bienal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bienal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2017 Perşembe

15. İstanbul Bienali

Ve iki yılın ardından İstanbul yine Bienal havasına girdi. Bir öncekinde şehrin çok çeşitli yerlerine yayılmış sergilerle karşılaşmıştık. Bu sefer işimiz daha kolay gibi; toplam 6 mekan var ve en uzağı Koca Mustafa Paşa Hamamı. Galata Rum İlköğretim Okulu, İstanbul Modern, Pera Müzesi, ARK Kültür ve Yoğunluk Sanat Atölyesi diğer mekanlar.

16 Eylül - 12 Kasım 2017 tarihleri arasında İyi Bir Komşu temasıyla düzenlenen 15. İstanbul Bienali şehri çağdaş sanatın dünyada hatırı sayılır mekanlarından birine dönüştürünce İstanbul'un diğer müze ve galerileri de boş durmamış, sezonun önemli sergilerini bu tarihlere denk getirmeye çalışmışlar. Gezdikçe yeni sergilerle güncellemek üzere başlayayım gördüklerimi anlatmaya.

15. İstanbul Bienali

Öncelikle Bienalin bu sene küratörler Elmgreen & Dragset’in elinden çıkmış İyi Bir Komşu teması bir arada yaşama konusunu gündeme taşıyarak ilgi çekici bir iş ortaya çıkarma potansiyeli taşırken ne yazık ki Bienal kapsamındaki işler bu açıdan çok da doyurucu değil. Konseptin içini doldurmak konusunda yetersiz kalmak ve konunun özüyle bağlantı kurmakta zorlanmak bir yana özellikle şimdiye kadar hep ana mekanlardan biri olan İstanbul Modern'deki işler ne yazık ki çok sönük ve derdini anlatmaktan uzak kalıyor. Teker teker bakalım mekanlara.

İstanbul Modern:

Önce güzel bir kaç işe değinmek istiyorum. Normalde favorim değildir videolar; vurucu yerleştirmeler her zaman beni çok daha fazla etkiler. Ne yazık ki İstanbul Modern'de böyle işlerle karşılaşamadım. En beğendiğim iş Volkan Aslan'ın Evim Evim Güzel Evim videosu oldu. Son yıllarda hep trajik öykülerle karşımıza çıkan tekneyle göç etme olgusuna teknedeki evle yeni bir pencere açıyor sanatçı. Evin içi ile dışını, yaşam alanının sınırlarını sorgulayan bir iş çıkıyor karşımıza. İstanbul Modern'de bir diğer beğendiğim iş de Güney Kore'de yaşayan Kim Heecheon'un Halter Kaldırmak videosu oldu. Bir ölümün ardından izleri takip eden anlatıcı yaşadığımız dünyaya paralel sanal dünyada devam hayatımızı gözler önüne seriyor. Bu ikisi dışındaki işler derdini anlatmaktan çok uzak geldi bana. Yonamine'in işleri Burhan Doğançay'ın yıllar önce yaptıklarının yanında çok sönük taklitler gibiydi. Young-Jun Tak'ın ters duran mobilyaları artık sanal ortamda bile ucuz bir eğlence malzemesine dönmüş ters ev kavramını yeni bir forma sokmaktan çok uzak. Tek tek değinmeyeyim ama diğer işler de eski Bienallerin yanında çok sönüktü.

Pera Müzesi:

İstanbul Modern'den daha az ama çok daha doyurucu işler vardı Pera Müzesi'nin üç katına yayılmış salonlarında. En üst kattan başlayacak olursak Tsang Kin- Wah'ın Dördüncü Mühür - O Gayesiz Ve O İkinci Defa Ölmek İstiyor isimli işi zihnin içinde dolanıp duran düşüncelerin hayat bulmuş formu gibiydi. Pera'da en beğendiğim işlerden biri o oldu. Alejandro Almanza Pereda Bienal açılmadan işleriyle ilgili haberler gelmeye başlayan bir isimdi. En üst katta ve ikinci katta sergilenen betona hapsolmuş doğa resimleri ile doğanın şehirleşmeyle yok edilmesi kadar estetiğin de modernlikle yok oluşu üzerine düşündürüyor. Hemen yan taraftaki Njideka Akunyili Crosby'nin üç tablosu da imgelerden üretilmiş imgeler olarak karşımıza çıkıyor. 

