16 Nisan 2011 Cumartesi

Brezilya'da Karnaval Keyfi - Olinda'da 2 hafta

Yıllardır hep televizyondan izlediğim Rio karnavalını yerinde görmeye karar vermiştim. O sambacı kızlar, sokaklarda dans ederek eğlenen insanlar, sabahlara kadar su gibi içki tüketilen partiler... Ancak Brezilya'da karnaval kutlamalarını araştırmaya başlayınca başka şehirlerde de çok güzel kutlamalar yapıldığını gördüm. Eyaletlere bölünmüş olan Brezilya'da katılımcı sayısı bakımından en büyük karnaval Recife ve ona bağla Olinda kasabasında yapılıyomuş. Ardından ikinci büyüğün Salvador ve üçüncü büyük karnavalın da Rio'da yapıldığını öğrenmem üzerine Rio karnavalı planını iptal ettim hemen. Rio'daki karnavalda sokaklarda samba okullarının gösterileri kenarlardan izleniyormuş. Salvador'da ise ücret karşılığı tişört alırsanız (bilet yerine tişört alıyorsunuz) siz de grupların arkasından sokaklarda yürüyebiliyorsunuz ya da karnaval kutlamalarını iyi gören yerlerdeki partilere katılabiliyorsunuz. Olinda ve Recife'de ise sokaklarda çalıp-dans ederek yürüyen grupların arkasında siz de hiç bir ücret ödemeden takılabiliyorsunuz. Aslında karnavalı Salvador'da kutlamak gibi bir niyetle gittim Brezilya'ya ama Olinda öylesine eğlenceliydi ki Salvador planını iptal edip Olinda'da kalmaya karar verdim.

THY'nin Sao Paulo'ya giden uçağının ardından 3 saat sürecek bir yolculukla Recife'ye ulaşabilirsiniz. İstanbul-Sao Paulo arası 13 saat sürüyor, uzun yolculuğa hazırlıklı olun. Brezilya saatiyle akşam 7 civarında varıyor uçak Sao Paulo'ya. Brezilya'nın para birimi real neredeyse TL'yle birebir ayni değerde (1 real = 0,98 TL gibi bir şey di sanırım ben oradayken şimdi ne olmuştur bilemem). Real 'real' diye okunmuyor bu arada r'yi h diye telaffuz ediyoruz Brezilya'da. 'Resife' değil 'Hesife' diyoruz mesela. Ben Recife'ye geçmeden önce havaalanındaki otelde 1 gece dinlenmeyi daha doğru buldum. Recife'ye çok alakasız bir saatte varacaktım yoksa. 150 lira gibi fiyatla bir gece 4 m2'lik bir içinde tuvaleti banyosu bulunmayan yurt odası gibi bir odada kaldım. Brezilya içinde TAM, Gol, Azur ve Webjet olmak üzere 4 havayolu şirketi uçuyor. Azur Sao Paulo'daki diğer havaalanından uçuyormuş. Webjet'in bilet satış gişesini ise bulamadım. Karnaval zamanı hem kalacak yer hem de uçak biletleri aşırı pahalı oluyor o yüzden tarihleriniz belliyse önceden bilet almanız ulaşımı biraz ucuzlatabilir. Konaklama için de son anda yüksek ücretlere mahkum olabilirsiniz ama aynı zamanda son dakika çok ucuza evler bulmanız da mümkün.

Recife havalimanından önce 040 numaraya binip ardından Bao Viagem üzerinde inip 910 numarali otobüse binerek Olinda'ya ulaşmak mümkün. Brezilya'ya gidecek olanlar İngilizce'nin burada her kapıyı açmadığını bilseler iyi olur. Ülkede en çok konuşulan yabancı dil İspanyolca. Ama okumuşu okumamışı istisnasiz size şöyle yaklaşıyor "Hiç Portekizce bilmeden mi geldim Brezilya'ya? Madem buraya geliyorsun Portekizce öğrenmiş olmalıydın". Beden dilinin İngilizce'den çok daha fazla işe yarayacağını aklınızdan çıkarmayın.

Karnaval 4 gün mü 5 gün mü sürüyor tartışmalarını boşverip çarşambadan çarşambaya karnaval etkinliklerinin sürdüğünü ama cuma-cumartesi-pazar ve pazartesinin en yoğun kutlamaların olduğu zaman olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Karnaval her sene farklı tarihlerde kutlanıyor ama başlangıç hep Çarşamba oluyor.

Gelelim karnavala... Olinda'da karnaval sabah saatlerinden itibaren tıklım tıklım sokaklar demek. Hava sıcaklığı gece 20 gündüz 32 derece arasında değişiyor, sadece arada sırada yağmur yağıyor onun dışında çok sıcak. Şubat-Mart gibi Türkiye'de kış hüküm sürerken sakın palto kazak götürmeye kalkmayın... Olinda'da tek tük özel mekan var onun dışında bütün kutlama sokaklarda geçiyor. Büyük köpükten kutuların içinde buzlu suda soğutulan Skol biralar ve Smirnoff ICe'lar içilerek sabahlara kadar sokaklarda dans etmek geçen grupları izlemek ya da Brezilyalı pop müzik gruplarının belli yerlerde verdikleri konserleri izlemek demek karnaval.

Ayrıca Olinda'da sahil boyunca bulunan mekanlarda okyanus manzarasına karşı da biranızı yudumlayabilirsiniz. Deniz aşırı dalgalı ayrıca şehrin arıtma tesisleri çok iyi çalışmıyor sanırım; kasabanın kuzeyinde plajlar var denize girmek isteyenler için.

Brezilya'nin geri kalanı gibi Olinda'da da güvenlik konusuna dikkat etmeniz gerekiyor. Polis kontrol noktalarının dışında dolaşmanız pek tavsiye edilmiyor. Üzerinizde kesinlikle pasaport cüzden cep telefonu taşımayın ya da ucuz bir cep telefonu bulduysanız onunla dolaşın. Aynı şekilde pahalı bir fotoğraf makinesi de sizi yan kesicilerin kapkaççıların hedefi haline getirebilir. Ancak her ihtimale karşı üzerinizde hırsızlara vermek için 20 real gibi bir miktar da mutlaka bulundurun. Paranızı farklı ceplerinize dağıtın.

Karnavalda en çok karnaval tişörtü almak istedim ama bilet olarak da kullanılan bu tişörtlerden güzel birini almak nasip olmadı. Çok terletecek naylonlu parlak bir kumaştan da olsa renkli renkli çok güzel tişörtler bunlar.

Olinda'da kalacak yer sorununu aslen Belçikalı olan ama 6 yıldır Olinda'da emlakçılık yapan Johan sayesinde çözdük. Bir haftalığına iki odalı evi 2500 real'e kiraladık. Otel ya da hosteldense ev kiralamk çok daha mantıklı bir seçim. Bütün kasaba halkı neredeyse evlerini kiraya vermek için bir haftalığına boşaltıyor ve Olinda'ya gittiğinizde rahatlıkla bizim ödediğimizden de daha ucuza son dakikada boş kalmış evleri kiralayabilirsiniz.

