28 Kasım 2016 Pazartesi

Zanzibar

Hint Okyanusu'nda Afrika kıyılarına yakın, Tanzanya'ya bağlı küçük bir ada Zanzibar. Egzotik bir tatili uygun fiyata çıkarmak isteyenler için çok ideal. Zanzibar'a gitmek isteyenlere tecrübelerimi madde madde anlatayım.

Ulaşım ve Ülkeye Giriş:

Zanzibar'a Kasım 2016'da gittim. Aralık 2016'da THY Zanzibar seferlerine başlayacağından sizin için en kolay ulaşım yolu THY'yle Zanzibar'a uçmak olabilir. Biz THY'yle Darusselam'a uçtuk, sabah 3.30'da indikten sonra yaklaşık yarım saat pasaport kontrolünde bekledik. Uçakta dağıtılan form dışında bir de inince bankolarda bulunan çok benzer bir formu dolduruyorsunuz. Ardından sıraya girip belge teslimi, fotoğraf çekimi ve parmak izi verme süreci var. Bu sırada 50 $ vize ücretini de topluyorlar. 4 gibi geçiyorum pasaport kontrolünü. Uçağımız sabah 7'de. Etrafta tek açık mekan Tasty Life isimli fast food yeri. WiFi'ı çalışmıyor ne yazık ki  (dönüşte de çalışmıyordu). En azından kahve var ve uçak saatine kadar bekleyebiliyoruz.

İç hat uçuşlarının hangi terminalden yapılacağı firmaya göre değişiyor. Precision Air'ın uçakları daha büyük olduğundan Uluslararası uçuşların yapıldığı terminalden kalkıyor; Coastal Aviation ise 12 kişilik küçük uçaklarla uçtuğu için İç Hatlar Terminalinden. İç Hatlar Terminaline gitmek için kapıdaki taksilerle 10 dolara anlaşabilirsiniz ya da yürüyerek 20 dakika sürüyor. Havaalanının bahçesinden çıkınca trafik ışıklarını göreceksiniz. Çıktıktan sonra sola doğru dümdüz yürüyün; VIP Terminali ve Kargo Terminalini geçin, karşınıza İç Hatlar Terminali çıkacak. Uçak biletlerine gelecek olursak yaklaşık kişi başı 80-85 dolar civarında bilet fiyatları. Gemiyle de gidebilirsiniz elbette ama uçaktan indikten sonra gemi iskelesine gitmek de bir problem. Gemi daha ucuz ve uzun süreli olmasına rağmen aradaki farkı taksi parasına vermek zorunda kalabilirsiniz.

Darusselam Zanzibar uçuşu 20 dakika sürüyor. Coastal Aviation'ın Cessna 208 Caravan tipi uçakları tek pilotlu, 12 kişilik, ayrı kokpiti ve hostesi olmayan küçücük uçaklar. Ben ilk kez böyle bir uçağa bindim, herhalde sizin de hayatınızın geri kalanında biraz zor karşınıza çıkar.

Bizim otelimiz Nungwi'de. Zanzibar'da indikten sonra Nungwi'ye ya taksiyle gideceksiniz ya da daladala ile. Taksiciler Nungwi'ye götürmek için pazarlığa 60 dolardan başlayıp 40 dolara kadar indiler. Dönüşte 30 dolara havaalanına taşıyacak taksi gördüm. Biz yine zor ve maceralı yolu seçip daladalaya atlıyoruz. İlk hedefimiz Zanzibar'ın merkezi sayılan Stone Town. Daladala bizim minibüsler ayarında bir toplu taşıma aracı. En azından havaalanı hattında çalışanlar öyle. Havaalanından sağa doğru çıkınca hemen durağın oraya gelecekseniz. Buradan geçen daladalaların çoğunun son durağı Stone Town. Kişi başı 300 Şiline Stone Town'a götürüyorlar. Buradan Nungwi'ye devam etmek için 116 numaralı daladalaya binin. İndiğiniz caddede yüzünüzü Stone Town'un merkezine doğru verince sağa doğru yürüyeceksiniz. Yaklaşık 10 dakika sonra Nungwi daladalalarını göreceksiniz. Şanslıysanız minibüs tipi değilseniz küçük kamyonet arkası gibi bir daladala sizi bekliyor olacak. Normalde turistlere yüksek fiyat çekmeye kalkıyorlar; biz kişi başı 2000 Şilin ödedik. Belki daha azına bile taşıyorlardır bilemeyeceğim ama başka birinden 6000 Şilin aldıklarını da gördüm. Hemen yandan kalkan 117 numaralı daladala da Kendwa'ya gidiyor ki ikisi birbirine çok yakın (2-3 km). Yol 1.30 saat civarı sürüyor ve o küçük daladalaya 19 kişinin sığdığını gördüm. Son durakta inince geldiğiniz yol arkada kalsın siz sola doğru yürüyünce plaja ulaşacaksınız. Haritayla yol bulmak çok zor çünkü ne yol var ne sokak... Sora sora otelinizi bulabilirsiniz bu noktadan sonra.

Nerede Kalınır?

Biz okuduklarımızdan yola çıkıp tercihimizi Nungwi'den yana kullandık ve hiç pişman kalmadık. 5 gün boyunca sadece bir gün botla adanın doğusuna giden bir tura katıldık onun dışında hep Nungwi'nin sahillerindeydik. Nungwi'den Kendwa'ya uzanan ve sonrasında da devam eden beyaz kumsal, tropikal ada deyince aklınıza gelebilecek her şeyi size sunuyor. Suyu sıcak, plaj göz alabildiğine uzanıyor, sahilde anlamsız yapılaşmalar yok... Tayland biraz uzak kaçıyor ya da muson sezonunda olduğundan havası uygun değil diyorsanız hemen rotayı Zanzibar'ın Nungwi köyüne çevirin, pişman olmayacaksınız.

Stone Town'da bir gece kalınır mı? Biz kalmadık ve çok da pişman olmadık. Son günümüzde Stone Town'ı yarım gün gezmek yetti bize ama Zanzibar'da yaşamı merak ediyor, hem halkla kaynaşıp hem de tarihi yerleri görmek istiyorsanız bir gece de Stone Town'da kalabilirsiniz.

Konaklama:

Biz gitmeden 2 gecelik yer ayırttık Atii Garden Bungalows isimli küçük otelde. Kahvaltı dahil geceliği 85 dolardı. Otel güzel, bahçesi şirin ama sahile 400-500 metre mesafede. Kahvaltı kızarmış ekmek, reçel ve meyveden oluşuyor. Odada buzdolabı da yok. Ayrıca hani Amerikan mutfak diye bir kavram vardır salonla mutfak bitişik olduğunda işte bu tesisin odası da 'Zanzibar tuvalet' şeklinde. Yani tuvaletin kapısı yok, bi tek perde var arada. Eğer bu otele balayı çifti olarak giderseniz mesela sorun yaşayabilirsiniz; belki daha 3-5 ay birbirinizin yanında çok da rahat davranmayacak olabilirsiniz. Ya da henüz tuvaletten gelecek sesleri duyacak kadar samimi olmamışsınızdır belli mi olur? Neyse, biz 2 gün sonunda başka bir mekan baktık ve geceliği 50 dolara Union Beach Hotel'de yer bulduk. Booking.com puanı düşük bu otel bize fazlasıyla yetti. Bir kere kahvaltıda omlet var, daha ne olsun? Tuvaletin ayrı kapısı var. Sahilin hemen dibinde... Odada klima ve buzdolabı var. Fiyat performans oranı da gayet iyi. Kötü taraflarına gelince: Oda eski görünümlü, hiç havalı bir mekan değil, tuvalet ve banyo da eski gibi.

