Dakar'da iki günlük bir boş vaktim varken gezmeye başladım etrafı. Aylardan Şubat. İstanbul'da kar her yeri kapatmış durumda. Dakar'daysa hava 25 derece civarı, rüzgarlı, deniz ve havuz suyuysa bana göre çok soğuk.
Hem yol yorgunluğumu atmak hem de keyif çatmak için öncelikle Ngor Adası'nı tercih ediyorum. Otelime de çok yakın bu ada. Dakar'da görülmesi gereken üç yer var zaten: Biri Goree Adası ki daha önce burayı gezmiştim. Diğer ikisi Ngor ve Pembe Göl. Şehir merkezini de görebilirsiniz tabii. Mesela Afrika'nın Rönesans'ı anıtı var.


İlk gün Ngor Adası'na gidiyoruz. Taksiyle botun kalktığı yere gidip kişi başı 500 CFA'ya bilet alıp beş dakika uzaktaki küçük adaya geçiyoruz. Bir kaç otel ve pansiyona da ev sahipliği yapan bir ada burası. Aslında bir gece kalmaya da gayet uygun bir ada. Dakar'a daha uzun süreli gelenler bu adada konaklamayı düşünebilirler.
Ngor'un bütün sokaklarını yarım saatte yürüyebilirsiniz. Adanın arkasında okyanus kenarında oturabileceğiniz banklar var. Adada mozaikle ve grafitiyle süsleme de çok yaygın.

Adayı dolaştıktan sonra sahildeki kafelerden birine çöküyoruz. Bu arada botun sizi indirdiği yerin yan tarafında geniş bir plaj var. Küçük plaj dışında buraya da göz atmayı unutmayın.
Hava yiyip içmek için gayet uygun. Yerel biraları Gazelle içip 45 dakikada pişirdikleri patates kızartmasıyla keyif yapıyoruz deniz kenarında. Deniz yüzmek için soğuk olmasa yüzerdik de. Etraftaki satıcılardan ucuza örtüler ve incik boncuk da alabilirsiniz. Akşamüstü donüyoruz otele.
İkinci gün Pembe Göl'e gideceğiz. Pembe Göl yaklaşık 1 saatlik mesafede. Taksiciyle 20.000 CFA'ya anlaştık Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesans'ı anıtı için. Yolda otoyol için 2000 CFA daha ödedik. Pembe Göl, örneklerini başka yerlerde de görebileceğiniz bir doğa hadisesi sonucu rengi pembeye dönmüş bir göl. Daha önce Konya'da Meke Gölü'nde de karşıma çıkmıştı bakteriler tarafından pembeye dönmüş göl yüzeyi. Sanırım buranın da suyu tuzlu çünkü göle girenler tıpkı Lut Gölü'ndeki gibi hiç batmadan kolayca su yüzeyinde durabiliyorlar. Gölde botla gezme şansınız da var ama biz pek güvenemedik botlara. Şimdi batar matar sorun yaşamayalım Afrika kırsalında. :)

Gölün kenarında hediyelik eşyalar satan barakalarda pek bir şey bulamadık ancak göl dışında yol boyunca arabanın penceresinden gördüğümüz yerler de çok ilgimizi çekti. Okullar, pazarlar, dükkanlar, barakadan kuaförler, parfümeriler, rengarenk giyinmiş kadınlar, iki tekerlekli at arabaları... Hayatın kıyısından akıp geçiyoruz taksinin içinde.
Son hedefimiz Afrika'nın Rönesans'ı anıtı. Bu Afrika'daki en yüksek anıtı 2010 yılında Senegal'in Fransa'dan bağımsızlığının 50'nci yılı anısına açılmış. Kuzey Koreli bir firma tarafından Senegalli bir mimarın tasarımı olarak 3 santimetre kalınlığında metal saçtan imal edilmiş. 100 metre yüksekliğindeki bir tepeye konmuş olan anıt 27 milyon dolara mal olmuş. Şimdilerde 10 Euro ödeyip erkek figürün alnına çıkabilirsiniz. Buradan pek de ilginç bir manzara olduğunu söyleyemeyeceğim. Dakar'ı yukarıdan görmek isteyenlere ilginç gelebilir belki. Kadın figür ve çocuk figürün büyüklüğü de tepeden daha bir ilginç gözüküyor.
Dakar'da şehir merkezindeki Medine kısmında da görülmesi gereken yerler varmış ama merkezde gezerken satıcılar pek rahat vermiyor diye onu da sonraki sefere bıraktım.
Fotoğraf Listesi:
1- Pembe Göl'de oyun oynayan çocuk.
2- Ngor Adası'nın çiçekli sokaklarında incik boncuk satıcısı kadın
3- Gölde gezinti için kullanılan botlar.
4- Pembe Göl Hatırası.
5- Bir tepenin üstüne kurulmuş Afrika'nın Rönesansı Anıtı
6- Kadın Selfie çekiyor gibi olmuş bu fotoğraf.
Önerilen Sayfalar:
* Afrika'nın doğusunda tropikal bir tatil: Zanzibar
* Dakar'da Goree Adası da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri: Goree Adası - Dakar
* Konya Meke Gölü, Pembe Göl'ü merak edenler için Türkiye'de bir seçenek sunuyor: Meke Gölü ve Konya'nın Obrukları
Hamburg'tan güç bela bindiğim tren 10.30'da vardı Berlin'e. Otelin Check in saati ne yazık ki 14. Sallana sallana 12'de varıyorum otelime. Çantamı depoya bırakıp düşüyorum yollara. İki gündür çok abartmışım yürüme işini, tabanlarım sızlıyor. Şöyle bi tur atıp Kaiser Wilhelm Kilisesi'nde alıyorum soluğu. İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanmış olan bu kilise hala yıkık bir şekilde duruyor. Kilisenin yan tarafına da ölenler anısına bir anıt inşa ediliyor şimdilerde. Kilisenin dibine kurulmuş Noel Pazarı Hamburg'dakilere benziyor ama farklı şeyler de var. Bir de sanki Hamburg'da daha bir Noel havası vardı, Berlin biraz daha kendi halinde...
Otele döndüğümde odam hazır durumda. Biraz dinlenip yeniden dışarı çıkıyorum, bu sefer DDR Müzesi var hedefimde. Aralık sonunda Almanya'da gezmenin kötü yanı güneşin 9'da doğup 4'te batması. Güneş de görünmüyor gerçi gün boyu; bulutlu, yağmurlu, rüzgarlı bir hava var. Gündüz gözüyle gezmek için 7 saatiniz var. DDR Müzesi şansıma 8'e kadar açık.

