30 Ocak 2013 Çarşamba

Edirne'de İki Gün

Akşam saatlerinde vardık Edirne'ye. Önce Selimiye Camii'nin az altındaki tarihi otelimizi buluyoruz. Mimar Sinan'ın yaptığı Rüstem Paşa Kervansarayı restore edilip otel haline getirilmiş. Geceliğine 120 TL ödediğimiz bu 500 yıllık odamız gayet iyi ısınıyor ve konforlu. Merkezdeki bu otelde kalmak istemeyenler için başka bi tavsiyem de Selimiye Camii'nin bitişiğinde sayılan Taş Odalar olur. Fatih Sultan Mehmet'in doğduğu saray kalıntılarından en son kalan konaklar restore edilip otel haline getirilmiş. Yanından geçerken güzel gözüküyorlardı.

Akşam yemeği yemek için Kıyık Et Lokantası'na gitmeye karar veriyoruz. Ne yazık ki mekan dolu olduğundan geri dönüp meşhur Köfteci Osman'da yiyoruz yemeğimizi. Bir İnegöllü olarak soylüyorum, gerçekten köftesi lezzetli. Porsiyonu 10 TL.

Merkezdeki sokakları alıışveriş yerlerini arşınlayıp London Cafe-Pub'da sıcak bir şeyler içiyoruz. Yorgunuz ne yazik ki, geç olmadan otelimize dönüp uyuyoruz.

Sabah günlerden pazar ve "Edirne'de nerede kahvaltı yapılır?" ın cevabı olarak Limon Cafe'yi buluyoruz. Meriç Nehri'ni geçip Karaağaç'a giderken sağ taraftaki bu şirin mekanın kahvaltılıkları güzel. Şehrin kalabalığından, binalarından uzaktaki bu yol boyunca bir sürü başka kahvaltı yapılabilecek yer de var, biz denemedik ama deneyip de tecrübelerini paylaşmak isteyenler olursa çok sevinirim. Edirne'de fiyatlar makul. İki kişi tıka basa kahvaltı ve üstüne Türk kahvesine 35 TL hesap ödüyoruz.

Hazır buralara gelmişken Karaağaç'a kadar uzanıyoruz. Yunanistan sınırına Pazarkule'ye çok yakınız. 3-5 km sürüp Türkiye'nin sonuna gidiyoruz ki yolun bitip sınırın başlaması, öteye geçememek garip hisler yaratıyor içimizde. Yarın da Kapıkule'ye gidelim.

Karaağaç merkeze dönünce şimdinin Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan eski garı ve Lozan Anıtını ziyaret ediyoruz. Gar binası hoşmuş. Karaağaç sokaklarında dolaşmak da zevkli. Dönüşte Meriç Nehri üzerinden geçen köprüde biraz vakit harcıyoruz. Edirne'nin tarihi köprüleri çok hoş. Bir kaç tanesi restore ediliyordu Kasım 2012 itibariyle.

Cami gezilerini yarına bırakıp çarşıları geziyoruz ve ardından Sv. Georghi Kilisesi'ne gidiyoruz. Kiliseden dönüşü 'Roman' Mahallesi üzerinden yapıyoruz ve Edirne'nin bu renkli kısmı da gülümsetiyor bizi. Sokak isimlerinden rengarenk binalara, duvarlardaki yazılara kadar çok eğlenceli sokaklar buraları da.

Selimiye Camii'ne yaklaşınca Edirne Müzesi beliriyor karşımızda. Bahçesinde envai kültürün mezarları mezar taşları yan yana dizilmiş. Kimler değil hangi kültürler gelip geçti bu topraklardan düşüncesiyle oturuyoruz bahçesinde önce. Yan tarafta çok eski uygarlıkların mezarları, arkamızda Müslüman mezarlarından toplanmış taşlar, karşımızda Bizans'tan kalma mermer mezarlar, devamında Rum mezarlarından toplanmış taşlar... Müzenin içerisi de bahçesi kadar güzel. Trakya'daki kazılarda bulunmuş cam, pişmiş toprak ve metal eşyaların yanı sıra Osmanlı dönemindan dokuma örnekleri de var içeride. Dün ziyaret ettiğimiz Enez'de bulunmuş çok sayıda eser de var koleksiyonda.

Müzenin üst tarafındaysa Osmanlı döneminden mezar taşlarının sergilendiği bir açık hava sergisi var. Taşlarda yazılanlar günümüz Türkçesine çevrilmiş. "Burası bir mezarlık değildir" yazıyor kapıda, mezarlardan toplanmış taşların sergilendiğini anlatmak için. Metinleri okumak ilginç. Edirne'de ilgi çekici çok şey var ve gittikçe bunlara yenileri de ekleniyor.

Acıkmaya başladık yine. Bu sefer Ciğerci Niyazi'de alıyoruz soluğu. Edirne'de ciğerin porsiyonu en salaş yerde de en meşhur yerde de 10 TL. O yüzden herhalde Niyazi'de bütün masalar dolu ayrıca kapıda da sıra vardı. Neyse ki çok beklemedik. Üstüne de Hayrabolu tatlısı yedim ki Kemalpaşa'nın daha büyüğü ve üstüne tahin dökülmüşü. 5 liralık bu tatlı da ciğer gibi çok lezzetli.

Güneş batarken Meriç Nehri üzerinde olmak için eski Edirne evleri arasından aşağıya yürüyoruz. Bu arada yolumuzu Edirne'nin tek sinagogunun önünden geçirmeyi de ihmal etmiyoruz. Yaklaşık 500 yıllık sinagog da restore ediliyor şu sıralarda. Edirne'yi keşfettikçe daha da bir etkileniyor insan...

Meriç Nehri üzerindeki köprü, güneş batarken fotograf meraklılarıyla dolu. Demek sadece biz değiliz manzaranın etkileyiciliğini duyan. Nehir kenarındaki ağaçlara vuran güneş suda çok hoş görüntüler yaratıyor. Nehrin kenarlarının binalarla değil de ağaçlarla dolu olması çok güzel olmuş.

Kasım ayında hava gayet soğuk. Üzerimizde atkılar, kapşonlu paltolarla anca ısınıyoruz sokaklarda. Akşam için yeniden Kıyık Et Lokantası'na gidiyoruz. Pazar gecesi mekan çok dolu değil ama Edirne'de tüm esnaf gibi buranın işletmecileri de çok kibar ve ilgililer. Yemek ve mezeler de çok keyifli. Eskişehir'deki Bomonti İsmail'in bir gömlek altı lükslükte ama çok daha 'rahat' olduğunu söyleyebilirim. Gece için güzel bir seçim olduğunu anlıyoruz, çok geç olmadan kalkıp sallana sallana otelimize dönerken.

Son günümüze çok yer bıraktık. Otelde kahvaltımızı yapıp önce hemen yan taraftaki Eski Camii geziyoruz. Ardından Selimiye'nin büyüleyiciliğine bırakıyoruz kendimizi. Dini mimarinin güzel örneklerinden birindeyiz. Huşu bulmak isteyenler içeride oturup o dini havayı uzun uzun soluyabilirler...

Selimiye'nin altı Arasta. Meyve şeklindeki sabunlardan, Keçecizade'den kilosu 38 TL'ye badem ezmesi, 12,5 TL'ye Kavala kurabiyesi ayrıca büyük şişesi 7,5 TL'ye Hardaliye alıyorum.

Sonra Bedesten ve Kılıç Ali Paşa Çarşısını gezip atlıyoruz arabaya ve Divan-i Hümayun kulesini ve Sarayiçi'ni ziyaret ediyoruz. Kule şeklinde ilginç bir yapı var karşımızda.

