gezi parkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi parkı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2013 Cumartesi

13. İstanbul Bienali

İşte 2 yıl daha geçti ve İstanbul'un ortasında Bienal vahası yeniden kuruldu. 14 Eylül'de "Anne Ben Barbar mıyım?" başlığıyla açılan Bienal şimdilik 20 Ekim tarihinde sona ereceğe benziyor. 18 Ekim'de bu yazıyı kaleme alana kadar 250 000'in üzerinde ziyaretçi sayısına ulaşmış olması şimdiye kadarki Bienallerle karşılaştırıldığında çok daha fazla ilgi çektiğini gösteriyor (Daha önceki Bienaller 8-10 haftada 90 000 civarında kişi tarafından ziyaret edilirdi). Hele ki süresi Contemporary Istanbul İcra Kurulu'nun da talep ettiği şekilde 20 gün daha uzatılırsa muhtemelen sayı 400 000'lere yaklaşacak.

2011'de Felix Gonzales-Torres'in çalışmalarından yola çıkıp 5 ayrı temadaki işlerden oluşmuştu Bienal. Bu sefer ise sanki Haziran isyanı bekleniyormuşçasına seçilmiş olan 'Kentsel Dönüşümün Etkileri' kavramsal çerçevesine odaklanarak şehrin içinden geçtiği zamansal süreci tam kalbinden vurmayı başaran bir program var karşımızda. Haziran ayına kadar işlerin önemli bir kısmı hazırlandığı için, Gezi sürecine doğrudan değinen işler çok sınırlı kalsa da; aslında işlerin tamamına yakını, yaşam alanlarından edilen insanların mücadeleleri üzerine kurulu. Sulukule'de yaşanan kentsel dönüşümün orada yaşayanları yerlerinden etmesi öncelikli olarak karşımıza çıkan konu oluyor. Dünyanın özellikle gelişmekte olan kesimlerinden gelen işlere bakacak olduğumuzda; Hindistan'daki köylülerin ellerinden alınmaya çalışılan arazileri için mücadelelerinden (Amar Kanwar - Suç Mahalli. Salt) Tayland'da yaşadıkları site yıkılarak yerine ticaret merkezi yapılmasına karşı direnen insanların el fenerleriyle gerçekleştirdikleri şiirsel projeye (Bertille Bak - Koruyucu Acil Durum Işık Sistemi. Galata Rum İlköğretim Okulu), Sulukule'de yerlerinden edilen insanların şimdiye kadar alıştığımız Roman müziğinin dışına çıkıp Hip-hop'la isyanlarını dile getirdikleri klipten (Halil Altındere - Harikalar Diyarı. Antrepo no.3) Arjantin'de zamanında stadyumu bile olan bir gecekondu mahallesinde 2000'lerde başlayan sanatsal etkinlikleri anlatan işlere kadar makro ya da mikro ölçekte direniş hikayeleri ön planda yer alıyor. 

Bienal'deki işlerden bir diğer kısmı "küçük çırpıntılar büyük dalgalar yaratır mı?" sorusunu soruyor. Antrepo'nun hemen girişinde bizi karşılayan kiremit duvar (Jorge Mendez Blake - Şato), tek bir kitabın duvarda meydana getirdiği deformasyonla, Polonya'dan Akademia Ruchu'nun yolda ayağı tökezlemiş insanlara verilen tepkiyi gösteren Tökezleme videosuyla (Antrepo 3), yine Antrepo'daki Koyunların Sessizliği videosunda sokakta dört ayak pozisyonunda yürüttüğü insanlara çevredekilerin tepkisini yansıtan Mısırlı Amal Kenawy hiç beklenmedik bir anda meydana gelebilecek toplumsal tepkiler üzerine düşünmemizi sağlıyorlar. 