Saydığım iki mekan da uygun fiyatlı alternatif arayanlar için yerler. Balayında havalı bir mekanda olmak isterseniz ya da Afrika ve hijyen gözünüzü korkutuyorsa, kokoş bir tipseniz, daha lüks bir yer arıyorsanız o zaman Double Tree Hilton, Smiles ve Diamond isimli mekanlar tam size göre. İki kişi gecelik 200 dolar ve üstü mekanlar bunlar. Kendi şezlonglu bahçeleri var. Odalar daha şekilli şemalli.

Nerede Ne Yenir?

Önce Nungwi'de gittiğimiz mekanlardan bahsedeyim.

Langi Langi: Aslında bu mekanı gece konaklama için de düşünmüştük lakin yorumlarda işletmecilerin konaklayanlara çok kötü davrandığını okuyunca vazgeçtik. Yine de yemek konusunda hep iyi şeyler yazılmıştı; biz de bir akşam güneşin batışını burada izledik. Yemekler de manzara da gayet güzel. Balık ve pizza seçeneklerini beğendik. Fiyatlar orta  - ortanın hafif üstü seviyede.

Coco Cabana: Burası da sahil şeridinde, akşamüstü sahile masalar çıkaran tesislerden biri. Tatlılar hariç fiyatları Langi Langi'den ucuz. Yemekleri güzel servis iyi. Sahilde gün batımında yemek yemek için tercih edilebilecek bir yer.

Baraka Restaurant: Aynı zamanda konaklama yeri de olan bu mekan bizim en beğenmediğimiz yer oldu. Servis inanılmaz yavaş; Türkiye'de olsa kavga çıkarırsınız o kadar kötü. 50 dakika tatlı beklemek nedir? Yemekler de eh işte, idare eder.

Smiles: Smiles yukarıda da bahsettiğim üzere aynı zamanda lüks bir otel. Sahil tarafındaki şezlongları ve internetini kullanmak için günlük 5 dolar ücret istiyor. Nungwi'de her yer plaj olsa da yine de Türkiye'deki plaj ücretlerinin yanında gayet uygun bir fiyat. Şezlongların yan tarafındaki restoranda da yemek yiyebilirsiniz şezlongunuzda uzanırken de. Ben özellikle kajunlu sebzeli dürümünü tavsiye edeceğim size. Kajunsuz bile güzel ama kajunlusu enfes olmuş.

Stone Town'a gelecek olursak burada geçirdiğimiz kısa vakitte öncelikle yerel lezzetleri denemek isteyeceklerin seveceği Lukmaan'a gittik. İçerisi turist dolu ama bolca Zanzibarlı da var. Fiyatlar esnaf lokantası ayarında, yemekler de öyle. Arap mutfağıyla Tanzanya-Zanzibar mutfağının karışımı olan bu yemekler özellikle yerel halkın ne tarz yemekler yediğini merak eden ama hijyen hassasiyeti nedeniyle deneyemeyenler için ideal. Anglikan Kilisesi'nin yan tarafında olan Lukmaan'ı kime sorsanız gösterir.

Gezilecek Yerler:

Dediğim gibi biz 4 gece konakladığımız Zanzibar'da çoğunlukla Nungwi'de egzotik tatil keyfi yaptık. Upuzuuuun sahil boyunca saatlerce yalın ayak yürüdük. Denizin çekilmediği saatlerde yüzdük, deniz çekildiğinde deniz kestanesi ve envai çeşit canlı toplayan kadınları seyrettik. Deniz en yüksek noktasına geldiğinde mahsur kalmamak için pozisyonumuzu ayarladık... Anlayacağınız yunuslarla yüzme, baharat, ulusal parkta maymun görme gibi turlara hiç bulaşmadık. Siz isterseniz sahilde adım attığınız an birisi gelip size bu turları satmaya kalkacaktır zaten. Gözünüze kestirdiğiniz biriyle pazarlığa tutuşup anlaşın. Biz sadece Mnemba Adası'nın yanındaki mercan kayalıklarında şnorkelle yüzmeye gittik. Yaklaşık 6 saat süren bu turda adanın doğusunun da nasıl aynı güzellikteki kumsallarla kaplı olduğunu gördük. Doğu tarafı daha bakir; hemen hiç yapılaşma yok. Mercan kayalıklarında şnorkelle yüzmek de çok keyifli ama Tayland'daki ya da Ürdün Akabe'deki kadar şaşaalı değil burada su altındaki manzara.

Yine de bir daha gidersem meşhur The Rock restorana uğramak isterim. Bir şey yemesem de en azından görmek isterim denizin ortasında bir kayaya inşa edilmiş bu restoranı.

Stone Town:

Stone Town Zanzibar'ın geçmişle bugününün içiçe geçtiği kısmı. Eski yapılarla yeniler bir arada. Düzensizlik had safhada. Daracık sokakların kimi turistler kimi yerel halk için olan dükkanlarla dolu. Turistik bir tişört de yerel kıyafet dikmek için kumaş da bulabilirsiniz.

Zanzibar denince akla gelen en meşhur kişi Freddy Mercury olsa gerek. Queen'in solisti çocukluğunu Zanzibar'da geçirmiş. Evi şimdilerde bir otelin parçası.

Stone Town'da Anglikan Kilisesi'nin arkasında Köle Evi Müzesi bulunuyor. Giriş 5 dolar. Ayrıca Arap Kalesi, Harikalar Evi gibi yapılar da tadilatta değilse ziyaret edilebilir.

Ne Alınır?

Afrika'nın geri kalanında olduğu gibi burada da envai çeşit tahta oyma hediyelik eşya satan dükkan karşınıza çıkacak. Pazarlık şart ama unutmayın kaça alırsanız alın mutlaka içinizde "kazıkladı herhalde beni" hissi uyanacak. Tekstil ürünleri de alabileceğiniz hediyelik eşyalar arasında. Afrika'ya has tablolar da alabileceğiniz hediyelik eşyalar arasında.

GelGit

Şimdi Gelgit için farklı başlık mı açılır demeyin. İlkokuldan beri bildiğimiz bir konu gelgit elbette ama ben ne olduğunu Zanzibar'a gelince anladım. Deniz onlarca metre geri çekilir ardından insan boyundan fazla yükselip plajdaki yolları kapar mı? Hani biraz gelip sonra gider deniz anlarım da günde iki kez 3.5 - 4 metre yükselmek de nedir? Zanzibar'da yüzme ve yürüyüş planlarınızı gelgite göre yapmalısınız. Kaldığınız mekanlarda ya da internette denizin en yüksek ve alçak olacağı saatleri görebilirsiniz. Zanzibar'da beni en çok şaşırtan şeyin gelgit olması çok ilginç tabii. Resmen bu doğa olayını göz önünde bulundurmadan hiç bir planınızı yapamıyorsunuz.