Dördüncü katta Vajiko Chachkhiani'nin ilgimi çekmeyen videosunu geçiyorum. Yan tarafta Sim Chi Yin'in Sıçan Kabinesi, penceresiz sığınaklarda yaşayan işçilerin yaşam alanlarını gün ışığına çıkararak ilgi çekici kareleri bize ulaştırıyor. Bu katta bir diğer beğendiğim iş de Gözde İlkin'in buluntu kumaşlarla yarattıkları oldu. Gerek çizimler, gerekse de işleme ve dikişlerle bu ortak hafızada yer etmiş desenlere sahip kumaşlardan yüzü seçilemeyen insanların bir arada olduğu tablolar çıkaran sanatçı geçmişle bugünü yerel öğeler eşliğinde başarılı bir şekilde bir araya getiriyor. 

Üçüncü katta üç sanatçının eserleri yer alıyor. Lee Miller'ın çektiği resimlerdeki tekinsizlik bir an ilgimi çekse de asıl Fred Wilson'un Afro Kısmet enstalasyonu eski eserlerdeki detayları gün yüzüne çıkararak sanat eserlerinde yeni bir okuma nasıl yapılır konusunda başarılı bir örnek çıkarıyor karşımıza. 

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu:

Rum Okulu'nun girişinde bizleri Pedro Gomes-Egana'nın Eşyaların Etki Alanı karşılıyor. Yeraltı'ndaki hareketlerin yukarıda yarattığı değişimleri sorgulayan bir performans bu. Bir üst katta en ilgi çekici iş Heba Y. Amin'in 'Kuşlar Uçarken' videosuydu. 1995 Mısır yapımı 'Birds of Darkness' filmindeki dialogları kuş görüntüleri üzerine yerleştiren bu işte uygulamadan ziyade fikri çok başarılı buldum.

2. katta Bilal Yılmaz'ın Kirli Kutu isimli işi İstanbul haritası üzerinden kaybolmakta olan zanaatlere ve burdan yola çıkıp şehrin ruhuna ışık tutuyor. Bir hapishanede etrafı aydınlatan projektör misali hareket eden robotik kol ucundaki lamba şehir haritasını duvara yansıtırken ara ara belirli bölgelere odaklanıyor. Bu kattaki bir diğer odada Andrea Joyce Heimer'in resimleri karşılıyor bizleri. Kendi kişisel tarihini perspektifi bozarak oluşturduğu tablolar ve onlara eşlik eden notlarla göz önüne sunan Heimer'in işleri samimiyeti yansıtış şekliyle en beğendiğimiz işlerden biriydi. Morag Keil ile Georgie Nettell'in 'Günlük Hayatın Faşizmi' isimli videosu İngiltere'den yola çıkıp yeni neslin bugünün ekonomik koşulları altında barınma ihtiyacını karşılamakta ne kadar zorlandığına ışık tutuyor. Rum Okulu'ndaki en beğendiğim iş Jonah Freeman ile Justin Lowe'nin Gölgede Senaryo yerleştirmesi ve videosu oldu. Retro fütüristik bir ortam tasarımı (ki Herman Kahn'ın 1967'de yayınlanan 2000 Yılı kitabına dayanıyor) ardından da bu geçmişte yapılmış gelecek tasarımının 1.30 saatlik video çok keyifli bir seyir sunuyordu. 3. katta Erkan Özgen'in Harikalar Diyarı videosu duyma ve konuşma engelli Muhammed'in Ocak 2015'te IŞİD tarafından kuşatılan Kobani'de yaşadığı travmaları beden diliyle anlatması üzerine kurulu. Beden dilinin ne kadar gerçek bir anlatım olduğunu gösteren sade ama çok vurucu bir videoya imza atmış Özgen. Bu kattaki bahsedeceğim son iş Lungiswa Gqunta'nın kırık cam şişelerinden ürettiği 'Çimen' isimli enstalasyon. Geçişi engellemek için bahçe duvarları üzerine yerleştirilen keskin cam şişeler bu sefer zenginlik sembolü olan çimenden bir bahçe olarak karşımıza çıkıyor. 

