- Kaleden şehir manzarası
5- Bu da öbür yakadan, filozof yolundaki seyir teraslarının birinden Heidelberg

Önerilen Sayfalar:

Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Gün
Baden Baden ve Strasbourg
Lüksemburg
Brüksel ve Art Nouveau
Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht


7 Kasım 2015 Cumartesi

Baden Baden ve Strasbourg

İki günlüğüne Almanya-Fransa sınırındayım. Baden Baden ve Strasbourg'u gezmek bu seferki planım. Gezide bana eşlik eden arkadaşım da sağ olsun bütün kaprislerimi çekip "gel şurayı da görelim" "hadi buraya da gidelim" isteklerime katlanıyor. :)

Öğleden sonra vardığım Baden Baden'de ne yazık ki uzun uzun gezme şansım olamadı. Zaten küçük bir şehir burası. Almanya'nın en zengin şehirlerinden biri. Bolca Rus'un da yaşadığı bu şehir aynı zamanda Dostoyevski'nin Kumarbaz romanının da geçtiği yer. O yüzden yola çıkmadan kitaplığımdan bu romanı alıp çantama attım. Yolculuğum boyunca bu kitabı okudum boş zamanlarımda, edebiyat meraklılarına ayrıca tavsiye ederim. 


İlk gün hoş beş faslının ardından merkeze indik dolaşmaya. Şehrin merkezindeki dükkanların olduğu sokak hava kararınca boşalmış. Biraz daha soğuyunca hiç kimseyi göremezsiniz belli ki. Belki Aralık'ta Christmas zamanı kalabalıklaşır. Almanya yemekleriyle pek de meşhur bir ülke değil ne yazık ki ama yine de yöresel yemekler yapan bir yer buluyoruz. Erişte-makarna arası bir lezzet olan Spatzle yiyip üzerine tatlı olarak da karamelli hamurişi olan Kaiserschmarn yiyoruz. Spatzle'in üzerindeki soğan parçaları yemeğe ayrı bir tat katmış. 


Baden Baden kumarhaneleri ve termal tesisleriyle meşhur bir şehir. Şehrin bir çok yerinde kumarhane var. Kumarhaneleri görme işini bir sonraki gezime bırakıyorum ama yarın sabah şu termal tesisleri görmeye gideceğim.


Ertesi sabah istikamet Strasbourg. Almanya'yla Fransa arasında yıllarca problem olan Alsace Loren konusuna tarih kitaplarından aşinayım. İşte Strasbourg bu bölgenin başkenti. En son Fransızların elinde kalan bölge Avrupa Birliği'nin de önemli organlarına ev sahipliği yapıyor. Avrupa Parlamentosu ve Türkiye'de hukuk yolu tükenenlerin başvuru mercii Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi burada. Zaten en büyük işlevi Almanya'yla Fransa arasındakine benzer husumetleri ortadan kaldırmak olan Avrupa Birliği için seçilebilecek en uygun merkezlerden biri burasıymış gerçekten de.


Strasbourg çok büyük bir şehir değil. Özellikle merkezini 1, taş çatlasın 2 günde gezebilirsiniz. Eğer kanallar arasında daha uzun keyif çatmak, eski sokaklarında dolanıp her beğendiğiniz kafede mola vererek ortamın tadını daha bi yaya yaya çıkartmak isterseniz 1 gün daha ekleyin. Hele Christmas zamanı kurulan Christmas pazarları herkesin dilinde. Aralık'tan Christmas'a kadar gelecek olanlar bunu da göz önünde bulundursun.


Baden Baden'den 1 saatlik bir yolculuğun ardından Turist Information'ı buluyoruz merkezdeki Notre Dame Katedralinin yan tarafında. (Bu arada otoparklar çok da pahalı değil, haberiniz olsun. Biz İbis otelin oraya park ettik) 1.5 Avroya aldığımız harita bize ufak bir yürüyüş yolu da sunuyor. Gezmeye başlamadan önce Rohan Sarayı'nın arkasında yer alan gişeden akşamki kanal turu için kişi başı 12.5 Avroluk biletlerimizi de alıyoruz.


Bittiği 19. yüzyılda dünyanın en yüksek kulesine ev sahipliği yapan Notre Dame Katedrali'nden başlıyoruz gezmeye. Şehrin merkezi de burası. Kanallarla bir adaya çevrilmiş eski şehir kısmı çok güzel restore edilmiş binalardan oluşuyor. Yüzlerce yıl öncesinin sokaklarında dolaşıyorsunuz gibi ortam. Katedralin yan tarafında Rohan Sarayı var. Zamanında Napolyon'un da konakladığı bu saray şu an 3 ayrı müzeye ev sahipliği yapıyor: Güzel Sanatlar, Arkeoloji ve Kraliyet döneminden kalma eşyaların sergilendiği Dekoratif eşyalar müzesi. Ne yazık ki müze gezme işini bir sonraki ziyaretime bırakmak zorundayım. Bugün sokakların tadına varacağım. Yol üstünde St. Thomas Kilisesi'ne uğramaya çalışıyoruz lakin siyah takım elbiseli adamlardan anladığımız kadarıyla içeride bir cenaze var. Kanal boyunca kâh bu tarafta kâh öbür taraftaki binalara baka baka Petit France'ye ulaşıyoruz. Zamanında Fransız askerlerinde görülen bir cinsel hastalığı tedavi etmek için bu bölgede açılan hastane nedeniyle bölgeye önce France ardından da Petit France adı verilmiş. Şirin binalar ve kafeler görebilirsiniz bu bölgede. Biraz acıkınca oturuyoruz biz de birine. Menüde yer alan Flammkuchen çeşitlerinden rokfor peynirlisini sipariş ediyorum. İnce hamura bir çeşit yuvarlak pide/pizza Flammkuche . Ne yazık ki hazır Fransa'ya kadar gelmişken Creme Brule yiyemedim ama makaron buldum neyse ki bir pastaneden.