Ne Yenir İçilir?

Vejetaryen olmayanlar için öncelikle balık ve deniz ürünleri tabii ki. Taze taze denizden çıkan envai çeşit balık yiyebilirsiniz. Ayrıca tropikal meyveler: Ananas, hindistan cevizi (sadece suyunu içmeyin, söyleyin suyu bittikten sonra içini kesip getirsinler), papaya, mango ve passion fruit ilk karşınıza çıkan meyveler olacak. Taze meyve suları da çok lezzetli, bulduğunuz yerde gömün derim. Adada bolca tavuk ve kırmızı et seçeneği de var elbette. Yeşillik, domates ve salata konusunda da bir sıkıntı çekmezsiniz. Bi tek peynire biraz yabancılar. Beyazı geçtim sarı peynir çeşitleri bile yok Zanzibar'da. Çok özleyecekseniz yanınızda getirin derim. Değişik çaylarını da deneyin mutlaka.

Önemli Bilgiler:

Ne kadar önemli bilemeyeceğim ama yine de aklınızda bulunsa fena olmayacak ufak tefek şeyleri yazayım:

- Tanzanya %98'i Müslüman bir ülke ve kadınların tamamına yakını örtülü. Başlar kapalı, üstlerinde çoğu rengarenk çarşaflar... Bu da şu demek: Plajlar dışında şortlu, askılı kıyafetli, mayolu kadın göremiyorsunuz. Otelinize ulaşana kadar kıyafetlerinize dikkat etseniz hiç fena olmaz. Ayrıca kadınlar yanlarına ince Şile bezi pantolon alırlarsa rahat ederler. Erkekler şort tişört giyiyorlar onda sorun yok. Ramazan'da yemek yiyecek yer bulmak sorun oluyormuş. Cuma vakti araçlar çalışıyor; ben bindim ordan biliyorum bi sorun yok.

- Tanzanya'da içki serbest. Kimi oteller satmıyor ama isterseniz aldırıyor ya da yanınızda getirmenize izin veriyor. Kilimanjero %5.5 Safari %4.5 alkollü yerel biraları. Güney Afrika şarabı bir çok restoranda bulunuyor ve fiyatı makul, tadı güzel.

- Zanzibar Havaalanına giriş yaparsanız bir daha çıkış yapamıyorsunuz. O yüzden havaalanına erken gelirseniz dışarıda bekleyin, yok girdiyseniz bu sefer de aklınızda olsun üst katta içkili bir mekan var.

- Telefonunuzu şarj etmeye kalkınca göreceksiniz ki prizler üçlü. Bu noktada ya çevirici adaptör bulacaksınız ya da bir kalemin ucunu üçüncü deliğe sokup oradaki çentiği kalemle iterken fişi prize sokacaksınız. Biraz zor gibi görünse de biz ikinciye kısa sürede alıştık.

- Tanzanya'nın en son (Kasım 2016) Türkiye'yle saat farkı yoktu. Yaz saati - Kış saati ilerleyen dönemde ne olur bilemeyeceğim.

- Darusselam'da terminale anca uçuş saatiniz geldiğinde girebilirsiniz. Terminal alanı küçük olduğundan erkenden gelip içeride beklemeye izin verilmiyor. Saat 10'a kadar üst kattaki Flamingo'da sonrasında da Tasty Life'ta vakit geçirebilirsiniz. Olmadı girişte banklar var.

- Tanzanya'ya girişte herhangi bir aşı belgesi falan sorulmuyor. Ayrıca Zanzibar'e giriş ve çıkışta da herhangi bir ücret ödemiyorsunuz.

- Para bozduracağınız zaman 50 ve 100 dolara 1, 5, 10 ve 20 dolara nispeten çok daha iyi para ödüyorlar. Afrika'daki başka ülkelerde de görmüştüm bunu. Euro ve Pound'u dolar kadar yüksek pariteden bozmuyorlar haberiniz olsun; gelirken dolar getirin. Darusselam havaalanındaki büroların oranları hiç fena değil, çok küçük bir kayıpla burada dolar bozdurabilirsiniz.

- Tanzanya'ya girişte 2 form doldurduk ya hani, çıkışta da polis kontrolünden geçmeden önce bir tane doldurmak gerekiyor.

Lafı toparlayacak olursak: Özellikle egzotik bir tatil yapmak isteyenler için Zanzibar ucuz bir seçenek. Biz 4 gece 5 gün kaldık. İstanbul - Darusselam - İstanbul uçuş bileti hariç kişi başı 650 dolara (konaklama + Darusselam Zanzibar arası uçak biletleri + yeme içme + hediyelik eşya alışverişi + 1 günlük tur + kara ulaşımı + giriş ücreti dahil) mal oldu bu gezi bize. Konaklamada ve ada içi ulaşımda daha lükse kaçacak olursanız da bunu ikiyle çarpın işte. Bundan sonra tropikal bir adaya tatile gitmek istediğimde benim tercihim Zanzibar olur. 

Fotoğraf Listesi:

1- Deniz çekildiğinde ortaya çıkan mavi deniz yıldızı. Ayrıca daha az bulunan kırmızı deniz yıldızları da sahilde yürürken karşınıza çıkacaktır. 
2- Sular çekildiğinde tekneler karaya oturur.
3- Aynı yerde sular gelmeye başladıktan sonra.
4- Sahil yürüyüş yapmak için çok müsait.
5- Langi Langi'de gün batımı.
6- Güneş batarken çocuklar suyun tadını çıkarıyor.
7- Stone Town
8- Mnemba Adası. Bu adada da bir tesis varmış, lüks bir tatil isteyenler düşünebilir. 

Önerilen Sayfalar:

- Dakar'da bir tatil mekanı: Goree Adası - Dakar
- Etiyopya'da gezmeye devam: Etiyopya'da Müze Gezmeye Devam 
- Afrika'nın güneyinde: Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün
- Güney Afrika'da gezmeye devam:  Ve Johannesburg

- Egzotik bir tatil için başka bir seçenek: Bali'de Egzotik Tatil
- Hem mercan kayalıkları hem de tropikal sahiller: Phuket Gezisi
- Afrika'da deniz tatili için balka bir seçenek: Şarm el Şeyh ve Kahire



1 Ekim 2016 Cumartesi

Karlovy Vary'de Kış Vakti Günübirlik Ne Yapılır?

Prag'dan günübirlik Karlovy Vary'ye gelmek için Aralık uygun bir ay değil aslında; şöyle havanın açık etrafın yeşillenmiş olduğu bir zaman çok daha keyifli olurdu elbette. Lakin her zaman gezmek için güzel havalar bulamıyorum. Yine de tadını çıkarmak lazım deyip sabah 7.30 otobüsüne atladım. 2 saat 15 dakika sürüyor yol. Şehir merkezine yakın bir durakta indim otobüsten. Dönüşte nereden bineceğim diye sorduğum host çocuk hemen yan taraftaki otobüs durağını gösterdi bana.