Bienal'de ilgimi çeken bir kaç işten daha bahsetmek istiyorum. Antrepo'da Fernando Ortega'nın Orta Boy Bir Nehri Geçen Küçük Bir Kayık İçin Müzik adlı eseri çok uzaklarda bir nehirde yolcu taşıyan kayıkçı için ünlü bir yıldızın şarkı bestelemesi üzerine kurulu bir iş. Tam bir yolculuk süresince başlayıp biten şarkıyı ne yazık ki biz değil bu 1 küsür dakikalık yolculuğu yapanlar dinleyebiliyor sadece. Büyük bütçeli, kalabalık kitleler için yapılan sanata alternatif bu iş merkezden çok uzakta bulunabilecek/oluşturulabilecek zenginlikleri anlatması açısından da çok etkiledi beni. 

Carla Filipe, Antrepo'da sergilenen, kitap kurtları tarafından yenmiş kitaplarıyla Portekiz'deki ekonomik krizde zora düşen sanat kurumlarının korumasız bırakıldığında neler yaşayacaklarını anlatıyor adeta. (Emek sineması yıkılırken, Beyoğlu sineması ve Robinson Crusoe kitabevi zor durumda olduklarını açıklamışken ekstradan üzerine düşünülecek bir proje olmuş)

Yine Antrepo'da Fernando Piola'nın Kızıl Meydan Projesi ve Tutoia Operasyonu, habersizce ekilmiş kırmızı bitkilerle yapılabilecek eylemlerin sınırsızlığı konusunu ufuk açıcı bir şekilde anlatıyordu.

Jorge Galindo'nun sokaklarda cenaze arabası gibi gezdirdiği üzerlerinde ters dönmüş eski İspanyol devlet başkanlarının fotoğrafları olan araçların videosuyla, Maidez Lopez Trafik Kilit ve Yollar Açmak videolarıyla, Nicholas Mangan Çivisi Çıkmış Dünya, Annika Eriksson Ben Hep Burada Olan Köpeğim, Cinthia Marcelle Yüzleş, Jananne Al-Ani Kazıcılar ve Gölge Bölgeler II videolarıyla ilgimi çeken işlere imza atıyorlardı. Keza Angelica Mesiti'nin Vatandaşlar Bandosu videosu, kendilerini ait hissettikleri topraklardan uzakta yaşamak zorunda bırakılan göçmenlerin ait oldukları bölgenin müziğini yapmalarını etkileyici bir şekilde anlatıyordu. 

En sona sakladığım iki projenin ilki Arter'de sergilenen Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası. İmkansızlıklar üzerine düşünmeye iten bu projede sanatçı, hapishanedeki mahkumlarla zaman değişimi yapıyor. İçeride zaman geçirmesi mümkün olmayan sanatçı içerdeki mahkumlardan kendisi için, tasarladığı sanatsal projeleri gerçekleştirmesini isterken karşılığında dışarı çıkamayacak mahkumların yapmak istediklerini gerçekleştiriyor. Yukarıdaki sigara izmaritlerinden tablo, sanatçının isteği üzerine mahkumlardan biri tarafından yapılmış. Sanatçı bu gibi isteklerine karşılık dışarıda mahkumların birinin annesine doğum günü partisi düzenliyor, bir diğeri için eski kız arkadaşını gözetliyor, bir başkası için çocuğunun ilk adımlarını görmek için evine ziyarette bulunuyor... İşbirliğinin, imkansızlık duvarlarını nasıl yıkabileceği üzerine başarılı bir çalışma olmuş. 

Son proje Serkan Taycan'dan. Hükümetin mega projelerinden biri olarak sunulan Kanal İstanbul'un geçeceği düşünülen güzergahta 60-70 km'lik bir yürüyüşten oluşuyor proje. İki Deniz Arası adı verilen bu proje toplamda 4 güne bölünmüş olarak Karadeniz'den Marmara'ya yapı(lan/lacak) bir yürüyüşten oluşuyor. Galata Rum İlköğretim Okulu'nun en üst katında, rotayı ve yürüyüş bilgilerini de içeren haritası dağıtılan proje kapsamında yapacağım yürüyüşün hikayesi ilerleyen zamanlarda yine burada olacak.