Brezilya deyince akla hep gelen güzel kalçalı kadınlar her yerde karşınıza çıkıyorlar Olinda'da ama yukarıda da bahsettiğim gibi dil problemi önemli bir problem. Yine de sokakta yürürken gözgöze geldiğiniz bir kadınla öpüşmek de çok normal kabul ediliyor. Karnaval sırasında Olinda'ya gelenlerin %90'ı Brezilyalılar. Etrafta 20 li yaşlarında taş hatunlar ve yapılı vücutlu erkekler salınıp duruyorlar. Son olarak tanıştığınız biriyle yalnız kalacak olursanız değerli eşyalarınıza mukayet olmaya dikkat edin; Brezilya'da hırsızlık gerçekten çok yaygın.

Biraz da Olinda'dan bahsedecek olursak UNESCO'nun koruma altına aldığı şehir pastel renklerdeki 1 ya da 2 katlı evlerden oluşuyor. Öyle her adım başı bakkal çakkal manav falan bulmayı ummayın. Döviz bürosu bile yok kasabada, internet cafe sahile paralel caddede ve hepi topu 12 tane bilgisayara sahip (karnavalda yaklaşık 1 milyon kişinin Olinda'ya geldiğinden bahsediliyor). Kasabada şirin kiliseler var ama sokakların o korunmuş estetiği çok daha etkileyici. Karnaval zamanı binaların önemli bir kısmının etrafını tahtalarla kaplıyorlar çünkü karnaval sırasında bütün duvarlar tuvalet işlevi görüyor. Sabahları caddeleri yıkayıp ilaçlayan temizlikçileri görürseniz şaşırmayın.

Karnaval sırasında Recife'de de çok daha kalabalık konserler yapılıyor ama Brezilya müziği nedense bana çok sıkıcı geldi. Hepsi birbirinin benzeri şarkıların söylendiği konserleri dinlemeye gittiyseniz kalabalığın içinden çıkmakta zorlanmayı göze alın mutlaka. Keza biz Recife'deyken yağan yağmurda sığınacak bir yer bulamayıp donumuza kadar ıslandık.

Seneye yeniden gelicem diyerek ayrıldım Olinda'dan... Diğer şehirlerde karnaval nasıldır bilmiyorum ama Olinda'daki karnaval gayet eğlenceli geçiyor, hele etrafınızda eğleneceğiniz arkadaslarınız varsa biraz da Portekizce öğrenirseniz gitmeden önce tadından yenmez...

Fotoğraf Listesi:

1- Maskeli poz vermemek olmaz
2- Karnaval alanı
3- Devasa kuklalar
4- Olinda'nın meşhur, renkli evlerinden biri
5- Bu da en meşhur olanı
6- Rengarenk süslemeler

Önerilen Sayfalar:

- RocknCoke merkezinde müzik festivalleri


dinceryazici79@gmail.com

6 Ocak 2011 Perşembe

Koştura Koştura Ürdün

Sabah Şam'a vardığımızda ilk işimiz Amman'a giden taksileri bulmaya çalışmak oldu. Trende karşılaştığımız Iraklı 
Türkmenler bize çok dostça davrandılar ve bizi taksilerin kaltığı yere götürecek bir taksiye bindirdiler. Aslında otobüsle gitmeyi düşünüyorduk Amman'a ama bayramın ilk günü bugün, o yüzden hiç bir otobüs çalışmıyormuş. Tren yolculuğu sonrası akşamdan kalma gibiyiz. Taksilerin rayicinin 50 dolar olduğunu biliyoruz aslında ama 150 dolara başlayan pazarlığı 90 dolara kadar indirebiliyoruz; aşırı yorgunuz ve biran önce yola çıkmak istiyoruz.

3 saat süren yolun ardından Salahdin Otel'e ulaşıyoruz. İlk görüntü pek iç açıcı değil. Hemen 50 metre ötedeki Jordan Tower Hotel'e baktığımızda İngilizce konuşan sahibesinin yardımseverliği ve temizliğiyle hemen hemen aynı fiyata daha iyi bir otelde konaklama şansımız olduğunu görüyoruz ama Salahdin de bir gece konaklanamayacak kadar kötü değil. Önceden ödeme de yaptık zaten... Esyalarımızı odaya yerlestirip solugu Jordan Tower Hotel'de alıyoruz, kahvaltıda simit sunması çok hoş. Felaket açız. Otelin sahibesi kadın çok yardımsever ve ilgili. Masada bizimle oturup Ürdün gezi planımızloa ilgili konuşmaya dalıyor bizimle. Ne yazık ki az zamanda çok işler başarmaya çalışan bir planla yola çıktığımız için onun dediği süreleri dediği yerlere ayırmamız mümkün değil. Petra'da en az 2 gün kalmamız gerektiğini sylüyor, Lut Gölü'ne de en az bir tam gün ayırmak gerekiyormuş... Wadi Rum ve Akabe'yi de işin içine katacaksak 10 gün vaktimiz olmalıymış ama bizim sadece 3 günümüz var.

Amman'da gece bir şeyler içmek için Abdün denilen bölgeye geçiyoruz. Pek bi anlayamadık Abdün nasıl bir yer ama McDonalds'ın olduğu meydana 500-600 metre uzaklıktaki Blue Fig bir şeyler içmek için uygun bir mekan. Kadıköy'deki Karga'yı hatirlatıyor bana Blue Fig. Tarihi bir bina yerine modern bir bina düşünün sadece, tek farklı kısım orası. 1 Jordan Dinar (JD) 2 TL'ye denk ve Blue Fig de Taksim'de orta-ortanın biraz üstü bir yerin fiyat listesine sahip. Mekanda ücretsiz internet olması özellikle çok güzel. Amman'da da taksi çok ucuz. Otelimize taksiyle 1.5 JD'ye döndük.

Sabah ilk işimiz çantalarımızı Jordan Tower Otel'e bırakıp Abdali'deki garajından Petra'ya kalkan Jettbus otobüslerine binmek oluyor. Başka firmalar da var ama en iyi Jettbus'mış. (Otobüs saatleri için: Jett) 6:30'da hareket edecek otobüs dolu neyse ki 6:40'a bir tane daha koymuşlar. Bilet 8 JD. 3:30 saatte Petra'dayız. Petra şimdiye kadar gördüğüm en pahalı giriş fiyatına sahip tarihi yer: Kişi başı 50 JD.

Toplam 4 km. uzunluğundaki yürüyüş yolu boyunca doğal güzelliğin insan elinden çıkmış tarihi yapılarla bütünleştiği bir vadi sizi bekliyor. Zamanında Indiana Jones filminin burada çekilen sahneleri gözünüzün önüne geliyor... Hele gökyüzünün küçük bir parçasının göründüğü dar bir vadinin bitiminde karşınıza çıkan Hazine Binası büyüleyici bir güzellik. Aslında bu yolu at arabasıyla da alabilirsiniz, çünkü gidişin bir de aynı şekilde dönüşü var... Dönüşte at arabası bulmak çok zor, hepsi önceden tutulmuş. O yüzden gidişte hazine binasına kadar at arabasıyla gidip ardından yürüyerek sonuna kadar ulaşıp dönmek mantıklı bir tercih olabilir. Yolun sonundan üst katlara çıkmak ekstra ücrete tabii. Ancak bizim o kısma ayıracak vaktimiz yok. İleride bir gün yenidne geldiğimizde ziyaret etmek üzere o kısmı pas geçip taksicilerle pazarlığa başlıyoruz.