Son yıllarda Almanya'daki Doğu Almanya özlemini hep duyarım. 'Elveda Lenin' filmi de zaten uzun yıllar popülerliğini korumuştu. Bu müze de Doğu Almanya'yı anlatmak iddiasıyla kurulmuş ama aklıma o meşhur Afrika atasözünü getirdi: 'Aslanlar kendi hikayelerini yazmadıkça, avcıların hikayelerini dinlemek zorundayız.' Sergi Doğu Almanya'da haberlerin nasıl yanlı verildiğini, propaganda amacıyla bilgilerin nasıl çarpıtıldığını, objektiflikten nasıl uzak olduğunu anlatıyor. Doğrudur ama bu serginin üslubu da aynen böyle. Doğu Almanya'yı yerin dibine sokmak adına yapılmış her şey. Yani aynı, tek taraflı üslupla anlatmış durmuş her şeyi. Yine de ilginç bir sergi mi? Evet.
İlk günümü şehrin sokaklarını arşınlayarak kapattım ve ikinci güne erkenden başladım. Aslında sabah 8 gibi düşebilirdim yollara ama bu karanlıkta yollara düşüp naapıcam? Gün ağarınca başladım turlamaya. Önce Shellhaus'un önünden geçip Berlin Filarmoni Orkestrası'nın binasına uğradım. Sabah sabah kapalı ve etrafta bilgi alabileceğim kimse yok. Burcu bana Salı günleri ücretsiz konser olduğunu söylemişti ama etrafta bu konuda bir bilgi de yok.
Ardından Tiergarten parkına girip Siegessaule'ye ulaşıyorum. Park soğuk havada bomboş. Yazın eminim yeşillikte bu şehrin göbeğindeki parkta dolaşmak güzel olur. Siegessaule Berlin'in meşhur melek/kadın heykeli. Altın renkli bu heykel şehrin önemli sembollerinden biri.
Bismark Anıtı'nı geçip kuzey doğuya yönelince karşıma Schloss Bellevue çıkıyor. 1994'e kadar başkanlık sarayı olan bu saraydan doğuya devam edince Reichstag'a ulaşana kadar önce modern sanat merkezi The Haus der Kulturen der Welt'i sonra da Carillion in Berlin'i görüyorsunuz. Carillion Avrupa'daki en büyük dünyadaki dördüncü büyük müzik aleti. Mercedes tarafından Berlin'e hediye edilen bu 42 metre yüksekliğindeki müzik aletiyle Mayıs ayından Eylül'e kadar her pazar saat 15'te carillionist Jeffrey Bossin tarafından konser veriliyormuş. Eğer gününü tutturabilirseniz bir kulak kabartın derim, ben çok merak ettim.
Reichstag, tepesindeki camdan kubbesiyle günümüzde Almanya'da en çok ziyaretçi çeken ikinci yermiş. Bu parlemanto binasının özellikle kubbesinden şehir manzarasını çok övüyorlar.

Buradan doğuya devam edip Brandenburg Kapısı'na ulaşıyorum. Berlin deyince sanırım en çok bu kapı hatırlanıyordur. 1700'lerin sonunda inşa edilen bu kapıdan güneye devam edince benim en beğendiğim yapılardan biri çıkıyor karşınıza: Avrupa'da öldürülmüş Yahudiler adına yapılmış anıt. 19 000 m2 alan üzerine inşa edilen bu yapı 2005'te açılmış. 25 milyon Avro'ya malolan proje değişik boyutlardaki 4000 bloktan oluşuyor. Engebeli bir yüzeye dizilmiş bu değişik boylardaki bloklar arasında dolaşabiliyorsunuz.
Bir sonraki hedefimde Checkpoint C var. Berlin Duvarı inşa edildikten sonra iki ülke arasındaki geçişlerde en çok tercih edilen kapılardan biri olan CC'de şimdi Amerikan askeri kıyafeti giymiş sokak mankenleriyle ufak bir bahşiş karşılığı fotoğraf çektirebiliyorsunuz.
Eski Doğu Almanya topraklarına doğru yürürken önce, eskiden yakınlardaki Fransız Katedralinde Fransızca ibadet edildiği için Almanca ibadet etmek isteyenlerin açtığı, ancak savaştan sonra yeniden inşa edildiğinde Deutscher Dom adıyla açılan kilise çıkıyor karşıma. Hemen üst tarafındaki meydan Gendarmenmarkt Meydanı. Noel Pazarları'ndan biri de burada kurulmuş. Ardından Fransız Katedrali, Reformist hareketten sonra Almanya'da açılmasına izin verilen ilk Roma Katolik Katedrali olan St. Hedwig Katedrali ve şu an tadilatta olan Berlin State Opera binası çıkıyor karşıma. Tam opera binasının önündeki meydan (Opera binası, St. Hedwig Katedrali ve Üniversite ile çevrili) Bebelplatz Meydanı. Bu meydanda biraz durmak iyi olabilir çünkü meydanın ortasında, çok da kolay seçilemeyecek bir anıt var. Bu anıtın, meydanın ortasında yaklaşık 1 m2'lik bir plaksiglas penceresi gözüküyor sadece. Bu meydanda 10 Mayıs 1933 günü, Nazi Propaganda Bakanı Josef Goebbels, rejim tarafından sakıncalı bulunup toplatılan 20 000 kitabı ateşe vermiş. Yakılanlar arasında Freud, Einstein, Thomas Mann ve Zweig gibi yazar ve bilim adamlarının kitaplarının da bulunduğu bu olayın anısına meydanın altında 20 000 kitabın da sığabileceği boyutta kitap rafları yapılmış. Raflar yakılan kitaplar anısına boş. Ancak olayı hatırlatmak adına güzel bir eser olmuş.