Dışarıdan bakanlar için kentsel dönüşüm, eski binalar yerine yapılan yeni binalar demek. Kanal İstanbul, şehrin gelişimi; Üçüncü Köprü ve Havalimanı İstanbul'un çağdaş yüzü anlamına geliyor. Oysa Sulukulelerin dediği gibi "Burası sadece bir arsa değil." Bu bölgelerde bir yaşam var, insanlardan ya da doğanın diğer öğelerinden oluşan. Köprü çalışmaları sırasında Boğaz'ı yüzerek geçmek zorunda kalan domuzlar da bu topraklarda yaşıyor, kesilecek yüzbinlerce ağaç da. Yerlerinden edilen Romanlar ve onların bütün kültürel öğeleri de bu toprakların bir parçası Gezı Parkı'ndaki "3 tane ağaç", parkın kendisi ya da Emek Sineması da. 

Ücretsiz olmasının yanı sıra asıl belki de ilk kez, yaşanılan şehrin içinden geçtiği zamana dokunması mı Bienal'in bu kadar ilgi çekmesine sebep oldu? 


Fotoğraf Listesi 


1- Şener Özmen - İsimsiz

2- Jorge Mendez Blake'in duvarın altına koyduğu Kafka'nın Şato kitabını yerleştirerek yaptığı Şato adlı eseri
3- Brezilyalı Fernando Piola'nun, şimdilerde polis merkezi olan ancak cuntanın yönetimde olduğu yıllarda işkence merkezlerinden biri olan binanın bahçesine, belediyeden gelmiş bir peyzaj mimarı gibi davranarak gizlice kırmızı bitkileri ektiği ve bitkiler açıp bahçeyi kanın ya da devrimin kızıl rengine boyadığında fotoğrafladığı çalışma
4- Carla Filipe'nin kitap kurtları tarafından yenmiş kitapları sergilediği çalışma
5- Jananne Al-Ani'nin Kazıcılar videosundan bir sahne
6- Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası isimli çalışmasından 

Önerilen Sayfalar:

Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu: Bienal sonrası eserlerin sergilenmesi konusunda alternatif bir yaklaşım.


13 Haziran 2013 Perşembe

Taksim Gezi Parkı Gezisi

Elimizdeyken değerini yeterince bilmediğim kaybederkense dört elle sarıldıklarımızdan birini dolaşacağız bugün. Bütün bir ülkeyi ayağa kaldıran Gezi Parkı'nı 8 Haziran 2013'te yani olaylar daha nereye varacak bilmiyorken sıcağı sıcağına gezmek istiyorum sizlerle... Önce bi tarihe not düşmek adına benim gözümden neler yaşandığıyla ilgili biraz uzunca bir girizgah:

Taksim Meydanı'nın hemen yanındaki, bu aslında oldukça küçük park onbinlerce kişiyi bedenen, milyonlarca kişiyi ise kalben bir araya getirebilme kapasitesindeymiş de bilmiyormuşuz meğer.

Her şeyi Gezi Parkı'na AVM yapma projesi kapsamında Kalyon İnşaat'ın park duvarlarını yıkmaya kalkmasıyla başlatacağım. Elbette yavaş yavaş geriye gidecek olursak Emek Sineması'nın yıkılıp yerine AVM yapılması projesi, gittikçe artan polis şiddeti, Üçüncü Köprü'nün ve Havalanı'nın şehrin kuzeyindeki son yeşil alanları da yapılaşmaya açacak olması, hükümetin sürekli yasaklar getiren antidemokratik uygulamaları, hatta yan tarafındaki Ağa Camii'ni çatlatmak pahasına inşa edilen Demirören AVM hep bir rahatsızlık biriktirdi halkta. Gittikçe yaşanmaz hale gelen İstanbul'da trafik çilesini çözecek kalıcı - sürdürülebilir uygulamalar yerine hep bir peşkeş çekme ya da yağma kaygısıyla geleceğe hiç bir şey bırakmamacasına alınmış hissi yaratan kararlarla karşılaşmak da herkesi çok kötü etkiliyordu. Altyapı çalışmaları yapılmadan inşa edilen AVM'ler tüm şehirde trafiği kilitliyordu.