35 JD'ye Wadi Rum'a geçiyoruz. Önceden kalacağımız kampı ayarlamış olsaydık daha iyi olurdu tabii ama taksicinin bizi götürdüğü kampta konaklamak zorundayız. Wadi Rum çölün ortasındaki kamp yerlerinden oluşan bir yer. Birbirlerinden uzak aralıklarla bir çok kamp yeri var. Bizim gittiğimizde o akşam yerel halkın toplandığı Arap Gecesi varmış. Arapların eğlenmek konusunda çok da başarılı olamadıklarını anlıyorum bu eğlenceden. Zaten Ürdün gezisi boyunca dilime dolaşan Tamally Mahak'ı da çalamadılar bana... Çölde gece tahmin ettiğimizden bile daha soğuk. Bize verilen bir battaniye yetmiyor ve birer tane daha istiyoruz. Kat kat giyinmiş olmak da çok işe yaramıyor. Sabah kalkış 5:30. Çölde güneşin doğuşunu izlemeye gidiyoruz. Çölde kamyonetle 1 saat dolaşıyoruz. "Siq Lawrence" denilen kayanın üstüne oyulmuş tombiş suratlı Arabistanlı Lawrance suratını görmek eğlenceliydi. Bir daha gelirsek bu kayanın yanındaki kampta kalmaya karar veriyoruz çünkü çölün çok daha göbeğinde kayaların dibinde hoş bir kamp gibi görünüyor. Çöle gelenlere çölde deve sırtında 2-3 günlük geziler de düzenleniyormuş. Cıvıl cıvıl bir yaşamın tam tersi dingin bir ortamda sessizliği dinlemek, gece çantanıza zulaladığınız içkilerle yıldızların altında sarhoş olmak hoşunuza gidecekse Wadi Rum'da daha uzun süreli bir geziye mutlaka çıkın. Detaylı bilgi için: Wadi Rum Adventures

10 gibi otoyola bırakıyorlar bizi. Yolda Ali Iraqi çalıyor şöför. Ürdün'de dinleyip çok beğendiğim Arapça rap söyleyen bir şarkıcı kendisi. Ama daha sonra şarkılarına ulaşmam mümkün olmadı. Akabe'ye ulaştığımızda çölde soğuktan üşümemek için üstümüze giydiklerimiz elimizdeki poşetlere tıkılıyor hemen. Bodrum'da gibiyiz. 7.5 JD'ye 14:00 Jettbus otobüsüne bilet alıyoruz ve önümüzde daha 2 saat var. Ürdün'ün Kızıldeniz'e tek kıyısı Akabe'de ve haritaya bakarsanız bu kıyı çok zor görülebilecek nokta gibi duruyor. Phuket'teyken çok sevdiğim mercan kayalıkları üstünde şnorkelle yüzme deneyimini burada da yaşabileceğimi anlayınca hemen taksiyle özel plajların olduğu kısma geçiyoruz. Yanımda mayom yoktu ama uyduruk bir terlik ve mayo ayarlıyorum hemen kendime bir dükkandan. 20 dakika sonra mekanda şnorkel kiralamış mayomu giymiş bir halde deniz kenarındayım. Kendisine Shark adını takmış Ahmed isimli birisi bana eşlik ediyor yüserken. Deniz dalgalı ve mercan kayalıklarının üstünde yüzmek yine çok zevkli. Yarım saat sonra mutlu mesut çıkıyorum denizden.

Dönüş yolunda artık yorgunluk bizi hasta edecek düzeye ulaşmış durumda. Otele döndüğümüzde sabah çölde güneşi doğurmuş öğlen Kızıldeniz'de yüzmüş akşam Amman'da otele dönmüş birisinin yorgunluğuyla sızıyoruz. Siz siz olun Ürdün'e geniş bir zamanda gidin yoksa bizim gibi yollarda koşturup durursunuz.

Sabah kalkışımız 7:00. İş zamanı bile bu kadar çok erken kalkmamıştık ama Lut Gölü'nü (Dead Sea) görmek istiyoruz. Kahvaltı sonrası 8'de bir gece önce 45 JD'ye anlaştığımız taksici bizi kapıda bekliyor. 9'da Lut Gölü'ndeyiz. Su çok sıcak değil ama girilemeyecek kadar soğuk da değil. Lanetlenmiş Lut Kavminin kıyısında yerleştiği Lut Gölü dünyanın en alçaktaki gölü. Deniz suyundan 10 kat tuzlu suyu sayesinde suya batmanız mümkün değil. Yüzmek de öyle. Ağzınıza ya da gözünüze tuzlu su temas ederse büyük bir acının sizi beklediğine emin olabilirsiniz. O yüzden sırt üstü yüzülüyor Lut Gölü'nde. Boşlukta yürümenin nasıl bir şey olduğunu merak ediyorsanız önce Lut Gölü'nde suda asılı kalmanın ne demek olduğunu görün... Sanki birbiriyle akraba iki deneyim gibi geliyor bana bu ikisi...

Otele döndükten sonra rotamız yeniden Abdali'den geçiyor. Şam'a giden taksilere bineceğiz ve ertesi gün de Beyrut'a geçeceğiz...

Fotoğraf Listesi:

1- Petra'nın girişinde yürürken
2- Petra'da vadi boyunca yürürken
3- Petra'da meşhur hazine odası
4- Vadii Rum
5- Vadii Rum'daki kamp yerimiz
6- Lut Gölü'nde gazete okuyor gibiyken.

Önerilen Sayfalar:

- Mardin - Hasankeyf
- Tahran'da Bir Gün
- Beyrut'ta Gece ve Gündüz
- Hatay'ın lezzetleri
- Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
- Şarm el Şeyh
- Pembe Marakeş'te İki Gün
- Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi

dinceryazici79@gmail.com

3 Ocak 2011 Pazartesi

Günübirlik Halep Gezisi

Arife Günü bir günlüğüne Halep'e geçeceğiz. Mardin ve Hasankeyf'in ardından öğleden sonra yola çıkıp Batman'dan 7 saatte Gaziantep'e ulaşabildi
k önce. Gece Tuğcan Otel'de konaklayıp sabah ilk iş Halep'e doğru yola koyulduk.

Halep'e tren de varmış ama ne saatlerine ulaşabiliyoruz ne de sorduğumuz Anteplilerden sağlıklı bir bilgiye... Biz de hemen Tuğcan'dan çıkıp ilk soldan aşağı iniyor ve Halep'e giden taksilerin bulunduğu durağı buluyoruz. Arife Günü zamlı tarife uyguluyorlar. Normalde 25 TL ama biz 30 lira ödüyoruz. Suriyeli şöförümüz Hüseyin Türkçe de İngilizce de bilmediğinden üç saat süren yol boyunca Arapça öğrendik. Mecburi ahbaplık yapan 5 insan kendi çaplarında anlaşmaya çalıştı tüm yol boyunca. Ortak bir dil olmadan ne kadar anlaşılabileceğini öğrendiğimiz hoş bir deneyim oldu bizim için.