Nehri geçmeden bu tarafta Alman Tarih Müzesi, Friedrichswerder Kilisesi ve Kronprinzenpalais görülebilir. Nehrin iki kolu arasındaki adaysa müzeler bölgesi. Berlin Katedrali ve önündeki Lustgarten bahçesini geçince Berlin'in meşhur müzeleri çıkıyor karşınıza. Benim hedefimde Anadolu'dan götürülen Bergama Sunağı'nın sergilendiği Pergamon Museum var. Elbette zamanında tarihi kalıntılara, sanat eserlerine önem vermeyen yönetimler varken bu tarz yapılar kolaylıkla yurtdışına götürülebiliyormuş. Gerçi Yeni Türkiye'de de ucube denilip yıkılıyor heykeller... Belki de bir süre daha Almanya'da korunsa daha iyi olur; Türkiye'ye geri getirildiğinde başına ne geleceği belli mi olur? Neyse Pergamon Müzesi girişindeki bir yazı dikkatimi çekiyor. Detaylarını sorduğumda öğreniyorum ki Bergama Sunağı 2020 yılına kadar ziyarete kapalıymış. "Ait olduğu topraklara geri götürmek için mi kapattınız?" gibi politik bir soru sormadan da duramıyorum ama hafif gülümseyen bir edayla "Hayır" cevabını alınca dönüp çıkıyorum müzeden "Kalsın bir süre daha, şimdi evde yer yok biz daha sonra alırız sorun değil!"
Ve nehrin öbür tarafına geçince artık Doğu Almanya'da olduğunuzu anlıyorsunuz. Önce Marx-Engels Forum çıkıyor karşınıza. 1986'da yapılan heykelin kaldırılıp kaldırılmayacağı hala tartışıladursun bugün gayet popüler bir turistik yer konumunda. Turistler bolca Marx'ın kucağında fotoğraf çektiriyorlar.
Televizyon Kulesi'nin önü Noel Pazarlarından birine ev sahipliği yapıyor. Paten pisti bile var burada. (Alexanderplatz'dakinde Curling oynanacak alan bile vardı. Tencere kapağı fırlatanları görsem fotoğrafını paylaşırdım. Paris'te de yaşlılar, kocaman bilyelerle parklarda oyun oynuyorlardı... Değişik kültürlerin değişik özellikleri işte.)

Hava kararmadan Karl Marx-Alle'ye geçiyorum. Upuzun bir cadde burası. Zamanında adı Franfurter Alle imiş, Almanya bölününce Stalinalle olmuş ismi. Uzun yıllar da öyle kalmış. Ardından Stalinizm 'bitince' bu caddenin adı da değiştirilmiş ve bugünkü adını almış. Şimdilerde bu caddenin de isminin değiltirilmesi tartışılıyormuş. Şimdiki ismiyle Karl Marx-Alle, Doğu Almanya'nın prestij caddesi olarak inşa edilmiş. Avrupa'nın son büyük caddelerinden biri olan bu cadde boyunca çok sayıda bilgilendirici tabela sizleri bekliyor. Ünlü mimarların elinden çıkmış binalar, sosyalist sanat-tasarım anlayışına uygun yapılmış. Zamanında sosyalleşmek için tercih edilen cafeler, restoranlar, sinema, alışveris merkezi gibi yerlerle doluymuş burası. 1953'te işçilerin ayaklanması, Sovyet tanklarının müdahalesi sonrasındaysa en az 125 kişinin ölümüne neden olan olaylar da bu caddede olmuş. Caddede binaların süslemesinde bolca seramik kullanılmış. Birleşme sonrasında isimsiz bir editör bu seramiklerden yola çıkıp Wikipedia'ya cadde için "Doğu Almanya'da halk arasında Stalin'in banyosu olarak isimlendirilirdi" yazınca bu bilgi uzun süre doğru kabul edilmiş. Sonunda bir gazeteci bu konuyu kendisinin uydurduğunu ve Wikipedia'da yayınladığını kabul edince olay kapanmış.
Almanya gezimde genellikle sokaklarda atıştırıp geçirdim öğünlerimi. Ancak buraya kadar gelmişken Cafe Sibylle'e uğramadan edemedim. Doğu Almanya zamanından kalma bu kafede çalışanların çok kötü olduğunu duymuştum ama benim karşılaştığım hizmet gayet güler yüzlü ve pozitifti. Şehrin bu yakasına bir daha gelmek üzere ayrılıyorum Karl Marx Alle'den. Hava karardıktan sonra biraz daha dolaşıyorum ortalıkta ama yorgunluğum tavan yapmış durumda.
Berlin'deki son günüme odamı boşaltıp başlıyorum. Çantamı otelde bırakıp Berlin Duvarı ve sınırda kalmış görmediğim yerleri keşfe çıkıyorum. Berlin Duvarını (Maure diye geçiyor duvar Almanca'da) görmek için iki yer buldum: East Side Gallery ve şehrin kuzeyindeki Bernauer Strasse.
İlk önce trenle Bernauer Strasse'ye gidiyorum. Cadde boyunca duvar kalıntıları korunmuş ve ayrıca duvarla ilgili panolarla duvarın inşası ve sonraki süreçler açıklanmış. Öncesinde cadde kenarındaki mezarlık, duvar inşa edilirken çekilmiş fotoğraflar, duvarı aşmaya çalışırken ölenlerin bilgisi... Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışırken Akdeniz'de ölen mülteciler geliyor aklıma. Bir duvar yıkılınca bitmiyor ne yazık ki duvarlar...
Duvar boyunca doğuya devam edip ardından Ernst-Thalmann Park'a ulaşıyorum. Christmas'ın ertesi günü Almanya'da gördüğüm en soğuk havaya rastlıyorum. Önceki günlerde yağmur vardı ama en azından ayaz yoktu. Bugün rüzgar bir yandan, soğuk bir yandan işimi çok zorlaştırıyor. Batıya doğru Karl Marx Alle'ye gelip bu cadde boyunca devam ediyorum. Cadde boyunca yürürken caddenin tarihini anlatan tabelalara göz atarsanız Doğu Almanya'nın ilk yıllarında caddenin inşa edilişi sırasında yaşananlar ilginizi çekebilir. Caddeyi nasıl elbirliğiyle inşa ettikleri, ilk yerleşenler, hedeflenen ama yapılamayanlar...
Warschauer Alle'ye ulaşınca bitiyor Karl Marx Alle. Cadde boyunca nehre doğru yürüyüp nehrin ortasındaki Molecule Man heykelini görmek için nehir boyunca devam ediyorum. Dünyanın başka yerlerinde de yapılmış bu heykelden. Ve son olarak East Side Gallery'yi ziyaret ediyorum. Mühlen Strasse kenarında akan nehir boyunca uzanıyor duvarın buradaki yıkılmamış kısmı. Özellikle yol tarafına çizilmiş duvar resimleri arasında çok güzelleri var.