İşte böyle bir havada başladı Gezi Parkı'ndaki ağaçları korumak için yapılan eylemler. Bir grup aktivist Gezi Parkı'na çadırlarıyla yerleşip parkı ve kesilmeye çalışılan ağaçları korumak için eyleme başladığında her şey gayet normaldi. Ancak herhangi bir eylem, herhangi bir direniş yönetim kademeleri gözünde 'hemen ortadan kaldırılması gereken bir bela'ydı. Sabah saatlerinde parkta bekleyenlere polis gaz bombalarıyla saldırdı. Biber gazı da kullanarak yapılan müdahalede özellikle yüzüne biber gazı sıkılırken kımıldamadan bekleyen 'kırmızılı kadın'ın cesaretinin ne anlama geldiğini o gün anlayamayanlar, ilerleyen günlerde gaza maruz kaldıkça anlamaya başladılar.

31 Mayıs'ta gündüz 4 gibi ulaştım Taksim'e. Akşam 7'de herkes toplanacaktı Gezi Parkı'nı korumak için. Park polis tarafından işgal edilmiş, etrafı barikatlarla kapatılmıştı. İstiklal Caddesi her zamanki gibi kalabalıktı ve polis panzerleri bir araya gelen grupları dağıtmaya çalışıyorlardı. Sorun şuydu ki polis ilerideki gruba saldırınca buradakiler bir araya geliyor, polis buraya saldırınca ilerideki gruplar toplanıyordu. İstiklal Caddesi ve ara sokaklar gaz bombalarıyla insansızlaştırılmaya çalışıldıkça direnen halk daha da kalabalıklaşıyordu. Etraftaki dükkanların önemli bir kısmı halka kapılarını açarken Starbuck's kapılarını kapatıyor (Gelen tepkiler üzerine bir daha da açamadı zaten), Mado halka değil halka saldıran polislere yardım ediyor, Kızılkayalar da keza direnen halka ağza alınmayacak hakaretler etmeyi tercih ediyordu. Divan Otel'in, gaz bombalarına maruz kalan halka yardımları ise herkesin dilindeydi.

31 Mayıs Cuma akşam 19:00. Sıraselviler, Harbiye, Gümüşsuyu... Her yönden Gezi Parkı'na ulaşmaya çalışan halka karşı polis Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'na çekilip halka bombalar yağdırarak meydanı korumaya girişti. İstanbul'da olağanüstü şeyler yaşanırken tüm medya sanki hiç bir şey olmuyor gibi davranıyordu. Halk da bunun üzerine Twitter ve Facebook üzerinden haberleşmeye başladı. Birebir duyulan haberlerin kimileri yalan çıkabiliyordu ama haberleri duyanlar, gaz bombalarını ve bombalara maruz kalanları görenler meydanlara akıyordu.

Cuma gecesi 11'de terk ettiğim Taksim'e cumartesi akşamı 5'te ulaşabildim. Cumartesi günü öğleden sonra 4 gibi polis Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'nı boşalttığı için ben gittiğimde meydan ve parkta kutlamalar çoktan başlamıştı. Kimler yoktu ki meydanda? Sosyalistler, Çevreciler, Komünistler, Anarşistler, Ulusalcılar, Geyler, Kürtler, Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Beşiktaşlılar, Ülkücüler, Anti-Kapitalist Müslümanlar, Atatürkçüler ve daha aklıma gelmeyen bir dolu kesim. Bir dolu da hiç bir örgüt altında yer almayan insanlar doldurmuştu parkı. Sonraki bir hafta boyunca park ve etrafında yüzbinlerce insan bir aradayken, etrafta inşaat çalışmalarının kalıntıları duruyorken polis saldırılarına maruz kalanlar dışında (bir de AKM inşaatında dolaşırken düşen kağıt toplayıcısı vatandaşın yaralanmasını duyduk) hemen hiç bir problemin meydana gelmemesi polisin davranışlarının gösterilerdeki çatışmaları yaratan unsur olduğunu ispatlıyor gibiydi sanki.