45 Suriye Lirası 1 Dolara eşit ve bu fiyat hemen hiç değişmiyor... Demek ki 1 TL 30 Suriye Lirası. Hüseyin bizi Tren Garının önüne kadar bıraktı. Ortadoğu'daki gezilerimizde öğrendiğimiz bir şey şu ki şehirler arası çalışan taksiler ne kadar ısrarne kadar pazarlık ederseniz edin sizi şehir içinde istediğiniz yerde bırakamıyor. Bu yasak her ülkede geçerli ve bu kuralı değiştirmeniz mümkün değil. Hüseyin de bizi sonu gara çıkan yolun başında bıraktı ancak. Neyse ki yolumuz kısa.

Akşam 00:10 yataklı treniyle Şam'a geçeceğiz. 6 saat sürecek yol için kişi başı 6 dolarlık biletlerden almamız 45 dakika sürüyor. Halep'le ilgili ilk bilgileri bilet kuyruğunda tanıştığım Alman gençten alıyorum. Şehir haritasını alabileceğimiz Turist Informaton'dan, Baron Otel'den falan bahsediyor. Bilet alma prosedürü 3 ayrı gişede işlem yapmayı gerektiriyor. Önce pasaportunuzla bir yere kayıt oluyorsunuz. Sonra başka bir sıraya geçip bilet alıyorsunuz. En son da bilet ve pasaportunuzla birlikte polis olduğunu sandığım adamların kayıt yaptığı bankoya geçiyorsunuz ve büyükçe bir deftere Arapça isminizi ve başka bir takım ıvır zıvırı kaydediyorlar. Ortadoğu'da işsiz sayısını azaltmanın yolunun bu tarz bürokratik işlemleri arttırmaktan geçtiğini düşünmemek elde değil. Akabe'de bilet kontrolü yapılırken de aynı düşünce dolaşacak zihnimde: Biri imzalıyor, bir diğeri mühürlüyordu biletimi ve biletimi başka birinden almıştım otobüste de başka birisi yeniden biletimi kontrol edecekti...

Akşamki bilet işini hallettiğimize göre şimdi Turist Information'ı bulmalıyız. Ama Halep'te Türkçe ve ya İngilizce bilen birilerini bulmak ,diyelim buldunuz, bu kişinin Turist Information'ın nerede olduğunu bilmesi çok ender rastlanan bir durum. Sırtımızdaki çantalar altında ezilmeye başlamışken iyi kalpli bir satıcı halimize acıyor ve İngilizce bilen bir arkadaşını cep telefonundan arayıp önce bizim derdimizi öğreniyor, ardından turist information'ın yerini ve üşenmeyip bizi 15 dakika yürüme mesafesindeki Turist Information'a götürüyor. Dükkanını kapatıp bize yardımcı olan bu Suriyeli arkadaşı günün meleği ilan ediyoruz çünkü bu sayede haritaya ve Baron Otel'e ulaşıyoruz. Baron Otel Turist Information'a çok yakın. İnternette Baron Otel'le ilgili sağlıklı bir bilgiye ulaşmak çok zor ne yazık ki. Sadece tarihini anlatıyorlar bu otelin. Bazı yerlerde 2-3 sene önce tadilata girdiği yazıyor. Bizim gördüğümüz pek de tadilata uğramamış hala aynı eski havasını sürdüren bir otel olduğuydu. Zamanında Arabistanlı Lawrance, Kemal Atatürk gibi bir dolu ünlüye ev sahipliği yapmış bu oteli Ermeni kökenli birileri işletiyor. Çalışanlar ve sahibi gayet iyi Türkçe bilen insanlar.

Otelde çalışan Vahid'le 200 Suriye Lirası karşılığı akşama kadar çantalarımızı bırakmak konusunda anlaştık. Vahid bize dolar da bozdu sağolsun. Ardından Halep Kalesi'ne doğru yola çıkabildik. Ne yazık ki kalenin sadece etrafında vakit geçirebildik çünkü yazın 6'ya kadar açık olan kale kışın 4'e kadar ziyaretçi kabul ediyormuş. Kale deyince aklınıza genellikle eski kalıntılar ve yıkılmış duvarlar geliyorsa Halep Kalesi bu konudaki fikrinizi değiştirecek kadar sağlam bir yapı. Dışarıdan gördüğüm kadarıyla söylüyorum elbette şimdiye kadar gördüğüm en sağlam kale duvarlarına sahip. Giriş kısmı da çok etkileyici...

Kale'nin etrafında biraz bakındıktan sonra ara sokaklara dalıyoruz. Kapalıçarşı ve uzantıları, labirent misali uzanan eski dar sokaklar çok etkileyici. Akşam şehrin üstüne çökerken her aralık farklı sürprizler barındırıyor...

Kapalıçarşıyı gezerken görünüşüne dayanamayıp aldığım irmik tatlısı çok lezzetli. Ne kadar hijyenik olduğunu bilmiyorum çünkü Ortadoğu gezisi dönüşü tüm bağışıklık sistemim çökmüş, ateşler içinde acilde aldım soluğu. Ama ne yalan söyleyeyim o irmik tatlısının tadı hala damağımda. Çarşıdan ipek örtüler ve sürme aldım hediyelik olarak. Sürmeleri bilmiyorum ama ipek diye satılan örtülerin yıkama aşamasında çok fazla renk verdiğini söylediler. Çok tavsiye etmiyorum yani.

Karnımız çok aç. Baron Otel'e dönüp akşam yemeği için Wanes Restoran'a doğru yollanıyoruz. İsmini internette duyduğum lüks bir restoran burası ama fiyatları Taksim'de sıradan bir cafe-restoran ayarında. Aziziye'de nehrin kıyısındaki bu restorana gitmek için Baron Otel'den çıkınca Baron Caddesi boyunca sağa doğru yürüyüp nehri görünce karşıya geçmeden sağa doğru bir 50-100 metre yürümek yeterli. Sigarayı bırakalı çok olmamıştı daha. O yüzden yemekten sonra baktım ki hep patlıcanlı yemekler sipariş etmişim. Babaganuş ve Mutabah patlıcanlı güzel mezeler. Üstüne Vişne Kebabı söylüyorum. Vişne reçeli içinde yüzen köfteler demek vişne kebabı. İlginç olduğu için sipariş vermiştim ve ömrümde bir daha yemek isteyeceğim bir yemekle karşılaşmadım. Çok açtım o yüzden yedim bütün köftelerini ama bu yemeği sipariş etmeden önce ne kadar marjinal olduğunuzu bir daha düşünün... Muzlu tavuk, portakallı ördek falan bunun yanında çok daha normal yemekler... Yine de masanıza güzellik katması için sipariş verin isterseniz.