En üst kattaki Leander Schönweger'in 'Ailemiz Kaybetti/Kayboldu' isimli yerleştirmesi içiçe geçmiş odalardan oluşan bir labirent. Gittikçe küçülen kapılarla odadan odaya geçerek içinde ilerlenen bu labirent modern kentlerde mekanda kurulan/kurulamayan ilişki ve kaybolmuşluk duygusunu başarılı bir şekilde hissettiriyor. 

Gelelim Bienal'e paralel düzenlenen etkinliklere.

Ai Weiwei
Porselene Dair
Sakıp Sabancı Müzesi
12 Eylül - 28 Ocak

Ai Weiwei son yıllarda sadece kültür sanat sayfalarında değil aktivist kimliğiyle dış politika sayfalarında da bolca karşımıza çıkan bir isim. Ülkesindeki rejimle yaşadığı sıkıntılar kadar günümüzün en önemli konularından göç etrafında yaptığı çalışmalar da onu sürekli gündeme taşıyor. Sakıp Sabancı Müzesi Ai Weiwei'nin porselen işlerini ön plana çıkaran bir sergi açacağını duyunca açıkçası beklentim çok da yüksek değildi. Buram buram Çin kültürü kokan sergide Ai Weiwei porselenle çok ilgi çekici işler de çıkarmış ama serginin tamamı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kendi kişisel hikayesini işleyen kimi işler biraz fazla drama sırtını yaslamış gibi geldi bana. Tamam baskıcı rejimlere lanet olsun, tamam çok zor şartlardan geçmiş sanatçı ama yine de kişisel acıların bu kadar göze sokulduğu bir sergiyle karşılaşınca ister istemez Acıların Kadını Bergen geldi gözümün önüne. Neyse, çok da kötü değildi şimdi hakkını da yemeyeyim. Legolarla yaptığı duvar halısı benzeri işler, porselen çiçek tarlası, Çin vazolarına deforme olabilen elastik malzemeymişçesine yaklaşımı ilgi çekiciydi. 

Canan 
Kaf Dağı'nın Ardında
ARTER
12 Eylül - 24 Aralık

Daha önce İstanbul Modern'de işlerine rastladığım Canan'ın Kaf Dağı'nın Ardında sergisi Bienal döneminde karşıma çıkan işler arasında en beğendiklerimden biriydi. Üç kata yayılan sergi yukarıdan aşağıya Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden oluşuyor. Doğu mistisizmi, masallar ve mitolojiden faydalanarak buram buram bu topraklar kokak işlere imza atmış Canan. Bizleri yabancılaşmanın günümüzde ulaştığı noktadan uzaklaştırıp gerçekle, var olanla yüzleştirmeye çalışan bir kadınsı dokunuş var Canan'ın işlerinde.

En üstteki Cehennem katındaki Garaibü'l-mevcudat serginin de en başarılı işlerinden biriydi. Işıklar yandığında karşımıza çıkardığı çizimlerle bu karanlık oda bizleri korkularımızla yüzleşmeye çağırıyor. 

Araf katı sosyal medyada bolca paylaşılan Dışarıda Çok Kötülük Var yerleştirmesiyle gündeme geldi. Aşkın fazlasının delilik olarak algılandığı bu topraklarda Canan çok sevmenin o kadar da negatif olmadığını göstermeye çalışıyor adeta. Benim favorimse 60 dakikalık Hezeyan videosu. Bu kadar uzun videolar sıkıcı olma potansiyelini barındırsa da saat başında salonda yerinizi alıp günümüzde geçen bu hikayeyi ilgiyle izlemenizi tavsiye ediyorum. 