Edirne'deki son durağımız Muradiye Külliyesi ve içindeki Darüşşifa Müzesi. Giriş öğrenci 1TL tam 5 TL. 2004 yılında Avrupa Birliği'nin de ödüllendirdiği müze akıl hastalıklarının müzikle tedavi edildiği tarihteki sayılı Darüşşifa'lardan biri. Bugün, mankenler ve o günkü eşyalarla yeniden o zamanları gözünüzde canlandıracak şekilde düzenlenmiş durumdaki müzenin tıp tarihiyle ilgili kısımları da ilginç.

Edirne çok tatmin etti bizi. Ne güzel bir şehirmiş burası iyi ki gelmişiz, gezmişiz...

Fotoğraf Listesi:


1- Gün batarken Meriç Nehri (Hanidir asli hanidir sureti?)

2- Karaağaç'a doğru köprüden...
3- Eski Camii'nin dış süslemeleri
4- Divan-ı Hümayun
5- Edirne Müzesi'nin bahçesindeki Dormen
6- Darüşşifa'da sergilenen "Hangi makam hangi rahatsızlığa iyi gelir" konulu levha. Halka hizmet Hakk'a hizmet... Okuyun, dinleyin, iyileşin!

Gezinin İlk Beşi


1- Rüstem Paşa Kervansarayı... Mimar Sinan'ın yaptiği bir yerde konaklama imkanı

2- Darüşşifa
3- Bütün yeme içme mekanları (Kıyık, Limon, Ciğerci Niyazi, Köfteci Osman...)
4- Meriç Nehri'nde gün batımı ve köprüler
5- Selimiye Camii ve etrafındaki müzeler,yapılar.

Nerede İçilir: Kıyık Et Lokantası.


Nerede Koşulur: Hava çok soğuk değilse Meriç Nehri sonrası Karaağaç yolu enfes.

Önerilen Sayfalar:

- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Gökçeada
- Atina Kaçamağı
- Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e kadar uzanmak...
- İğneada'da iki gün çadır tatili

4 Ocak 2013 Cuma

Pembe Marakeş'te İki Gün


Beş günlüğüne Fas'tayız. Gezimizi iki gün Marakeş iki gün Fes ve son gün Kazablanka olarak planladık. Kasım ayı itibariyle İstanbul'dan Fas'ın bir tek Kazablanka şehrine tarifeli seferler var. O yüzden Kazablanka'dan trenle geçeceğiz diğer şehirlere.

Gece 00:25'te Sabiha Gökçen'den kalkan Air Arabia uçağıyla 4 saatte ulaşıyoruz Kazablanka'ya. Gece Fas saatiyle 4 gibi havalimanında pasaport kontrolünden geçip ülkeye girdik. Hemen döviz gişesinde para bozduruyoruz. Kasım 2012 kurlarına göre 4.8 dirhem yaklaşık 1 TL. Euro Dolardan daha geçerli bir para birimi burada. O yüzden tavsiyem Euro alıp da gelmeniz ama dolar da iş görüyor. Havaalanında yiyip içmek ne ucuz ne çok pahalı.

Şehre, yani Casa Voyegiers'e trenle ulaşmak kişi başı 40 dirhem. Biz doğrudan Marakeş'e geçeceğiz o yüzden 6'daki trene biniyoruz ve yarım saat 3 durak sonra iniyoruz. Marakeş'e 6:50'de tren var, kredi kartı geçerli ve ücret kişi başı 80 Dirhem. 3 saat sürüyor yol ve son durak Marakeş'te iniyoruz.

Otelimiz (Amour de Riad) Jamaa el Fina'ya çok yakın. Gardan yaklaşık 45 dakikalık bir yürüyüşle, sora sora varıyoruz bu merkezdeki meydana. Gardan Jamaa el Fina'ya yürüyerek ulaşmak isteyenler gardan çıkınca ikinci sola doğru gidip Muhammed V Bulvarı'nı bulup (Shell benzin istasyonundan sağa döneceksiniz) o bulvar boyunca dümdüz giderek meydana ulaşabilirler. Ardından da otelimizdeyiz. Kahvaltı dahil iki kişilik oda iki geceliğine 95 TL. Odamızın avluya bakıyor camı ve odada banyomuz var. Otelimiz Riad denilen eski evden restore edilmiş otellerden. Biraz karanlık ve eski ama memnunuz odamızdan. İnternet de var ama havlu vermiyorlarmış, banyo da arada tıkanıyor. Yine de bu fiyata bu kadar merkezi yer için fiyat çok uygun. Zaten Fas'ta zaman yıllar önce durmuş gibi...


Acıktık. Otelden aldığımız tarifle meydandaki Restaurant Toubkal'i buluyoruz. Fas genel olarak ucuz. Burası daha da bir ucuz sanki, ilk Tajinimizi 6 TL (30 Dirhem) gibi bir fiyata yiyoruz. Bizim güveç benzeri bir şey bu tajin. Artık ne sipariş verdiyseniz ona uygun malzemelerle pişiriliyor. Misal ben Ground beef dedim üzerine yumurta kırılmış köfte geldi. İçecek olarak Almond Milk enteresan geldi bana. Bademi sütün içinde blenderda ufalamışlar gibi. Muzlu süt de sevenleri için taze ve lezzetli.

Artık sokaklarına dalabiliriz Marakeş'in. Souks denilen çarşıları tam bir labirent gibi. Kıyafet, cam, metal ve tahta işler bulabilirsiniz. Pazarlık şart, yeteneğinize göre söylenenin %30-50'sine kadar indirim yaptırabilirsiniz ama sakın unutmayın her zaman daha ucuza satan başka bir yer de vardır. O yüzden bi fiyat belirleyin kafanızda ve o fiyata alabilirseniz alın. Sonra da daha fazla soruşturmayın.

Saatlerce dolaşıyoruz çarşıda... Yüzlerce dükkan, onlarca sokak, geçit, cadde arasında sadece insan kalabalığı değil motorsiklet ve bisikletliler de vızır vızır dolaşıyor etrafta. Bu trafikte sürekli birileri yaralanmalı gibi sanki ama maaşallah hiç kaza görmedim.

Jamaa El Fina meydanı eski şehrin merkezi ve yolumuz hep oradan geçiyor. Bu koca meydanda sabah kobra yılanı ve maymun oynatanlar zurnalar eşliğinde başlatıyorlar eğlenceyi. Çok ucuza portakal suyu satanlar ve hediyelik eşya satıcıları onlara eşlik ediyor. Saatler ilerledikçe yemek standları kurulmaya başlıyor. Yerel yemekler ve kızartmalar tüm meydanı duman altında bırakırken salyangoz satıcılarını da bir köşede görmeye başlıyorsunuz. Merak edenlere tarif etmem istenirse, kürdanla yeniyor, tadı midye gibi, tuzlu ve antenlerine bakmazsanız daha kolay yiyebilirsiniz. Bu arada hayvan oynatıcıları meydanı terk etti çalgı-çengi takımı meydanda yerini aldı bile. Afrika ritmleri meydanı kaplarken köçekler dans ediyor çalgıcılar hikayelerle halkı güldürüyor, bir cüce dansıyla izleyicilerini eğlendiriyor ve sonuçta bir panayır havası kaplıyor her yeri.

Uykusuzuz, erkenden yatıyoruz yemeğin üstüne. Bu arada kuskus bir garip geldi bana... Pek hoşlanmadım belirteyim. Ama moroccon soup fena değil. Aksamları satılmaya başlayan soğanlı gözleme de güzeldi. Hamur işleri idare eder, sütlü kahve lezzetli ve bardakta üç kat görünümü çok hoş, portakal suyu çok ucuz ve taze, nane çayı şekerli ve Arap çöllerinin havasını taşıyor içinde...