Önce bi etraftaki sokaklara bakındım sonra başladım meşhur kaynak sularına doğru yürümeye. Karlovy Vary'yi gözünüzün önüne getirmek için Prag - Baden Baden ve Oylat'ı karıştırabilirsiniz. Kaynak sularıyla meşhur ama kaplıcalarıyla değil. Birbirinden güzel tarihi binalar dere kenarına dizilmiş, çoğu otel. Alt katları da dükkan. Şehrin bu kısmı tamamen turistlere ayrılmış. Yeni kısımlarsa burada yaşayanlar için belli ki. 2016'da 700. yılını kutlayacak Karlovy Vary ismi Charles'ın banyosundan geliyor. Kral 4. Charles buradaki sıcak su kaynaklarına şifa bulmaya gelerek başlatıyor hikayeyi. Sonrasında aralarında Mustafa Kemal'in de olduğu (yolun sonlarında yer alan kaldığı binanın üzerinde tabela asılı) bir çok ünlü isim geliyor buraya.

Karlovy Vary'ye gelince ne yapılıyor anlatayım size: Önce etrafta bolca bulunan bardakçılardan birinden gönlünüze göre bir bardak alıyorsunuz. Almazsanız dövüyorlar mı? Tabii ki hayır ama işte herkes böyle yapıyor. Hem sonrasında buradan bir anınız olur. Bardağınızı aldıktan sonra başlıyorsunuz etraftaki kaynaklardan su içmeye. Suyu hafif hareket ederek (misal yürüyerek) içmeniz tavsiye ediliyor. Bir de sakin, huzurlu şeyler düşünürseniz etkisi artıyormuş. Etrafta 15-16 tane çeşme var. Hepsi sürekli akıyor zaten. Bardağınızı doldurup yürüyün etrafta. Her çeşmeden farklı sıcaklıklarda su akıyor. Bir dönem buranın suyu şişelenip ülke çapında satılıyormuş. Biraz buruk bir tadı var suyun. Öyle lıkır lıkır içilecek bir su değil.

Sona yaklaşınca ufak bir ara sizi fünikülere götürüyor. Yukarıda manzarasıyla meşhur Diana Kulesi yer alıyor. Yürüyerek de çıkılabiliyor buraya ama fünikülerle çıkıp yürüye yürüye inmek en mantıklısı. Hava sisli olduğundan kuleden bir şey görmek mümkün değil ama güzel bir havada gelirseniz kuleyi tavsiye ederim. Yukarıda bir kaç hayvanlık bir hayvanat bahçesi, kelebek bahçesi ve bir de restoran var. Restoranın fiyatlar makul; bizde olsa böyle yerlerde uçuk fiyatlar koyuyorlar. Ağaçların arasından dolana dolana iniyorum yemeğin ardından. Her taraf kahverengi yapraklarla kaplı, kayaların üstü yeşil yosunlarla kaplanmış, hafif yağmur çiseliyor ve sis yüzünden anca 100 metreye kadar etraf görülüyor...

Suyun aşındırıp oluşturduğu vadi dışında iki taraf da çoğunlukla tepelik. Dolayısıyla anca bazı yerlerde 2 sıra bina var, onun dışında binaların arkası tepelik. Film seti gibi. Etrafta bir kaç tane kilise var; bir tanesi altın soğan kubbeli. Yıllar boyunca her gelen izini bırakmış.
Bu arada Karlovy Vary'nin bir de meşhur waffle'ı var. Aslında bizim kağıt helvaya yakın bir lezzet bu. Bir kaç yerde sıcak satıyorlar, bulursanız deneyin mutlaka. Ayrıca bir de meşhur bir Becherovka likörü var. Mucidi Becher için müze bile açmışlar; ben daha sonra denemek üzere uçağa sokabileceğim şekilde 100 ml lik boylarda aldım. Ülkenin bu kısmı Bohemia cam işçiliğiyle de meşhur. O yüzden hediyelik eşya alacaklar bunu da göz önünde bulundursunlar.

Dönüş vakti geldi. Otobüs kalkış saatinden 15 dakika önce muavinin gösterdiği duraktayım; ne gelen var ne giden. Kalkışa 5 dakika kasla etrafa detaylı bakınınca otobüslerin buradan değil karşı tarafta işaretli yerden kalktığını gösteren küçük pusulayı görüyorum. O adresi anlayana, ilgili yeri bulana kadar otobüs çoktan gidiyor. Karlovy Vary otobüs terminalindeyim. Meğer buradan kalkıyormuş otobüsler. Ilk boş koltuk 2 saat sonraya. Yapacak bir şey yok. Hemen etrafta bir bar bulup oturuyorum kalkış saatine kadar. Otobüste 4 tane Türk kadının nasıl olsa kimse Türkçe bilmiyordur diye düşünüp patavatsızca yolcuları çekiştirmelerini dinliyorum. Yurt dışında zincirlerinden boşanmışçasına tebriyesizliğe varacak şekilde kendinden geçen yurdum insanına bir kez daha kızıyorum. Yanındaki şişman kadına mı laf sokmadı, arkadaşının yanındaki erkek yolcuyu mu taklit etmedi...

Konuyu toparlayacak olursak Karlovy Vary'ye yazın gelmek daha hayırlı olabilir. 

Fotoğraf Listesi:

1- Kilisenin yanındaki süslü çardaklardan biri
2- Kimi kaynaklar kapalı mekanda ve şadırvanı da var.
3- Hava güzel olsa manzarası enfes olacak Diana Kulesi
4- Dere kenarı boyunca dizilmiş binalar
5- Su kaynaklarından birisi bu süslü çardakta
6- Tutma yeri aynı zamanda pipet olan bardaklardan bi kaç tane alın derim; dönünce taliplisi çok oluyor.

Önerilen Sayfalar:

Şirin Çek Kasabası Olomouc
Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno
Baden Baden ve Strasbourg
Trabzon Merkez ve Ayder
Budapeşte'de 3 Gün
Viyana ve Modling'deki Seegrotte

3 Eylül 2016 Cumartesi

Kopenhag - Geniş Geniş

Daha önce kısa süreliğine defalarca gelmiştim Kopenhag'a. Her seferinde şehrin değişik yerlerini gezme şansım olmuştu (Şehrin batı kısmı ve Christiania diğer gezi yazılarında). Bu sefer yaklaşık 3 hafta kaldığım Kopenhag'da yaptığım gezilerden yola çıkıp ne var ne yok anlatayım:

Kısa notlar:

- Öncelikle Kopenhag'da bütün önemli müzeleri görmek isterseniz rahat 3-4 güne ihtiyacınız olur. Zaten büyük müzeler en az 2 saat vaktinizi alacak kadar kapsamlı. Müzeler kısmında gezdiklerimi tek tek paylaşacağım.

- Kopenhag gayet pahalı bir şehir. İstanbul'daki fiyatları 2'yle 3'le çarpın o kadar pahalı. O yüzden planınızı bu durumu göz önünde bulunduracak şekilde yapın.

- Ulaşım da çok pahalı. Günlük bilet 3 zone için 80 Kron. Biz 605 krona aylık bilet aldık.