Berlin Story Bunker

Berlin'e ikince kez gelişimde tek gezdiğim müze burasıydı. 2. Dünya Savaşı sırasında sığınak olarak kullanılan bu yapı şimdilerde Berlin şehrinin kuruluşundan bugüne kadar olan tarihini anlatan bir müze. Müzenin sadece giriş katını gezerseniz 6 Euro, bu fiyata Türkçe seçeneği de olan Audioguide dahil. Eğer üst katı da görmek isterseniz onun için rehberli turun saatini beklemeniz ve 12 Euro ödemeniz lazım. İçerisi özelde Berlin ama daha genel şekliyle Almanya tarihini öğrenmek isteyenlerin keyif alacağı şekilde. Yaklaşım 1-1.30 saatte bitiyor bu resimlerle, objelerle dolu gezi. DDR Museum'da anlatılan konulara da değiniyor.
Hamburg'un ardından Berlin gezisini de bitirme vakti geldi. Uçağım Tegel Havalimanı'ndan. Yıllardır kapanılacağı konuşulan Tegel Havalimanı yenisindeki problemler çözülemediği için hala hizmet vermeye devam ediyor. Havalimanına gitmek için mutlaka otobüse binmek gerekiyor, trenle bir yere kadar gidiliyor unutmayın. Bir sonrakine Münih'i görme planları yaparak ayrılıyorum Almanya'dan...
Konaklama:
Berlin'de kalmak için standardın dışında bir yer arıyorsanız size bir kaç yer tavsiye edeyim. Ben teker teker bunları denemeye başladım; sırası geldikçe tecrübelerimi paylaşacağım.
Hotel-Pension Funk: Berlin'in lüks semtlerinden Kurfürstendamm'da bulunan bu butik otel 1895'te inşa edilmiş. Oteli diğerlerinden ayıran en önemli özelliği bu yüksek tavanlı Art Nouveau tarzı olsa da burası aynı zamanda 1900'lerin başında sessiz sinema döneminde belki de ilk kadın star olan Asta Nielsen'in de 1931-1937 yılları arasında oturduğu evmiş. Şimdilerde 15 odalı bir otele çevrilen bu yapının önce tarihi ahşap asansörü ardından da süslemeleri daha içeri girer girmez ilginizi çekecektir. Asta Nielsen'i benim gibi ilk kez duymuş olsanız da burası konaklama için güzel bir seçenek. Bizim kaldığımız odada duş ve lavabo vardı ama ne yazık ki tuvalet yoktu; ortak tuvaleti kullandık. Onun dışında keyifli bir tarihi yapı. 2 kişi geceliğine 100 Euro ödediğimizi de belirteyim.
Ostel Hostel: O kadar Doğu Berlin anlattım, işte burası da Doğu Almanya tarzı konaklama imkanı sunan bir hostel. Fiyatları gayet makul. Biz gittiğimizde yer yoktu ama ilginç bir deneyim sunacağından eminim.
Cube Lodges: Şehrin değişik noktalarına konumlanmış bu küpler minimalist ve ilginç bir konaklama arayanlar için.
Hüttenpalast: İşt eburası benim ilk tercihimdi lakin geç kaldığımız için bütün 'Karavanlar' doluydu. Evet hem karavanda hem kapalı bir otramda konaklayabileceğiniz bir konsept sunuyor Hüttenpalast. Bir sonraki ilk gidişimde deneyeceğim. Fiyatlar da 2 kişi 80 Euro civarı.
Propeller Island: 2017 Baharına kadar tadilatta olan bu otelin olayı her odasının farklı bire konseptte olması. Tabutta da yatabilirsiniz havada duran bir yatakta da... Açıldıktan sonra denemek lazım.
Gece Hayatı:
Berlin'e bir sonraki ziyaretim Kasım 2016'da oldu. Kaç zamandır Berlin'de ayda bir yapılan Gayhane partilerini kulaktan kulağa duyuyorum; sonunda bilfiil görme fırsatı doğunca kaçırmadım. Her ayın son cumartesi gecesi yapılan Gayhane partileri SO36 isimli mekanda düzenleniyor. İsminden de anlaşılacağı üzerine LGBTİ+ ve Türk konsepti ön planda. Mekanda fotoğraf ve video çekimi yasak ama içeride eğlencenin gırla olduğunu söyleyebilirim. Sadece LGBTİ+ ya da Türk değil her kesim ve milletten insanlarla doluydu mekan. Türkler, bolca Kürtler, gani gani Alman, Uzakdoğu'dan turistler, zenciler hatta bir Ezidi'yle bile tanışma fırsatım oldu. Heteroseksüel çiftler ya da gece avına çıkmış heteroseksüel erkekler de bolca var mekanda. 50 yaş üstü Alman ya da Türk kadınlar bir kenarda keyifle göbek atarken yan tarafta gay ve lezbiyen çiftler öpüşüyorlardı. Homofobik olmayan ve doğu ezgilerinden hoşlananların keyif alacağı bir parti ortamı sunuyor Gayhane.
Müziğe gelince bolca Türkçe göbek atmalık müzik, Arap pop ya da Kürtçe trans en baskın türlerdi. İsmail YK da çalıyorlar Bülent Ersoy da; yeter ki göbek atıp dans etmek mümkün olsun. Yıllardır bu işi başarıyla kotaran, gecenin başında tanışma fırsatı bulduğum organizatör Sabo çıktı gece yarısına doğru sahneye. Ardından da Serkan kıvrak oryantal dansıyla eğlenceyi doruğa çıkardı. İşin en güzel yanı da sabaha kadar süren ve yüzlerce farklı kesimden insanın olduğu ortamda en küçük bir negatifliğin yaşanmaması. Ne rahatsızlık veren biri, ne taciz, ne kavga...
Gece 11 gibi başlayan parti için 12 gibi kapıda uzun kuyruklar olduğunu da ekleyeyim. Giriş 8 Euro. İçeride içki fiyatları da Almanya şartlarında makul. Kıyafet konusunda gayet rahatlar, kot-tişört gelebilirsiniz. İçeride geniş bir vestiyer de mevcut, biraz sıra beklemek gerekse de.
Fotoğraf Listesi:
1- DDR Müzesi'nden bir sahne
2- Siegessaule
3- Yahudi anıtı
4- Babelplatz Meydanı'nın ortasındaki 1 m2 alan kaplayan anıt.