Polis önce ağaçları ve parkı korumaya çalışan halka saldırdı, sonra yapılan saldırıya kayıtsız kalamayanlara... Polis halka saldırdıkça direnenlere katılanların sayısı artmaya başladı. Yıllardır süren antidemokratik uygulamaları ortadan kaldırma iddiasıyla gelen hükümetin kendi padişahlığını uygulamaya geçirmesinden rahatsız olan AKP karşıtı ya da AKP'li herkes polise direnen halkın yanında yer almaya başladı. Tayyip Erdoğan "Bunlar 3-5 çapulcu" dedikçe daha da arttı sayı, "Ne yaparsanız yapın, Gezi Parkı'na AVM inşa edeceğiz!" dedikçe daha da arttı, "Höt!" dedi sayı ikiye katlandı "Zöt!" dedi daha da arttı sayı.

Tayyip Erdoğan ülke bu haldeyken hemen yurtdışına gitti. Olayları çözme işini daha yumuşak tavırlar üstleniyormuş gibi yapan Abdullah Gül ve Bülent Arınç üstlendiler. Ancak tavır yine aynıydı: Suçu halka yükleyip, özür diliyormuş gibi yapıp aynı tarzda halka saldırmaya devam etmek! Olayların başından itibaren tüm televizyonlar baskı altına alındığı için (Halk TV ve Ulusal Kanal'dan olayları izlemeye başlayana kadar) Norveç televizyonunu internet üzerinden canlı takip eden halk 3 Haziran itibariyle olayları ana akım medyadan da izleyebilmeye başladı. Yukarıdan emir geçmişçesine aynı anda başlayan haber yayını "haberleri baskı altında tutunca zemin kaybediyoruz. Serbest bırakmış gibi yaparsak en azından kontrol altında tutabiliriz" amacı güdüyor gibiydi. Özellikle hükümete yakınlığıyla bilinen gazeteler ve televizyon kanalları olayları çarpıtarak veriyorlardı. Yolda dinlediğim TRT Radyo 1 yayınında  meydanlardaki gösterici sayısının azalmaya, barikatları belediyelerin kaldırmaya başladığı belirtiliyordu. Her gün Taksim'e korkarak gittim. 80 sonrası her türlü gösteri ve eylemde polisin halka uyguladığı şiddet, katılımcıların yıllarca hapis yatması ve fişlenmeleri hepimizi o kadar sindirmişti ki halkın çok büyük bir kesimi gerçekten çok korkuyorduk. "Acaba bu akşam da Park'ta birileri olacak mı?", "Halk Hükümetin açıklamalarından korkup parktakileri yalnız bırakır mı?", "Polis saldırısı tehdidi insanları vazgeçirir mi?" gibi sorularla Gezi Parkı'na her gelişimde kalabalık daha da artıyordu. İş dışındaki tüm vakitlerimde parktaydım ve o kadar çok arkadaşım da parkı korumak, direnenleri desteklemek için parka geliyordu ki... Haksızlığa karşı polise direnme cesareti gösterenler sadece Taksim'de değil İstanbul'un değişik semtlerinde de eylem yapıyorlardı. Beşiktaş çok karışıktı. Kadıköy'den Taksim'e ulaşmak isteyenleri engellemek için vapur seferleri iptal ediliyor halk yine de köprüden yürüyerek Taksim'e ulaşıyordu. Demokrasiye inanan insanlar en demokratik haklarını kullanmak için bir araya geliyorlardı.

Taksim bütün dünyanın öyle gündemindeydi ki polis tamamen çekilmiş, bir nevi "bakın Türkiye'de her şey yolunda. Polis şiddeti falan yok." mesajı verilmeye çalışıyordu. Oysa Ankara, İzmir, Antakya ve daha bir dolu şehirde polis öyle sert müdahalelerde bulunuyordu ki Gezi Parkı'ndakiler bile bütün ilgiyi oralara yönlendirmeye çalışıyorlardı.

Tayyip Erdoğan'ın Afrika gezisi dönüşü daha ilginç olaylara gebeydi. İlk başta "%50'yi evlerinde zor tutuyorum" diyen, Gezi Parkı'ndaki olayları "Polis izinsiz gösterilere müdahale eder" şeklinde yorumlayan Tayyip Erdoğan'ın geldiği gece SMS mesajlarıyla insanlar Atatürk Havalimanı'na toplandı. Taksim miting yeri değil diyenler havalimanında miting düzenlediler. Valilikten izin alınmamasına rağmen polis kimseye müdahale etmedi. "Kalabalık kendi kendine toplandı organize bir olay yok" dendi ancak ses sistemi bile kurulmuştu... İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylenmeye devam ediliyordu. Ertesi gün 7 gazete birden aynı manşetle çıktı: Resmen basına haber servis edilmiş "bu haberle çıkacaksınız" denmişti. Kopya çeken öğrenciler bile en azından biraz değiştirir cevabı ki anlaşılmasın, bunlar onu da yapmadılar.