Giriş kattaki Cennet bölümü İstiklal Caddesi'nden de görülebilen Hayvanlar Alemi yerleştirmesiyle başlıyor. Canan'ın bu sergide en çok kullandığı malzemelerden biri renk renk kumaşlar. Burada da masallardan fırlamış hayvan yastıkları var karşımızda. Cennet bölümünün sonunda Ay Işığında Yıkanan Kadınlar videosu çıkıyor karşımıza. 1980'lerin sonunda Burgazada'da yaşamış, özgür ruhlu Madam Marta için yapılmış bu video da serginin ilgi çekici eserlerinden. 

Unutmadan, serginin girişinden alabileceğiniz Audioguide, sergideki eserleri daha iyi anlamak için güzel bilgiler veriyor. 

Ahmet Polat
The Myth of Men
Leica Galeri
7 Eylül - 2 Aralık

Bomontiada'daki Leica Galeri, Leica fotoğraf makineleri satış mağazasının bir kısmında sergiler düzenleyen bir mekan. Markaya biraz fazla angaje olmuş sergi alanındaki eserler de Leica marka makinelerden çıkmış. Art arda dizilmiş fotoğraflarla yaratılan hareketli görüntülerle ataerkil toplumda erkek olma halini sorguluyor Ahmet Polat. Vakti olan ve fotoğrafa ilgi duyanlara tavsiye ederim. 

Fotoğraf Listesi:

1- Gözde İlkin'in Pera Müzesi'nde sergilenen işlerinden biri
2- Ai Weiwei'nin porselen çiçek bahçesi
3- Ai Weiwei'nin legolarla yapılmış duvar halısı benzeri tablosu
4- Canan'ın Dışarıda Çok Kötülük Var yerleştirmesi

Önerilen Sayfalar:


24 Kasım 2013 Pazar

İki Deniz Arası 1 - Yeniköy'den Baklalı'ya

2013'te düzenlenen 13. İstanbul Bienali'nin en ilgimi çeken işlerinden biri Serkan Taycan'ın Karadeniz'den Marmara'ya 60 küsür kilometrelik yürüyüş rotası işiydi (13. İstanbul Bienali) . Bienal sırasında düzenlenen yürüyüşlere ne yazık ki katılamamıştım ama Kasım ayındaki ilk yürüyüşe katılıp yaklaşık 16 km süren Yeniköy-Baklalı etabını yürüdüm. İşte Kanal İstanbul'un geçeceği güzergah olduğu düşünülen bu rotada eğer ki proje gerçekleşirse bambaşka bir hale dönüşecek olan bir İstanbul parçasının 2013'teki hali:

Sabah Taksim'den kalkan minibüsümüz yaklaşık bir saat sonra önce Karaburun Köyü'ne ulaştı (İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası). Köy kahvesinde verdiğimiz kahvaltı molasının ardından köyün 5 kilometrelik kumsalının bittiği yerdeki Yeniköy'den başladık yürümeye. Yürüyüş güzergahının başlangıç noktası eski linyit madeni sahasının sınırı. Halen %10 randımanla çalıştığı söylenen madenin hafriyatı denize dökülüyormuş ve köylüler deniz kıyısına vuran bu hafriyatının içinden kullanılabilir durumdaki kömürleri eleklerle toplayıp çuvallarla taşıyorlardı. Kışlık yakacak ihtiyaçlarını bu şekilde karşılıyorlar.

Maden yatağı boyunca irili ufaklı bir çok gölcük de yer alıyor. Kazılmış boşlukları yağmur sularının doldurmasıyla oluşan gölcükler dışında ilgimizi çeken bir diğer şey toprağın yapısı. Bir çok katmandan oluşan zeminin engebeli yüzeyinde yürümek başka bir gezegende yürümek gibi sanki...