İki kişi toplam 900 Suriye Lirası hesap ödüyoruz. Bizim paramızla 30 lira yani. Yemek, çorba, salata, mezeler ve içeceklerin ücreti bu. Daha vaktimiz var trene kadar ama çok yorgunuz. Baron Caddesi'ndeki Milano Cafe'de çay içip geçiriyoruz kalan vaktimizi. Sonra Vahid bizi Cadillac arabasıyla tren garına bırakırken içimize şüphe düşüyor acaba 4 kişilik yataklı kompartmandan mı verdiler bize bileti diye. Neyse ki 2 kişilik kompartmanımız. Çok temiz olduğunu söyleyemeyeceğim ama asıl problem eski rayların üstünde sabaha kadar hoplaya zıplaya giden trende uyumaya çalışmak. Uyku kısmını halletmiş olsaydık sabaha kadar Halep-Şam arası yataklı trenle yolculuk yapmak çok enteresan bir deneyim olabilirdi... Ancak hem raylar, hem de gece demeden koridorda koşturup bağrışan çocuk gürültüsü uyumayı imkansiz hale getirdi. Ama yolumuz uzun. Şam'ı pas geçip Amman'a geçeceğiz daha.

dinceryazici79@gmail.com

Önerilen Sayfalar:

- Antalya'dan Demre, Simena, Kekova - Mardin - Hasankeyf
- Yataklı Trende Yolculuk
- Koştura Koştura Ürdün
- Beyrut'ta Gece ve Gündüz
- Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
- Tahran'da Bir Gün

20 Aralık 2010 Pazartesi

Adalar'a Gidiyoruz 1 - Kınalıada


Adalar vapuruna bindiğinizde vapurun uğradığı ilk ada Kınalıada'dır. Burgazada'yla beraber Adalar'ın iki mahzun kızı gibi görünen Kınalıada, günübirlik turistlerin çok ilgisini çekmez. Bu ikisi bilenlerinin geldiği adalardır. Heybeliada ve Büyükada'ysa hem bunlardan büyük hem de kalabalıktır.

'Niye diğer adalar değil de Kınalıada'yı gezer insan?' sorusunun bir çok cevabı var. Bana sorarsanız bu dört adanın dördü de prenslere layık ama Kınalıada'da yazdan kalma bir Aralık günü yaptığım gezi eminim sizi de cezbedecektir.


Öğlen 12'de Kabataş'tan kalkan vapurla başladı gezimiz. Vapur yolculuğu Adalar'da geçirilecek bir günün en güzel anları arasındadır. Sırf, Ada vapuru önce Boğaz'ı aşıp ardından Marmara'da seyrederken güvertesinde çay içmek, martılara simit atanları izlemek ya da gazetesini okumak için Adalar'a gidenleri tanıyorum... 12:50'de vardık Kınalıada'ya. Adalara her gittiğimde ilk yaptığım şey adayı tavaf etmek olur. Kınalıda bu anlamda diğer adalardan çok farklı panoramalar sunuyor. Tavafı doğuya doğru başlatırsanız ilk göreceğiniz eser meşhur Kınalıada camii olacaktır. Garip minaresi ve kubbesiyle bu camiiyi görmeden Kınalıada'yı terk etmemenizi öneririm. Kuzeye doğru bakarsanız Bostancı sahili etrafında Anadolu yakası uzanır. Ardından üç adadan parçaları görürsünüz. Güney tarafına geçerken üzerinde insan yaşamayan Hayırsız Ada ve Yassıada'yı görürsünüz. Batıdan kuzeye doğru ilerlerken Avrupa yakasının sahilleri görünür uzaktan. Bakırköy ve Yeşilköy rahatça seçilebilir.

Siz bu yürüyüşü yaparken önce evlerin arasında başlarsınız geziye. Sonra evler azalır ve biter. Adanın güneyinde plaj vardır. Kışın in cin top oynuyordu tabii bu plajda. Yeşilliklerin arasında sürdürürsünüz yürüyüşünüzü. En yeşil kısımlar yukarıdaki manastırdan güneybatıya doğru inen kısımlardır. Genel olarak ağaçtan ziyade çalı topluluklarıyla kaplıdır Kınalıada. Bir de yüksek vericilerle tabii.

Yeniden vapur iskelesine döndükten sonra istikametimiz tepedeki manastır oldu. Romen Diyojen'in kemiklerinin burada olduğu söylenir ama manzaradan öyle büyülendik ki mezar arayacak vaktimiz olmadı. Manastır sanki savaş yıllarının eski hastaneleri gibiydi. Manastırın arkasına geçip doğuya doğru giden yola devam ederseniz etrafının bir kısmı duvarla çevrilmiş bir alana çıkarsınız. İnsanda içeri girmesi yasakmış izlenimi yaratan bu alanın duvarlarla kaplı olmayan kimi kısımları uçurum misali diktir ama batıya bakan yamaclarda manzara çok güzeldir. Merkezdeki Dia'dan aldığım birayı içmek için bundan uygun bir yer olamaz. :)

Aşağı inerken karnımız acıkmaya başlamıştı ama kış vakti açık yer bulmak büyük problem. İstanbul içinde de şubeleri olan Bahar Pastanesi'nin meşhur tatlılarını tatmak niyetindeydim lakin kış vakti o da kapalıydı.


Yavaş yavaş dönüş vakti gelirken Kınalıada'yı özleyeceğimi fark ediyorum. Önümüz kış; baharla beraber yeniden damlamak lazım Kınalıada'ya.


Fotoğraf Listesi:


1- Gökyüzünden Kınalıada; deniz otobüsü kaptanı poz verircesine bir tur atıp adadan ayrılır...

2- Adalar'a giderken Haydarpaşa Tren Garı
3- Kınalıada Camii
4- Tepedeki manastır
5- Güneş batarken ben

dinceryazici79@gmail.com


Öneriler: Diğer adaları da merak edenler için


- Adalar'a gidiyoruz 2 - Heybeliada ,

- Adalar'a gidiyoruz 3 - Sedef Adası ,
- Adalar'a gidiyoruz 4 - Büyükada 

Ya diğer denizlerdeki adalar?


- Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento

- Kıbrıs'ın kaleleri ve yiyelim içelim...
- Bozcaada'da kısa bir tatil
- Gökçeada

Uzak Adalar:

- Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı 
- Goree Adası - Dakar

5 Aralık 2010 Pazar

Mardin - Hasankeyf

Uzun bir gezinin kısa bir parçası için Mardin'deyiz. Mardin'de
geçirilecek sadece bir gecemiz var. Ankara'dan 13:50 Anadolujet uçağıyla hareket ediyoruz Mardin'e; 3'ü geçerek iniyoruz. 35 liraya taksiyle Mardin'e ulaşmak mümkün ama biz havaalanının dışına kadar yürüyüp sağa giden dolmuşlara atlayıp 2,5 liraya ulaşıyoruz eski şehrin girişine kadar.