- Kalacağınız yerde bisiklet varsa ve binmeyi seviyorsanız, özellikle kar kıyamet olmadığında, bisikletle her yere ulaşabilirsiniz.

- Hava Eylül ayında bile 'Winter is Coming'den hallice. 15 derece, bulutlu, rüzgarlı, zaman zaman yağmurlu bir havada geçti günlerimiz.

Bisikletle Ulaşım:

Bisiklet şehirde çok yaygın bir ulaşım aracı. Öyle sahilde gezintiye çıkmış gibi de değil basbayağı insanlar gidecekleri yere tempolu şekilde bisikletle gidiyorlar. Yaşlılar bile kafalarında kask (kask mecburi değil) harıl harıl bisikletle geziyorlar. Bisiklet yolları çok net biçimde ayrılmış ve gayet işlevsel. Lakin kuralları bilmek ve uymak çok önemli.

Öncelikle biz trafikte araç kullanırken bile sağ-sol sinyal vermeyebiliyoruz; Kopenhag'da bisikletliler dahi sinyal veriyor. Duracağı zaman arkasındakini uyarmak için elini kaldırıyor ya da döneceği zaman döneceği yönü gösteriyor. Yolun sağ tarafındaki bisiklet yolunu kullanmak gerekiyor ve bu yol tek yönlü. Ayrıca yaya geçitlerinde, yaya ışıklarında karşıya geçerken bisikletten inip bisikleti elinizde sürüyorsunuz. Bisiklet için özel trafik ışıkları da var ve bunlara uymanız gerekiyor.

Ben bisikleti kaldığım otelden buldum. Bisiklet kiralayan bir çok yer de mevcut ve bisiklet park yerlerini şehrin her yerinde görebilirsiniz. Özellikle biraz uzaktaki Grundtvig Kilisesine giderken bisiklet çok işime yaradı. Sadece yolları bulmakta biraz zorlandım. Yaya olarak gezerken istediğiniz yola sapabiliyorsunuz ama bisikletteyken bu biraz zor oluyor. Yine de çok zevkli; umarım yakında İstanbul'da da bisiklet yolları artar.

Müzeler:

Staten Museum for Kunst (SMK):
Danimarka Ulusal Galerisi ücretsiz bir sanat müzesi. Bizdeki karşılığı biraz İstanbul Modern gibi sanki. (İstanbul Modern gayet rahat bu müzeyle karşılaştırılabilecek profesyonellikte, kaynakları daha az olsa da). Müzenin içindeki bazı sergiler ücretli ayrıca içeride ücretsiz WiFi var. Kopenhag'da WiFi konusunda çok sıkıntı çekilmiyor bu arada. Unutmadan, müze binası da çok başarılı.

Koleksiyona gelince öncelikle 1900'ler Danimarka resminin örnekleri çıkıyor karşınıza. Arada heykeller, videolar ve yerleştirmeler de var. Sonra 1900-1930 arası  Fransız ressamları var sırada. Özellikle Matisse tabloları müzenin en değerli eserleri arasında.

1300-1800 arası Avrupa resim sanatının güzide örneklerini sergileyen kısımlar da çok zengin. Eğer resim ilgi alanınıza giriyorsa ya da ufak bir merakınız varsa bu müzeyi mutlaka ziyaret edin. Pazartesileri kapalı ve Çarşambaları 10-20 diğer günler 10-17 arası açık.

Nationalmuseet:
Danimarka Ulusal Müzesi de ücretsiz bir müze. Çok kapsamlı bir şekilde bu topraklara ilk gelen insanların izini sürerek başlıyor anlatmaya. Avrupa'ya yayılan ilk Homo cinsinin yaşadığı değişimleri, Neanderthalleri, ardından 35.000 yıl önce Homo CroMagnus'un çıkışını, CroMagnus'un sembolik düşünebilme yeteneğini ve bunun ortaya çıkardığı ilk çizimleri derken 14.000 yıl önce bu topraklara gelen ilk avcıları, ardından tarım toplumunu, taş devri, bronz çağı ve demir çağı derken Vikingler ve en son Hristiyanlık dönemini çok çeşitli buluntularla detaylı bir şekilde anlatıyor.2-3 saat boyunca bu müzede Danimarka tarihini detaylı ve keyifli bir şekilde inceleyebilirsiniz.

Davids Samling
Yine ücretsiz bir müze daha doğrusu koleksiyon. David Samling'in yıllar boyunca topladığı objelerin sergilendiği bu binaya koleksiyon demek daha doğru olur sanırım. Girişte size bir tablet veriyorlar ve gördüğünüz eserlerin kare kodlarını bu tablete okutup ardından eserle ilgili bilgileri tabletten okuyabiliyorsunuz. Pazartesi günleri kapalı olan bu koleksiyonun özellikle İslam eserleri çok övülüyordu lakin bizdeki müzelerden sonra bana çok yavan geldi. Vaktiniz varsa gidin ama beklentiniz büyük olmasın.

Danish Design Center:
Bu müze Danimarka tasarımcılarına ayrılmış ama arada dünyanın önde gelen isimlerinin tasarımları da karşınıza çıkabiliyor. Kalıcı bir sergisi yok sanırım; ben gittiğimde 20 yıllık periyodlar halinde 1900-2000 arasında yapılmış tasarımlar, bu dönemleri etkileyen ekonomik/toplumsal olaylar ve sanat akımları göz önünde tutularak açıklanıyordu. Daha çok sandalye tasarımlarının ön planda olduğu bu sergide Danimarka'da uzun yıllara dayanan tasarım geleneği de göz önüne seriliyordu. Tasarıma ucundan kıyısından meraklı olanların hoşuna gidecek bir müze burası. Yaklaşık 1.30 - 2 saatinizi alıyor diğer sergilerle beraber.

İşçi Müzesi - Arbejdermuseet:
1986 yılında açılan müzenin amacı son 150 yıllık süreçte işçilerin hayatlarını anlatmak. Girişte çocukların bundan 100 - 150 yıl önce hangi şartlarda yaşadıkları, çalıştıkları işler ve bu konudaki yasal düzenlemeler dönemin fotoğrafları eşliğinde detaylı İngilizce metinlerle anlatılıyor. Konu ilginizi çekiyorsa zevkle vakit geçireceksiniz eminim ki. Üst katlarda, bahsedilen dönemde işçilerin yani düşük gelirli halkın evlerinin birebir örnekleri dönemin eşyalarıyla birlikte sergileniyor. Buralarda karşınıza çıkacak dükkan vitrinleri ve bir ailenin üç kuşak boyunca yaşadığı değişimin üç kuşağın evlerinin bir kata taşınarak anlatıldığı kısım da ilgi çekici. Özellikle kraliyet ailesinin şatafatlı sarayları sonrası Rosenborg Sarayı'nın batısındaki bu müzeye gelmek iki farklı uçtaki örneği görmek açısından ilgi çekici.