5- Berlin sokakları
6- East Dide Gallery'deki Berlin Duvarı kalıntısı
Önerilen Sayfalar:
* Heildelberg
* Novosibirsk Gezi Yazısı
* Templin'de Bir Pastafaryan: Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Bir Gün
* Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
* Baden Baden ve Strasbourg
Almanya her zaman görmek istediğim ama hep bir şekilde ertelediğim yerler listesinin başında yer alıyordu. Nereden başlayacaktım gezmeye? Hangi vakit ziyaret edecektim? Bi de tabii Shengen vizemin olduğu bir döneme denk getirmeliydim.
En son gözümü kararttım ve vurdum kendimi yollara. Yine son dakikaya bıraktım planlamayı. Tek bildiğim Hamburg'a gidip dönüşü Berlin üzerinden yapacağım ve toplam 5 gecemin olduğuydu. Christmas zamanı ışıl ışıl sokaklar görmekti ümidim. Aralık sonunda atladım uçağa lakin uçak Hamburg'a alçalırken hala daha nereleri gezeceğimi planlamaya çalışıyordum. Bu arada bir gece önce booking.com dan çok ucuz bir otel bulmuştum. Hamburg gibi pahalı bir şehir için merkezdeki bir odayı geceliği 25€'ya kapatmak büyük bir şanstı.
Havaalanında pasaport kontrolü tahmin edeceğiniz üzere hafiften işinizi zorlaştırmaya çalışan Alman polisleriyle muhatap olmanızı gerektiren bir yer. Benden önceki çekik gözlü çocuğa daha da kötü muamele ettiler. Ben bi beş dakika derdimi anlatıp geçtim neyse ki. Hava alanından S1 treniyle yaklaşık 25 dakikada merkez garına ulaşmak mümkün. Kalacağım yer buraya yürüyerek 5-6 dakika mesafede: Hamburg Rooms. Burası ucuza minimum şartlarda oda sunan evden bozma bir yer. Banyo ve tuvalet ortak. Odada dolap ya da masa yok küçük bir oda. Ama çok merkezi, şirin ve rahat. Tam istediğim gibi. Yarım saat erken gitmeme rağmen resepsiyon gibi küçük odadaki Türk çalışan odama yerleşmeme izin veriyor. Bir daha da hiç bir çalışanla muhatap olmuyorum zaten. Çıkış yapacağım zaman anahtarı gösterdikleri kutuya atıp çıkıyorum.
Öğlen 1.30 gibi başlıyorum Hamburg'u gezmeye. Günlerin ne kadar kısa olduğunu bilmiyorum henüz daha tabii... Önce tren garının arkasındaki Mönckebergstrasse'den başlıyorum. Şehrin merkezindeki alışveriş bölgesi buradan başlayıp yakınlardaki 2-3 sokak boyunca yayılıyor. Daha lüks markalar, kalp şeklinde ışıklandırılmış Neuer Wall boyunca sıralanmış. Jungfernstieg ve caddenin girişindeki Europa Pasage da yine alışveriş yapmak isteyenlerin seveceği yerler. Bu caddelerin, sokakların kenarlarında da Noel Pazarları kurulmuş. Sıcak şarap en favori içki.
Az kuzeybatıdaki Planten un Blomen eminim yazları çok daha güzel bir parktır. Yağmur altında çok da keyifli değildi, belirteyim. Buradan St. Pauli'ye geçtim. İkinci ligde yer alsa da Hamburg'un en meşhur futbol kulübünü hiç futbolla ilgili olmasam da ben bile ziyaret ediyorum. Türkiye'de Çarşı'nın darbe şüphesiyle yargılanmaya başladığı günlerde Hamburg'un bu işçi dostu anarşist takımı daha da bir ilgimi cezbediyor. Millerntorn Stadyumu'nu geçip ne zamandır merak ettiğim Rota Flora'ya yöneliyorum. Sene başında bu işgal eviyle ilgili çok fazla haber çıkmıştı. (Rota Flora'yla ilgili bilgi almak için: http://www.birikimdergisi.com/guncel/sehir-herkese-aittir )Alman polisinin 80'lerden beri işgal edilmiş olan bu eski kültür merkezini boşaltmaya kalkmasıyla çıkan olaylar sonrası ortalık sakin görünüyor. İçeride ışıklar yanıyor, mekanın önünde de bir kaç evsiz içiyorlar. Bu arada hava karardı ne yazık ki. Yarın bi daha geleyim buraya...
Dönüşte Shulterplatz üzerinde eski plaklar satan bir dükkan buldum. Çok araştırma yapmadan biraz kutuları karıştırırsanız çok ucuza (2€) plaklar bulma şansınız var. Kısa günün karı, mecaz yapmadan buna deniyor sanırım. Dönüşü Reeperbahn üzerinden yapıyorum. Şehrin gece hayatı, Red Light District'i ve meşhur tiyatroları bu bölgede. Saat çok geç değil, ortalık gece eğlencesine çıkanlarla dolmamış daha. Ben de yavaş yavaş dönüyorum otelime.
Pazar günü için iki seçeneğim vardı: Ya Cumartesi gecesi Hamburg gece hayatına akıp ertesi günün çoğunu öldürecektim ya da erken yatıp pazar gününü en başından yaşayacaktım. Ben artık yaşlı ve yorgun bir adamım... Sabah Hamburg saatiyle 7'ydi uyandığımda. O kadar güzel uyumuşum ki erkenden yattığım için. Bir süre odada plan yapıp düştüm yollara. Bu arada sabah 7.30'da odamın altındaki kulüpten hala müzikler geliyordu; ne kadar yorgunsam artık gece boyu o hafif uykum hiç bölünmemiş.
21 Aralık kuzey yarım kürenin kuzeyinde çok daha kısa geçiyormuş onu anladım. Sabah 9'u buldu ortalığın aydınlanması. Şehrin merkezi bomboş. Bir süre karanlıkta bir kaç evsiz, sabah koşusuna çıkmış sağlık düşkünleri ve geceyi bitirmeye karar vermiş tek tük sarhoşlar dışında kimse yoktu. Gün ağarırken insanlar görünmeye başladı sokaklarda. Önce Chilehaus'un önünden geçerek başladım turuma. 1920'lerde yapılmış bu bina mimariyle ilgili olanların mutlaka görmesi gerekenlerden.