Bu maden yatakları ayrıca üçüncü havalimanının da yapılacağı alanın içinde yer alıyor. Üçüncü köprü - Üçüncü Havalimanı - Kanal İstanbul. Baba-oğul-kutsal ruh kadar birbirini tamamlayacak bu üç öğe, gittikçe büyüyen İstanbul'un son yeşil alanlarını, tam anlamıyla şehirleşmemiş-yapılaşmamış son kısımlarını da içine alacak büyük, tek bir proje aslında. İkinci Köprü sonrası İstanbul'da yaşananlara bakarak gidişatın ne yönde olacağını tahmin etmek çok da zor değil: Önce köprü sayesinde doğudan saldırı başlayacak. Ardından yollar havalimanına çıkacak. Havalimanı olduğu için toplu taşıma da gelecek. Bu arada etraftaki küçük köyler büyüyecek. Ana arterin üzeri legal ya da illegal yapılaşmaya açılacak ki Kuzey Ormanlarının hızla yokolması ve İstanbul nüfusuna milyonlarca yeni kişi eklenmesi demek bu. Ayrıca yapılaşma sadece Avrupa yakasının kuzeyinde yer almasın diye Kanal İstanbul boyunca yapılaşmanın zaten olduğu güneye ve daha batıya da yayılacak... İşte basında Kanal İstanbul'un geçeceği söylenen bu rota boyunca yaptığım yürüyüşte, şehrin sınırlarında neler olduğunu ve nelerin yok olacağını görmek bu açıdan önemli benim için. Bu kuzey-güney rotası dışında doğu-batı istikametinde bir yürüyüş de yok olacak olan kuzey ormanlarını görmek açısından ilgimi çekiyor. Belki yakın bir gelecekte onu da yaparım.

Serkan yürüyüş boyunca fırsat buldukça, bu rotayı rehbersiz yürüyecek olanlar için işaretler bırakıyor ama kimi yerlerde işaret bırakacak yapılar yok ne yazık ki. (Bu yürüyüşü kendi başına ya da hala devam eden grup yürüyüşleri varsa grupça yapmak isteyenler için öncelikle İki Deniz Arası'nın Facebook sayfasını ziyaret edebilirler: https://www.facebook.com/ikidenizarasi) Keza harita ve haritanın arkasındaki metin de yolculuğunuza eşlik edecek, ancak patikalar boyunca süren yolu bulmanız konusunda size çok da yardımcı olmayacak materyaller. O yüzden yalnız yürüyecek olanlar muhtemelen Serkan'ın bulduğu patikalar dışında kendi yollarında yürümek zorunda kalacaklar ama bu da aslında işin güzel yanlarından biri. Başlangıç ve bitişi bulduktan sonra (belki o noktalar bile değişebilir) arada geçen süreç herkesin kendi rotasında yürümesine ve kendi içsel yolculuğunu yapmasına sebep olacağından tercih edilen bir şey bence.

Linyit yataklarının ardından yeni ağaçlandırılmış bölgeye gelmeden ilk molamızı veriyoruz. Normalde 12 kişiyle yapılan yürüyüşler bu sefer 22 kişiyle yapılıyor. Grupta birbirini tanımayanlar yavaş yavaş kaynaşmaya, sohbet etmeye başlıyorlar.

En son bayırı tırmanıp çıktığımız düzlüğün ardından ormanlık arazi - sulak tarlalara dalıyoruz. İçinden küçük bir kanal geçen bu arazinin ardından köylülerin sürdükleri tarlalara ulaşıyoruz. Serkan'dan dinlediğimiz kadarıyla her yürüyüşte bambaşka bir örtü çıkıyormuş karşımıza.

Durusu köyünün taşlarla işaretlenmiş parselli arazisi, ileride evler yapılınca sokağa dönüşecek bir yerin ilk hali. Köy bu tarafa doğru planlanmış durumda. Köyün içine girmemizle 10 kilometreyi tamamlıyoruz. Mola yerine gidip öğlen yemeğimizi yiyoruz.

Yemek sonrası herkeste bir yorgunluk ve şişkinlik hali var ama doymuşluğun verdiği mutluluk da hepimizin yüzünden okunuyor. Bundan sonraki kısmı biraz daha hızlı yürümemiz lazım.

Eskiden ismi Terkos olan Durusu köyü, Melen çayından su getiren projeden önce İstanbul'un ana su kaynağıydı. Eski su pompasının yer aldığı iki uzun bacalı bina su müzesine dönüştürülmüş durumda ancak nedense müze yıllardır açılmıyormuş. Binaya uzaktan göz atıp Tayakadın'a doğru yola koyuluyoruz. Asfalt yol boyunca tırmanırken etrafta çok hoş müstakil evler var. Belli ki şehirden kaçanlar yerleşmiş buralara.