Sabah erkenden başlıyoruz şehrin tarihi yerlerini ziyaret etmeye. Koutoubia Camii ilk hedefimiz. Fas'ta minareler köşeli, o yüzden cami gördüğünüzde ilk başta anlamayabilirsiniz bunun cami olduğunu. Bir de Turkiye'de ezanın makamlı okunmasına alıştığımızdan burada bağıra bağıra okunan ezan çok kulak tırmalıyor. Dövecekmiş gibi çıkıyor muezzinin sesi... Bizde olsa kesin dayak yer bu üslupla.

Sonra surlarını leyleklerin beklediği Palais el Badi'nin kalıntılarını ziyaret ediyoruz. Giriş 10 Dirhem. İçeride pek bir şey yok sadece kalıntılar. Ayrıca Koutoubia Camii için bir 10 Dirhem daha istiyorlar ki o kısmı es geçin bence, sadece bir oda var çünkü.Ardindan Bahia Sarayı'na geçiyoruz. Sadece yarısı açık olan bu sarayın işlemeleri ve süslemeleri çok etkileyici.

Ve yeniden ara sokaklar, çarşılar arasında kaybola kaybola meydandayız. Marakeş'te harita kullanmak imkansız gibi bir şey. Sürekli kaybolduk biz... Ve kaybolmuşken Koubba Ba'Adiyn'i Mellah denilen eski Yahudi Mahallesini envai çeşit çarşıyı bulduk durduk. İki günde ne kadar gezilirse gezdik bu karmaşık eski zaman şehrini... Sonra bi dışarıya çıktık Medina'dan ve surların dışındaki şehri turladık biraz da. Saatlerce yürüdük bu her binası pembe-güş kurusu tonlarındaki şehirde. Başka bir renk yok hiç dış yüzeyde ve bu pembe, şehri daha da etkileyici yapıyor. Ayrıca kurumuş ağaçları totem gibi oyarak yaptıkları heykeller de çok hoş olmuş...


Ve gece karanlığında bir daha girmeye kalktık çarşıya ama sadece dükkanlar değil sokaklar arasında geçiş sağlayan çarşılar da kapanmış. Zar zor yarım saatte çıkıyoruz yeniden meydana. Labirent nedir merak edenlere tavsiye ederim... Ama dikkatli olun, hafif tırsmadım desem yalan olur.

Sabah olmadan kalkıp 5 trenini yakalıyoruz Fes'e doğru. Bakalım Fes nasıl bir yer çıkacak?


En İyi 5:

- Jamaa el Fina'nın o panayırımsı ortamı
- Gündüz ayrı gece ayrı labirentimsi rengarenk çarşılar
- Pespembe Marakeş sokakları
- Salyangozun tadı nasıl bilir misiniz?
- Siyah Cellabe... Cizvit Papazı gibi dolaşmak isteyenler için birebir.

Fotoğraf Listesi:

1- Pembe Marakeş sokaklarında bakınırken...
2- Tezgahlardan yükselen dumanlar arasında gece gece Jamaa el Fina
3- Müslüman mahallesinde satılmak üzereyken ele geçirilmiş salyangoz
4- Koutoubia Camii
5- Palais el Badi'nin kalıntıları ve kalıntıları bekleyen leylekler
6- Totem haline getirilmiş kuru ağaçlar

Önerilen Sayfalar:

- Malaga
- Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri
- Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi
- Goree Adası - Dakar
- Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...
- Şarm el Şeyh ve Kahire
- Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı

18 Aralık 2012 Salı

Saros Körfezi

"Trakya'da görmediğim yerler kalmasın" düsturuyla cuma günü vurduk yola. Aylardan Kasım, İstanbul bile soğukken arabayı kışlıklarla doldurmayı ihmal etmedik, ne olur ne olmaz.

Küçük Oteller Kitabı'nda yer alan bölgenin tek oteli Sığınak, bir süredir bloglarda ve arkadaş sohbetlerinde de karşıma çıkıyordu. Öncelikle 3 saatlik bir yolun ardından Sığınak'a ulaştık ve odamıza yerleştik. Geceliği 150 TL ödediğimiz çift kişilik odamız gayet güzel. İşletmecisi biraz suratsız olsa da mekanı sevdik ve eşyalarımızı bırakıp hemen Erikli Köyü'ne doğru çıktık.

Yazları cıvıl cıvıl (belki de aşırı kalabalık) olduğu betonarme binaların işgalinden belli olan Erikli bu mevsimde hayalet kasaba gibi. Köyde 3-5 otel de var ama sanırım hemen hepsi kapalı. Sahilde yürüyoruz bir süre. Balık tutan biri dışında in cin top oynuyor. İşçimen Otel'in yanında belediyenin tesisi var, mahalle kahvesi gibi bir yer. Burada balık da olduğunu öğrenince giriyoruz içeriye. Az önce balık tutarken gördüğümüz amca tuttuklarından birazını bırakmış buraya. Gözümüze kestirdiğimiz bir tanesini sipariş ediyoruz. Kocaman balıklar, salata ve içecek için 70 TL ödeyip dönüyoruz yeniden otelimize. Erken bir saatte yatıp yorgunluk atıyoruz ki yarına dinç olalım. Bu arada odada klima var ama bu mevsimde biraz zor ısınıyor oda. Neyse ki yorganıydı, kalın kıyafetiydi çok üşütmedik gece... Ama sabah verandada bi saat oturmamıza rağmen kimseler yoktu ortada. Biz de kaldırmaya kıyamadık ve vaktimiz olmadığından odayı boşaltıp ücreti masaya anahtarı verandadaki masaya bırakıp ayrıldık otelden. Derin bi uykudalarmış demek ki araba çalıştırmamıza rağmen hala kalkan olmadı.

Sabah ilk hedefimiz İbrice Limanı oldu. Ardından Yayla Köyü sahiline indik. Güzel bir sahili var Yayla Köy'ün. Tabii yine bu mevsim her yer gibi orası da yazlıklarla dolu olmasına rağmen boş. Ardından Vakıf Köyü'ne geçtik. Vakıf Köyü'nde konaklanacak oteller de var. Ayrıca Satır Et için de merkezinde güzel bir yer var. Biz Küçük Evren Köy'deki meşhur Enver Usta'yı tercih ettiğimiz için ne yazik ki aç kalıyoruz cünkü cenazesi olduğundan Tekirdag'a gidip kapatmış Enver Usta.

Bir sonraki durağımız Enez. İlk işimiz merkezdeki esnaf lokantasında karnımızı doyurmak. Günün ilk yemeği çorba ve köfte. Ardından kaleye gidiyoruz. Ziyaret ettiğimiz kale dünyadaki en son Bizans toprağıymış; İstanbul'un alınmasından 3 sene sonra alınmış. İçerisinde kilise kalıntıları var. Duvarlarında içkilerini içen abilere soğuk havaya rağmen özeniyoruz.

Yan taraftan sokak aralarına iniyoruz. Eski Türk Mezarlığı'ndaki Has Yunus Bey Türbesi eski bi şapelden dönüştürülmüş ve mezar taşlarıyla beraber uhrevi bir hava estiriyor. Ardından arabayla ilçenin sokaklarını turluyoruz... Merkezden Yunanistan'a doğru 200 metre kadar inince aynı anda evler, ilçe ve Türkiye bir anda bitiyor ve çalıların arasında askerlerin nöbet tuttuğu sınıra ulaşılıyor.

Enez'i terk etmeden sitelerin işgalinde olan ancak in cin top oynayan Altınkum'u da görüyoruz ve ardından İpsala üzerinden Edirne'ye doğru yola çıkıyoruz. Geliş yoluna kıyasla çok güzel bir asfalt yol Gala Gölü'nün yanından sizi İpsala'ya kadar götürüyor. Türkiye'nin önde gelen kuş yaşam alanlarından olan Gala Gölü üzerinde uçan kuşları izlemek için ileride buraya yeniden gelmeye karar veriyoruz yolculuğumuz sırasında. Trakya gezisinda sırada Edirne var. Saros Körfezi ilkbahar ve yazın keşfedilirmiş onu anladık bu gezimizde...