Ardından geç olmadan Balık Pazarı'na gittim. Cumartesi gecesini bitirmeden önce buraya uğrayanların çoğu ben gelmeden gitmiş. Masalarda sızmış bir iki kişi dışında ortalıkta turistler ve pazar alışverişine çıkmışlar var. Genellikle sabahları ibadet etmem (USC affetsin), ama madem Almanya'dayız ortama uyalım; Güne sabah birasıyla başladım balık pazarında eski Amerikan country müzikleri çalan grubu izlerken. Dans edenler, içenler, masalarda ritm tutanlar... Üst katına sadece yemek yiyecek olanların alındığı mekanın dışında devam eden pazar yeri tıklım tıklım dolu. Bu arada pazarda hediyelik alışverişi için de seçenekler var haberiniz olsun.
Pazarın ardından yakınlardaki Elbetunnel'i ziyaret ediyorum. Yaklaşık yarım kilometrelik bu tünele merdivenler ya da asansörle inebilirsiniz. Burada yaşayanlardan daha çok turistlerin ilgi gösterdiği bir yer burası. (Asansörde, Türk olmadığımdan %100 emin bir şekilde beni arkadaşına gösterip yüksek sesle bıyığımı arkadaşı Haşmet'in bıyığına benzetip beni çekiştiren memleketim insanını da buradan sevgiyle anmak isterim :) ) Hemen ardından Bismarck Anıtı'nın olduğu parka geçtim. Evsizlerin çadırlarının olduğu bir parkın içinde yer alıyor bu betondan anıt. Parktan sonra dün hava kararırken ziyaret ettiğim St. Pauli'nin Millertorn Stadyumu'nun yanından geçip Rota Flora'ya gidiyorum. Gündüz gözüyle hem binayı hem de yan tarafındaki duvar resimlerini bir kez daha görüp Beatles Platz'a iniyorum. İlk yıllarında Hamburg'daki barlarda sahneye çıkan Beatles anısına 2012'de ilgisizlikten kapanana kadar bir müze de varmış burada. Şimdi plak şeklinde düzenlenmiş meydandaki silüetlerinin heykelleri kalmış bir tek.

Doğuya doğru devam edince şehrin en büyük kilisesi çıkacak karşınıza: St. Michel Kilisesi. Hamburg'un silüetini belirleyen bu yapı 1980'lerden beri restore ediliyor. Nehirde yolculuk eden gemiler için de mihenk taşı olan kilisenin metalden kulesine 5 €'ya çıkabilirsiniz. Neyseki 450 basamağı tırmanmak zorunda değilsiniz, asansör var lakin gayet korkutucu geldi bana. Hele metalden kulenin tepesi rüzgarda hissedilir bir şekilde sallanınca hissettiklerim, manzaranın güzelliğini sildi attı.
Gün kararmadan ,ki 4'te kararıyor, bi de şu göllerin etrafında dolaşayım dedim. Güneydeki minik gölün hemen üstündeki yapay göl, etrafında şehrin en lüks evlerini barındırıyor. Pahalı oldukları belli bu evlerle göl arasında da yürüyüş ve bisiklet yolu yapılmış, tek tük ağaçlar ve yeşillik alan içinden geçen. Yaklaşık 6-7 kilometrelik bu güzergah eminim yazın da çok güzeldir.
Ayaklarıma kara sular inmiş bir halde döndüm odama. 2-3 saat dinlenip anca kendime geldim. Akşam son kez ışıklı Noel Pazarları'nda takıldım. Ghülwein denilen sıcak şarap, Eierpunch isimli inceltilmiş boza kıvamındaki karışım, marzipanlı krep, hellimli dürüm, envai çeşit tatlılar... Ramazan'da kurulan eğlenceler gibi ortam sadece bunun Batılı versiyonu. Reeperbahn bölgesindeki bir çadırda striptiz gösterisi bile vardı, o kadar rahat bir dini bayram sevinci kutlaması yani.
Sabah erkenden kalkıp düşüyorum yollara. Tren Biletini internetten alacak olanlara biletin çıktısını almaları gerektiğini hatırlatayım. Almazsanız sabah sabah benim gibi koşturursunuz ortalıkta. Tren garındaki information desk değil yardımcı olmak, daha çok problem çıkaran cinsten. Yakınlarda bir internet kafe de yok. Neyse ki garın karşısındaki Generator Hostel'de çalışan türbanlı kızımız İman bana yardımcı oldu da çıktımı alıp treni yakaladım. Gerçi bilet kontrolü yapan kadın çıktı olmasa biletin elektronik halinin de kabul edildiğini söyledi yarım yamalak İngilizcesiyle ama çıktıyı bilet deler gibi delmeyi de ihmal etmedi. Dün iki şekerli kapuçino istediğimde bana iki kapuçino veren çalışan gibi Hamburg'ta İngilizce ufaktan sıkıntı kaynağı olabiliyor bu arada, haberiniz olsun.
Bir sonraki hedef Berlin.
Fotoğraf Listesi:
1- Rota Flora
2- Kuzeydeki gölün üstündeki köprülerden biri: Çiftler üzerine isimlerini kazıdıkları kilitleri köprüye asmışlar.
3- Rota Flora'nın arkasındaki park duvar resimleriyle dolu. Ben gittiğimde denk geldiklerimden biri.
4- St. Pauli'nin Millerntorn stadyumu
5- Elbetunnel
6- Beatles Meydanı
7- Balık Pazarı'ndan bir enstantene.
Önerilen Sayfalar:
* Heildelberg
* Baden Baden ve Strasbourg
* Almanya'da bir başka gezi: Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Bir Gün
* Hamburg'un ardından Berlin gezisi: Berlin in Berlin
* Türkiye'den işgal evi manzaraları: Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
* Gezi Parkı işgali zamanları: Taksim Gezi Parkı Gezisi
* Danimarka'dan alternatif yaşam örneği: Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
* Kopenhag - Geniş Geniş
Güney Afrika gezisini Cape Town'dan başlatmak konusunda bir şüphemiz yoktu ancak Joburg'u (yerel dilde Johannesburg'u böyle kısaltıyorlar) dahil edip etmemek konusunda kararsızdık. Haritayı açıp baktığımızda Merkador haritalama sisteminin geoid yerküre üstüne uygulanmasının gazabına uğrayıp "Cape Town'dan Zanzibar'a mı geçsek? Haritada yakın görünüyor." bile dedik başlangıçta. (Yakın falan değil haritaya aldanmayın). Johannesburg konusunda duyduklarımız hiç iç açıcı değildi. Sonunda baktık ki Güney Afrika'ya gelmişken Johannesburg'a da uğranır ve bu şehir hakkında da bilgi edinilip öyle dönülür. Keza Cape Town - Joburg tren yolculuğu da çok aklımızı çeldi. Şimdi artık her şey bitmişken tren de, Joburg da hoş birer anıya dönüştü lakin yaşarken bizi zorladığını itiraf etmek zorundayım.