Otobana ulaşmamızla ilk hızlı-medeniyet izi çıkıyor karşımıza. Üçüncü köprünün devamı niteliğinde açılacak yolun provası olan bu yoldan karşıya geçince "Trabzon'un Düzköy İlçe Derneği Aile Mezarlığı"nı görüyoruz. O taraftan göç edenlerin kendileri için yaptırdığı bir mezarlık burası.

Baklalı köyüne tarlaların, otlakların arasından ulaşırken hava da kararmak üzere. Karanlık yeşil otlağı soldururken kulaklarımda High Hopes çınlıyordu. Köy kahvesinde dönüş öncesi çay molası verdiğimizde yorgunluğu her halinden belli olan grup üyeleri, beraber yaptığımız yolculuğun dışında kendi içsel yolculuklarının da bittiğini fark edip akıllı cep telefonlarıyla medeniyete bağlanmışlardı bile çoktan.

Dönüşte Serkan'a teşekkür edip ayrıldık. Serkan'ın iş durumuna bağlı olarak yapılıp yapılmayacağı belli olacak olan diğer etaplara katılabilir miyim bilmiyorum ama bu yürüdüğümüz rota ve belki de sonrası bundan sonra çok daha gündemimde yer alacak. Kim bilir belki uzun yürüyüşler hatta daha önce Rob'un da yaptığı gibi çadır-uyku tulumuyla rotadan ayrılmadan yürürüm bir gün belli mi olur? (Rob'un üç günlük yürüyüşünün fotoğraflarına göz atabilirsiniz.)

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Sahilde kömür toplayanlar
2- Maden yatağındaki gölcüklerden biri
3- TOKİ'nin elinden çıkmış gibi duran karınca yuvaları
4- Durusu Köyü'ne gelmeden tarlaları aşarken
5- Baklalı Köyü'ne doğru Trabzon'un Düzköy İlçesi'nden olanların mezarlığı


19 Ekim 2013 Cumartesi

13. İstanbul Bienali

İşte 2 yıl daha geçti ve İstanbul'un ortasında Bienal vahası yeniden kuruldu. 14 Eylül'de "Anne Ben Barbar mıyım?" başlığıyla açılan Bienal şimdilik 20 Ekim tarihinde sona ereceğe benziyor. 18 Ekim'de bu yazıyı kaleme alana kadar 250 000'in üzerinde ziyaretçi sayısına ulaşmış olması şimdiye kadarki Bienallerle karşılaştırıldığında çok daha fazla ilgi çektiğini gösteriyor (Daha önceki Bienaller 8-10 haftada 90 000 civarında kişi tarafından ziyaret edilirdi). Hele ki süresi Contemporary Istanbul İcra Kurulu'nun da talep ettiği şekilde 20 gün daha uzatılırsa muhtemelen sayı 400 000'lere yaklaşacak.

2011'de Felix Gonzales-Torres'in çalışmalarından yola çıkıp 5 ayrı temadaki işlerden oluşmuştu Bienal. Bu sefer ise sanki Haziran isyanı bekleniyormuşçasına seçilmiş olan 'Kentsel Dönüşümün Etkileri' kavramsal çerçevesine odaklanarak şehrin içinden geçtiği zamansal süreci tam kalbinden vurmayı başaran bir program var karşımızda. Haziran ayına kadar işlerin önemli bir kısmı hazırlandığı için, Gezi sürecine doğrudan değinen işler çok sınırlı kalsa da; aslında işlerin tamamına yakını, yaşam alanlarından edilen insanların mücadeleleri üzerine kurulu. Sulukule'de yaşanan kentsel dönüşümün orada yaşayanları yerlerinden etmesi öncelikli olarak karşımıza çıkan konu oluyor. Dünyanın özellikle gelişmekte olan kesimlerinden gelen işlere bakacak olduğumuzda; Hindistan'daki köylülerin ellerinden alınmaya çalışılan arazileri için mücadelelerinden (Amar Kanwar - Suç Mahalli. Salt) Tayland'da yaşadıkları site yıkılarak yerine ticaret merkezi yapılmasına karşı direnen insanların el fenerleriyle gerçekleştirdikleri şiirsel projeye (Bertille Bak - Koruyucu Acil Durum Işık Sistemi. Galata Rum İlköğretim Okulu), Sulukule'de yerlerinden edilen insanların şimdiye kadar alıştığımız Roman müziğinin dışına çıkıp Hip-hop'la isyanlarını dile getirdikleri klipten (Halil Altındere - Harikalar Diyarı. Antrepo no.3) Arjantin'de zamanında stadyumu bile olan bir gecekondu mahallesinde 2000'lerde başlayan sanatsal etkinlikleri anlatan işlere kadar makro ya da mikro ölçekte direniş hikayeleri ön planda yer alıyor. 