Sonuç itibariyle Gezi Parkı'nda toplananlar buradan ayrılmamacasına meydanı korumaya devam ediyorlardı.

Bu uzun girizgahın üzerine Gezi Parkı eyleminde park ne durumda onu anlatayım biraz da. Gerçi bu güzel olayı görmeye o kadar çok insan geldi ki...

Parkın meydana inen merdivenleri eylemler sırasında partiler tarafından tutulmuştu: BDP, Anti-Kapitalist Müslümanlar, Sosyalist-Komunist oluşumlar... Parkın içiyse daha çok sivil toplum örgütleri (çevreciler, eşcinseller vs.), bir örgüte bağlı olmayanlar ve Ulusalcılarla doluydu. Parkın Gezi Oteli tarafından ilerledikçe yemek dağıtan stant ve en sonda Revir, revirin solundaysa Yemekhane yer alıyordu. Kapitalizm parkları AVM'ye çevirmeye çalışırken parkta toplananlar elbirliğiyle mutfak kurup burada pişirdikleri yemekleri ücretsiz parktakilere dağıtarak adeta başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorlardı. Gerek mutfağın gerekse diğer kısımların ihtiyaç listeleri en kısa zamanda halk tarafından karşılanıyordu. Erzaklar tamamlanıyor battaniye, çadır, yağmurluk hatta jeneratör ihtiyacı bile bir şekilde tamamlanıyordu.

Olayların başlangıcında Taksim'de otobüsler ve canlı yayın araçları yakıldı, kullanılamaz hale getirildi. Ardından da polis saldırısını önlemek için barikat olarak kullanıldılar. Taksim'e çıkan bütün yollar halkın barikatlarıyla kapatıldı. Bunlardan biri hemen meydandan Gezi Otel'e doğru giderken olan kütüphaneye dönüştürüldü. Bir başka kütüphane de parkın diğer ucuna inşa edildi. Buralara kitap bağışlayabilir ya da buradan ücretsiz istediğiniz kitabı almak mümkün. 

Bütün bu anlattığım süreçte Açık Radyo mütemadiyen parktan haberler yayınlayan ve canlı bağlantılar yapan bir radyo kanalına dönüştü. Parktan uzakta olduğumda bir çok bilgiyi oradan alma şansım oldu. Gezi Parkı'nda bulunan derneklerden biri de ... Derneği. Türkiye'deki Ermeni derneklerinden biri olan ... Açık Radyo'nun canlı bağlantılarına katılan derneklerden biriydi. O yayından öğrendik ki parkın bulunduğu alan, İnter Continental Otel, TRT binası ve Harbiye Orduevi Cumhuriyet'ten hemen sonra 30'lara kadar Ermeni mezarlığıymış. Ardından alınan bir kararla mezarlık ortadan kaldırılmış ve bir iddiaya göre de mezar taşları Gezi Parkı'nın altına gömülmüş. Aynı bakış açısıyla devleti yönetenlerin şimdi de Gezi Parkı'nı benzer bir şekilde yok etmesini önlemek için onlar da Gezi Parkı'ndaymış.

Parkta en çok alkış alan herkesin çok pozitif yaklaştığı gruplardan biri de gökkuşağı bayraklarıyla parkta yer alan eşcinsellerdi. Ellerindeki dövizlerle parkta her yürüyüş yaptıklarında çılgıncasına alkışlandılar. LGBTT örgütleri olayların en başından itibaren hep en ön saflarda yer aldılar. 