Tren yolculuğunu anlattığıma göre Joburg merkez tren istasyonundan başlayabilirim. Joburg'la ilgili hep aynı şeyleri duymuştuk: Dünyada suç oranı en yüksek metropol. Beyazlar sadece belli bölgelerde sokakta gezebiliyorlar. Polis arabalarının bile çalınabildiği dünyadaki tek şehir... Bütün bunlardan sonra gardan 220 Rand'e anlaşıp bindiğimiz taksinin bizi kaçırıp kaçırmayacağı konusunda çok gergin gittik otelimize. Karanlıkta bulduğumuz otelimiz de otelden çok gizli toplantılara ev sahipliği yapan bir tarikat merkezi gibiydi. Kocaman bir metal kapı, karanlıkta kapıda belirip tarikata üye miyiz değil miyiz gibi süzen çalışanlar... Girişteki metal bahçe kapısı biz geldikten 10 saniye sonra açıldı. Açılmasa sokakta taksi bulma şansımız sıfırdı. Hem tren yolculuğu hem de duyduklarımızdan o kadar gergindik ki o kapı açıldıktan sonra dahi gerginliğimiz bir süre geçmedi.
Marion Lodge Hotel, şehrin Sandown semtinde, büyük bir evden bozma sıcak bir butik otel. Bulunduğu sokak lüks, korunaklı evlerle dolu. Sahipleri Azeri kökenli İranlı bir çift. Odamıza yerleşip güzel bir uyku çektikten sonra anca kendimize geliyoruz. 2 gündür yaşadıklarımızdan sonra otelin havuzbaşında dahi geçirebiliriz uçağımız kalkana kadarki 48 saati. Neyse ki toparlayıp kahvaltı sonrası şehri tanıma turuna başlıyoruz.
Öncelikle duyduğumuz doğruymuş: Joburg şehir merkezindeki caddelerde tek bir beyazın dolaşmadığını söyleyeyim. Biz de Mandela Square dedikleri lüks alışveriş merkezi dışında sadece 500 metre yürümüşüzdür şehirde. Cape Town'dan çok farklı bir yer burası. Cape Town'da çok daha güvenli hissediyorduk kendimizi. Korkumuz ne kadar yersiz, saçma ya da haklı bilmiyorum ne yazık ki. Ama biz de taksiden inmeden ,ki bu konuda da sadece otelin taksisini kullandık, sadece güvenli denilen yerlerde geçirdik vaktimizi.
İlk günümüzde taksiye atlayıp (200 Rand ödedik - İlk gece 220 ödememiz normalmiş yani) merkezdeki gara döndük. Hop On Hop Off'ların kalkış yeri burasıydı. 150 Randlık günlük biletimizi alıp başladık gezmeye. 2 saat süren bir tam turu bitirdiğimizde gayet güzel yerler görmüş, faydalı bilgiler edinmiştik. Güney Afrika'daki City Sightseeing'lerin Türkçe dil seçeneğinin olması çok güzel. Biz çok memnun kaldık. İlk turun ardından Gandhi Meydanı'nda indik.1900'lerin başında, Hint Özgürlük Hareketini başlatmadan önce 21 yıl burada avukatlık yapıp ardından uğradığı ayrımcılıklar sonunda eşitlik ve özgürlük fikirleri kafasında şekillenip ülkesine döndüğünde Hindistan'ın bağımsızlığı için mücadeleye girişen Mahatma Gandhi, Johennesburg'da çok önemli bir şahsiyet olarak kabul ediliyor. Burada çektiğimiz bir kaç fotoğrafı müteakip Carlton Center'a yürüdük. (İşte merkezdeki tek avama karışma maceramız bundan ibarettir - bunun dışında Lordlar Kamaramızdan çıkmadık hiç.)
Carlton Center, Afrika'nın ve güney yarım kürenin en yüksek binasıymış. En tepedeki 50. katına "Top of Africa" adı verilmiş ve güzel bir Joburg manzarası sunuyor. 15 Randlık bilet alıp asansörle çıkılan Top of Africa'da lekeli camlar ardından bakınca çok da tehlikeli gözükmüyor Joburg.
Zemin katında hızlıca bir şeyler atıştırıp ilk gelen hop on hop off'u yakalıyoruz. Bir sonraki durağımız Apartheid Museum. Yaklaşık 10 günlük Güney Afrika gezisi bende Nelson Mandela ve Güney Afrika tarihine dair büyük bir merak oluşturdu. İki konuda da belgeseller ve kitaplardan bilgi edinmek dönünce ilk işim olacak. Bu müze de, Joburg'da altın bulunmasından sonra beyaz adamın önce bu toprakları sömürmesi ardından da 90'lara kadar sürecek ırkçı bir yönetim kurmasının hikayesini zenciler, Malaylar ve Hinduları da merkeze alıp anlatıyor. Apartheid rejimi sırasında beyazların ayrıcalıkları, sokaklardaki sadece beyazlara özel banklar, taksi sıraları, binalara giriş kapıları ve nüfuz cüzdanında ırkın belirtilmesi gibi uygulamalarla yüzleşmek çok sarsıcı. (Bu arada Türkiye'deki nüfus cüzdanlarında yer alan Din hanesi de dünyanın diğer yerlerinde kime göstersem sanki Irk hanesi varmış gibi bir tepkiyle karşılandı, belirteyim.)
Apartheid Museum'un kurulma hikayesi yan taraftaki Gold Reef City'nin kurulmasına dayanıyormuş. Buradaki eski maden sahası üzerine, içinde kumarhane de olan bir tema parkı kurma projesi geliştirilirken proje kapsamında yan tarafa Apartheid Museum da inşa edilmiş. Bir süre sonra Gold Reef Center'dan ayrılıp kar amacı gütmeyen bir yapıya dönüştürülen müze şu an bağışlarla varlığını sürdürüyormuş.