Nerede İçilir?: Trakya'da içecek yer bulmak çok zor değil. Köylerde bile içki satılır.

Fotoğraf Listesi:

1- Sığınak'ın bahçeden görünüşü
2- Erikli sahilinde güneş batışı
3- Enez Kalesi içindeki kilise kalıntılarında dolaşırken
4- Has Yunus Bey Türbesi ve etrafındaki sarı yosunlu mezar taşları
5- Gala Gölü

Önerilen Sayfalar:


- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Gökçeada
- Atina Kaçamağı
- Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
- İğneada'da iki gün çadır tatili
- Edirne'de İki Gün
- Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e kadar uzanmak...
- Kaz Dağlarının Eteklerinde...


7 Aralık 2012 Cuma

Viyana ve Modling'deki Seegrotte



Viyana Havalimanı'na inmemle sonbaharı yaşayan bir şehre geldiğim tescillendi. İstanbul'dan 10 derece soğuk, bulutlu bir sonbahar havasıyla karşıladı Viyana beni 2012 Eylül sonunda. Pasaport kontrolünü geçince ilk işim bilet makinasından 33€'ya havaalanı gidiş dönüş ve 72 saatlik metro biletimi almak oldu. Makina benim kredi kartımı kabul etmedi. 50 ve 100€ da kabul etmiyor yanınızda 10-20€'luk bulundurmak avantajınıza olur yoksa benim gibi döviz büfesindeki kıza şirinlik yapmak zorunda kalırsınız.

CAT (Havaalanı - şehir merkezi arasında çalışan hızlı tren), havaalanından yarım saatte bir 5 ve 35 geçe hareket ediyor ve durmadan Landstrasse'deki son durağa ulaşıyor. Dönüş de buradan 8 ve 38 geçelerde kalkıyor 16 dakikalık yolculuk için. Bu arada havaalanı - şehir merkezi arasında normal tren seferi de varmış ve fiyatı çok daha ucuzmuş. İnişte metrodan metroya atlaya atlaya hostelimi (Happy Hostel) buldum. 3 gece tek kişilik konaklamaya 105 € ödediğim hostelim merkeze çok da uzak değil ayrıca interneti iyi çalışıyor.

Kısa bir süre dinlenip yollara vuruyorum kendimi. Şehir merkezine giderken acıkmaya başlamışım bile. Şehir Rehberim yardımıyla Johanesgasse 12 numaradaki Bettlestudent'i buluyorum. Güler yüzlü garsonları ve İngilizce menüleri var. İlk şinitzelim için uygun bir yer. Yanında da ev yapımı biralarından söylüyorum. Dana şinitzel gayet lezzetli. Yanında bir tabak soğuk patatesli meze getiriyorlar. Bu da gayet lezzetli. Şinitzelin yanında küçük tabakta gelen reçeliyse bir iki denemeden sonra hemen kenara itiyorum; benim damak tadıma uygun değil. 20 € hesap ödeyip kalkıyorum. Merkezde Stephansdom var, ilk işim içine girmek oluyor. Kasvetli bir katedral... İsteyenler ücretini ödeyip alt kattaki katakombları ve üst katı ziyaret edebilirler.

Ardından ilk günü şehrin tozunu  attırmaya veriyorum. Köprüden geçip Praternsteen'e ulaşıyorum. Hemen yanında ünlü dönme dolap ve lunapark var. Viyana'yı yukarıdan görmek isteyenler bu yavaş dönen dönme dolaba binebilirler. Prater'deki trafiğe kapalı Prater Hauptallee yolu yürüyen, koşan, bisiklete binen, paten yapanlarla dolu. Enerjim olursa burada koşmak güzel olabilir. Yol boyunca ilerleyip ardından sağa kıvrılıyorum. Meşhur Hundertwasser Haus'u ziyaret etmenin tam zamanı. Siz de benim gibi 'oyuncaklı' binaları seviyorsanız burası sizin de yüzünüze kocaman bir gülümseme konduracaktır. Barcelona'da Gaudi'nin yaptıklarını andıran bu 1985 yapımı binayı geride bırakıp yolları arşınlamaya devam ediyorum. Akşam olmak üzere ve yorgunluk çöküyor üstüme. Her yerde şubesini görebileceğiniz Aida Cafe'lerden birinde Melange kahvemi ve Sachertorte'mi sipariş ediyorum. Asıl yeri meşhur Sacher Hotel'indeki Sacher Pastanesi'ymiş ama Aida'da sıra beklemeden ve daha ucuza yemek cazip geliyor bana. İkisi de lezzetli. Sachertorte hafif Browni kıvamında bir keke ve çikolata kaplamasına sahip, melange ise kapuçino ayarında bir kahve.

Viyana sokaklarında boş boş saatlerce  dolaşıp begendiğim mağazaları dolaşıp sokaklarda fotoğraflar çekerek geçen bir günün ardından hemen bir süper markete uğruyorum. Akşam 6:30-7 gibi kapanıyorlar haberiniz olsun. Amacım Eiswein bulmak ama marketlerde (Billa, Penny vs...) sadece ucuz şaraplar var. dm mağazalarında o bile yok. Akşam odamda sızıp kalıyorum. Yarın sabah erkenden kalkıp Prater'e gidip koşsam mi?

Tabii tabii! Öyle yorgunum ki 10 saat sonra zorla açıyorum gözlerimi. Hemen kendime gelip yola koyulmazsam bugünü kaçıracağım. Kahvaltı yapmak için dün belirlediğim Cafe Merkur'e gidiyorum. Hollanigasse üzerindeki bu ucuz mekanda yumurtamı yiyip yanında meyve suyumu üstüne de melange kahvemi 7,5€'ya içip yakınlardaki metroyla Karlsplatz'a geçiyorum. Minare benzeri kuleleri, ellerinde haçlarıyla melek heykelleri ve diğer hoş süslemeleriyle Karlskirche kilisesini görüp Naschmarkt'a geçiyorum. Güzel bi açık pazar burası. Abur cubur satan yerleri de var hoş cafe ve restoranları da. Yarın cumartesi ve yandaki bit pazarı için yeniden gelmek lazım. Ardından güzergahım Seegrotte. Önce önsezilerimle yolu bulabilirmişim orası çok da uzak değilmiş gibi geliyor bana... Sanki metroya binsem ve Meidling yazan istasyonda insem biraz da yürüsem olacak bu iş... Ne yazik ki öyle değilmiş işin aslı. Ulaşmam gereken yer Modling'miş Meidling başka yermiş. Neyse interneti şahane kullanırım diyenler iniş kalkış saatleriyle beraber planlamalarını yapabilirler. Ya da benim gibi bilet gişesine gider "Hinterbruhl Seegrotte'ye nası gitcem ben?" diye sorup 2€'luk biletinizi ve hangi saatte nereden hangi trene bineceksiniz (S9'a biniyorsunuz) sonra hangi durakta inecekseniz (Mod-ling!) oradan hangi otobüse bineceksiniz (Bus365) ve 11 dakika sonra hangi durakta ineceksiniz (evet Hinterbruhl Seegrotte) öğrenir ve bir de yazılı çıktı alabilirsiniz.