Kehribar Müzesi - Amber Museum:
Aslında bu bina kehribar birliğinin satış yaptığı dükkan ama üst iki katını kehribar müzesi haline getirmişler. Kehribara ilgi duyan biri değildim; ta ki bu müzeyi gezene kadar. Fosilleşmiş reçine olan kehribar en az 1 milyon yıllık olursa kehribar ismini alıyormuş. Jurassic Park filminde dinazor DNA'sı elde ettikleri sinek 65 milyon yıllık kehribarın içinden çıkarılmıştı hatırlarsanız. İşte bu müzede içinde böcekler, sinekler, örümcekler olan 20 - 30 milyon yıllık kehribarları inceleyebilir, yaklaşık 45 kiloluk dünyanın en büyük kehribarına göz atıp sarıdan siyaha yeşile uzanan renk skalasıyla kehribar çeşitleri hakkında bilgiler bulabilirsiniz. Sizin için özel birine hediye almak için güzel bir taş kehribar. Alışveriş yapmak için illa alt katı seçmeniz gerekmiyor, bir dolu dükkan Ostergade caddesinde karşınıza çıkacaktır.

Bunlar dışında bi de benim vakit bulamayıp ya da ilgi göstermeyip gezmediğim müzeler var tabii: Lille Molle (Küçük değirmen) Christiania'nın hemen batısında eski bir değirmenin eve dönüştürüldüğü ve o haliyle korunduğu şirin bir müze. Belki ileride vakit bulursam uğrarım. Carlsberg Bira Müzesi şehrin batısında daha once gezdiğim yerlerde yer alıyor. Danimarka Musevi Müzesi ve Ulusal Fotoğraf Müzesi merkezde Christianborg Müzesi'nin olduğu adada yer alıyor. Göllerin kuzeyinde Zooloji Müzesi güneyinde Ulusal Galerinin batısında Jeoloji Müzesi yer alıyor. Yine merkezin kuzeyinde Polihistorisk Museum'da suç ve suçlular üzerine bir müze.

Kiliseler, Tarihi Yapılar ve Heykeller:

Grundtvig Kilisesi:
Bu kilise benim Kopenhag'da en beğendiğim yapı oldu. Peder Vilhelm Jensen-Klint tarafından 1900'lerin başında tasarlanan ve Klint'in ölümünün ardından oğlu tarafından tamamlanan bu kilise sadelikle ne kadar muhteşem tasarımlar çıkarılabileceğinin çok başarılı bir örneği.

Bethlehem Kilisesi:
Grundtvig Kilisesinden izler taşıyan, aynı mimarın tasarladığı hemen anlaşılan bir kilise. Binaların arasındaki bu yapıya yolun öbür tarafından bakın.

Marmorkirken:
Frederick Kirke (Frederick Kilisesi) olarak da bilinen bu kilise uzun yıllara yayılan bir inşa sürecinin ardından bitirilebilmiş. Yıllar boyunca yarım kalmış hatabe halindeki inşaat, etrafındaki alanla beraber bir iş adamına 1800'lerin sonlarında satılınca yolsuzluk davaları da hemen ardından başlamış. 1749'da başlayan inşaat 1894'teki açılışla beraber 145 yılda bitebilmiş.

Church of Our Saviour:
Christianshavn bölgesinde 1752'de açılan bu kilise özellikle şehrin güzel bir panoramik görüntüsünü sunan spiral kulesiyle tanınıyor. Yükseklik korkusu olanlar dikkatli çıksın bu kuleye. Ayrıca yukarısı rüzgarlı.

Alexander Nevsky Kilisesi:
Soğan kubbeleriyle, Rus tarzı hemen anlaşılan bu kilise, Rus Çarıyla evlenen Danimarka Prensesi için Rus hükümeti tarafından 1881-1883 tarihlerinde yaptırılmış.

Rosenberg Kalesi:
Yıllarca Danimarka kraliyet ailesine ev sahipliği yapmış bu kale 1800'lerde müzeye dönüştürülmüş. Şimdilerde de üç katında kraliyet ailesinin kullandığı eşyalar ve resimlerinin sergilenirken kalenin bodrum katında taçlar ve değerli mücevherattan oluşan Hazine kısmı bulunuyor.

Amalienborg Sarayı:
Meydandaki Kral Frederick V. Amalienborg heykelinin etrafındaki dört saraydan oluşan bir kompleks burası. Sadece kuzeydoğudaki kısım gezilebiliyor ve 1794'te buraya taşınan kraliyet ailesinin eşyalarını, odalarını, geçmişini görme şansı sunuyor.

Kastellet:
Bu beşgen kale şimdilerde piknik ya da yürüyüş yapmak isteyenler için güzel bir park işlevi görüyor. Ayrıca koşmak için de ideal.

Rundetarn:
Tepesinde teleskop bulunan ve dönerek çıkılan kule zamanında Gözlemevi olarak inşa edilmiş. Mimarisi ve tepesindeki manzara görülmeye değer.

The Black Diamond:
Aslında çok da tarihi değil ama 1999'da yapılmış, dışı siyah granit kaplı bu açılı yapının ön tarafında, kanallardaki dalgaların yansımalarını izleyebilirsiniz.

Gunboat Sheds:
Christiania'nın doğusunda yer alan bu eski askeri alan bugünlerde aslına sadık kalınarak yapılan restorasyon sonrası iş yeri olarak kullanılıyor.

Nyboder Evleri:
Aslında bunlar askerlerin kaldığı evlermiş. Şimdilerde sivil halkın da kullanımına açık olan bu binaların ne olarak kullanılacağına henüz karar verilmemiş ama bu sevimli binalar özellikle boyandıkları sarı tonuyla meşhurlar. Danimarka dilinde sarının bu tonuna Nyboder sarısı deniyormuş.

Küçük Deniz Kızı:
Carlsberg firmasının 1900'lerin başında yaptırdığı bu meşhur heykel şimdilerde turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri. Defalarca saldırıya uğrayan heykelden ziyade heykelle fotoğraf çektiren turistler çok daha ilginç bir görüntü ortaya çıkarıyor.

Gefion Çeşmesi:
Küçük Deniz Kızının hemen yakınında yer alan bu çeşme de Carlsberg ailesinim şehre bir armağanı. Zaten Kopenhag denince Carlsberg ismi zihninize öyle bir kazınıyor ki bütün şehri bu aile kurmuş sanıyorsunuz.

Parklar Bahçeler:

Tivoli Bahçeleri:
Tivoli havaların sıcak olduğu zamanlarda bir de Christmas Zamanı açık olan bir eğlence parkı. İçinde konser alanları, restoranlar, yeşil alanlar ve bir de lunapark bulunuyor.

Fotoğraf Listesi:

1- Grundtvig Kilisesi
2- Rosenberg Kalesi
3- Christiania'nın etrafındaki kanallarda yüzen bir karavan
4- Kehribar Müzesinde görebileceğiniz, içine böcekler hapsolmuş kehribar örneği
5- İşçi Müzesi'nden bir sahne
6- Tivoli Bahçeleri'nin girişi gece gece
7- Kanallarda, eve dönüştürülmüş gemilerden biri
8- Tivoli'deki Lunapark

Önerilen Sayfalar:

7 Ağustos 2016 Pazar

Malmö ve Lund

Kopenhag'da bir tam gün boşum olunca hemen yakınlardaki iki şehre günübirlik bir kaçamak yaptım. Malmö zaten Kopenhag'a yarısı deniz altından, yarısı üstten bir yolla bağlı. Lund da üniversite şehri olarak bilinen tarihi bir yerleşim yeri. 