Parkın meydan tarafındaki girişi kendilerine mesken edinen Anti-kapitalist Müslümanlar da parkın çok saygı duyulan renklerindendi. Cuma günü cuma namazı kılarlarken diğer gruplar tarafından bir zarar gelmemesi için zincire alındılar ve rahatça namaz kılmaları sağlandı. Keza girişteki bir barakayı da mescit haline getirdiler ve ibadetlerini orada gerçekleştirdiler. 

Kandil günüyse park kandil simitleriyle doldu. Herkes birbirine kandil simidi ikram ediyordu. Kandil günü parkta içki içilmedi.

Inter  Continental Otel tarafında ise çok güzel bir bostan hayata geçirildi. Bahçelerden uzaklaştırılıp toprakla ilişkisi kesilen halkın parkı yapılaşmaya açmamak için işgali sonrası attığı en güzel adımlardan biriydi belki de bu bostan. 


Parkın etrafındaki iş makinalı da rengarenk boyandı. Duvarlardaki grafitiler, yazılar bundan yıllarca sonra da unutulmayacak eminim ki. 


Parkta geceleri de yoğunluk azalsa da oldukça sağlam bir kalabalık oluyor. Parkta kaldığım gece saat 4'e 5'e kadar dinmedi sloganlar, bağırışlar. Saat 7 gibi de uyandırma ekipleri dolaşmaya başladı. Hemen ardından da önce parkta temizlik başladı. Kalabalık hazır azalmışken pırıl pırıl yapıldi park. Ardından şenlik yerine dönüştü park. Kalabalık parkı doldurmadan futbol oynayanlar, yoga yapanlar envai çeşit farklı organizasyon parkın dört bir köşesinde icra ediliyordu. Başta da anlatmaya çalıştığım gibi vahşi kapitalizmi fütursuzca uygulayan hükümetin insana yabancılaştıran, sadece para hırsıyla yapılan tüm faaliyetlerine tepkiydi bu direniş.

Olayların sonunu görmeden sıcağı sıcağına yazmak istedim bu yazıyı. Sonu nereye gider aşırı bir güç kullanımıyla bu güzel park dağıtılır mı gibi soruların cevapları beni çok korkutuyor. Direniş ilk başladığı günler kadar korkmuyorum belki ama hala çok korkuyorum... İnsanların Gezi Parkı'nı yalnız bırakmayacağını neyse ki anladım. İlk günler parka her gelişimde "Bu gece de mi eylem var?" diye soranlar oluyordu. Neyse ki artık ben gelmek isteyenlere "Aşırı bir kalabalık var, parka girmek bile çok zor" deyip kalabalık yatışana kadar gelmemelerini tavsiye ediyorum. Yine de ülkenin diğer şehirlerindeki parklarda en küçük bir toplanmaya dahi gaz bombalarıyla saldıran polisin bu güzel parkı da yok edip yerine AVM, recidence ya da müze yapmak için inşa etmesinden çok korkuyorum. İlk yemek yapılacağı gece Mutfak kısmına gidip "Neye ihtiyacınız var lütfen söyleyin hemen alıp geleyim" dediğimde mutfakta çalışan arkadaşın cevabıyla bitireyim: "Her şeyimiz var çok sağolun, bi tek yanımızda olun ve bizi yalnız bırakmayın başka bir ihtiyacımız yok."


Fotoğraf Listesi:

1- Gümüşsuyu'ndan barikatların arasından geçerken görülebilen "Taksim Komünü'ne Gider" afişi
2- Bostanın yan tarafından bir sahne
3- ELimde koca bir E harfiyle poz veren ben :)
4- Park etrafındaki zekice süslemelerden biri: Satranç taşları
5- Aynı gün aynı manşetle çıkıp Türk basınının durumunu bize özetleyen 7 gazete
6- Gezi Bostanı
7- Pembe iş makinası Gezi'nin en güzel objelerinden biri olarak zihinlerdeki yerini koruyacak
8- Duvarları süsleyen güzel afişlerden biri

Önerilen Sayfalar:

* Gezi Parkı işgali sonrası Yel Değirmeni'nda bir işgal evi - Don Kişot: Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
* Avrupa'dan alternatif yaşam örneği: Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
* Hamburg'da bir işgal evi - Rota Flora: Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün