1 Ekim 2016 Cumartesi

Karlovy Vary'de Kış Vakti Günübirlik Ne Yapılır?

Prag'dan günübirlik Karlovy Vary'ye gelmek için Aralık uygun bir ay değil aslında; şöyle havanın açık etrafın yeşillenmiş olduğu bir zaman çok daha keyifli olurdu elbette. Lakin her zaman gezmek için güzel havalar bulamıyorum. Yine de tadını çıkarmak lazım deyip sabah 7.30 otobüsüne atladım. 2 saat 15 dakika sürüyor yol. Şehir merkezine yakın bir durakta indim otobüsten. Dönüşte nereden bineceğim diye sorduğum host çocuk hemen yan taraftaki otobüs durağını gösterdi bana.

Önce bi etraftaki sokaklara bakındım sonra başladım meşhur kaynak sularına doğru yürümeye. Karlovy Vary'yi gözünüzün önüne getirmek için Prag - Baden Baden ve Oylat'ı karıştırabilirsiniz. Kaynak sularıyla meşhur ama kaplıcalarıyla değil. Birbirinden güzel tarihi binalar dere kenarına dizilmiş, çoğu otel. Alt katları da dükkan. Şehrin bu kısmı tamamen turistlere ayrılmış. Yeni kısımlarsa burada yaşayanlar için belli ki. 2016'da 700. yılını kutlayacak Karlovy Vary ismi Charles'ın banyosundan geliyor. Kral 4. Charles buradaki sıcak su kaynaklarına şifa bulmaya gelerek başlatıyor hikayeyi. Sonrasında aralarında Mustafa Kemal'in de olduğu (yolun sonlarında yer alan kaldığı binanın üzerinde tabela asılı) bir çok ünlü isim geliyor buraya.

Karlovy Vary'ye gelince ne yapılıyor anlatayım size: Önce etrafta bolca bulunan bardakçılardan birinden gönlünüze göre bir bardak alıyorsunuz. Almazsanız dövüyorlar mı? Tabii ki hayır ama işte herkes böyle yapıyor. Hem sonrasında buradan bir anınız olur. Bardağınızı aldıktan sonra başlıyorsunuz etraftaki kaynaklardan su içmeye. Suyu hafif hareket ederek (misal yürüyerek) içmeniz tavsiye ediliyor. Bir de sakin, huzurlu şeyler düşünürseniz etkisi artıyormuş. Etrafta 15-16 tane çeşme var. Hepsi sürekli akıyor zaten. Bardağınızı doldurup yürüyün etrafta. Her çeşmeden farklı sıcaklıklarda su akıyor. Bir dönem buranın suyu şişelenip ülke çapında satılıyormuş. Biraz buruk bir tadı var suyun. Öyle lıkır lıkır içilecek bir su değil.

Sona yaklaşınca ufak bir ara sizi fünikülere götürüyor. Yukarıda manzarasıyla meşhur Diana Kulesi yer alıyor. Yürüyerek de çıkılabiliyor buraya ama fünikülerle çıkıp yürüye yürüye inmek en mantıklısı. Hava sisli olduğundan kuleden bir şey görmek mümkün değil ama güzel bir havada gelirseniz kuleyi tavsiye ederim. Yukarıda bir kaç hayvanlık bir hayvanat bahçesi, kelebek bahçesi ve bir de restoran var. Restoranın fiyatlar makul; bizde olsa böyle yerlerde uçuk fiyatlar koyuyorlar. Ağaçların arasından dolana dolana iniyorum yemeğin ardından. Her taraf kahverengi yapraklarla kaplı, kayaların üstü yeşil yosunlarla kaplanmış, hafif yağmur çiseliyor ve sis yüzünden anca 100 metreye kadar etraf görülüyor...

Suyun aşındırıp oluşturduğu vadi dışında iki taraf da çoğunlukla tepelik. Dolayısıyla anca bazı yerlerde 2 sıra bina var, onun dışında binaların arkası tepelik. Film seti gibi. Etrafta bir kaç tane kilise var; bir tanesi altın soğan kubbeli. Yıllar boyunca her gelen izini bırakmış.
Bu arada Karlovy Vary'nin bir de meşhur waffle'ı var. Aslında bizim kağıt helvaya yakın bir lezzet bu. Bir kaç yerde sıcak satıyorlar, bulursanız deneyin mutlaka. Ayrıca bir de meşhur bir Becherovka likörü var. Mucidi Becher için müze bile açmışlar; ben daha sonra denemek üzere uçağa sokabileceğim şekilde 100 ml lik boylarda aldım. Ülkenin bu kısmı Bohemia cam işçiliğiyle de meşhur. O yüzden hediyelik eşya alacaklar bunu da göz önünde bulundursunlar.

Dönüş vakti geldi. Otobüs kalkış saatinden 15 dakika önce muavinin gösterdiği duraktayım; ne gelen var ne giden. Kalkışa 5 dakika kasla etrafa detaylı bakınınca otobüslerin buradan değil karşı tarafta işaretli yerden kalktığını gösteren küçük pusulayı görüyorum. O adresi anlayana, ilgili yeri bulana kadar otobüs çoktan gidiyor. Karlovy Vary otobüs terminalindeyim. Meğer buradan kalkıyormuş otobüsler. Ilk boş koltuk 2 saat sonraya. Yapacak bir şey yok. Hemen etrafta bir bar bulup oturuyorum kalkış saatine kadar. Otobüste 4 tane Türk kadının nasıl olsa kimse Türkçe bilmiyordur diye düşünüp patavatsızca yolcuları çekiştirmelerini dinliyorum. Yurt dışında zincirlerinden boşanmışçasına tebriyesizliğe varacak şekilde kendinden geçen yurdum insanına bir kez daha kızıyorum. Yanındaki şişman kadına mı laf sokmadı, arkadaşının yanındaki erkek yolcuyu mu taklit etmedi...

Konuyu toparlayacak olursak Karlovy Vary'ye yazın gelmek daha hayırlı olabilir. 

Fotoğraf Listesi:

1- Kilisenin yanındaki süslü çardaklardan biri
2- Kimi kaynaklar kapalı mekanda ve şadırvanı da var.
3- Hava güzel olsa manzarası enfes olacak Diana Kulesi
4- Dere kenarı boyunca dizilmiş binalar
5- Su kaynaklarından birisi bu süslü çardakta
6- Tutma yeri aynı zamanda pipet olan bardaklardan bi kaç tane alın derim; dönünce taliplisi çok oluyor.

Önerilen Sayfalar:

- Şirin Çek Kasabası Olomouc
- Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno
- Baden Baden ve Strasbourg
- Trabzon Merkez ve Ayder
- Budapeşte'de 3 Gün
- Viyana ve Modling'deki Seegrotte

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kopenhag - Geniş Geniş

Daha önce kısa süreliğine defalarca gelmiştim Kopenhag'a. Her seferinde şehrin değişik yerlerini gezme şansım olmuştu (Şehrin batı kısmı ve Christiania diğer gezi yazılarında). Bu sefer yaklaşık 3 hafta kaldığım Kopenhag'da yaptığım gezilerden yola çıkıp ne var ne yok anlatayım:

Kısa notlar:

- Öncelikle Kopenhag'da bütün önemli müzeleri görmek isterseniz rahat 3-4 güne ihtiyacınız olur. Zaten büyük müzeler en az 2 saat vaktinizi alacak kadar kapsamlı. Müzeler kısmında gezdiklerimi tek tek paylaşacağım.

- Kopenhag gayet pahalı bir şehir. İstanbul'daki fiyatları 2'yle 3'le çarpın o kadar pahalı. O yüzden planınızı bu durumu göz önünde bulunduracak şekilde yapın.

- Ulaşım da çok pahalı. Günlük bilet 3 zone için 80 Kron. Biz 605 krona aylık bilet aldık.

- Kalacağınız yerde bisiklet varsa ve binmeyi seviyorsanız, özellikle kar kıyamet olmadığında, bisikletle her yere ulaşabilirsiniz.

- Hava Eylül ayında bile 'Winter is Coming'den hallice. 15 derece, bulutlu, rüzgarlı, zaman zaman yağmurlu bir havada geçti günlerimiz.

Bisikletle Ulaşım:

Bisiklet şehirde çok yaygın bir ulaşım aracı. Öyle sahilde gezintiye çıkmış gibi de değil basbayağı insanlar gidecekleri yere tempolu şekilde bisikletle gidiyorlar. Yaşlılar bile kafalarında kask (kask mecburi değil) harıl harıl bisikletle geziyorlar. Bisiklet yolları çok net biçimde ayrılmış ve gayet işlevsel. Lakin kuralları bilmek ve uymak çok önemli.

Öncelikle biz trafikte araç kullanırken bile sağ-sol sinyal vermeyebiliyoruz; Kopenhag'da bisikletliler dahi sinyal veriyor. Duracağı zaman arkasındakini uyarmak için elini kaldırıyor ya da döneceği zaman döneceği yönü gösteriyor. Yolun sağ tarafındaki bisiklet yolunu kullanmak gerekiyor ve bu yol tek yönlü. Ayrıca yaya geçitlerinde, yaya ışıklarında karşıya geçerken bisikletten inip bisikleti elinizde sürüyorsunuz. Bisiklet için özel trafik ışıkları da var ve bunlara uymanız gerekiyor.

Ben bisikleti kaldığım otelden buldum. Bisiklet kiralayan bir çok yer de mevcut ve bisiklet park yerlerini şehrin her yerinde görebilirsiniz. Özellikle biraz uzaktaki Grundtvig Kilisesine giderken bisiklet çok işime yaradı. Sadece yolları bulmakta biraz zorlandım. Yaya olarak gezerken istediğiniz yola sapabiliyorsunuz ama bisikletteyken bu biraz zor oluyor. Yine de çok zevkli; umarım yakında İstanbul'da da bisiklet yolları artar.

Müzeler:

Staten Museum for Kunst (SMK):
Danimarka Ulusal Galerisi ücretsiz bir sanat müzesi. Bizdeki karşılığı biraz İstanbul Modern gibi sanki. (İstanbul Modern gayet rahat bu müzeyle karşılaştırılabilecek profesyonellikte, kaynakları daha az olsa da). Müzenin içindeki bazı sergiler ücretli ayrıca içeride ücretsiz WiFi var. Kopenhag'da WiFi konusunda çok sıkıntı çekilmiyor bu arada. Unutmadan, müze binası da çok başarılı.

Koleksiyona gelince öncelikle 1900'ler Danimarka resminin örnekleri çıkıyor karşınıza. Arada heykeller, videolar ve yerleştirmeler de var. Sonra 1900-1930 arası  Fransız ressamları var sırada. Özellikle Matisse tabloları müzenin en değerli eserleri arasında.

1300-1800 arası Avrupa resim sanatının güzide örneklerini sergileyen kısımlar da çok zengin. Eğer resim ilgi alanınıza giriyorsa ya da ufak bir merakınız varsa bu müzeyi mutlaka ziyaret edin. Pazartesileri kapalı ve Çarşambaları 10-20 diğer günler 10-17 arası açık.

Nationalmuseet:
Danimarka Ulusal Müzesi de ücretsiz bir müze. Çok kapsamlı bir şekilde bu topraklara ilk gelen insanların izini sürerek başlıyor anlatmaya. Avrupa'ya yayılan ilk Homo cinsinin yaşadığı değişimleri, Neanderthalleri, ardından 35.000 yıl önce Homo CroMagnus'un çıkışını, CroMagnus'un sembolik düşünebilme yeteneğini ve bunun ortaya çıkardığı ilk çizimleri derken 14.000 yıl önce bu topraklara gelen ilk avcıları, ardından tarım toplumunu, taş devri, bronz çağı ve demir çağı derken Vikingler ve en son Hristiyanlık dönemini çok çeşitli buluntularla detaylı bir şekilde anlatıyor.2-3 saat boyunca bu müzede Danimarka tarihini detaylı ve keyifli bir şekilde inceleyebilirsiniz.

Davids Samling
Yine ücretsiz bir müze daha doğrusu koleksiyon. David Samling'in yıllar boyunca topladığı objelerin sergilendiği bu binaya koleksiyon demek daha doğru olur sanırım. Girişte size bir tablet veriyorlar ve gördüğünüz eserlerin kare kodlarını bu tablete okutup ardından eserle ilgili bilgileri tabletten okuyabiliyorsunuz. Pazartesi günleri kapalı olan bu koleksiyonun özellikle İslam eserleri çok övülüyordu lakin bizdeki müzelerden sonra bana çok yavan geldi. Vaktiniz varsa gidin ama beklentiniz büyük olmasın.

Danish Design Center:
Bu müze Danimarka tasarımcılarına ayrılmış ama arada dünyanın önde gelen isimlerinin tasarımları da karşınıza çıkabiliyor. Kalıcı bir sergisi yok sanırım; ben gittiğimde 20 yıllık periyodlar halinde 1900-2000 arasında yapılmış tasarımlar, bu dönemleri etkileyen ekonomik/toplumsal olaylar ve sanat akımları göz önünde tutularak açıklanıyordu. Daha çok sandalye tasarımlarının ön planda olduğu bu sergide Danimarka'da uzun yıllara dayanan tasarım geleneği de göz önüne seriliyordu. Tasarıma ucundan kıyısından meraklı olanların hoşuna gidecek bir müze burası. Yaklaşık 1.30 - 2 saatinizi alıyor diğer sergilerle beraber.

İşçi Müzesi - Arbejdermuseet:
1986 yılında açılan müzenin amacı son 150 yıllık süreçte işçilerin hayatlarını anlatmak. Girişte çocukların bundan 100 - 150 yıl önce hangi şartlarda yaşadıkları, çalıştıkları işler ve bu konudaki yasal düzenlemeler dönemin fotoğrafları eşliğinde detaylı İngilizce metinlerle anlatılıyor. Konu ilginizi çekiyorsa zevkle vakit geçireceksiniz eminim ki. Üst katlarda, bahsedilen dönemde işçilerin yani düşük gelirli halkın evlerinin birebir örnekleri dönemin eşyalarıyla birlikte sergileniyor. Buralarda karşınıza çıkacak dükkan vitrinleri ve bir ailenin üç kuşak boyunca yaşadığı değişimin üç kuşağın evlerinin bir kata taşınarak anlatıldığı kısım da ilgi çekici. Özellikle kraliyet ailesinin şatafatlı sarayları sonrası Rosenborg Sarayı'nın batısındaki bu müzeye gelmek iki farklı uçtaki örneği görmek açısından ilgi çekici.

Kehribar Müzesi - Amber Museum:
Aslında bu bina kehribar birliğinin satış yaptığı dükkan ama üst iki katını kehribar müzesi haline getirmişler. Kehribara ilgi duyan biri değildim; ta ki bu müzeyi gezene kadar. Fosilleşmiş reçine olan kehribar en az 1 milyon yıllık olursa kehribar ismini alıyormuş. Jurassic Park filminde dinazor DNA'sı elde ettikleri sinek 65 milyon yıllık kehribarın içinden çıkarılmıştı hatırlarsanız. İşte bu müzede içinde böcekler, sinekler, örümcekler olan 20 - 30 milyon yıllık kehribarları inceleyebilir, yaklaşık 45 kiloluk dünyanın en büyük kehribarına göz atıp sarıdan siyaha yeşile uzanan renk skalasıyla kehribar çeşitleri hakkında bilgiler bulabilirsiniz. Sizin için özel birine hediye almak için güzel bir taş kehribar. Alışveriş yapmak için illa alt katı seçmeniz gerekmiyor, bir dolu dükkan Ostergade caddesinde karşınıza çıkacaktır.

Bunlar dışında bi de benim vakit bulamayıp ya da ilgi göstermeyip gezmediğim müzeler var tabii: Lille Molle (Küçük değirmen) Christiania'nın hemen batısında eski bir değirmenin eve dönüştürüldüğü ve o haliyle korunduğu şirin bir müze. Belki ileride vakit bulursam uğrarım. Carlsberg Bira Müzesi şehrin batısında daha once gezdiğim yerlerde yer alıyor. Danimarka Musevi Müzesi ve Ulusal Fotoğraf Müzesi merkezde Christianborg Müzesi'nin olduğu adada yer alıyor. Göllerin kuzeyinde Zooloji Müzesi güneyinde Ulusal Galerinin batısında Jeoloji Müzesi yer alıyor. Yine merkezin kuzeyinde Polihistorisk Museum'da suç ve suçlular üzerine bir müze.

Kiliseler, Tarihi Yapılar ve Heykeller:

Grundtvig Kilisesi:
Bu kilise benim Kopenhag'da en beğendiğim yapı oldu. Peder Vilhelm Jensen-Klint tarafından 1900'lerin başında tasarlanan ve Klint'in ölümünün ardından oğlu tarafından tamamlanan bu kilise sadelikle ne kadar muhteşem tasarımlar çıkarılabileceğinin çok başarılı bir örneği.

Bethlehem Kilisesi:
Grundtvig Kilisesinden izler taşıyan, aynı mimarın tasarladığı hemen anlaşılan bir kilise. Binaların arasındaki bu yapıya yolun öbür tarafından bakın.

Marmorkirken:
Frederick Kirke (Frederick Kilisesi) olarak da bilinen bu kilise uzun yıllara yayılan bir inşa sürecinin ardından bitirilebilmiş. Yıllar boyunca yarım kalmış hatabe halindeki inşaat, etrafındaki alanla beraber bir iş adamına 1800'lerin sonlarında satılınca yolsuzluk davaları da hemen ardından başlamış. 1749'da başlayan inşaat 1894'teki açılışla beraber 145 yılda bitebilmiş.

Church of Our Saviour:
Christianshavn bölgesinde 1752'de açılan bu kilise özellikle şehrin güzel bir panoramik görüntüsünü sunan spiral kulesiyle tanınıyor. Yükseklik korkusu olanlar dikkatli çıksın bu kuleye. Ayrıca yukarısı rüzgarlı.

Alexander Nevsky Kilisesi:
Soğan kubbeleriyle, Rus tarzı hemen anlaşılan bu kilise, Rus Çarıyla evlenen Danimarka Prensesi için Rus hükümeti tarafından 1881-1883 tarihlerinde yaptırılmış.

Rosenberg Kalesi:
Yıllarca Danimarka kraliyet ailesine ev sahipliği yapmış bu kale 1800'lerde müzeye dönüştürülmüş. Şimdilerde de üç katında kraliyet ailesinin kullandığı eşyalar ve resimlerinin sergilenirken kalenin bodrum katında taçlar ve değerli mücevherattan oluşan Hazine kısmı bulunuyor.

Amalienborg Sarayı:
Meydandaki Kral Frederick V. Amalienborg heykelinin etrafındaki dört saraydan oluşan bir kompleks burası. Sadece kuzeydoğudaki kısım gezilebiliyor ve 1794'te buraya taşınan kraliyet ailesinin eşyalarını, odalarını, geçmişini görme şansı sunuyor.

Kastellet:
Bu beşgen kale şimdilerde piknik ya da yürüyüş yapmak isteyenler için güzel bir park işlevi görüyor. Ayrıca koşmak için de ideal.

Rundetarn:
Tepesinde teleskop bulunan ve dönerek çıkılan kule zamanında Gözlemevi olarak inşa edilmiş. Mimarisi ve tepesindeki manzara görülmeye değer.

The Black Diamond:
Aslında çok da tarihi değil ama 1999'da yapılmış, dışı siyah granit kaplı bu açılı yapının ön tarafında, kanallardaki dalgaların yansımalarını izleyebilirsiniz.

Gunboat Sheds:
Christiania'nın doğusunda yer alan bu eski askeri alan bugünlerde aslına sadık kalınarak yapılan restorasyon sonrası iş yeri olarak kullanılıyor.

Nyboder Evleri:
Aslında bunlar askerlerin kaldığı evlermiş. Şimdilerde sivil halkın da kullanımına açık olan bu binaların ne olarak kullanılacağına henüz karar verilmemiş ama bu sevimli binalar özellikle boyandıkları sarı tonuyla meşhurlar. Danimarka dilinde sarının bu tonuna Nyboder sarısı deniyormuş.

Küçük Deniz Kızı:
Carlsberg firmasının 1900'lerin başında yaptırdığı bu meşhur heykel şimdilerde turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri. Defalarca saldırıya uğrayan heykelden ziyade heykelle fotoğraf çektiren turistler çok daha ilginç bir görüntü ortaya çıkarıyor.

Gefion Çeşmesi:
Küçük Deniz Kızının hemen yakınında yer alan bu çeşme de Carlsberg ailesinim şehre bir armağanı. Zaten Kopenhag denince Carlsberg ismi zihninize öyle bir kazınıyor ki bütün şehri bu aile kurmuş sanıyorsunuz.

Parklar Bahçeler:

Tivoli Bahçeleri:
Tivoli havaların sıcak olduğu zamanlarda bir de Christmas Zamanı açık olan bir eğlence parkı. İçinde konser alanları, restoranlar, yeşil alanlar ve bir de lunapark bulunuyor.

Fotoğraf Listesi:

1- Grundtvig Kilisesi
2- Rosenberg Kalesi
3- Christiania'nın etrafındaki kanallarda yüzen bir karavan
4- Kehribar Müzesinde görebileceğiniz, içine böcekler hapsolmuş kehribar örneği
5- İşçi Müzesi'nden bir sahne
6- Tivoli Bahçeleri'nin girişi gece gece
7- Kanallarda, eve dönüştürülmüş gemilerden biri
8- Tivoli'deki Lunapark

Önerilen Sayfalar:

7 Ağustos 2016 Pazar

Malmö ve Lund

Kopenhag'da bir tam gün boşum olunca hemen yakınlardaki iki şehre günübirlik bir kaçamak yaptım. Malmö zaten Kopenhag'a yarısı deniz altından, yarısı üstten bir yolla bağlı. Lund da üniversite şehri olarak bilinen tarihi bir yerleşim yeri. 

Kopenhag - Lund tüm gün geçerli gidiş dönüş bileti kişi başı 220 Danimarka Kronu tutuyor (Yaklaşık 100 TL). Bu biletle yol üstündeki Malmö'yü de geziyoruz, zaten çok sık tren var bu hatta. Danimarka kronunu 2'ye İsveç kronunu 3'e bölüp TL olarak hesapladım ben gezimde (Eylül 2015). Danimarka'dan İsveç'e geçince ilk hissettiğiniz şey fiyatların ucuzlaması oluyor. 

Tren Kopenhag'dan Lund tren istasyonuna yarım saatte ulaşıyor. 1600'lerde kurulmuş İsveç'in ilk üniversitesi bugün 40.000 küsur öğrencisiyle aynı zamanda ülkenin en büyük üniversitesi de. Bir nevi Eskişehir gibi yani. Şehrin tarihi merkezi gayet iyi korunmuş durumda ama çeperde de bolca yeni yerleşimler mevcut. 

Biz gezimize All Saint Kilisesi ile başlıyoruz. 1892'de yapılmış bu tuğladan kilisenin ardından Botanik Bahçesi'ne (Botaniska Tradgarden) geçiyoruz. Şehrin merkezindeki bu güzel bahçe, envai çeşit bitkiye de ev sahipliği yapıyor. Biz bulamadık ama girişteki Information kısmından aldığımız haritaya göre hemen bu binanın arkasında erguvan bile varmış. İstanbul'a has endemik bir tür olan erguvanı bu soğuk iklimde hem de seranın dışında nasıl yetiştiriyorlar şaşırdım açıkçası. 

Botanik bahçesinin içinde bir de sera var. Saat 11'de açılan serada çok daha nemli/sıcak iklimlerden getirilmiş bitkileri bulabilirsiniz. Seranın yanındaki küçük göletteki nilüferler de çok güzel. Bu arada serada nilüfer benzeri bir bitki çok ilginç geldi bana; fotoğrafını da yayınlayayım burada tam olsun.

Botanik bahçesinden sonra kaybola kaybola sonunda Kutsal Ruh Kilisesini (Church of Holy Spirit) buluyoruz. 1968'de yapılmış bu modern kilise binası daha önce gördüğüm kiliselere hiç benzemiyor. İlginç bir dini yapı olmuş. 

Şehrin merkezine doğru geri dönerken 1867'de inşa edilen Lund Gözlemevi'nin yanından geçiyoruz. Lund'daki ilk gözlemevi 1672 yılında inşa edilmiş ancak 1676 yılındaki Lund Savaşında yıkılmış. Şimdiki gözlemevinin yapılması için bi 200 yıl kadar beklemek gerekmiş. 

Merkezdeki Lund Katedrali tahmin edileceği üzere şehrin en eski yapısı. Zaten diğer tarihi yapıları da katedralin etrafında görebilirsiniz. Katedralden aşağı inerken sağdaki kitapçıdan tarihi merkezin güzel bir eskizini alıyorum. Kopenhag'daki muadillerinin yarısından bile ucuz fiyatlar bu arada. 

Katedralin etrafında Bibliotek, Kungshuset (Kral'ın Evi) ve Tarih Müzesini de görebilirsiniz. Pazartesi günü kapalıydı tarih müzesi. Bi de Kültüren Müzesi var etrafta ama onu da biz pas geçtik Malmö'ye doğru yollanmak için. Lund özellikle üniversite okumak isteyenler için huzurlu bir şehir. 

15 dakikalık bir tren yolculuğu sonunda Malmö'ye varıyoruz. Malmö'de aslında çok fazla gezecek yerimiz yok. Önce liman bölgesinde yer alan İsveç'in en yüksek gökdeleni Turning Torso'ya doğru yürüyoruz. Bu 90 derece dönmüş ilginç gökdelen 2005'te açılmış. Sonra benzerleri başka yerlere de yapılmış. 

Ardından Malmö Kalesine geçiyoruz. Etrafına hendek kazılmış bir kale bu ve şu an içinde bir müze ve akvaryum barındırıyor. Pek ilgimizi çekmediğinden pas geçiyoruz bu müzeyi de. Etrafındaki balıkçı kulübelerinin yanından geçip merkezdeki trafiğe kapalı sokaklarda turluyoruz bir süre. 

Şehrin lüks merkezinden güneye devam ederseniz daha çok göçmenlerin yaşadığı bölgelere geliyorsunuz. Türklerin, İranlıların, Çinlilerin, Taylandlıların mekanları dolu buralar. 

Yemek yemek için önce vejataryen Cafe Glassfabriken isimli bir mekanı arıyoruz. Ne yazık ki verilen adreste yeller esiyor; mekan kapanmış. Bu sefer yanımdaki arkadaşıma geçiyor seçim hakkı ve soluğu bir Steak House'da alıyoruz. :) Kött Baren isimli mekanda içki dahil kişi başı 200 lira civarı bir fiyata karnınızı doyurabiliyorsunuz. Vejataryenler için daha hesaplı patates kızartması gibi seçenekleri mevcut. Tatlı için Kao's isimli mekana geçiyoruz. Çok mu lezzetliydi tatlılar? Ortalama... Olmasa da olur yani. 

En son Malmö Sinagogunun yanından geçiyoruz. Önündeki yol trafiğe kapanmış, etrafta herhangi bir tabela ya da açık kapı yok. Yine de Davut yıldızından belli sinagog olduğu. İskandinav ülkelerinde bile huzurlu Yahudi dini yapıları olamıyor ne yazık ki. 

Malmö tren istasyonundan trenimize atlayıp dönüyoruz Kopenhag'a. Tren istasyonunda ücretsiz şifresiz WiFi da var, gidenlere duyurulur. 

Fotoğraf Listesi: 


1- Lund Botanik Bahçesi'ndeki nilüfer benzeri bitki
2- Kutsal Ruh Kilisesi'nin modern binası
3- Lund Katedrali
4- Yanar dönerli Turning Torso
5- Bu da Malmö'de St. John Kilisesi'nin hemen alt tarafında karşımıza çıkan fütüristik bir metro istasyonu
6- Malmö Sinagogu

Önerilen Sayfalar: Kopenhag'dan gezi yazıları

* Kopenhag - Geniş Geniş * Kopenhag Bir Günde Gezilebilir mi?
* Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania 







. 

5 Ağustos 2016 Cuma

Şirin Çek Kasabası Olomouc

Brno'dan günübirlik bir yolculuk yaptım Olomouc'a (Olomos okunuyor). Çek Cumhuriyeti'nin kasabamsı sevimli bir şehri Olomouc. Çek Cumhuriyeti'nde ulaşım için Student Agency'ye gitmek en makulü diyorlar biz de öyle yapıp Brno'dan kişi başına 105 Korun'a biletlerimizi alıyoruz. Yaklaşık 1 saatte varıyoruz Olomouc terminaline.

Önce Masarykova Trida Caddesi boyunca şehre doğru yürüyüp nehrin ilk kolundan sonra ikinciden önce Nabre Zi boyunca sağa kıvrılıyoruz. Yeşil çatısıyla hemen dikkat çeken 100 yıllık Olomouc Ortodoks Kilisesi var karşımızda. Altın rengi soğan kubbelerindeki Rus etkisi hemen göze çarpan bu kilise çok da eski değil, 1939'da yapılmış. Biraz daha devam edince bu sefer çok daha eski tarihli bir dini yapı çıkıyor karşımıza: Hradisko Manastırı. 1078'de Morava Nehri kıyısına inşa edilmiş bu yapı 1784'de askeriyeye devrediliyor. 1802'den beri de askeri hastane olarak hizmet veriyor.

Nehrin öbür tarafına geçme vakti artık. Yeşillikler arasında karşıya geçip bahçeli güzel evlerin olduğu semtin ardından merkeze geliyoruz. Radnice denilen Hükümet Konağı'nın altında Turist Information yer alıyor. Buradan haritamızı ve gezilecek yerlerle ilgili bilgileri alıp başlıyoruz dolaşmaya. Aralık ortasında Christmas Market bu merkezdeki meydana açılmış. Hava 4 gibi karardığından Christmas Market'in tadını çıkartma işini akşama erteleyip önce Slovanska üzerindeki Church of Immaculate Conseption'a uğruyoruz. Daha önce görmediğim bir İsa figürü var burda: Çarmıha gerilmiş ama camdan vitray şeklinde. Az aşağıda da Saint Maurice Kilisesi (Kostel Svateho Marice) var. Bu kilisenin kulesine çıkıp şehri izlemek de mümkün.

Güneye inip bu sefer başlıyoruz çeşmeleri gezmeye. Olomouc bolca Barok dönemi çeşmelerle dolu. 1700'lerin başından kalma bu çeşmeler eski Roma Tanrılarını karşımıza çıkarıyor. Jüpiter, Merkür, Neptün, Herkül... Herkül Çeşmesinin zeminindeki hikayesine göre bu çeşme 1687'de Türklerin Viyana kuşatmasında başarısız olması anısına inşa edilmiş. Ayrıca Olomouc'un kurucusu kabul edilen Jül Sezar'ın da bir çeşmesi meydanda karşınıza çıkacaktır.

Meydandaki Hükümet Konağı ayrıca Astronomik saate de ev sahipliği yapıyor. 100'lerce yıllık ömrü boyunca defalarca yenilenmiş bir saat bu aslında ama en son 2. Dünya Savaşından sonra yıkılan saatin yerine Varşova Paktı'na üye Çekoslovakya'da Sosyalist Gerçekçilik akımına uygun şekilde çalışanları gösteren bir saat yapılmış. Şimdilerde saati eski hallerinden birine dönüştürmeyi düşünüyorlarmış.

Meydanda Hükümet Konağı'nın tam karşısında Edelmann Sarayı yer alıyor. Zamanının zenginlerinden birinin yaptırdığı bu sarayda şimdilerde dükkanlar ve bir tiyatro yer alıyor.

Olomouc denince en çok hatırlanacak anıt yine bu merkezde: Holy Trinity Column. 32 metre uzunluğunda, 1754'te yapılmış bu anıt UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde de yer alıyor.

Alttaki meydana inince yine çeşmeler ve Marian Plague Anıtı karşınıza çıkacak. 1700'lerin başında şehirde baş gösteren veba salgını sonrası dikilmiş.

Alt meydandan güneye devam ederseniz karşınıza Sen Catherine Manastırı çıkacak. 1951'de komünist dönemde müzeye çevrilen manastır 1287'de inşa edilmiş.

Hemen alt taraftaki Aksamitova Sokağı'na saparsanız merkezdeki en yeşillik parka ulaşacaksınız. Şehir surları boyunca uzanan bu parkın içinden ufak bir dere de akıyor. Ayrıca park şimdilerde bakımsız duran Yugaslav Askerler Mozolesi'ne de ev sahipliği yapıyor. Zamanında Yugoslavya toprağı olan bu anıt dağılma sonrası kime ait olduğu problem olduğundan bir türlü restore edilemiyormuş.

Surların arasındaki üstü kapalı merdivenlerden çıkınca önce Olomouc'un tescilli Art Nouveau evlerinden biri Villa Primavessi çıkacak karşınıza. Bu evin iç dekorasyonunda Gustav Klimt de görev almış.

10 metre devam ederseniz bu kez Sen Michala Kilisesini göreceksiniz. 1600'lerin sonlarında yapılan bu kilisenin özellikle iç süslemeleri güzel. Burdan doğuya devam edince Sen John Santander Şapeli'ne ulaşacaksınız. Zamanında buradaki hapisanede işkenceye uğramış John Santander.

Tramvay yoluna ulaşıp merkezin ters yönünde yürürseniz önce Modern Sanat Müzesi'ni ardından  Triton Çeşmesini göreceksiniz. Durmayın devam edin yürümeye. Olomouc'un en şaşalı katedrali az ileride solunuzda karşınıza çıkacak: Sen Wenceslas Katedrali. Biz bu gotik katedrale hava kararınca ulaşabildik. Orta Avrupa'nın karanlık sokakları nasıl efsaneler yaratıyor işte bu katedralin önünde çok net anladım. Katedralin yan tarafında şimdilerde müze olarak kullanılan kısım da zamanında buraya inşa edilmiş kalenin kalıntıları dönüştürülerek oluşturulmuş.

Merkeze dönüp Christmas Market'te vakit geçirebiliriz artık. En kısa gün yaklaşırken saat 4'te kararıyor hava. Karnımız da hafiften acıkmaya başladı. Çeklerin abur cuburlarından bahsedeyim biraz da. Bramboraky, patatesten mücver gibi yağda kızartılıyor. Biraz tuzluydu benim yediğim ama onun dışında lezzetliydi. Langose bizim lokmaya ya da bişiye benziyor; yağın içinde kızarmış hamurun üstüne tartar sosu, dövülmüş sarımsak ve rendelenmiş peynir koyuyorlar. Bi de tatlı olarak Trdelnik var. Aslında trdelnik bir dönem bizde de Kuzey ve Güney dizisiyle meşhur olmuştu. Makara deyip satılmaya başlanmıştı ama tutmayınca piyasadan kalktı. Bobin etrafına sarılmış ve üzerine şeker serpilmiş hamuru çevire çevire ateşin üstünde çıtır hale getiriyorlar. Bazı yerlerde (bizde de böyleydi) içine Nutella sürülüyor. Nutella'lı daha tatlı oluyor.

Karnımız da doyduğuna göre dönüş vakti geldi. Sevimli bir yer Olomouc, vaktiniz varsa ve yolunuz düşerse tavsiye ederim.

Fotoğraf Listesi:


1- Holy Trinity Column ve Kent Meydanı

2- Hradisko Manastırı
3- Altın rengi soğan kubbeleriyle Olomouc Ortodoks Kilisesi
4- Şehir surları ve altındaki park
5- Sosyalist Gerçekçilik üslubuna göre yenilenmiş astronomik saat

Önerilen Sayfalar:

- Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno 
- Viyana ve Modling'deki Seegrotte 
- Bir günlük Bratislava Gezisi

3 Temmuz 2016 Pazar

Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno

Çek Cumhuriyeti denince aklına Brno gelen biri değilimdir. Bi Prag'ı bilirim bi de film festivali nedeniyle duyduğum Karlovy Vary'yi. Dinnoşum Batuhan eğitim için Zlin'e gidince ben de gezi rotamı Çek Cumhuriyeti'ne kırdım ve gitmişken bir kaç şehir daha göreyim deyip soluğu Brno'da aldım.

Ulaşım:

Brno'ya ulaşımın en kolay yolu Viyana'dan otobüse binmek. Havaalanından Student Agency'nin otobüsleri Brno'ya hemen hemen 2 saatte bir kalkıyor ve yol 2 saat sürüyor. İnternetten ya da otobüse binerken 16 €'luk biletlerden alma şansınız var. Otobüs durağı hemen eski şehrin güneyinde ve merkezi yerlere yürüme mesafesinde. Brno'ya 3 saatte Prag'dan da otobüsle (ya da trenle) ulaşma şansınız var. Havaalanı da var Brno'nun ama pek işlek bir meydan değil.

Konaklama:

Ben booking.com'dan geceliği 25 €'ya, 2 kişilik ortak banyolu oda tuttum. Tam merkezdeydi. Her yer binadan çıkma mesafesindeydi. Kaldığım hostelin adı 7 Nights. Güler yüzlü, yardımsever çalışanları var. Hostel de temiz. Bir tek yataklar biraz sertti ama her şey yepyeniydi.

Genel Bilgi:

1000 sene önce kurulan Brno 380.000 nüfusu olan bir öğrenci şehri (90.000 öğrenci). 1948'de komünist sistem özerkliğini kaldırana kadar da Moravia'nın başkentiymiş. Aslında 2 gün gezilecek kadar ilgi çekici bir kent olsa da çok gözde bir turistik yerleşim yeri değil. Yine de eski Hükümet Konağı'nın olduğu binada Turist Information yer alıyor, faydalı bir haritayı buradan ücretsiz temin edebilirsiniz. Döviz büfelerinde kurlar çok uygun ve komisyon alınmıyor. Trafiğe kapalı Masarykova Caddesi üstündeki döviz büfeleri gayet iyiydi. Brno'da musluk suyu içilebiliyor. Bir de hemen her caddede ücretsiz WiFi var. İnternet lazım olursa bu kablosuz bağlantıları rahatça kullanabilirsiniz.

Yeme İçme:

Christmas Market nedeniyle ben bolca oradaki abur cuburlardan tıkındım. Mesela eritilmiş isli peynir çok lezzetliydi. Hakeza Langose ve Bramboraky de. Bi pizzacı gösterdi Batuhan o da ucuz ve lezzetliydi: Poe Poe. Koca pizzayı 52 Koruna satıyorlardı. Hem yemek hem de içmek için kaldığım binanın alt katındaki Skog'u tavsiye ederim. Bir de meşhur biracıları var: Starobrno. Brno'nun yerel birasının üretim yerinde (Mendlovo Namesti, Numara 20) güzel bir restoranda ister yemeğinizi yer ister bira seçeneklerini deneyebilirsiniz. İngilizce menüleri de var.

Gezilecek Yerler:

Ben gezmeye meşhur yer altı yapılarıyla başlıyorum. Öncelikle belirtmeden geçemeyeceğim; bu Çekler ölülerle ve kemiklerle fena halde kafayı bozmuş durumdalar. Daha önce ziyaret ettiğim Kutna Hora'da bir kilise tamamen insan kemikleriyle süslenmişti. Burada da bizi bolca ölü ve kemik bekliyor.

Gezmeye ilk başladığım nokta San James Katedralinin yan tarafındaki dehliz. Kilisenin etrafı eskiden hep mezarlıkmış, lakin şehir büyüdükçe kilise civarındaki araziler kıymetleniyor tabii ve buralara yeni yerler inşa edilmesi daha rantabıl oluyor. Tıpkı zamanında Ermeni mezarlığı olan alanın Gezi Parkı, TRT Radyoevi ve Divan Otel yapılması için ortadan kaldırılması gibi bu kilise yanındaki mezarlık da ortadan kaldırılıyor. Mezarlardan çıkan kemikler için kilisenin altına bir gömü kazılmaya başlıyor. Dehliz şeklinde bir süre kazılıp planlanandan önce sonlandırılıyor bu kazı ve mezarlardan çıkan iskeletler yığma şekilde buraya atılıyor. En son bu kısım kapatılıyor ve 1800'lerde böyle bir yer yapıldığı unutuluyor. Ta ki 2001'e kadar. 2001'de Avrupa'nın en büyük ikinci Ossuary'si (Türkçe'si Kemiklik sanırım) keşfediliyor ve 2012'de bu 50.000 kişinin kalıntılarını barındıran Kemiklik ziyarete açılıyor. İçerisi kemiklerin mağaza vitrini düzenlermiş gibi geometrik bir uyumla sergilendiği bir yer. Brno Ossuary'ye bilet alırken diğer yeraltı dehlizlerini de gezeceğinizi söylerseniz %10 indirim yapıyorlar haberiniz olsun.