Rezervasyonumuzu Tatlıdede Otel'ine yaptırmıştık. Güzel bir tercih olmuş Tatlıdede; gecenin ilerleyen saatlerinde şehri dolaşırken apartman gibi Artuklu Otel'ini görünce daha iyi anlıyoruz bunu. Zaten Artuklu Otel "evlilik cüzdanı olmadan almıyoruz" diyen bir otel.

Hava kararmadan Mardin'in eski sokaklarındayız. Restore edilmiş ya da edilmemiş bütün binaların sarı toprak tonu şehre çok yakışmış. Meşhur postanenin önünden devam edip Sabancıların açtığı müzeden aşağı doğru kıvrılıyoruz. Gerçekten de Türkçe-Arapça-Kürtçe ve ayırt edebildiğimiz kadarıyla Süryanice konuşmalar dolaşıyor sürekli etrafımızda. Yaşamın sürdüğü evlerin arasındaki sokaklar ıssızlaşıyor hava kararmaya başladıkça. Günlerden cumartesi, etrafta alemlere akmak için ya da iş dönüşü evine koşuşturan insan kalabalığı yok.


Dönüşte Süryani Şarabımızı alıp otelimize dönüyoruz. Otelde şarap yokmuş. Terastaki masaya kurulup içmeye başlıyoruz. Kimse yok etrafta, kasım ayı olmasına rağmen hava çok güzel... Gecikmemek için çok uzatmıyoruz bu geceyi ama tadı hala damağımda.

Sabah 6.30'da kalkıp bir de sabah ışıklarıyla dolaşıyoruz eski şehirde. Kimi kahveler bu saatte dolmaya başlamış, oysa günlerden pazar. Kebapçılar bile açılmış dükkanlarını hazır hale getirmeye çalışıyorlar. Koldaki saat ya da duvardaki takvimden ziyade, gün ışığına göre hayatın devam ettiği yerleri özlemişim. Mardin'in sokakları sabah ayrı güzel. 2 kişi için 150 tl otel ücretini ödeyip ayrılıyoruz Tatlıdede'den. Mardin'e yeniden gelmek lazım düşünceleri de dolaşıyor zihnimde; böyle sıkıştırmadan, demini ala ala içmek için...

Hasankeyf bir sonraki ziyaret edeceğimiz yer. Önce Midyat'a gidiyoruz, ardından Hasankeyf'e. 2 saat sonra Hasankeyf'teyiz. Hasankeyf'in, Kapadokya Zelve Vadisi'ne benzeyen kayalara oyulmuş evlerin olduğu kısmı ziyaretçi girişine kapatılmış. Açıklama bir turistin üstüne kaya düştüğü için olduğu şeklinde ama kafamızda hemen komplo teorileri uçuşmaya başlıyor: Ilısu Barajı olmasın bu yasaklamanın sebebi? Muhtemelen uyduruyoruz ama Hasankeyf'i gündemde tutmama çabası da çok aşikar.

Hasankeyf'e inince etrafımızı hemen çocuklar sarıyor. Bir kısmı rehberlik yapıyor bir kısmı yabancılarla sohbet etme derdinde. Türkçe konuşanlarda söyleyeceklerini Kürtçe'den çevirerek söyleyenlerin yavaşlığı var. Sürekli Hasankeyf'e gelen turistlerden öğrendikleri, çocukluklarına yakışmayan kelimeler de dikkat çekiyor. Küçük tatlı bir kız takılıyor peşimize ve dolmuşa binene kadar geziyor bizimle, bıcır bıcır anlatıp duruyor.

Hasankeyf'i görmek için aralardan yukarıya çıkıyoruz. Sonra ben gaza gelip bir kuleye tırmanıyorum merdivenlerden. Burada da manzara güzel ama daracık kuleye tırmanmak da inmek de tepesinde durmak da çok zor bir süreç. Etrafında herhangi bir engelleme olmayan kuleye tırmanıp inerken daracık merdivenlerde başka birileriyle karşılaşmak da buyuk problem. Zaten yasak olan böyle bir hareketi yapmak konusunda özellikle klostrofobisi olanlar tekrar düşünsün lütfen. Ama inişte özellikle Sagra da Familya'nın kulelerinden iner gibi kıvrılan merdivenleri görmek güzeldi. Yolgecen Hanı isimli cafede oturup Dicle Nehri'ni, yıkık köprünün ayaklarını izlemek de güzeldi. Yıllardır yapılmaması için uğraşılan baraj sular altında bırakmadan gidip görünce daha bir karşı çıkıyor insan Ilısu Barajı'na.

Rotamız Gaziantep ve ordan Halep'e geçmek şeklinde ama Batman'a ulaşınca anlıyoruz ki bu gece Halep'e ulaşmak hiç mantıklı değil. Batman Antep arası 7 saat...

Önerilen Sayfalar:

- Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
- Hatay'ın lezzetleri
- Günübirlik Halep Gezisi
- Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...

dinceryazici79@gmail.com


30 Kasım 2010 Salı

Yataklı Trende Yolculuk


Trenle yolculuk yapmayı seven biri olarak yataklı trenlere ayrı bir ilgi duyuyorum. Genellikle geceleri tercih ettiğim bu trenler hareket eden oteller olarak hem deği
şik bir tecrübe yaşatıyor hem de yolculuğu sıkıcı olmaktan çıkarıyor. Şimdi müsaadenizle son iki yılda yaptığım 3 ayrı tren yolculuğundan yola çıkıp Avrupa'da, Türkiye'de ve Ortadoğu'da yataklı trenlerle yolculuk yapmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışayım.

2009 Martı. Madrid'den Lizbon'a geçecek trenimiz akşam 22:25'te kalkıyor. Yolda saatlerimizi 1 saat geri aldığımız için 7:45'te varıyoruz Lizbon'a. Tren gayet lüks. Kapıda bizi karşılayan hostes biletlerimizi alıyor ve sınır geçişi sırasında dahi rahatsız edilmememizi sağlıyor. Kapımızı çalan, arayan, soran olmaması gayet iyi. Anlatacağım üç tren yolculuğundan en iyisi buydu. Fiyatı en yüksek olanı da; kaldığımız otellerden daha fazla bir para, 2 kişi için 500 tl ödedik bu yolculuk için. Altlı üstlü tek kişilik yataklara rağmen kompartman diğerlerinden biraz daha büyük olduğu için daha rahattı. Sabaha karşı yemekli vagondaki kahvaltıya saatlerimizi ayarlamayı unuttuğumuz için yanlış bir saatte geçmişiz ama yine de suratsız garsonumuz bize kahvaltımızı sundu. Kahvaltı çok da güzel değildi. Tren yolu aşırı bir sarsıntı yaşatmadı ayrıca, bu sayede sabaha kadar uyumak konusunda sıkıntı yaşamadık.

2010 Eylül. Ankara Ekspresi'yle Haydarpaşa Tren Gar'ından Ankara'ya gidiyoruz. Trenimiz akşam 22:30'da kalkıyor. Daha önce bizi karşılayan hostesin yerini bıyıklı bi amcam almış bu trende ama yine biletlerimiz trene girişte alınıyor ve sabaha kadar sadece 1 kez o da tren daha İstanbul'dan çıkmadan önce kapımız çalınıyor. İki kişi 120 lira bilet fiyatı İspanya'da ödediğimin dörtte biri kadar. Minibarda su ve bir kaç çeşit abur cubur ücretsiz olarak sunuluyor. Sabah Ray Restoran adıyla işletilen yemekli vagondaki kahvaltı Lizbon'a varırken yediğimden daha kötü . Zaten son zamanlarda yemekli vagondan mutlu bir şekilde ayrıldıysam sadece trende manzaraya karşı Efes içme keyfindendir; yemekler çok kötü yoksa. Sabah 6:30 gibi varıyoruz Ankara'ya. Yataklı vagonda bu sefer çok da rahat uyuyamadım ama yine de çok şikayet edilecek bir rahatsızlık yoktu. Gece gece karanlıkta oturup tren camından akıp gitmekte olan şehirlere bakarak şarap içme keyfi gayet güzeldi.

2010 Kasım. Yine bir gece yolculuğu, bu sefer Halep'ten Şam'a gidiyoruz. 12:10'da kalkacak trenimiz için bilet fiyatı iki kişi için 20 lira. 500 liralık Avrupa, 120 liralık Türkiye fiyatından sonra bu fiyatı öderken içimize kurt düşüyor ama bize bileti satan Suriyeli kadının İngilizcesi yeterli olmadığından "acaba bize 4 kişilik kompartmandan mı bilet sattı?" şüphesine düşüyorum. Bilet almak da ayrıca bir dert. Önce bir sıraya girip bilet almak istediğinizi belirtip kaydoluyorsunuz ve pasaportunuzda yazan isminizi dili döndükçe Arapça yazmaya çalışıyor birisi. Sonra başka bir sıraya girip biletinizi alıyorsunuz ve ardından da gardaki bir polis noktasına biletinizle gidip yeniden kayıt-kuyut işlemleri yapılmasını bekliyorsunuz. İşsizliğe gereksiz işler yaratarak çözüm bulmaya çalışılmış sanki. Tren, bilet fiyatından da anlaşılacağı üzere eski bir tren. Dolaptaki deri kayışlar üst yatağı sabitlemek için konulmuş sanırım ama sanki fantezi aletleri gibi görünüyorlar. Yataklara serilmiş çarşaflar gayet kötü görünüyor. Ama özellikle raylar öyle eskimiş ki üst katta yatan birisi zıplarken tavana vurmamak için tutunmak zorunda, alt kattakinin de çok bir uyuma şansı yok. Ayrıca yan kompartmanlardaki ailelerin çocukları kah kompartmanda kah dışarda sabaha kadar koşturup bağırışıp ardından da mütemadiyen ağlıyorlar. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmiyor, iki kişilik kompartmandayız. Sabah 6:30'da varıyor tren Şam'a ve öyle yorgunuz ki hareket etmeye mecalimiz kalmamış durumda. Yine de Ortadoğu'da yataklı tren macerası yaşamak enteresan bir tecrübe oluyor.

Son olarak ekleyeyim, bütün bu gezilerde yanınızda karşı cinsten bir arkadaşınızın olması da hiç bir şekilde sorun olmuyor. Kimseye evlilik cüzdanı göstermek zorunda değilsiniz yani.

Önerilen Sayfalar:

- Malaga - Lizbon
- Ankara - Anıtkabir
- Halep
- Keza "Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu" da ilginizi çekebilir.

dinceryazici79@gmail.com

4 Kasım 2010 Perşembe

24 Saatte Eskişehir'i Yad Etmek

(Not: Yazının devamında tam 7 sene sonra Ekim 2017'de Eskişehir'e gittiğimde gördüğüm değişimi okuyabilirsiniz.)

Serin bir Ekim öğleni bir günlüğüne Eskişehir'e gitmek üzere, peronda bekleyen Cumhuriyet Ekspresi'ne bindik. 1,5 yıllık bir maceranın ardından 4 yıl önce ayrıldığım Eskişehir'e trenle gitmek her zaman ayrı bir zevkti. Aynı nostalji duygusuyla geçtik kurulduk yemekli vagona. Güzel bir sohbet eşliğinde gündüz vakti trende içilen biranın tadı bir başka oluyor.

Eskişehir'e inince gardan yürüye yürüye Doktorlar Caddesi'ne gidiyoruz. Eskişehir hem aynı, hem çok değişmiş. Kılıçoğlu Sineması'nın alt katındaki Acıktım Kahvaltı Salonu bina yıkılmaya başladığı için taşınmış. Yeni yeri Kanatlı Alışveriş Merkezi'nin yanındaymış. Bir dönem her akşam yediğim bol nar ekşili, Tavuklu Sezar Salata'yı hala çok lezzetli yapıyorlar. Eskişehir'e yokluğumda bir çok alışveriş merkezi açılmış. Bir çok da bar... Hele Doktorlar'a paralel bir sokakta topladıkları barlar Nevizade havası katmış Eskişehir'e. Taps, Up&Down ve Havelka da yeni açılan mekanlardan.


Acıktım'dan çıkınca 1,5 yıl yaşadığım kampüs içindeki Anadolu Otel'e geçtik. Otel 1 sene önce kapanmış, 3-5 ay sonra yeniden açılmış. Daha önce vakfın işlettiği otelin işletmesi üniversiteye geçmiş ve ticari bir müesseseden ziyade kamu hizmeti veren bir yapıya bürünmüş. Konaklama fiyatları makul, kalitede bir değişiklik olmamış (sabah kahvaltısı daha iyiydi ama benim zamanımda, sıcak simitler poğaçalar kalmamış artık...). Çalışanlar yine çok sıcak, iyi niyetli, yardımsever... Eskilerden pek kimseleri göremesek de geçmişi yad etmek güzeldi.


Biraz dinlendikten sonra gece için plan yapma kısmı geldi çattı. Cuma gecesi önce biraz demlenip ardından hızlı bir mekana geçmeye karar verdik. Önce Donas'ta tavuklu dürümlerimizi yedik. Ardından rezervasyonsuz gittiğimiz Bomonti'de kapıdan çevrildik ama buna hiç şaşırmadığımı söylemeliyim. Mekanın 'tok satıcı' sahibinin bu tarz hareketlerine geçmişten de aşinaydık ne de olsa, hepi topu 3 masa doludur ama o yüzünüze bakıp tanıdık gelmediyseniz "mekan dolu" deyip almayabilir sizi. Zaten 2 bira içip kalkacağımız için Taps'e geçtik. Burada biraz demlenip 222'ye yollandık hemen. Aslında biz Neslihan'ı dinlemeyi tercih ediyorduk. Eskişehir gece hayatı deyince aklıma hep Neslihan geliyor. Sesini, şarkılarını ya da sahnesini sevdiğimden değil ama Eskişehir yıllarında o kadar çok izlemiştim ki sahnede, Eskişehir'e gidince Neslihan dinlemek şartmış gibi geliyor bana artık. Neslihan yoktu o gece herhangi bir mekanda; bilemiyorum belki artık Eskişehir sahnelerinde şakımıyor da olabilir...