Kopenhag - Lund tüm gün geçerli gidiş dönüş bileti kişi başı 220 Danimarka Kronu tutuyor (Yaklaşık 100 TL). Bu biletle yol üstündeki Malmö'yü de geziyoruz, zaten çok sık tren var bu hatta. Danimarka kronunu 2'ye İsveç kronunu 3'e bölüp TL olarak hesapladım ben gezimde (Eylül 2015). Danimarka'dan İsveç'e geçince ilk hissettiğiniz şey fiyatların ucuzlaması oluyor. 

Tren Kopenhag'dan Lund tren istasyonuna yarım saatte ulaşıyor. 1600'lerde kurulmuş İsveç'in ilk üniversitesi bugün 40.000 küsur öğrencisiyle aynı zamanda ülkenin en büyük üniversitesi de. Bir nevi Eskişehir gibi yani. Şehrin tarihi merkezi gayet iyi korunmuş durumda ama çeperde de bolca yeni yerleşimler mevcut. 

Biz gezimize All Saint Kilisesi ile başlıyoruz. 1892'de yapılmış bu tuğladan kilisenin ardından Botanik Bahçesi'ne (Botaniska Tradgarden) geçiyoruz. Şehrin merkezindeki bu güzel bahçe, envai çeşit bitkiye de ev sahipliği yapıyor. Biz bulamadık ama girişteki Information kısmından aldığımız haritaya göre hemen bu binanın arkasında erguvan bile varmış. İstanbul'a has endemik bir tür olan erguvanı bu soğuk iklimde hem de seranın dışında nasıl yetiştiriyorlar şaşırdım açıkçası. 

Botanik bahçesinin içinde bir de sera var. Saat 11'de açılan serada çok daha nemli/sıcak iklimlerden getirilmiş bitkileri bulabilirsiniz. Seranın yanındaki küçük göletteki nilüferler de çok güzel. Bu arada serada nilüfer benzeri bir bitki çok ilginç geldi bana; fotoğrafını da yayınlayayım burada tam olsun.

Botanik bahçesinden sonra kaybola kaybola sonunda Kutsal Ruh Kilisesini (Church of Holy Spirit) buluyoruz. 1968'de yapılmış bu modern kilise binası daha önce gördüğüm kiliselere hiç benzemiyor. İlginç bir dini yapı olmuş. 

Şehrin merkezine doğru geri dönerken 1867'de inşa edilen Lund Gözlemevi'nin yanından geçiyoruz. Lund'daki ilk gözlemevi 1672 yılında inşa edilmiş ancak 1676 yılındaki Lund Savaşında yıkılmış. Şimdiki gözlemevinin yapılması için bi 200 yıl kadar beklemek gerekmiş. 

Merkezdeki Lund Katedrali tahmin edileceği üzere şehrin en eski yapısı. Zaten diğer tarihi yapıları da katedralin etrafında görebilirsiniz. Katedralden aşağı inerken sağdaki kitapçıdan tarihi merkezin güzel bir eskizini alıyorum. Kopenhag'daki muadillerinin yarısından bile ucuz fiyatlar bu arada. 

Katedralin etrafında Bibliotek, Kungshuset (Kral'ın Evi) ve Tarih Müzesini de görebilirsiniz. Pazartesi günü kapalıydı tarih müzesi. Bi de Kültüren Müzesi var etrafta ama onu da biz pas geçtik Malmö'ye doğru yollanmak için. Lund özellikle üniversite okumak isteyenler için huzurlu bir şehir. 

15 dakikalık bir tren yolculuğu sonunda Malmö'ye varıyoruz. Malmö'de aslında çok fazla gezecek yerimiz yok. Önce liman bölgesinde yer alan İsveç'in en yüksek gökdeleni Turning Torso'ya doğru yürüyoruz. Bu 90 derece dönmüş ilginç gökdelen 2005'te açılmış. Sonra benzerleri başka yerlere de yapılmış. 

Ardından Malmö Kalesine geçiyoruz. Etrafına hendek kazılmış bir kale bu ve şu an içinde bir müze ve akvaryum barındırıyor. Pek ilgimizi çekmediğinden pas geçiyoruz bu müzeyi de. Etrafındaki balıkçı kulübelerinin yanından geçip merkezdeki trafiğe kapalı sokaklarda turluyoruz bir süre. 

Şehrin lüks merkezinden güneye devam ederseniz daha çok göçmenlerin yaşadığı bölgelere geliyorsunuz. Türklerin, İranlıların, Çinlilerin, Taylandlıların mekanları dolu buralar. 

Yemek yemek için önce vejataryen Cafe Glassfabriken isimli bir mekanı arıyoruz. Ne yazık ki verilen adreste yeller esiyor; mekan kapanmış. Bu sefer yanımdaki arkadaşıma geçiyor seçim hakkı ve soluğu bir Steak House'da alıyoruz. :) Kött Baren isimli mekanda içki dahil kişi başı 200 lira civarı bir fiyata karnınızı doyurabiliyorsunuz. Vejataryenler için daha hesaplı patates kızartması gibi seçenekleri mevcut. Tatlı için Kao's isimli mekana geçiyoruz. Çok mu lezzetliydi tatlılar? Ortalama... Olmasa da olur yani. 

En son Malmö Sinagogunun yanından geçiyoruz. Önündeki yol trafiğe kapanmış, etrafta herhangi bir tabela ya da açık kapı yok. Yine de Davut yıldızından belli sinagog olduğu. İskandinav ülkelerinde bile huzurlu Yahudi dini yapıları olamıyor ne yazık ki. 

Malmö tren istasyonundan trenimize atlayıp dönüyoruz Kopenhag'a. Tren istasyonunda ücretsiz şifresiz WiFi da var, gidenlere duyurulur. 

Fotoğraf Listesi: 


1- Lund Botanik Bahçesi'ndeki nilüfer benzeri bitki
2- Kutsal Ruh Kilisesi'nin modern binası
3- Lund Katedrali
4- Yanar dönerli Turning Torso
5- Bu da Malmö'de St. John Kilisesi'nin hemen alt tarafında karşımıza çıkan fütüristik bir metro istasyonu
6- Malmö Sinagogu

Önerilen Sayfalar: Kopenhag'dan gezi yazıları

Kopenhag - Geniş Geniş Kopenhag Bir Günde Gezilebilir mi?
Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania 









5 Ağustos 2016 Cuma

Şirin Çek Kasabası Olomouc

Brno'dan günübirlik bir yolculuk yaptım Olomouc'a (Olomos okunuyor). Çek Cumhuriyeti'nin kasabamsı sevimli bir şehri Olomouc. Çek Cumhuriyeti'nde ulaşım için Student Agency'ye gitmek en makulü diyorlar biz de öyle yapıp Brno'dan kişi başına 105 Korun'a biletlerimizi alıyoruz. Yaklaşık 1 saatte varıyoruz Olomouc terminaline.