Bienal'deki işlerden bir diğer kısmı "küçük çırpıntılar büyük dalgalar yaratır mı?" sorusunu soruyor. Antrepo'nun hemen girişinde bizi karşılayan kiremit duvar (Jorge Mendez Blake - Şato), tek bir kitabın duvarda meydana getirdiği deformasyonla, Polonya'dan Akademia Ruchu'nun yolda ayağı tökezlemiş insanlara verilen tepkiyi gösteren Tökezleme videosuyla (Antrepo 3), yine Antrepo'daki Koyunların Sessizliği videosunda sokakta dört ayak pozisyonunda yürüttüğü insanlara çevredekilerin tepkisini yansıtan Mısırlı Amal Kenawy hiç beklenmedik bir anda meydana gelebilecek toplumsal tepkiler üzerine düşünmemizi sağlıyorlar. 

Bienal'de ilgimi çeken bir kaç işten daha bahsetmek istiyorum. Antrepo'da Fernando Ortega'nın Orta Boy Bir Nehri Geçen Küçük Bir Kayık İçin Müzik adlı eseri çok uzaklarda bir nehirde yolcu taşıyan kayıkçı için ünlü bir yıldızın şarkı bestelemesi üzerine kurulu bir iş. Tam bir yolculuk süresince başlayıp biten şarkıyı ne yazık ki biz değil bu 1 küsür dakikalık yolculuğu yapanlar dinleyebiliyor sadece. Büyük bütçeli, kalabalık kitleler için yapılan sanata alternatif bu iş merkezden çok uzakta bulunabilecek/oluşturulabilecek zenginlikleri anlatması açısından da çok etkiledi beni. 

Carla Filipe, Antrepo'da sergilenen, kitap kurtları tarafından yenmiş kitaplarıyla Portekiz'deki ekonomik krizde zora düşen sanat kurumlarının korumasız bırakıldığında neler yaşayacaklarını anlatıyor adeta. (Emek sineması yıkılırken, Beyoğlu sineması ve Robinson Crusoe kitabevi zor durumda olduklarını açıklamışken ekstradan üzerine düşünülecek bir proje olmuş)

Yine Antrepo'da Fernando Piola'nın Kızıl Meydan Projesi ve Tutoia Operasyonu, habersizce ekilmiş kırmızı bitkilerle yapılabilecek eylemlerin sınırsızlığı konusunu ufuk açıcı bir şekilde anlatıyordu.

Jorge Galindo'nun sokaklarda cenaze arabası gibi gezdirdiği üzerlerinde ters dönmüş eski İspanyol devlet başkanlarının fotoğrafları olan araçların videosuyla, Maidez Lopez Trafik Kilit ve Yollar Açmak videolarıyla, Nicholas Mangan Çivisi Çıkmış Dünya, Annika Eriksson Ben Hep Burada Olan Köpeğim, Cinthia Marcelle Yüzleş, Jananne Al-Ani Kazıcılar ve Gölge Bölgeler II videolarıyla ilgimi çeken işlere imza atıyorlardı. Keza Angelica Mesiti'nin Vatandaşlar Bandosu videosu, kendilerini ait hissettikleri topraklardan uzakta yaşamak zorunda bırakılan göçmenlerin ait oldukları bölgenin müziğini yapmalarını etkileyici bir şekilde anlatıyordu. 