Modling'ten Bus365 çok sık kalkmıyor haberiniz olsun...  Bazen yarım saatte bir bazen daha fazla bekliyorsunuz. İneceğiniz durağı etraftan birilerine sormakta fayda var. Seegrotte girişi 9€ olan Avrupa'nın en büyük yeraltı gölü. 1800'lerde bir maden ocağıyken yanlış bir patlamayla içi yeraltı sularıyla dolunca maden önce kapatılmış. Seneler sonra bir kaç mağaracı tarafından yeniden kesfedilip 1900'lerin ilk yarısında turistik geziler için yeniden açılmış. Ancak hemen ardından İkinci Dünya Savaşı yılları gelince bu sefer de mekanın jet uçakları için güvenli bir fabrika olacağına karar verilir. Dünyanın ilk jet uçaklarından birinin ana gövdesi burada 2000 savaş esirine ürettirilip ardından geceleri gizlice götürüldüğü diğer fabrikada eksik parçalarla birleştirilir. Zamanının toplama kamplarından biriymiş yani bu maden ocağı. Sonra Ruslar şehre girince esirler fabrikayı yerle bir etmişler. Her 40 dakikada bir yapılan tur için üç kişiyiz. Rehberimiz, Avusturyalı diğer iki kişiye gezdiğimiz yerleri Almanca anlatırken elindeki makinadan da bana Türkçe yayın yapıyor. 25 sene önce bir tur rehberine yaptırılmış bir kayıt bu. Toprağın altında 500 metre kadar uzanan alçak dehlizde yürürken kenarlarda başka odacıklar, zamanında yük çeken kör atları bağladıkları ahır ve maden işçileri için özel bir yeri olan St. Barbara adına yapılmış şapel görülebilir. Siz de benim gibi bu tarz mekanlarda gezerken "Burada ne biçim film çekilir" diye düşünenlerdenseniz 1993 yılında o iş yapılmış zaten. Benim pek bilmediğim bir film lakin 1993 yapımı Üc Silahşörler'in yirmi dakikası burada çekilmiş. En son bölüme gelince merdivenlerden aşağıya, alt kattaki su dolu bölüme geçiyoruz. Yaklaşık 20 dakika dolaşacağımız bu bölüm çok etkileyici... İnsan yapımı olsa da doğa harikasi gibi görünüyor. İçerisi hem loş ışıkla aydınlatılmış hem de hoş bir müzik yayını gezi boyunca bize eşlik ediyor. Suda yansıyan mağara duvarlarının görüntüsü çok güzel. Gezi bitiminde tüm gezi boyunca gözümüze sokulan "rehbere para vermeyi unutmayın" düsturuna uyup çıkıyorum dışarıya.

Dönüşte otobüs beklemektense bisiklet boyunca yürümeyi tercih ediyorum. Yaklaşık 25 dakikalık yol boyunca çok güzel evler ve ağaşlar eşlik ediyor bana. Sonunda Modling merkezine varınca hemen şehre dönmektense biraz buralarda takılmak istiyorum. Viyana dışındaki diğer yerler nasıl bilmiyorum ama Modling tatlı bir kasaba. Hemen gözüme kestirdiğim Haus der Biere'e kurulup birami, Leberknodelsuppe ve Gulash'ımı sipariş ediyorum. Liver dumpling soup diye İngilizce'ye çevirdikleri çorba gezi rehberimde yazdığına göre "maydonoz ve mercanköşkle tatlandırılmış ve karaciğerden yapılmış köfteler içeriyor" bana göreyse parmaklarınızı yiyeceğiniz kadar lezzetli. Bu arada eğer yemekleri tuzsuz sevenlerdenseniz Avusturya sizin cehenneminiz olacak. Masaya siz istemezseniz tuz getirmiyorlar ve yemekleri tuzlu pişirmeyi seviyorlar. Gulash, çorbadan da tuzluydu... İçinde sebzeler olmayan yahni işte Gulash.

Viyana'ya dönüş vakti. Gidişteki gibi 2€'luk biletimi alıp yola koyuluyorum. Daha Viyana'da geçirecek güzel saatlerim var... Hostelimde biraz dinlenip/demlenmeden önce meşhur Cafe Havelka'ya uğruyorum. Yine Melanj içip ortamı kokluyorum nasıl bir yermiş burası diye. Bu arada bir saat ücretsiz kablosuz internet hizmeti sunuyor haberiniz olsun. Bir kahve de 3,60€.

1-2 saatlik dinlenme sonrası Viyana gece hayatını test etme zamanı. İlk istikamet Cafe Tunnel. Bu arada gece hayatıyla ilgili bilgileri her ne kadar Almanca olsa da www.stadtkinder.com adresinden aldığımı belirteyim de yazdıklarım işinize yarasın. Tunel'in alt katı konser için bir sahne ve sahneye göre dizilmiş masalar şeklinde
düzenlenmiş. Sahnede Fat Cat var, Budapeşte'den gelmişler. İsimlerindeki 'çakma'lık beni güldürüyor. Ben de bir grup üyesi taklidi yaptığımda 'Think Pink' gibi isimler uydururdum. Mekanda biramı içip grubu dinliyorum. Fena değiller lakin daha alacak çok yolları yiyecek fırınlarca ekmekleri var. Yine de 60'lar 70'ler fena gitmiyor.

Bir sonraki hedefim Fluc. Preter Meydanı'ndaki bu eski metro kalıntısı mimarisiyle başta gayet ilgi çekici geliyor. Alt ve üst kat olmak üzere iki katlı. Üst katta bir konser var alt katın da girişi 10€. Hemen alt kata geçiyorum. Teknonun çıkış yeri Almanya olunca Alman ekolündeki Avusturya'daki mekanlardaki favori müzik de elektronik oluyor elbette. Yarımdan sonra dolmaya başlıyor Fluk. Sigara dumanı ve eğlence için mekana basılan duman nefes almayı zorlaştırsa da "rahatsız oluyorsan gençlerin arasında takılma kardeşim" demesinler diye kimseye şikayet etmiyorum. Cuma ve cumartesi geceleri sefer sayısı azalsa da sabaha kadar çalışıyor metro. Çok geç olmadan dönüyorum hostelime. Yarın Viyana'daki son tam günüm.

Ve cumartesi sabahı uyanmamla başlıyor son koşturmaca. Kahvaltı için Cafe Bendle'ın yolunu tutuyorum önce. Akşamdan kalmalığıma birebir. Fakat bir problem var: Cumartesi saat 10 ve mekan kapalı. B planı: Cafe Espresso. Çok uzak da sayılmaz yürüme mesafesi. Burada da İngilizce menü yok ne yazık ki. Neyse vejetaryen omlet ve çay seçebiliyorum en azından. Ardından yürüye yürüye Naschmarkt'in yolunu tutuyorum. Cumartesi günü günün erken saatlerinde Naschmarkt'in yan tarafında bit pazarı kuruluyor. Buradaki gördüklerimin en iyisi. Hem satılan ürünler içinde çerçöp dışında şeyler bulabiliyorsunuz hem de fiyatlar çok uçuk değil. Öğlen 12 civarı pazar kalabalık ve tezgahlar acıktı ancak yavaş yavaş toparlanmaya başlıyorlardı sanki... Uzun bir süre orada takılıp ardından metroyla Tuna Nehri'ndeki Danube Adası'na geçiyorum. Eminim yazları burası cıvıl cıvıldır, nehir kenarındaki cafe/restoranlar doludur lakin eylül sonunda herkes elini eteğini çekmiş. Sırada Augarten var. İçinde 2. Dünya Savaşı yıllarından kalma hava savunma kulesi de barındıran bu yemyeşil park insanın içini açıyor. Botanik bahçesi kıvamında değişik bitkiler arasındaki yürüyüş yollarında dolaşmak kuş cıvıltıları altında banklarda oturmak çok zevkli.

Karnım acıkmaya başlayınca Figgmuller'in yolunu tutuyorum. Meşhur şinitzelini tatmak çok da pahalı değil fakat kapıdaki sıra gözümü korkutuyor. Ben de Avusturyalıların pek bi rağbet gösterdiği Deewan'a gidiyorum. Bu Hint-Paki karışımı Asya mutfağının yemekleri bizimkilere benziyor. Self-servis, açık büfe ve çıkışta ne kadar isterseniz o kadar ödüyorsunuz. İlginç bir deneyim yaşamak isteyenler gidebilir... Çıkışta ne ödemem gerektiği konusunda yaşadığım ikilemden bahsetmeyeceğim.