Önce Masarykova Trida Caddesi boyunca şehre doğru yürüyüp nehrin ilk kolundan sonra ikinciden önce Nabre Zi boyunca sağa kıvrılıyoruz. Yeşil çatısıyla hemen dikkat çeken 100 yıllık Olomouc Ortodoks Kilisesi var karşımızda. Altın rengi soğan kubbelerindeki Rus etkisi hemen göze çarpan bu kilise çok da eski değil, 1939'da yapılmış. Biraz daha devam edince bu sefer çok daha eski tarihli bir dini yapı çıkıyor karşımıza: Hradisko Manastırı. 1078'de Morava Nehri kıyısına inşa edilmiş bu yapı 1784'de askeriyeye devrediliyor. 1802'den beri de askeri hastane olarak hizmet veriyor.

Nehrin öbür tarafına geçme vakti artık. Yeşillikler arasında karşıya geçip bahçeli güzel evlerin olduğu semtin ardından merkeze geliyoruz. Radnice denilen Hükümet Konağı'nın altında Turist Information yer alıyor. Buradan haritamızı ve gezilecek yerlerle ilgili bilgileri alıp başlıyoruz dolaşmaya. Aralık ortasında Christmas Market bu merkezdeki meydana açılmış. Hava 4 gibi karardığından Christmas Market'in tadını çıkartma işini akşama erteleyip önce Slovanska üzerindeki Church of Immaculate Conseption'a uğruyoruz. Daha önce görmediğim bir İsa figürü var burda: Çarmıha gerilmiş ama camdan vitray şeklinde. Az aşağıda da Saint Maurice Kilisesi (Kostel Svateho Marice) var. Bu kilisenin kulesine çıkıp şehri izlemek de mümkün.

Güneye inip bu sefer başlıyoruz çeşmeleri gezmeye. Olomouc bolca Barok dönemi çeşmelerle dolu. 1700'lerin başından kalma bu çeşmeler eski Roma Tanrılarını karşımıza çıkarıyor. Jüpiter, Merkür, Neptün, Herkül... Herkül Çeşmesinin zeminindeki hikayesine göre bu çeşme 1687'de Türklerin Viyana kuşatmasında başarısız olması anısına inşa edilmiş. Ayrıca Olomouc'un kurucusu kabul edilen Jül Sezar'ın da bir çeşmesi meydanda karşınıza çıkacaktır.

Meydandaki Hükümet Konağı ayrıca Astronomik saate de ev sahipliği yapıyor. 100'lerce yıllık ömrü boyunca defalarca yenilenmiş bir saat bu aslında ama en son 2. Dünya Savaşından sonra yıkılan saatin yerine Varşova Paktı'na üye Çekoslovakya'da Sosyalist Gerçekçilik akımına uygun şekilde çalışanları gösteren bir saat yapılmış. Şimdilerde saati eski hallerinden birine dönüştürmeyi düşünüyorlarmış.

Meydanda Hükümet Konağı'nın tam karşısında Edelmann Sarayı yer alıyor. Zamanının zenginlerinden birinin yaptırdığı bu sarayda şimdilerde dükkanlar ve bir tiyatro yer alıyor.

Olomouc denince en çok hatırlanacak anıt yine bu merkezde: Holy Trinity Column. 32 metre uzunluğunda, 1754'te yapılmış bu anıt UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde de yer alıyor.

Alttaki meydana inince yine çeşmeler ve Marian Plague Anıtı karşınıza çıkacak. 1700'lerin başında şehirde baş gösteren veba salgını sonrası dikilmiş.

Alt meydandan güneye devam ederseniz karşınıza Sen Catherine Manastırı çıkacak. 1951'de komünist dönemde müzeye çevrilen manastır 1287'de inşa edilmiş.

Hemen alt taraftaki Aksamitova Sokağı'na saparsanız merkezdeki en yeşillik parka ulaşacaksınız. Şehir surları boyunca uzanan bu parkın içinden ufak bir dere de akıyor. Ayrıca park şimdilerde bakımsız duran Yugaslav Askerler Mozolesi'ne de ev sahipliği yapıyor. Zamanında Yugoslavya toprağı olan bu anıt dağılma sonrası kime ait olduğu problem olduğundan bir türlü restore edilemiyormuş.

Surların arasındaki üstü kapalı merdivenlerden çıkınca önce Olomouc'un tescilli Art Nouveau evlerinden biri Villa Primavessi çıkacak karşınıza. Bu evin iç dekorasyonunda Gustav Klimt de görev almış.

10 metre devam ederseniz bu kez Sen Michala Kilisesini göreceksiniz. 1600'lerin sonlarında yapılan bu kilisenin özellikle iç süslemeleri güzel. Burdan doğuya devam edince Sen John Santander Şapeli'ne ulaşacaksınız. Zamanında buradaki hapisanede işkenceye uğramış John Santander.

Tramvay yoluna ulaşıp merkezin ters yönünde yürürseniz önce Modern Sanat Müzesi'ni ardından  Triton Çeşmesini göreceksiniz. Durmayın devam edin yürümeye. Olomouc'un en şaşalı katedrali az ileride solunuzda karşınıza çıkacak: Sen Wenceslas Katedrali. Biz bu gotik katedrale hava kararınca ulaşabildik. Orta Avrupa'nın karanlık sokakları nasıl efsaneler yaratıyor işte bu katedralin önünde çok net anladım. Katedralin yan tarafında şimdilerde müze olarak kullanılan kısım da zamanında buraya inşa edilmiş kalenin kalıntıları dönüştürülerek oluşturulmuş.

Merkeze dönüp Christmas Market'te vakit geçirebiliriz artık. En kısa gün yaklaşırken saat 4'te kararıyor hava. Karnımız da hafiften acıkmaya başladı. Çeklerin abur cuburlarından bahsedeyim biraz da. Bramboraky, patatesten mücver gibi yağda kızartılıyor. Biraz tuzluydu benim yediğim ama onun dışında lezzetliydi. Langose bizim lokmaya ya da bişiye benziyor; yağın içinde kızarmış hamurun üstüne tartar sosu, dövülmüş sarımsak ve rendelenmiş peynir koyuyorlar. Bi de tatlı olarak Trdelnik var. Aslında trdelnik bir dönem bizde de Kuzey ve Güney dizisiyle meşhur olmuştu. Makara deyip satılmaya başlanmıştı ama tutmayınca piyasadan kalktı. Bobin etrafına sarılmış ve üzerine şeker serpilmiş hamuru çevire çevire ateşin üstünde çıtır hale getiriyorlar. Bazı yerlerde (bizde de böyleydi) içine Nutella sürülüyor. Nutella'lı daha tatlı oluyor.

Karnımız da doyduğuna göre dönüş vakti geldi. Sevimli bir yer Olomouc, vaktiniz varsa ve yolunuz düşerse tavsiye ederim.

Fotoğraf Listesi:


1- Holy Trinity Column ve Kent Meydanı

2- Hradisko Manastırı
3- Altın rengi soğan kubbeleriyle Olomouc Ortodoks Kilisesi
4- Şehir surları ve altındaki park
5- Sosyalist Gerçekçilik üslubuna göre yenilenmiş astronomik saat

Önerilen Sayfalar:

Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno 
Viyana ve Modling'deki Seegrotte 
Bir günlük Bratislava Gezisi