Bir sonraki ziyaret güzergahım Vegetable Market altındaki Labirent. Labirent'in girişi meydandaki 20 numaralı binadan yapılıyor. Zamanında meydandaki evler ve dükkanlar yer altına kilerler kazıp buraları kimi zaman ardiye, kimi zaman şarap mahzeni, kimi zaman da bir nevi buzdolabı olarak kullanmışlar. 2011'de bu kilerler birbirine bağlanmış ve uzun bir koridor şeklinde ziyarete açılmış. Biraz çocuklar için olmuş gibi ama yine de görmeye değer.
Bir üçüncü dehliz daha var meydanda ama burası için 'çok çocuklara yönelik' lafını duyduğumdan burayı es geçiyorum. 

Şimdi Çek mumyalarını görmeye gideceğim. Bir hafta önce Torino'da Mısır Müzesi'nde Mısır mumyaları görmüştüm ama bu seferkiler çok daha yakın tarihli. Capuccin Kilisesinin altında sergilenen mumyalar 1500'lerden başlayıp 1800'lere kadar uzanan ölüleri sergiliyor. Dedim size Çekler ölülerle kafayı bozmuş diye; burada gördükleriniz kendi kendine mumyalaşmış ölüler. Zamanında Capuccin tarikatına bağlı olanlar öldüğünde ölü bedenleri kilisenin altına gömülmeden bırakılırmış. Bırakıldıkları yerdeki hava sirkülasyonu nedeniyle de bir süre sonra çürümeyip mumya haline gelirlermiş. İşte bu mumyaları parasını ödeyip görebiliyorsunuz. Kapıya bir de "Burası müze değildir lütfen ölülere saygılı olun" yazmışlar. Sen ölüleri teşhir nesnesi haline getir bilet kes sonra 'saygılı olun'.

Bu kadar ölü görmek yettiyse şimdi artık daha alışılmış yerler gezebiliriz. Müzeler içinde benim en çok ilgimi Moravske Zemske Müzesi çekti. Müzede bütün açıklamalar Çekçe, ayrıca sergilenen kalıntıların tarihleri bile doğru düzgün belirtilmemiş ama yine de 25.000 ila 29.000 yıl öncesine ait olan Dolni Vestonice Venüs'ünü görmek için müzeye gidiyorum. Avusturya'da gördüğüm Willendorf Venüs'ü gibi bu da ilk insan elinden çıkmış sanatsal ya da dini eserlerden biri. En eski insan yapımı heykellerin 40 küsür bin yıllık olduğu düşünülürse bu Dolni Vestonice Venüs'ünün önemi daha iyi anlaşılabilir. Yaklaşık 70.000 yıl önce bilişsel devrim geçiren ve soyut düşünebilmeye başlayan Homo Sapiens'in elimize ulaşan en eski tasarımlar bunlar.

Meydanın az yukarısında Sen Peter ve Paul Katedrali yer alıyor. 1645'te yandıktan sonra 1700'lerde yeniden Gotik tarzda inşa edilmiş bu katedral.

Bir diğer dini yapı az önce kemikle süslü dehlizlerini ziyaret ettiğimiz San James Kilisesi. Kilisenin özellikle kule duvarına dikkatli bakarsanız size kıçını dönmüş çıplak bir adamın bir yandan da kıçını şaplakladığını göreceksiniz. Brno'da böyle umulmadık küçük nazar boncuğu mu diyeyim haylazlık mı diyeyim anomaliler başka yerlerde de karşınıza çıkıyor. Bunun en meşhuru eski Hükümet Konağı'nın üstündeki süslemeler. Bu 5 sütundan birinin üstü özellikle kıvrımlı yapılmış. Efsaneye göre bunun sebebi taş ustasına parasının zamanında ödenmemesiymiş. O da böyle intikamını almış.

Aralık ayında Brno'da iki tane Christmas Market kuruluyordu. Biri Cabbage Market denilen pazarın kurulduğu meydanda diğeri de Özgürlük Meydanı'nda. Özgürlük Meydanı'nda fallik bir obje gibi görünen astronomik saat de pek bi değişik geliyor göze.

Son olarak biraz bayır çıkarak gidebileceğiniz Spilberk Kalesi var. Hava açık olduğunda güzel bir manzarası da olacak bir kale burası. Hakeza yine 100 küsur metre uzunluğunda dehlizleri de ziyarete açık.

Bunlar dışında Brno'da UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Villa Tugendhat, Anthropos Müzesi ve Brnolu olan bilim adamı ve rahip Mendel'in (hani biyoloji dersinde bezelyeleri eşleştirip genetiğin temel kurallarını bulmuştu) çalışmalarına adanmış Mendelianum Müzesi gibi değişik seçenekler de sizleri bekliyor. 

Keyifli bir şehir Brno. Yolu yakınlara düşenler mutlaka uğrasın.

Fotoğraf Listesi:

1- Hükümet Konağı'ndaki biri yamuk bırakılmış süsleme
2- San James Kilisesi altındaki Ossuary (Kemiklik)
3- Fallik bir obje gibi meydanda duran saat
4- Capuccin Kilisesi mumyaları
5- Kemiklikte ben
6- Dolni Vestonice Venüsü
7- Capuccin Kilisesi altındaki mumyalar

Önerilen Sayfalar:

* 1 saat mesafediki Şirin Çek Kasabası Olomouc
* Avrupa'da Mumya görebileceğiniz bir başka müze için: Torino'da Bir Haftasonu
* Bir başka Christmas Pazar'ı için: Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
* 25.000 yıllık Willendorf Venüs'ü için: Viyana Doğa Tarihi Müzesi - Naturhistorisches Museum Wien