222'de MFÖ konseri vardı o yüzden tercihimizi club kısmından yana kullandık. Kapı her zaman dert olmuştur bu gibi mekanlarda ama şansımıza hiç bir engelle karşılaşmadan rahatça girdik içeriye. İçeride atmosfer hatırladığım gibiydi. Topuklu ayakkabı giyip zorla yürümeye çalışan kızların düşeyazmaları; bu sene moda herhalde, hepsi aynı model kirli sakalla ortalıkta dolanan oğlanların hali, tavrı çok yabancı gelmedi bana. Takım elbisesiyle ortalıkta dolaşıp asayişi sağlamaya çalışan Sayın Abacı'nın suratsızlığı da pek değişmemiş... Ama 222 yine gece gece 'eller havaya' yapmak için gidilebilecek iyi bir mekan olmayı sürdürüyor. Geç vakitler terk ettiğimiz mekandan çıkıp otelde sızmamızla sonlandı gece.


Sabah Anadolu Otel'in bahçesinde hava serin olsa da güzel bir kahvaltı yaptık. Suni gölün kenarında, ağaçların arasında huzur içinde yudumladık çayımızı. Kısa bir kaçamağın sonu geliyordu artık. Ama çi börek yemeden Eskişehir'i terk etmek de olmaz. Papağan'ın yerini unutmuşum, biraz sorup soruşturmak gerekti yerini bulmak için. Ardından dönüş için farklı bir rota izleyip Yüksek Hızlı Tren'le Ankara'ya geçtik. Akşama kadar hemen her saat tren var Ankara'ya. Karada 250 km hız yapmak gerçekten ilginçmiş. Şu hızlı tren yaygınlaşsa hiç fena olmayacak. Şu kısacık gezide yaptıklarımız tadı hala damağımızdayken döndük İstanbul'a. Yakın bir zamanda yeniden gitmek lazım Eskişehir'e...


Ekim 2017:

7 sene sonra yeniden Eskişehir'e doğru yola koyuluyorum. Günübirlik bir gezi olacak bu seferki. Maaile Eskişehir'e girdiğimizde gördüklerimiz hepimizi şaşırtıyor. Ne çok değişmiş Eskişehir. Bir dolu yeni mekan açılmış öncelikle. Sonra şehir daha da Avrupai bir havaya bürünmüş. İlk baştaki hayranlık bir süre sonra şehirde bir şeylerin sırıttığını görmemizle değişiyor.O da yazının sonunda; önce gezdiğimiz yerleri özetleyeyim.

Haller Gençlik Merkezi: 

2000'lerin başında yenilenip açılmış bu mekan 12 sene önce Eskişehir'e geldiğimde de vardı ama hala şehrin en kendine has yerlerinden biri. Küçük barları, hediyelik eşya ya da aburcubur yemek satan mekanları ve taze meyve sebze hali olduğu zamanki mimarisinin şimdi dönüştüğü haliyle aile üyelerinin çok hoşuna gidiyor. Yıllar önce yanından geçen demiryolu şimdi yürüyüş yoluna dönüşmüş durumda. Şehrin ortasından geçen izbe demiryolunun kenarındaki İbis Otel'se şimdilerde tam şehir merkezi oteli olmuş. 

Doktorlar Caddesi:

10 sene önce Doktorlar Caddesi çok daha havalı bir caddeydi. Şimdilerde ticaretin yoğun yapıldığı bir caddeye dönmüş, mekanlarsa Porsuk kenarına kaymış. 

Porsuk Kenarı:

Porsuk'un kenarı bir dolu cafe-barla dolmuş. Öğrenci şehri olduğundan artık Eskişehir'in meşhur mekanları başka şehirlere de şube açmaya başlamış. En meşhuru da Varuna Gezgin sanırım. 

Hamam Yolu:

Bu görece eski ticaret merkezinde hafif bir şeyler atıştırmak için Papağan Çi Börek'e gidiyoruz. Eskişehir'de sonradan bizi iyice rahatsız edecek esnafın negatif tavrını ilk burda görüyoruz. Hayır bir saygısızlık yapmıyorlar ama gelen müşteri çıktığında bir daha aynı mekana gelmek istemeyecek şekilde çıkıyor. Hamurişi satan mekanlar, pastaneler, tatlıcılar, kafeler... Eskişehir'in genelinde hizmet kalitesi inanılmaz düşük. Bir vur-kaç havası var esnafta, sanki yarın kapatacaklar dükkanları. 

Odunpazarı:

Eskişehir'in tarihi evlerinin restore edildiği bölge burası. Tarihi evlerin geleceğe kalması için iyi ama evler pek kullanılmıyor, restore edilip terkedilmiş gibi. Burayı gezerken Kurşunlu Camii de karşınıza çıkacak, bahçesinde oturup soluklanabilir ya da etrafındaki Fotoğraf Müzesini gezebilirsiniz. Odunpazarı'nda bir çok başka müze de açılmış.

Şelale Park:

İşte artık yapılaşmanın iyice sırıtmaya başladığını bize gösteren bir yerdeyiz. Tamam tepeden manzara güzel ama o suni şelale nedir? Daha çirkin ne yapılabilirdi acaba buraya? 

Kent Park:

Şehir parkları içinde Kent Park yine içlerinde en eli yüzü düzgün olanı. İçinde yazları hizmet veren yüzme havuzu kenarına yapılmış plajı olan, hava almak isteyenlerin daha büyük bir gölün etrafında yürüyüş yapabileceği ya da ata binme imkanı sunan bir park burası. 

Sazova Parkı:

Burası daha çok çocuklar için yapılmış büyük bir park ama o şato olsun masal gemisi olsun çok sırıtıyor. "Yüzümüzü Doğu'ya dönelim" "hayır hayır Batı'ya dönelim", "öz benliğimizi kaybetmeyelim", "vatan millet sakarya" ekseninde gelişen sığ tartışmalar bizi bu noktaya getirdi sonunda. Belediye değiştiğinde değiştirilmeyecek şeyler lazım şehirlere. Halkın sahip çıkacağı, bir ihtiyaca cevap veren, isteklerini karşılayan kamusal alanlar, mekanlar... Türkiye'de belediyeciliğin geldiği nokta bunlardan çok uzak duruyor. İktidar partisi belediyelerinin yarattığı ucubeleri biliyoruz zaten de Eskişehir bari bu tuzağa düşmeseydi. En azından ticari rant uğruna her yer peşkeş çekilmemiş gibi duruyor buna da şükür deyip bir sonraki gezimde Eskişehir'i nasıl bulacağımı merak içinde şimdilik bitiriyorum yazıyı. 

Fotoğraf Listesi (2017):

1- Haller Gençlik Merkezi sabah saatlerinde gözünü yeni güne açarken.
2- Odun Pazarı'nın restore edilmiş sokaklarından biri
3- Kentpark'ta yazları hizmet veren plaj.

Öneri

len Sayfa:


- İznik ve Yenişehir 
- Frig Vadisi'ni Gezememe
- Bursa'da Huzur
- Yataklı Trende Yolculuk

dinceryazici79@gmail.com