Bana hostelin yolu göründü. Gece için planım önce Voodoo Cafe'ye gitmek. Dumanaltı atmosferiyle meşhur olsa da playlist'i tam aradığım gibi klasik rock üzerine kurulu. Ancak hem dolu hem de aşırı dumanaltı. Neyse sabah erkenden Bratislava'ya gideceğim bir günlüğüne. Gece geç olmadan yatayım bari. Viyana'da fazladan bir günü olanlara Bratislava'yı tavsiye ederim.

Bu arada en son şu faydalı bilgiyle bitireyim: "Ohne" yazıyorsa için ve beyler "Damen" yazıyorsa girmeyin!

Nerede Koşulur: Praternsteen
Nerede İçilir: Gece nehir kıyısı içkisini almış gençlerle dolu.

Fotoğraf Listesi:


1- Hundertwasser Haus'un cephesi
2- Stephansdom Katedrali
3- Seegrotte'de çekilen 3 Silahşörler filminde kullanılmış tekne
4- Modling
5- Seegrotte'de maden içinde yürürken
6- Naschmarkt

8 ay sonra gelen not: Kısa süreli bir Viyana gezimde Figmüller'e gitme şansım oldu. Evet şinitzeli gerçekten çok lezzetli. 19 € fiyatı var. Yanında %2.5 alkollü limonatalı bira da güzel gitti doğrusu. Üzerine bir de Sachertorte yemek üzere Sacher Hotel'in yanındaki cafeye gittim. Kremasıyla taze Sachertorte de çok lezzetliymiş doğrusu. Aida'da yediğimden daha güzeldi kesinlikle fiyatı da 4.80 € gibi bir şeydi.

Önerilen Sayfalar:


* Budapeşte'de 3 Gün 
* Şirin Çek Kasabası Olomouc
* Bir günlük Bratislava Gezisi
* Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno
* Viyana Doğa Tarihi Müzesi'ne yaptığım ziyaretin yazısı için tıklayın:

23 Ekim 2012 Salı

St Petersburg'da 5 gün...



Pazartesi akşamı Pavlova Havalimanı' na inen uçağımızla başladı 5 günlük St Petersburg gezimiz. Ekim ayında hava 8 derece, bulutlu zaman zaman yağmurlu. Ama gezilmeyecek bir hava da değil. Elbette daha uygun bir tarihi tercih etmek daha iyi olabilir. Beyaz Geceler'i geçtim 8:30'da doğan güneşiyle Siyah Gündüzlere gelmiş gibiyiz lakin mutluyuz mesuduz keyifliyiz.

Havaalanından Moskovskaya Metro İstasyonu’na ulaşmamız lazım. Otobüsleri çözmek çok zor. En son K13'e biniyoruz. Ücret inerken ödeniyormuş. Kişi başı 30 Ruble. Ardından 27 rubleye metroya biniyoruz ve indikten sonra 10 dakika kadar yürüyüp şimdiye kadarki gezilerimde gördüğüm en güzel hostele ulaşıyorum: Soul Kitchen Junior. Bu ne tatlı bu ne şirin bir hosteldir! Odaları, lobisi, mutfağı, internet salonu... Her yeri özenle düzenlenmiş. Ayakkabıları kapıda bırakıp odamıza geçiyoruz. Hemen ardından da krep pişirme etkinliği var ona katılıyoruz. Hostel sahibi pişiriyor biz de hem hostelde konaklayanlar birbirimizle kaynaşıyoruz hem de afiyetle kreplerimizi yiyoruz. İki kişilik oda fiyatının 120 TL olduğunu belirteyim ki bu biraz yüksek bir ücret ama kesinlikle burası doğru bir tercih. Gelecek olursanız ev terliklerinizi de yanınızda getirin mutlaka.

Gece hostelin yakınlarındaki marketten aldığımız meyve şaraplarımızı içip hostelde takılıyoruz, yarına enerji depolamak lazim. Karadutlusu lezzetli, vişnelisi pek bana hitab etmiyor. Etrafta Diksi marketleri hemen her yerde bulunuyor. Bu arada Ruslarla ilgili bir gözlemimi sizlerle paylaşayım: Yıllar boyunca alkolden o kadar çok çekmişler ki günümüzde toplum ikiye bölünmüş durumda: Ölesiye içki içenler ve ağzına içki sürmeyenler. Arası yok sanki. Normal sosyal içici dediğimiz sınıf pek yok... Hatta gece 11’den sonra marketlerde içki satılması da yasaklanmış, öyle bir devlet politikası var insanları içkiden uzak tutmak için. Hostelde bizim içmemize bile çok sıcak bakılmıyor gibi bir hisse kapıldım. 

Sabah yerel saatle 9'da bile hava "dışarı çıkıp ne yapacaksın bu saatte, yat uyu işte" diyor adama karanlık gökyüzüyle... En son yatakta dön dolaş sıkılınca kalkıyoruz yavaş yavaş. İlk hedefimizde Zoom Cafe var. Ama önce Sberbank'a uğrayıp döviz bozduruyoruz. Pasaport bile yeterli olmuyor bir şey daha istiyorlar; sanırım girişte doldurduğumuz küçük kağıt. Neyse sonunda o olmadan dolar bozdurabiliyoruz. Dolarla alışveriş yapmak kesinlikle yasak. Mutlaka Ruble kullanmak zorundasınız.

Zoom Cafe'de kahvaltılık krepler ve yumurtayla doyup başlıyoruz yürümeye. Önce şehrin güneyini görmeye niyetliyiz ama saat 11'e gelirken Ekim ayı ortasında hava gayet soğuk. Sonbaharda durgun durgun akan kanallarla uyumlu binalar buluyoruz karşımızda. Pastel tonlar hakim şehre... Aziz Nikolas Katedrali'ne ulaşana kadar arada Mariyinski Sahnesi'ne uğrayıp perşembe geceki Don Giovanni’ye bilet alıyoruz. Bu büyüleyici sahnede opera izlemek eğlenceli olacağa benziyor.

Ve ilk dini yapı karşımızda. Aziz Nikolas Katedrali açık mavi tonlardaki dış boyası ve altın rengi kubbeleriyle karşımızda. Yan tarafındaki çan kulesi ve etrafını çevreleyen bahçesiyle hoş bir yapı... Hafif karanlık iç mekan da oldukça etkileyici.

Ardından Nevski Prospekt'e geçiyoruz. Mağazaları, çarşıları, restoranlarıyla şehrin göbeği burası sanki... Ara yollarına dalıp elimizdeki rehber eşliğinde kaleyi, konservatuarı, tiyatroyu görüp şehrin en etkileyici yerine ulaşıyoruz: Dökülen Kan Kilisesi... Sen Petersburg gözümde bu kiliseyle canlanacak artık. Arada bulutları aşıp kiliseye vuran güneş altın yaldızlarda parlıyor... Kırmızı bina üzerindeki mozaikler de en az dondurma gibi duran kuleler kadar etkileyici. Uzun uzun izliyoruz kiliseyi...

Karnımız acıktı. Şehirdeki yaygın Gürcü mutfağını test etmek icin Nevski Prospekt’e dik uzanan Kazanskaya Ulitza’ya (Ulitza: Sokak) gidiyoruz. 50-100 metre ilerde solda merdivenlerden aşağı inilerek girilen restorandaki Kaçapuri ve Kinkali tıpkı Gürcistan'daki gibi. Kinkaliye gollandro katmayı da unutmamışlar (ne yazik ki)... Fiyatları Gürcistan'ı misliyle katlıyor lakin... Kinkali de kaçupuri de ortalama 250 ruble.

Yemeğin ardından Kazan Katedrali'ne geçiyoruz. Dökülen Kan Kilise'siyle karşılaştırıldığında çok daha büyük bir yapı bekliyor burada bizi. Vatikan'daki Katolik Sen Pier katedralinden kopyalandığı dışardaki sütunlu bahçeyi görünce hemen anlaşılıyor. İçerisi çok daha  az süslü ama. Hatta Sen Pier'in o heykelli süslemeleri yanında buranın çizimleri cok sade kaçıyor...

Nevski Prospekt etrafında biraz daha turlayıp akşam yemeğinde şehre yayılmış Teremok'lardan birinde alıyoruz soluğu. Pancake'ler gayet lezzetli ama borş çorbası enfes diyebilirim. Fiyatları normal, çorba 80 krepler 100-150 ruble...

Akşam erkenden çöküyor şehre karanlık...

Sabah kalkıp kahvaltı için aldığımız yeni adrese gidiyoruz. Bu sefer Nevski Prospekt'teyiz ve yolun Kazan Katedrali kısmında 1 Kopek işaretini isminin sonuna eklemiş ismi Stolovnaya gibi bir şey olan mekanın alt katına iniyoruz. Açık büfeden istediğimizi seçebiliyoruz. Fiyatlar da çok makul. Sadece kahvaltı değil öğlen-akşam yemeği için de gelinebilir buraya...

Ve ardından bugün dolaşacağımız yerlere doğru başlıyoruz yürümeye... Petrogradskaya'ya Vasilyevski Adası üzerinden geçiyoruz. Burası sanki şehrin daha bir oturaklı, lüks semti gibi. Ara sokaklarında kayboluyoruz hafif çiseleyen yağmura aldırmadan. Kamennoostrovski Caddesi'ndeki güzel binaların sonunda caddenin güneyinde şehrin tek camiisi çıkıyor karşımıza. Ardından Aleksandrovski Parkı'ndan geçip Pevro-Patel Kalesi'ne ev sahipliği yapan adaya geçiyoruz. Sonbaharda adanın güneyindeki boş plajda dolaşmak çok güzel. Svitoy Pyotr ve Svitoy Pavel Katedrali'nde de tadilat çalışmaları var ama yüksek kubbesi çok etkileyici. Üşümeye başladık... Nevski Prospekt'e dönüp Edebiyat Cafe'sine giriyoruz. Çok ağır bir mekanda buluyoruz kendimizi. Aşırı lüks bir şekilde düzenlenmiş bu mekan nedense şimdiye kadarkilerin rahatlığını içermiyor. Birer kahve içip kaçıyoruz hemen. Akşam yemeğinde yeniden sabahki mekandayız. Ne yazik ki seçtiğimiz yemekler pek bi tatsız-tuzsuz. Bir daha gelmeyelim buraya.

Gece hostelden gençlerle gece hayatına dalıyoruz. Barlar sokağı Gostini Dvor'un yan sokağı. Haftaiçi pek eğlenceli bir yer yok. Kapıdaki "face control" denilen istediğini alma/almama olayı da her istediğiniz yere girmenizi izin vermiyor. Bir kaç mekanda takılıp dönüyoruz hostele...

Sabah akşamdan kalma bir şekilde kalkıyorum... Günlerden perşembe olmuş ve bugün Kuntskammer Müzesi ücretsiz. Vasilyevski Adası'nda dolaşıp Aziz Andrey Katedrali ve adanın güney sahilinin batısında ismini bilmediğim altın yaldızlı soğan kubbeli katedrali gezip giriyoruz Kuntskammer'e. Body Worlds sergisini gezenlerin bile yabancılık çekebileceği bu müzede şişelerin içinde anormal doğmuş bebekler sergileniyor. İçeride fotoğraf çekmenin yasak olduğu bu 300 - 400 yıllık koleksiyon Avrupa'dan satın alınıp getirilmiş ve insanı oldukça zorluyor. Müzede dünyanin değişik kültürlerindeki hayatları anlatan kıyafetler, maketler ve objelerin sergilendiği kısım daha normal. 

Hemen yan tarafındaki Zooloji Müzesi'ne geçiyoruz ardından. Özellikle girişteki Mavi Balina iskeletinin büyüklüğü ağzımıı açık bırakıyor. Büyük olduğunu biliyordum ama bu kadar büyük olduğunu tahmin etmiyordum. Keza mamut, aslan, panter, envai çeşit kuş ve balığın sergilendiği kısım da "keşke bizde de böyle kapsamlı bir müze olsa"" dedirtiyor. Ortaokul-Lise yıllarında ziyaret etmek isterdim bu müzeyi.

Acıkınca kendimizi Teremok'a atıyoruz yine. Borç çorbası ve krepler çok lezzetli. Akşam da Mariyinski Sahnesi'ne gidiyoruz Opera izlemeye. Ne büyüleyici bir salon bu böyle... Kat kat yükselen balkonlar, tavandaki süslemeler ve devasa avize, sahne perdesi... Geceyi çok yorulmadan kapatıyoruz.

Sabah kalkar kalkmaz kahvaltı yapıp Hermitaj Müzesi'ne gidiyoruz. Kişi başı 400 ruble giriş ücretinin dışında ekstra sergileri gezmek için de ayrıca bilet almak gerekiyor. Fotoğraf çekmek isteyenler için de bilet alınması gerektiği yazıyordu ama ben çaktırmadan bir iki kare çektim kimse bilet falan sormadı.

Hermitaj'ın ilk katında dünyanın her yerinden toplanmış farklı kültürlerden öğeleri görebileceğiniz odalar var. Özellikle Asya'daki kazılardan toplanmış öğeler büyüleyici. Bir üst katta İtalyan, İngiliz, Alman, Hollanda ve Rus resim sanatının 19. yüzyıla kadar örneklerinden seçmeler sergileniyor. Leonardo ve Rembrant'ın eserleri de bu kısımda. Sergi kısımları labirent gibi olduğundan biz sürekli kaybolduk ve aynı yerlerde dolandık durduk. Olmadı etraftaki görevli teyzelerden birine sorun nerede olduğunuzu.

Hermitaj'ın bana göre en özel kısmı en üst katı. Burada modern resmin güzide örnekleri görülebilir.  Picasso, Renoir, Matesse, Degas gibi bir çok ünlü ressamın tablolarını bir arada görmek çağdaş resme meraklı olanları cezbedecektir eminim ki.

Yaklaşık 4 saatimizi Hermitaj'a ayırdık. Yorucu bir turdu... Ardından KGB Müzesi'ne gittik. Ne yazik ki içeride sadece KGB'nin kuruluşuyla ilgili Rusça dökümanlar ve fotoğraflar sergileniyor. Hayalimde casusluk aletleri müzesi vardı...

Bir sonraki durağımız St İsaac Katedrali. St Petersburg'daki dini yapılar gerçekten büyüleyici... Burası da devrim sonrası Ateizm Müzesi yapılan kiliselerden birisi. Şimdilerde Ateizm Müzesi kalkmış ama yine müze olarak faaliyet gösteriyor.

Cuma akşamı geldiğinde bütün haftanın yorgunluğu var üstümüzde. Gece hayatı için Radio Baby'ye gitsek mi gitmesek mi yoksa başka yere mi gitsek bilemiyoruz. Sonunda geceye Radio Baby'de başlamaya karar veriyoruz. Bira 130 Ruble ve gece 12 gibi yavaş yavaş dolmaya başlıyor mekan... 2 gibi doruk yapıyor... Ardından Gostini Dvor'un yan sokağındaki barlarda devam ediyoruz geceye. Sabaha karşı döndüğümüzde artık ayakta duracak halimiz yok.

3,5 saatlik uykudan uyanıp hosteli terk ettiğimizde akşamdan kalmayız... Önce Dökülen Kan Kilisesi’nin içine giriyoruz. Bütün kilise boydan boya mozaiklerle kaplı... Dışı kadar içi de çok etkileyici Dökülen Kan'ın.

St Petersburg'daki son ziyaretimizi Cumartesi günleri açık olan bit pazarına yapıyoruz. Bit pazarına gitmek için mavi metro hattına binip Udelniya istasyonunda inin. Tren yolunu geçip yere sergi açanları görene kadar yürüyün. Yoldaki dükkanlara, standlara aldanmayıp yürümeye devam edin mutlaka, bit pazarı en sonra. Madalyalar, savaş hatıraları, kart postallar, envai çeşit ıvır zıvır. Keşke daha vaktimiz olsa da biraz daha kalabilsek.

St Petersburg'a bir de beyaz gecelerde gelmek lazım... Dönüş yolunda aklımızda bir daha ne zaman geleceğimizin planları dolaşıyor. Şimdi çoğu yeri gezdik ne de olsa bir dahakine haziranda gelip bir kaç gün beyaz geceleri yaşadıktan sonra Mozkova üzerinden geri dönebiliriz...

dinceryazici79@gmail.com

Gezinin En İyi 5'i:

1- Dökülen Kan Kilisesi
2- Hermitaj'ın modern resim koleksiyonu
3- Kunzkammer Müzesi'nin deforme olmuş bebekler kısmı
4- Zooloji Müzesi
5- Bit Pazarı

Fotoğraf Listesi:

1- Aziz İsaac Katedrali
2- Dökülen Kan Kilisesi
3- Zooloji Müzesi'ndeki dev mavi balina iskeleti
4- Aziz Nikola Kilisesi

Önerilen Sayfalar: 

- Kopenhag - Geniş Geniş - Malmö ve Lund
- Kopenhag Bir Günde Gezilebilir mi?
- Danimarka'da, Kopenhag'ın Göbeğindeki Komün: Christiania
- Novosibirsk Gezi Yazısı

6 Ekim 2012 Cumartesi

Bir günlük Bratislava Gezisi


Sabah erken saatte terk ediyorum Viyana'daki hostelimi. Bir günlüğüne de olsa yeni durağım Bratislava'ya doğru nehirden yolculuğumun başlangıç yeri Schwedenplatz. Dün biletimi aldığım 9'daki sefer için 8:30'da Schwedenplatz'da olmam söylendi lakin 8:50 gibi anca varabiliyorum ve bir sorun çıkmadan içerdeyim. Katamaranın güzel yerleri kapılmış. Ön sıralar ve üst kat daha pahalı, normal bilet tek yön 33€.

Tuna boyunca dizilmiş ağaçlar arasındaki balıkçı kulubelerini izleye izleye gidiyoruz Bratislava'ya. İnişte, bir gece konaklayacağım Blues Hostel yaklaşık 1 km. yürüme mesafesinde. Biraz erken gelmişim, odalar 2 gibi hazır oluyormuş. Çantamı orada bırakıp resepsiyondaki sevimli kızımızın tarifleri ve verdiği haritayla başlıyorum Bratislava'yı dolaşmaya. Sadece bir günüm ve karşımda ufak bir şehir var. Nüfusu 500.000 bile değil ve gezilecek yerleri eski şehir denilen yerle sınırlı. Elbette vakti olanlar için başka gezilecek yerleri de varmış lakin şimdilik bu kadarı yeter bana.

Bratislava'ya büyük umutlarla gelenler hayal kırıklığı yaşayabilir ancak benim gibi yapar beklentilerinizi düşük tutarsanız gayet keyifli bir şehirle karşılaşırsınız.

Size burada göreceğiniz yapıların listesini vermeyeyim, şehre varınca elinize geçecek herhangi bir haritada işaretli zaten bunlar. Ancak özellikle kaleye çıkmadan önce ziyaret ettiğim Mavi Kilise'den bahsetmeden geçemeyeceğim. 1900'lerin başında yapılmış bu açık mavi renkli kilise sadece diğer dini yapıların o karanlık halini yansıtmayan farklı rengiyle değil aynı zamanda o nazik üslubuyla da tıpkı Bratislava gibi 'bağırmadan, kendini övmeden konuşup sizi kendisine hayran bırakıyor'. Ayrıca sanki yan tarafında bir de pembe kilise varmış da kız ve erkek bebeklerin vaftiz törenleri ayrı ayrı kiliselerde yapılırmış izlenimi yarattı bende...

Onun dışında önce sahilinde yürüyüp sonra şehrin merkez meydanına ulaşıp ara sokaklarını dolaşmak, komik heykelleri ve güzel binalarının tadını çıkarmak benim hızlı adımlarımla 2,5 saat sürdü.


Hostele dönüp odama yerleşip yeniden çıkıyorum yollara... Bu sefer hedefimde tepedeki kale var. Nehre yakın sokaktan tırmanıp arka taraftan iniyorum aşağıya. Yukarıdan manzara hoş ama başka bir şey de ilgimi çekmiyor açken... Akşam olmak üzere. Hostelden aldığım yöresel yemekler için tavsiye edilen restoran Postova sokağı üzerinde Billa marketin bitişiğindeki Bratislavsta Restoran. Flagship diye de biliniyormuş. Önce ekmeğin içinde servis edilen sarımsaklı çorbam geliyor. Neyse ki bu akşam kimseyle öpüşmeyeceğim. Ardından da yine geleneksel Slovak mutfağından Bryndzove Halusky söylüyorum. Bir nevi makarna bu da... Slovak makarnası diyeyim; böyle peynirli, kremalı falan. Tadı güzel. Üzerine de menüden Arnavut Kahvesi seçtim. Kocaman cam bardakta üstü krema kaplı kahvem geliyor. Gloria Jean's'in kahveleri gibi sanki; Arnavutluk'ta bu kahveyi bilen var mıdır acaba? Bu arada mekanın kapı önünde oturmak güzel tabii ama içeride de kocaman eski tarz iki kat büyük bir yer olduğunu unutmayın. O da oldukça etkileyici...


Akşam olup gece karanlığı çökerken pazar gecesi olmasından mı bilmem sokaklar boşalıyor. Bir de gece gözüyle sokaklarını arşınlayıp hostelime dönüyorum. Hostelin resepsiyon-bar kısmında oturup içmek keyifli. Bu kapsamda Blues Hostel tercih edilesi bir mekan. Ancak geceleri biraz gürültülü olduğunu belirteyim. Hemen yandan geçen trenin ya da 3 odalı dairenin diğer odalarının gürültüsü uykunuzu bölebilir... Onun dışında temiz ve ucuz bir yer.

Sabah kalkıp tren istasyonuna yollanıyorum. Dönüş Viyana'ya trenle. Hostelden yürüyerek 15-20 dakikalık mesafedeki Tren Garından 11€'ya Viyana tren bileti alınabiliyor. Saatte bir sanırım 46 geçelerde hareket eden (yine de kontrol edin derim) trenden 1 saat 10 dakika sonra Simmering'de inip metro aktarmasıyla Viyana merkeze ulaşıyorum. Çok da uzakta olmayacak Budapeşte gezisine kadar Orta Avrupa'ya veda etme vakti...

Önerilen Sayfalar:


* Budapeşte'de 3 Gün
* Şirin Çek Kasabası Olomouc
* Viyana Doğa Tarihi Müzesi - Naturhistorisches Museum Wien
* Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno
* Viyana Gezi Yazısı

Fotoğraf Listesi:

1- Şehri gezerken karşınıza çıkacak tarihi yapılardan Miachael's Gate
2- Mavi Kilise
3- Başka örneklerine de denk geleceğiniz komik heykellerden biri olan Cumil
4- Kaleye çıkan merdivenler
5- Ekmek içinde servis edilen sarmısaklı çorba

dinceryazici79@gmail.com