Petit France'nin az daha ilerisinde Les Ponts Couverts yer alıyor. Üç tane kuleye de ev sahipliği yapan bu köprüdeki kuleler zamanında mahkumları hapsetmek için kullanılıyormuş. Zaten zamanında Petit France'ın oralarda tabakhaneler varmış. Biraz daha doğudaki köprüler de özellikle çocuk ve akraba katillerinin demir kafeslerle suya batırılıp öldürülmesi için kullanılıyormuş. Bugünkü huzur veren ortamıyla geçmişi arasında çok fark var yani. Şimdilerde kanallar arasındaki ince uzun adacıklar parklara ev sahipliği yapıyor. Az daha ilerideyse Barrage Vauban (Vauban Barajı) yer alıyor. Biz gittiğimizde, içinden karşıya geçebileceğiniz pasajın iki tarafında modern sanat eserlerinin sergilendiği bir Bienal vardı.


Biraz daha yürüyüp, geri dönmek üzere Grand Rue'ya ulaşıyoruz. Kasım ayında son tur teknesi 17'de ve biz kalkışa 2 dakika kala yakalıyoruz tekneyi. Turlar tamamen dolu bu arada ve bizim gibi son anda gelirseniz son kalan koltuklara oturmak zorunda kalıyorsunuz. 1 saat 15 dakika süren tur boyunca 16 dilde rehberlik hizmeti sunuluyor (ne yazık ki aralarında Türkçe yok). Tur güzergahı ada haline gelmiş eski Strasbourg'un etrafını dolaşıp ardından kuzey doğudaki kanal boyunca yeni Avrupa Birliği binalarının oraya gidip geri dönüyor. Arada kanalların seviye farkı olan yerlerinde tekne kanalın ayrı bir yerinde duruyor ve bu kısım büyük kapaklarla kanaldan ayrılıp ya içine su doldurularak tekne yükseltiliyor ya da su boşaltılıp bir alt seviyeye iniliyor. Şehir hakkında bilgi almak adına faydalı bir tur olduğunu söyleyebilirim.


Turun bitiminde güneş de kaybolmuştu artık. Kasım başında akşamları 10 derecenin altına iniyor sıcaklık. Yine de turdayken gözümüze kestirdiğimiz gemiden bozma bir kafede alıyoruz soluğu. Strasbourg çok da deli pahalı bir şehir değil. 2.5 - 3 Avroya kahve veya bira içebilir 8 -9 Avroya Flammkuchen yiyebilirsiniz. Makaron her yerde olduğu gibi burada da pahalı bir tatlı. 8 li kutuya 10 Avro ödedik.


Eski şehir kısmı dediğim adanın, kuzey tarafında dolana dolana döndük arabamızı park ettiğimiz otele. Bu kısım çok daha yaşayan bir halde; lüks mağazalar, metro hattı, kalabalık otobüs durakları... Hepsi bu tarafta.


Ren nehrinin diğer tarafındaki Kehl şehri ile Strasbourg bitişik sayılır. Zaten iki ülke arasındaki sınırdan geçtiğinizi de kolay kolay anlayamıyorsunuz. Yol kenarlarında müşteri bekleyen fahişelerin arasından dönüyoruz Baden Baden'e. Yorgun olmasak civardaki Rus barlarını ziyaret etmek gibi bir planımız vardı ama çok yorulmuşuz. O da bir sonraki sefere kalsın.


Sabah kalkınca hangi kaplıcaya gideceğimize karat veriyoruz önce. Dün gece şehir merkezinde gördüğümüz Friedrichsbad dışında 3 tane daha isim buluyoruz. En son Caracalla da karar kılıyoruz. Yeşillikler arasında bir yerde Caracalla . 2 saatlik ücreti 16 Avro. Mekanda mayo, havlu, terlik gibi ihtiyaçlar satılıyor. Bunların hepsini yanınızda getiriyorsunuz, içeride size sunulmuyor haberiniz olsun. Soyunma odalarından geçip içeri giriyoruz. Friedrichsbad tamamen çıplak bir kaplıca ama Caracalla'da sadece duşlar ve saunada çıplak olmak zorunlu. İçeride yüzmek için derin havuz yok. Sadece ortada büyükçene bir sıcak su havuzu, etrafta değişik buhar banyosu, tuz banyosu, solaryum gibi seçenekler ayrıca dışarı kısımda yine sıcak su havuzu var. Özellikle soğuk ve karlı zamanlarsa dışarıda yüzmek çok daha keyifli olabilir.


Üst kat saunalar kısmı. Burada bir kaç küçük bir de büyük sauna var. Hijyen nedeniyle saunada havlunuzu serip üzerinde oturuyorsunuz ve vücudunuzun hiç bir kısmının ahşap oturma/yaslanma kısmına değmemesi isteniyor. Yaşlı, genç, kadın, erkek çırılçıplak huşu içinde oturuyor büyük saunada. Ortada bir çalışan köze su döküyor ve içerisinin havasını her yere yaymak için havlu ya da devasa bir yelpaze çeviriyor içeride. Işık oyunları ve hafif bir müzik de ortamı o kadar gevşetiyor ki meditasyon yapan bir çok kişi var etrafta.


Dışarı açılan kapıdan çıkınca 3 tane ahşap kulübe çıkıyor karşımıza. Tam geleneksel Fin hamamı şeklinde bu kulübeler. Yeşillikler içinde ahşap saunalarda da biraz vakit geçiriyoruz. En çok bu saunaları beğendim ben.


Ne yazık ki keyfi kesmek ve biran önce hazırlanıp uçağı yakalamak lazım. Baden Baden keyifli bir bölgede yer alıyor. Daha uzun süreli de gelinesi bir şehir.


.......