En sona sakladığım iki projenin ilki Arter'de sergilenen Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası. İmkansızlıklar üzerine düşünmeye iten bu projede sanatçı, hapishanedeki mahkumlarla zaman değişimi yapıyor. İçeride zaman geçirmesi mümkün olmayan sanatçı içerdeki mahkumlardan kendisi için, tasarladığı sanatsal projeleri gerçekleştirmesini isterken karşılığında dışarı çıkamayacak mahkumların yapmak istediklerini gerçekleştiriyor. Yukarıdaki sigara izmaritlerinden tablo, sanatçının isteği üzerine mahkumlardan biri tarafından yapılmış. Sanatçı bu gibi isteklerine karşılık dışarıda mahkumların birinin annesine doğum günü partisi düzenliyor, bir diğeri için eski kız arkadaşını gözetliyor, bir başkası için çocuğunun ilk adımlarını görmek için evine ziyarette bulunuyor... İşbirliğinin, imkansızlık duvarlarını nasıl yıkabileceği üzerine başarılı bir çalışma olmuş. 

Son proje Serkan Taycan'dan. Hükümetin mega projelerinden biri olarak sunulan Kanal İstanbul'un geçeceği düşünülen güzergahta 60-70 km'lik bir yürüyüşten oluşuyor proje. İki Deniz Arası adı verilen bu proje toplamda 4 güne bölünmüş olarak Karadeniz'den Marmara'ya yapı(lan/lacak) bir yürüyüşten oluşuyor. Galata Rum İlköğretim Okulu'nun en üst katında, rotayı ve yürüyüş bilgilerini de içeren haritası dağıtılan proje kapsamında yapacağım yürüyüşün hikayesi ilerleyen zamanlarda yine burada olacak.


Dışarıdan bakanlar için kentsel dönüşüm, eski binalar yerine yapılan yeni binalar demek. Kanal İstanbul, şehrin gelişimi; Üçüncü Köprü ve Havalimanı İstanbul'un çağdaş yüzü anlamına geliyor. Oysa Sulukulelerin dediği gibi "Burası sadece bir arsa değil." Bu bölgelerde bir yaşam var, insanlardan ya da doğanın diğer öğelerinden oluşan. Köprü çalışmaları sırasında Boğaz'ı yüzerek geçmek zorunda kalan domuzlar da bu topraklarda yaşıyor, kesilecek yüzbinlerce ağaç da. Yerlerinden edilen Romanlar ve onların bütün kültürel öğeleri de bu toprakların bir parçası Gezı Parkı'ndaki "3 tane ağaç", parkın kendisi ya da Emek Sineması da. 

Ücretsiz olmasının yanı sıra asıl belki de ilk kez, yaşanılan şehrin içinden geçtiği zamana dokunması mı Bienal'in bu kadar ilgi çekmesine sebep oldu? 


Fotoğraf Listesi 


1- Şener Özmen - İsimsiz

2- Jorge Mendez Blake'in duvarın altına koyduğu Kafka'nın Şato kitabını yerleştirerek yaptığı Şato adlı eseri
3- Brezilyalı Fernando Piola'nun, şimdilerde polis merkezi olan ancak cuntanın yönetimde olduğu yıllarda işkence merkezlerinden biri olan binanın bahçesine, belediyeden gelmiş bir peyzaj mimarı gibi davranarak gizlice kırmızı bitkileri ektiği ve bitkiler açıp bahçeyi kanın ya da devrimin kızıl rengine boyadığında fotoğrafladığı çalışma
4- Carla Filipe'nin kitap kurtları tarafından yenmiş kitapları sergilediği çalışma
5- Jananne Al-Ani'nin Kazıcılar videosundan bir sahne
6- Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası isimli çalışmasından 

Önerilen Sayfalar:

Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu: Bienal sonrası eserlerin sergilenmesi konusunda alternatif bir yaklaşım.