8 ay sonra bir kez daha Baden Baden'e gelme şansı buldum. Bu sefer önce Friedrichsbad'e gittik. Caracalla'dan farklı bir konsepti var Friedrichsbad'in. Girişte kişi başı 25 Euroluk en ucuz paketi aldık. Toplam 16 istasyonu dolaşabileceğiniz 3 saatlik bir program bu. (Biraz daha pahalı olanlarda masaj da var.) Yanınızda terlik, havlu, mayo götürmeniz gerekmiyor. Girişteki soyunma kısmında soyunup istasyonları gezmeye başlıyorsunuz. Saunalar, buhar odaları ve değişik sıcaklıktaki havuzlardan oluşan bu 16 istasyonlu tesis, Roma İmparatorluğu döneminde aynı yerde olan termal havuzun yerine inşa edilmiş. İsteyenler eski tesisin kalıntılarını da görebilirler. 

Ertesi gün ise Alpine Coster'a binebileceğimiz Mehliskopf tesislerine gittik. Roller Coaster'dan çok daha eğlenceli bir şey ağaçların arasında uzanan tren boyunca rayların üzerinde yol almak. Kişi başı 4 €'luk bu eğlence gezinin en keyifli kısımlarından biriydi. 

Fotoğraf Listesi:


1- Les Ponts Couverts'ten kanal manzarası

2- Petit France
3- Barrage Vauban gece ışıklandırılınca daha bir güzel görünüyor.
4- Bienal'de karşımıza çıkan işlerden biri.
5- Strasbourg'un kanalları ve parkları sonbaharda daha bir hoş.
6- Alpine Coaster 

Önerilen Sayfalar:


Termal tesislerden hoşlananlar için Türkiye'den dört tavsiye:


* İzmir'de Bir Gün (Balçova kaplıcaları)

* Trabzon Merkez ve Ayder Yaylası (Ayder kaplıcası)
* Frig Vadisi'ni Gezememe (Afyon kaplıcaları)
* Bursa'da Huzur (Bursa kaplıcaları)

Almanya ve Fransa'dan gezi yazıları:

Heildelberg 
* Christmas Zamanı Hamburg'da 2 Gün
* Berlin in Berlin
* Paris'te İki Günde Ne Yedim?






10 Nisan 2015 Cuma

Berlin in Berlin

Hamburg'tan güç bela bindiğim tren 10.30'da vardı Berlin'e. Otelin Check in saati ne yazık ki 14. Sallana sallana 12'de varıyorum otelime. Çantamı depoya bırakıp düşüyorum yollara. İki gündür çok abartmışım yürüme işini, tabanlarım sızlıyor. Şöyle bi tur atıp Kaiser Wilhelm Kilisesi'nde alıyorum soluğu. İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanmış olan bu kilise hala yıkık bir şekilde duruyor. Kilisenin yan tarafına da ölenler anısına bir anıt inşa ediliyor şimdilerde. Kilisenin dibine kurulmuş Noel Pazarı Hamburg'dakilere benziyor ama farklı şeyler de var. Bir de sanki Hamburg'da daha bir Noel havası vardı, Berlin biraz daha kendi halinde...

Otele döndüğümde odam hazır durumda. Biraz dinlenip yeniden dışarı çıkıyorum, bu sefer DDR Müzesi var hedefimde. Aralık sonunda Almanya'da gezmenin kötü yanı güneşin 9'da doğup 4'te batması. Güneş de görünmüyor gerçi gün boyu; bulutlu, yağmurlu, rüzgarlı bir hava var. Gündüz gözüyle gezmek için 7 saatiniz var. DDR Müzesi şansıma 8'e kadar açık. 


Son yıllarda Almanya'daki Doğu Almanya özlemini hep duyarım. 'Elveda Lenin' filmi de zaten uzun yıllar popülerliğini korumuştu. Bu müze de Doğu Almanya'yı anlatmak iddiasıyla kurulmuş ama aklıma o meşhur Afrika atasözünü getirdi: 'Aslanlar kendi hikayelerini yazmadıkça, avcıların hikayelerini dinlemek zorundayız.' Sergi Doğu Almanya'da haberlerin nasıl yanlı verildiğini, propaganda amacıyla bilgilerin nasıl çarpıtıldığını, objektiflikten nasıl uzak olduğunu anlatıyor. Doğrudur ama bu serginin üslubu da aynen böyle. Doğu Almanya'yı yerin dibine sokmak adına yapılmış her şey. Yani aynı, tek taraflı üslupla anlatmış durmuş her şeyi. Yine de ilginç bir sergi mi? Evet. 


İlk günümü şehrin sokaklarını arşınlayarak kapattım ve ikinci güne erkenden başladım. Aslında sabah 8 gibi düşebilirdim yollara ama bu karanlıkta yollara düşüp naapıcam? Gün ağarınca başladım turlamaya. Önce Shellhaus'un önünden geçip Berlin Filarmoni Orkestrası'nın binasına uğradım. Sabah sabah kapalı ve etrafta bilgi alabileceğim kimse yok. Burcu bana Salı günleri ücretsiz konser olduğunu söylemişti ama etrafta bu konuda bir bilgi de yok.


Ardından Tiergarten parkına girip Siegessaule'ye ulaşıyorum. Park soğuk havada bomboş. Yazın eminim yeşillikte bu şehrin göbeğindeki parkta dolaşmak güzel olur. Siegessaule Berlin'in meşhur melek/kadın heykeli. Altın renkli bu heykel şehrin önemli sembollerinden biri. 


Bismark Anıtı'nı geçip kuzey doğuya yönelince karşıma Schloss Bellevue çıkıyor. 1994'e kadar başkanlık sarayı olan bu saraydan doğuya devam edince Reichstag'a ulaşana kadar önce modern sanat merkezi The Haus der Kulturen der Welt'i sonra da Carillion in Berlin'i görüyorsunuz. Carillion Avrupa'daki en büyük dünyadaki dördüncü büyük müzik aleti. Mercedes tarafından Berlin'e hediye edilen bu 42 metre yüksekliğindeki müzik aletiyle Mayıs ayından Eylül'e kadar her pazar saat 15'te carillionist Jeffrey Bossin tarafından konser veriliyormuş. Eğer gününü tutturabilirseniz bir kulak kabartın derim, ben çok merak ettim.


Reichstag, tepesindeki camdan kubbesiyle günümüzde Almanya'da en çok ziyaretçi çeken ikinci yermiş. Bu parlemanto binasının özellikle kubbesinden şehir manzarasını çok övüyorlar. 


Buradan doğuya devam edip Brandenburg Kapısı'na ulaşıyorum. Berlin deyince sanırım en çok bu kapı hatırlanıyordur. 1700'lerin sonunda inşa edilen bu kapıdan güneye devam edince benim en beğendiğim yapılardan biri çıkıyor karşınıza: Avrupa'da öldürülmüş Yahudiler adına yapılmış anıt. 19 000 m2 alan üzerine inşa edilen bu yapı 2005'te açılmış. 25 milyon Avro'ya malolan proje değişik boyutlardaki 4000 bloktan oluşuyor. Engebeli bir yüzeye dizilmiş bu değişik boylardaki bloklar arasında dolaşabiliyorsunuz. 


Bir sonraki hedefimde Checkpoint C var. Berlin Duvarı inşa edildikten sonra iki ülke arasındaki geçişlerde en çok tercih edilen kapılardan biri olan CC'de şimdi Amerikan askeri kıyafeti giymiş sokak mankenleriyle ufak bir bahşiş karşılığı fotoğraf çektirebiliyorsunuz. 


Eski Doğu Almanya topraklarına doğru yürürken önce, eskiden yakınlardaki Fransız Katedralinde Fransızca ibadet edildiği için Almanca ibadet etmek isteyenlerin açtığı, ancak savaştan sonra yeniden inşa edildiğinde Deutscher Dom adıyla açılan kilise çıkıyor karşıma. Hemen üst tarafındaki meydan Gendarmenmarkt Meydanı. Noel Pazarları'ndan biri de burada kurulmuş. Ardından Fransız Katedrali, Reformist hareketten sonra Almanya'da açılmasına izin verilen ilk Roma Katolik Katedrali olan St. Hedwig Katedrali ve şu an tadilatta olan Berlin State Opera binası çıkıyor karşıma. Tam opera binasının önündeki meydan (Opera binası, St. Hedwig Katedrali ve Üniversite ile çevrili) Bebelplatz Meydanı. Bu meydanda biraz durmak iyi olabilir çünkü meydanın ortasında, çok da kolay seçilemeyecek bir anıt var. Bu anıtın, meydanın ortasında yaklaşık 1 m2'lik bir plaksiglas penceresi gözüküyor sadece. Bu meydanda 10 Mayıs 1933 günü, Nazi Propaganda Bakanı Josef Goebbels, rejim tarafından sakıncalı bulunup toplatılan 20 000 kitabı ateşe vermiş. Yakılanlar arasında Freud, Einstein, Thomas Mann ve Zweig gibi yazar ve bilim adamlarının kitaplarının da bulunduğu bu olayın anısına meydanın altında 20 000 kitabın da sığabileceği boyutta kitap rafları yapılmış. Raflar yakılan kitaplar anısına boş. Ancak olayı hatırlatmak adına güzel bir eser olmuş. 


Nehri geçmeden bu tarafta Alman Tarih Müzesi, Friedrichswerder Kilisesi ve Kronprinzenpalais görülebilir. Nehrin iki kolu arasındaki adaysa müzeler bölgesi. Berlin Katedrali ve önündeki Lustgarten bahçesini geçince Berlin'in meşhur müzeleri çıkıyor karşınıza. Benim hedefimde Anadolu'dan götürülen Bergama Sunağı'nın sergilendiği Pergamon Museum var. Elbette zamanında tarihi kalıntılara, sanat eserlerine önem vermeyen yönetimler varken bu tarz yapılar kolaylıkla yurtdışına götürülebiliyormuş. Gerçi Yeni Türkiye'de de ucube denilip yıkılıyor heykeller... Belki de bir süre daha Almanya'da korunsa daha iyi olur; Türkiye'ye geri getirildiğinde başına ne geleceği belli mi olur? Neyse Pergamon Müzesi girişindeki bir yazı dikkatimi çekiyor. Detaylarını sorduğumda öğreniyorum ki Bergama Sunağı 2020 yılına kadar ziyarete kapalıymış. "Ait olduğu topraklara geri götürmek için mi kapattınız?" gibi politik bir soru sormadan da duramıyorum ama hafif gülümseyen bir edayla "Hayır" cevabını alınca dönüp çıkıyorum müzeden  "Kalsın bir süre daha, şimdi evde yer yok biz daha sonra alırız sorun değil!"


Ve nehrin öbür tarafına geçince artık Doğu Almanya'da olduğunuzu anlıyorsunuz. Önce Marx-Engels Forum çıkıyor karşınıza. 1986'da yapılan heykelin kaldırılıp kaldırılmayacağı hala tartışıladursun bugün gayet popüler bir turistik yer konumunda. Turistler bolca Marx'ın kucağında fotoğraf çektiriyorlar. 


Televizyon Kulesi'nin önü Noel Pazarlarından birine ev sahipliği yapıyor. Paten pisti bile var burada. (Alexanderplatz'dakinde Curling oynanacak alan bile vardı. Tencere kapağı fırlatanları görsem fotoğrafını paylaşırdım. Paris'te de yaşlılar, kocaman bilyelerle parklarda oyun oynuyorlardı... Değişik kültürlerin değişik özellikleri işte.)


Hava kararmadan Karl Marx-Alle'ye geçiyorum. Upuzun bir cadde burası. Zamanında adı Franfurter Alle imiş, Almanya bölününce Stalinalle olmuş ismi. Uzun yıllar da öyle kalmış. Ardından Stalinizm 'bitince' bu caddenin adı da değiştirilmiş ve bugünkü adını almış. Şimdilerde bu caddenin de isminin değiltirilmesi tartışılıyormuş. Şimdiki ismiyle Karl Marx-Alle, Doğu Almanya'nın prestij caddesi olarak inşa edilmiş. Avrupa'nın son büyük caddelerinden biri olan bu cadde boyunca çok sayıda bilgilendirici tabela sizleri bekliyor. Ünlü mimarların elinden çıkmış binalar, sosyalist sanat-tasarım anlayışına uygun yapılmış. Zamanında sosyalleşmek için tercih edilen cafeler, restoranlar, sinema, alışveris merkezi gibi yerlerle doluymuş burası. 1953'te işçilerin ayaklanması, Sovyet tanklarının müdahalesi sonrasındaysa en az 125 kişinin ölümüne neden olan olaylar da bu caddede olmuş. Caddede binaların süslemesinde bolca seramik kullanılmış. Birleşme sonrasında isimsiz bir editör bu seramiklerden yola çıkıp Wikipedia'ya cadde için "Doğu Almanya'da halk arasında Stalin'in banyosu olarak isimlendirilirdi" yazınca bu bilgi uzun süre doğru kabul edilmiş. Sonunda bir gazeteci bu konuyu kendisinin uydurduğunu ve Wikipedia'da yayınladığını kabul edince olay kapanmış. 


Almanya gezimde genellikle sokaklarda atıştırıp geçirdim öğünlerimi. Ancak buraya kadar gelmişken Cafe Sibylle'e uğramadan edemedim. Doğu Almanya zamanından kalma bu kafede çalışanların çok kötü olduğunu duymuştum ama benim karşılaştığım hizmet gayet güler yüzlü ve pozitifti. Şehrin bu yakasına bir daha gelmek üzere ayrılıyorum Karl Marx Alle'den. Hava karardıktan sonra biraz daha dolaşıyorum ortalıkta ama yorgunluğum tavan yapmış durumda. 


Berlin'deki son günüme odamı boşaltıp başlıyorum. Çantamı otelde bırakıp Berlin Duvarı ve sınırda kalmış görmediğim yerleri keşfe çıkıyorum. Berlin Duvarını (Maure diye geçiyor duvar Almanca'da) görmek için iki yer buldum: East Side Gallery ve şehrin kuzeyindeki Bernauer Strasse. 


İlk önce trenle Bernauer Strasse'ye gidiyorum. Cadde boyunca duvar kalıntıları korunmuş ve ayrıca duvarla ilgili panolarla duvarın inşası ve sonraki süreçler açıklanmış. Öncesinde cadde kenarındaki mezarlık, duvar inşa edilirken çekilmiş fotoğraflar, duvarı aşmaya çalışırken ölenlerin bilgisi... Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışırken Akdeniz'de ölen mülteciler geliyor aklıma. Bir duvar yıkılınca bitmiyor ne yazık ki duvarlar...


Duvar boyunca doğuya devam edip ardından Ernst-Thalmann Park'a ulaşıyorum. Christmas'ın ertesi günü Almanya'da gördüğüm en soğuk havaya rastlıyorum. Önceki günlerde yağmur vardı ama en azından ayaz yoktu. Bugün rüzgar bir yandan, soğuk bir yandan işimi çok zorlaştırıyor. Batıya doğru Karl Marx Alle'ye gelip bu cadde boyunca devam ediyorum. Cadde boyunca yürürken caddenin tarihini anlatan tabelalara göz atarsanız Doğu Almanya'nın ilk yıllarında caddenin inşa edilişi sırasında yaşananlar ilginizi çekebilir. Caddeyi nasıl elbirliğiyle inşa ettikleri, ilk yerleşenler, hedeflenen ama yapılamayanlar...


Warschauer Alle'ye ulaşınca bitiyor Karl Marx Alle. Cadde boyunca nehre doğru yürüyüp nehrin ortasındaki Molecule Man heykelini görmek için nehir boyunca devam ediyorum. Dünyanın başka yerlerinde de yapılmış bu heykelden. Ve son olarak East Side Gallery'yi ziyaret ediyorum. Mühlen Strasse kenarında akan nehir boyunca uzanıyor duvarın buradaki yıkılmamış kısmı. Özellikle yol tarafına çizilmiş duvar resimleri arasında çok güzelleri var. 


Berlin Story Bunker

Berlin'e ikince kez gelişimde tek gezdiğim müze burasıydı. 2. Dünya Savaşı sırasında sığınak olarak kullanılan bu yapı şimdilerde Berlin şehrinin kuruluşundan bugüne kadar olan tarihini anlatan bir müze. Müzenin sadece giriş katını gezerseniz 6 Euro, bu fiyata Türkçe seçeneği de olan Audioguide dahil. Eğer üst katı da görmek isterseniz onun için rehberli turun saatini beklemeniz ve 12 Euro ödemeniz lazım. İçerisi özelde Berlin ama daha genel şekliyle Almanya tarihini öğrenmek isteyenlerin keyif alacağı şekilde. Yaklaşım 1-1.30 saatte bitiyor bu resimlerle, objelerle dolu gezi. DDR Museum'da anlatılan konulara da değiniyor. 


Hamburg'un ardından Berlin gezisini de bitirme vakti geldi. Uçağım Tegel Havalimanı'ndan. Yıllardır kapanılacağı konuşulan Tegel Havalimanı yenisindeki problemler çözülemediği için hala hizmet vermeye devam ediyor. Havalimanına gitmek için mutlaka otobüse binmek gerekiyor, trenle bir yere kadar gidiliyor unutmayın. Bir sonrakine Münih'i görme planları yaparak ayrılıyorum Almanya'dan...

Konaklama:

Berlin'de kalmak için standardın dışında bir yer arıyorsanız size bir kaç yer tavsiye edeyim. Ben teker teker bunları denemeye başladım; sırası geldikçe tecrübelerimi paylaşacağım.

Hotel-Pension Funk: Berlin'in lüks semtlerinden Kurfürstendamm'da bulunan bu butik otel 1895'te inşa edilmiş. Oteli diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bu yüksek tavanlı Art Nouveau tarzı olsa da burası aynı zamanda 1900'lerin başında sessiz sinema döneminde belki de ilk kadın star olan Asta Nielsen'in de 1931-1937 yılları arasında oturduğu evmiş. Şimdilerde 15 odalı bir otele çevrilen bu yapının önce tarihi ahşap asansörü ardından da süslemeleri daha içeri girer girmez ilginizi çekecektir. Asta Nielsen'i benim gibi ilk kez duymuş olsanız da burası konaklama için güzel bir seçenek. Bizim kaldığımız odada duş ve lavabo vardı ama ne yazık ki tuvalet yoktu; ortak tuvaleti kullandık. Onun dışında keyifli bir tarihi yapı. 2 kişi geceliğine 100 Euro ödediğimizi de belirteyim.

Ostel Hostel: O kadar Doğu Berlin anlattım, işte burası da Doğu Almanya tarzı konaklama imkanı sunan bir hostel. Fiyatları gayet makul. Biz gittiğimizde yer yoktu ama ilginç bir deneyim sunacağından eminim. 

Cube Lodges: Şehrin değişik noktalarına konumlanmış bu küpler minimalist ve ilginç bir konaklama arayanlar için. 

Hüttenpalast: İşt eburası benim ilk tercihimdi lakin geç kaldığımız için bütün 'Karavanlar' doluydu. Evet hem karavanda hem kapalı bir otramda konaklayabileceğiniz bir konsept sunuyor Hüttenpalast. Bir sonraki ilk gidişimde deneyeceğim. Fiyatlar da 2 kişi 80 Euro civarı. 

Propeller Island: 2017 Baharına kadar tadilatta olan bu otelin olayı her odasının farklı bire konseptte olması. Tabutta da yatabilirsiniz havada duran bir yatakta da... Açıldıktan sonra denemek lazım. 

Gece Hayatı:

Berlin'e bir sonraki ziyaretim Kasım 2016'da oldu. Kaç zamandır Berlin'de ayda bir yapılan Gayhane partilerini kulaktan kulağa duyuyorum; sonunda bilfiil görme fırsatı doğunca kaçırmadım. Her ayın son cumartesi gecesi yapılan Gayhane partileri SO36 isimli mekanda düzenleniyor. İsminden de anlaşılacağı üzerine LGBTİ+ ve Türk konsepti ön planda. Mekanda fotoğraf ve video çekimi yasak ama içeride eğlencenin gırla olduğunu söyleyebilirim. Sadece LGBTİ+ ya da Türk değil her kesim ve milletten insanlarla doluydu mekan. Türkler, bolca Kürtler, gani gani Alman, Uzakdoğu'dan turistler, zenciler hatta bir Ezidi'yle bile tanışma fırsatım oldu. Heteroseksüel çiftler ya da gece avına çıkmış heteroseksüel erkekler de bolca var mekanda. 50 yaş üstü Alman ya da Türk kadınlar bir kenarda keyifle göbek atarken yan tarafta gay ve lezbiyen çiftler öpüşüyorlardı. Homofobik olmayan ve doğu ezgilerinden hoşlananların keyif alacağı bir parti ortamı sunuyor Gayhane.

Müziğe gelince bolca Türkçe göbek atmalık müzik, Arap pop ya da Kürtçe trans en baskın türlerdi. İsmail YK da çalıyorlar Bülent Ersoy da; yeter ki göbek atıp dans etmek mümkün olsun. Yıllardır bu işi başarıyla kotaran, gecenin başında tanışma fırsatı bulduğum organizatör Sabo çıktı gece yarısına doğru sahneye. Ardından da Serkan kıvrak oryantal dansıyla eğlenceyi doruğa çıkardı. İşin en güzel yanı da sabaha kadar süren ve yüzlerce farklı kesimden insanın olduğu ortamda en küçük bir negatifliğin yaşanmaması. Ne rahatsızlık veren biri, ne taciz, ne kavga... 

Gece 11 gibi başlayan parti için 12 gibi kapıda uzun kuyruklar olduğunu da ekleyeyim. Giriş 8 Euro. İçeride içki fiyatları da Almanya şartlarında makul. Kıyafet konusunda gayet rahatlar, kot-tişört gelebilirsiniz. İçeride geniş bir vestiyer de mevcut, biraz sıra beklemek gerekse de. 

Fotoğraf Listesi:


1- DDR Müzesi'nden bir sahne

2- Siegessaule
3- Yahudi anıtı
4- Babelplatz Meydanı'nın ortasındaki 1 m2 alan kaplayan anıt.
5- Berlin sokakları
6- East Dide Gallery'deki Berlin Duvarı kalıntısı

Önerilen Sayfalar:

Heildelberg
Novosibirsk Gezi Yazısı
* Templin'de Bir Pastafaryan: Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Bir Gün
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
* Baden Baden ve Strasbourg 

21 Mart 2015 Cumartesi

Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün

Almanya her zaman görmek istediğim ama hep bir şekilde ertelediğim yerler listesinin başında yer alıyordu. Nereden başlayacaktım gezmeye? Hangi vakit ziyaret edecektim? Bi de tabii Shengen vizemin olduğu bir döneme denk getirmeliydim.

En son gözümü kararttım ve vurdum kendimi yollara. Yine son dakikaya bıraktım planlamayı. Tek bildiğim Hamburg'a gidip dönüşü Berlin üzerinden yapacağım ve toplam 5 gecemin olduğuydu. Christmas zamanı ışıl ışıl sokaklar görmekti ümidim. Aralık sonunda atladım uçağa lakin uçak Hamburg'a alçalırken hala daha nereleri gezeceğimi planlamaya çalışıyordum. Bu arada bir gece önce booking.com dan çok ucuz bir otel bulmuştum. Hamburg gibi pahalı bir şehir için merkezdeki bir odayı geceliği 25€'ya kapatmak büyük bir şanstı.


Havaalanında pasaport kontrolü tahmin edeceğiniz üzere hafiften işinizi zorlaştırmaya çalışan Alman polisleriyle muhatap olmanızı gerektiren bir yer. Benden önceki çekik gözlü çocuğa daha da kötü muamele ettiler. Ben bi beş dakika derdimi anlatıp geçtim neyse ki. Hava alanından S1 treniyle yaklaşık 25 dakikada merkez garına ulaşmak mümkün. Kalacağım yer buraya yürüyerek 5-6 dakika mesafede: Hamburg Rooms. Burası ucuza minimum şartlarda oda sunan evden bozma bir yer. Banyo ve tuvalet ortak. Odada dolap ya da masa yok küçük bir oda. Ama çok merkezi, şirin ve rahat. Tam istediğim gibi. Yarım saat erken gitmeme rağmen resepsiyon gibi küçük odadaki Türk çalışan odama yerleşmeme izin veriyor. Bir daha da hiç bir çalışanla muhatap olmuyorum zaten. Çıkış yapacağım zaman anahtarı gösterdikleri kutuya atıp çıkıyorum.

Öğlen 1.30 gibi başlıyorum Hamburg'u gezmeye. Günlerin ne kadar kısa olduğunu bilmiyorum henüz daha tabii... Önce tren garının arkasındaki Mönckebergstrasse'den başlıyorum. Şehrin merkezindeki alışveriş bölgesi buradan başlayıp yakınlardaki 2-3 sokak boyunca yayılıyor. Daha lüks markalar, kalp şeklinde ışıklandırılmış Neuer Wall boyunca sıralanmış. Jungfernstieg ve caddenin girişindeki Europa Pasage da yine alışveriş yapmak isteyenlerin seveceği yerler. Bu caddelerin, sokakların kenarlarında da Noel Pazarları kurulmuş. Sıcak şarap en favori içki.

Az kuzeybatıdaki Planten un Blomen eminim yazları çok daha güzel bir parktır. Yağmur altında çok da keyifli değildi, belirteyim. Buradan St. Pauli'ye geçtim. İkinci ligde yer alsa da Hamburg'un en meşhur futbol kulübünü hiç futbolla ilgili olmasam da ben bile ziyaret ediyorum. Türkiye'de Çarşı'nın darbe şüphesiyle yargılanmaya başladığı günlerde Hamburg'un bu işçi dostu anarşist takımı daha da bir ilgimi cezbediyor. Millerntorn Stadyumu'nu geçip ne zamandır merak ettiğim Rota Flora'ya yöneliyorum. Sene başında bu işgal eviyle ilgili çok fazla haber çıkmıştı. (Rota Flora'yla ilgili bilgi almak için: http://www.birikimdergisi.com/guncel/sehir-herkese-aittir )Alman polisinin 80'lerden beri işgal edilmiş olan bu eski kültür merkezini boşaltmaya kalkmasıyla çıkan olaylar sonrası ortalık sakin görünüyor. İçeride ışıklar yanıyor, mekanın önünde de bir kaç evsiz içiyorlar. Bu arada hava karardı ne yazık ki. Yarın bi daha geleyim buraya...

Dönüşte Shulterplatz üzerinde eski plaklar satan bir dükkan buldum. Çok araştırma yapmadan biraz kutuları karıştırırsanız çok ucuza (2€) plaklar bulma şansınız var. Kısa günün karı, mecaz yapmadan buna deniyor sanırım. Dönüşü Reeperbahn üzerinden yapıyorum. Şehrin gece hayatı, Red Light District'i ve meşhur tiyatroları bu bölgede. Saat çok geç değil, ortalık gece eğlencesine çıkanlarla dolmamış daha. Ben de yavaş yavaş dönüyorum otelime.

Pazar günü için iki seçeneğim vardı: Ya Cumartesi gecesi Hamburg gece hayatına akıp ertesi günün çoğunu öldürecektim ya da erken yatıp pazar gününü en başından yaşayacaktım. Ben artık yaşlı ve yorgun bir adamım... Sabah Hamburg saatiyle 7'ydi uyandığımda. O kadar güzel uyumuşum ki erkenden yattığım için. Bir süre odada plan yapıp düştüm yollara. Bu arada sabah 7.30'da odamın altındaki kulüpten hala müzikler geliyordu; ne kadar yorgunsam artık gece boyu o hafif uykum hiç bölünmemiş.


21 Aralık kuzey yarım kürenin kuzeyinde çok daha kısa geçiyormuş onu anladım. Sabah 9'u buldu ortalığın aydınlanması. Şehrin merkezi bomboş. Bir süre karanlıkta bir kaç evsiz, sabah koşusuna çıkmış sağlık düşkünleri ve geceyi bitirmeye karar vermiş tek tük sarhoşlar dışında kimse yoktu. Gün ağarırken insanlar görünmeye başladı sokaklarda. Önce Chilehaus'un önünden geçerek başladım turuma. 1920'lerde yapılmış bu bina mimariyle ilgili olanların mutlaka görmesi gerekenlerden.


Ardından geç olmadan Balık Pazarı'na gittim. Cumartesi gecesini bitirmeden önce buraya uğrayanların çoğu ben gelmeden gitmiş. Masalarda sızmış bir iki kişi dışında ortalıkta turistler ve pazar alışverişine çıkmışlar var. Genellikle sabahları ibadet etmem (USC affetsin), ama madem Almanya'dayız ortama uyalım; Güne sabah birasıyla başladım balık pazarında eski Amerikan country müzikleri çalan grubu izlerken. Dans edenler, içenler, masalarda ritm tutanlar... Üst katına sadece yemek yiyecek olanların alındığı mekanın dışında devam eden pazar yeri tıklım tıklım dolu. Bu arada pazarda hediyelik alışverişi için de seçenekler var haberiniz olsun.

Pazarın ardından yakınlardaki Elbetunnel'i ziyaret ediyorum. Yaklaşık yarım kilometrelik bu tünele merdivenler ya da asansörle inebilirsiniz. Burada yaşayanlardan daha çok turistlerin ilgi gösterdiği bir yer burası. (Asansörde, Türk olmadığımdan %100 emin bir şekilde beni arkadaşına gösterip yüksek sesle bıyığımı arkadaşı Haşmet'in bıyığına benzetip beni çekiştiren memleketim insanını da buradan sevgiyle anmak isterim :) ) Hemen ardından Bismarck Anıtı'nın olduğu parka geçtim. Evsizlerin çadırlarının olduğu bir parkın içinde yer alıyor bu betondan anıt. Parktan sonra dün hava kararırken ziyaret ettiğim St. Pauli'nin Millertorn Stadyumu'nun yanından geçip Rota Flora'ya gidiyorum. Gündüz gözüyle hem binayı hem de yan tarafındaki duvar resimlerini bir kez daha görüp Beatles Platz'a iniyorum. İlk yıllarında Hamburg'daki barlarda sahneye çıkan Beatles anısına 2012'de ilgisizlikten kapanana kadar bir müze de varmış burada. Şimdi plak şeklinde düzenlenmiş meydandaki silüetlerinin heykelleri kalmış bir tek.



Doğuya doğru devam edince şehrin en büyük kilisesi çıkacak karşınıza: St. Michel Kilisesi. Hamburg'un silüetini belirleyen bu yapı 1980'lerden beri restore ediliyor. Nehirde yolculuk eden gemiler için de mihenk taşı olan kilisenin metalden kulesine 5 €'ya çıkabilirsiniz. Neyseki 450 basamağı tırmanmak zorunda değilsiniz, asansör var lakin gayet korkutucu geldi bana. Hele metalden kulenin tepesi rüzgarda hissedilir bir şekilde sallanınca hissettiklerim, manzaranın güzelliğini sildi attı.

Gün kararmadan ,ki 4'te kararıyor, bi de şu göllerin etrafında dolaşayım dedim. Güneydeki minik gölün hemen üstündeki yapay göl, etrafında şehrin en lüks evlerini barındırıyor. Pahalı oldukları belli bu evlerle göl arasında da yürüyüş ve bisiklet yolu yapılmış, tek tük ağaçlar ve yeşillik alan içinden geçen. Yaklaşık 6-7 kilometrelik bu güzergah eminim yazın da çok güzeldir.


Ayaklarıma kara sular inmiş bir halde döndüm odama. 2-3 saat dinlenip anca kendime geldim. Akşam son kez ışıklı Noel Pazarları'nda takıldım. Ghülwein denilen sıcak şarap, Eierpunch isimli inceltilmiş boza kıvamındaki karışım, marzipanlı krep, hellimli dürüm, envai çeşit tatlılar... Ramazan'da kurulan eğlenceler gibi ortam sadece bunun Batılı versiyonu. Reeperbahn bölgesindeki bir çadırda striptiz gösterisi bile vardı, o kadar rahat bir dini bayram sevinci kutlaması yani.


Sabah erkenden kalkıp düşüyorum yollara. Tren Biletini internetten alacak olanlara biletin çıktısını almaları gerektiğini hatırlatayım. Almazsanız sabah sabah benim gibi koşturursunuz ortalıkta. Tren garındaki information desk değil yardımcı olmak, daha çok problem çıkaran cinsten. Yakınlarda bir internet kafe de yok. Neyse ki garın karşısındaki Generator Hostel'de çalışan türbanlı kızımız İman bana yardımcı oldu da çıktımı alıp treni yakaladım. Gerçi bilet kontrolü yapan kadın çıktı olmasa biletin elektronik halinin de kabul edildiğini söyledi yarım yamalak İngilizcesiyle ama çıktıyı bilet deler gibi delmeyi de ihmal etmedi. Dün iki şekerli kapuçino istediğimde bana iki kapuçino veren çalışan gibi Hamburg'ta İngilizce ufaktan sıkıntı kaynağı olabiliyor bu arada, haberiniz olsun.

Bir sonraki hedef Berlin.


Fotoğraf Listesi:


1- Rota Flora

2- Kuzeydeki gölün üstündeki köprülerden biri: Çiftler üzerine isimlerini kazıdıkları kilitleri köprüye asmışlar.
3- Rota Flora'nın arkasındaki park duvar resimleriyle dolu. Ben gittiğimde denk geldiklerimden biri.
4- St. Pauli'nin Millerntorn stadyumu
5- Elbetunnel
6- Beatles Meydanı
7- Balık Pazarı'ndan bir enstantene.

Önerilen Sayfalar:


Heildelberg 
* Baden Baden ve Strasbourg 
* Almanya'da bir başka gezi: Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Bir Gün 
* Hamburg'un ardından Berlin gezisi: Berlin in Berlin
* Türkiye'den işgal evi manzaraları: Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
* Gezi Parkı işgali zamanları: Taksim Gezi Parkı Gezisi
* Danimarka'dan alternatif yaşam örneği: Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
Kopenhag - Geniş Geniş