Hop On Hop Off turu boyunca üstünden geçeceğiniz Mandela Bridge de Boğaz'daki asma köprülerin küçük bir versiyonu. Herhangi bir deniz, göl, nehir kenarına kurulmamış olan Joburg'daki bu köprü, demir yollarını kateden trafik rahatlasın diye inşa edilmiş. Gezi boyunca görebileceğiniz diğer duraklar arasında, biz gezerken kapalı olan iki müze de vardı: İlki SAB Bira Müzesi. Miller'ı da üreten, dünyanın en büyük bira firmalarından biri olan SAB (South Africa Brewery) Güney Afrika merkezli bir firmaymış. Diğer kapalı müzeyse Origins Center - Afrika'dan tüm dünyaya yayılan insan neslinin kara kıtada keşfedilmiş ender fosillerini tanıtan müze. Aslen hepimiz Afrikalı olsak da zamanla renk farkını bahane ederek kendini üstün gösteren insanların durumlarına gülmek için bile ziyaret edilebilirdi bu müze. (Rengi farklı olmasa gözü büyük, olmadı boyu kısa, o olmadı zekası geri, hiç olmadı dili farklı diyecek yine kendini üstün gösterip ayrımcılık yaratmaya ve sonucunda sömürmeye kalkacaktı bu topraklara ayak basanlar orası da kesin...) Etiyopya Ulusal Müzesi'nde gördüğüm örneklerden sonra bu müzeyi keyifle gezmek çok hoşuma giderdi. Keza şehrin dışında bu fosillerin bulunduğu mağaralara yapılan turlar da varmış; onlara katılmak da isterdim. Bir daha yolum düşerse mutlaka bunu göz önünde bulundurayım.
Joburg'a gelip hop on hop off'a binmeye karar verdiyseniz Soweto turunu da satın alabilirsiniz. Ne yazık ki akşam 17.30'da son otobüsün gara dönmesiyle hop on hop off seferleri son buluyor. Biz de sabah erkenden başlayamadık gezmeye. O yüzden, zamanında madende çalıştırılan zencilerin yerleşmesi için inşa edilen ancak Joburg'un hızla gelişmesiyle onla birleşen Soweto (Adı South West Town - Güney Batı Kasabası'ndan geliyor) turuna katılamıyor, Mandela'nın Evini göremiyoruz.
Dönüşte, otel taksimizle Mandela Square'e geçiyoruz - şehirde güvenli bildiğimiz tek yere. Joburg'da en çok bu güvensiz ortamın hissettirdiklerini hatırlayacağım. Zenci - beyaz ayrımı gibi görünse de temelinde gelir dağılımında var olan büyük uçurumu barındıran bu ortam yüzünden üniversite kampüsleri bile yüksek bahçe duvarlarının üstüne gerilmiş elektrikli tellerle ve bolca kamerayla korunuyor. Bizde hayatlarını güvenlikli sitelerde geçirmeye kalkan insanların durumu da benzer aslında: Tehlikeyi dışarıda bırakmaya çalışırken kendini küçücük bir alana hapsetmek. Dışardaki fakirlik aslında içerdekilerin hayatında da o kadar büyük bir problemi ki...
Mandela Square'e gidene kadar gerçekten bir meydana gideceğimizi sanıyorduk. Oysa burası devasa Sandton City Alışveriş Merkezi'nin bir bölümüymüş. Mandela heykeli dikilene kadar Sandton Meydanı adı verilirken heykelden sonra Mandela Square denmeye başlanmış AVM'nin ortasındaki, kafeler ve restoranlarla çevrili bu alana. AVM dışında yürünecek sokaklar, dolaşılacak caddeler yok ne yazık ki. (Ya da var da biz bulamadık - gözümüz kesmedi diyelim, bilemiyorum.) Pazar günü akşam 6'da bütün mağazalar kapanıyor AVM'de. (Pazartesi günü de 7'de kapandılar.) Kafeler ve restoranlar açıktı ama. Joburg Hard Rock Cafe de bu meydanda, gitmek isteyene duyurulur. Beyaz ya da zenci fark etmeden ekonomik durumu iyi olanların vakit geçirdiği bir yer burası. Olayın ırk değil ekonomik temelli olduğunu en güzel burada anlıyorsunuz. Fakir beyaz yok tabii buralarda ama olsa onlar da bu ayrımcılıktan paylarını alacaklardı belli ki. Bugünlük bu kadar yeter deyip erkenden döndük biz de otelimize.
Şehirdeki ikinci günümüzü safariye ayırdık. Joburg Hayvanat Bahçesi'nde kafesler arkasındaki hayvanları görmeye içim elvermediği için şehrin dışında, geniş bir korunaklı parkta yaşayan hayvanları görmeye gittik otelin taksisiyle. Keşke bu geziyi bir turla biraz daha uzaktaki Krugerpark'a yapsaydık dedik ama ne yazık ki seçimimizi otelin taksisiyle Rhino&Lion Park'tan yana kullanmıştık. Yine de aramızda otomobilin camının korumasında 1 metre mesafe varken miskin miskin yatan beyaz aslanı, otların arasında yiyecek toplayan sincabı, Afrikalıların kutsal saydığı beyaz ve ismini bilmediğim upuzun kuyruklu siyah kuşu, deve kuşlarını, antilopları ve vahşi domuzları görmek enteresan bir tecrübeydi. Yine de siz giderseniz tur ayarlayın.
Dönüşte yine Joburg'a gelen çoğu turistin yaptığı gibi Sandton City AVM'sine gidip takıldık. Bilmemek ne kötü; insanı bu tüketim toplumunun kalelerine hapsediyor.
Johennesburg turumuz bu şekilde bitti. Dönüşte havaalanına Gautrain'le gidelim dedik. Taksi 450 istemişti biz 100 Rand ödeyip Sandton'daki Gautrain İstasyonuna gidip kişi başına 150 Randlık biletlerden alıp totalde 400 Rand'a O. R. Tambo Havaalanına ulaştık. Şehir içi toplu taşımanın bu kadar pahalı olduğu bir yer daha var mıdır acaba? Taksiyle aynı fiyata tren yolculuğu... (O verilen kartların depositosunu da ödemiyorlarmış, haberiniz olsun.) Şehre taksiyle ulaşım iki ve üstü kişi için daha mantıklı olabilir, belirteyim.
Uçağa binip dönerken Güney Afrika'yı tanımaktan mutlu ama yorgundum. Vakit sınırı olmayan Backpacker olsaydım Buzbus denilen hostel shuttle'ıyla şehirden şehire takılırdım herhalde Cape Town'dan itibaren. Keza yataklı tren olsa Cape Town - Joburg yolu da çok eğlenceli olabilirdi. Johannesburg'da ne yapılırı ben de çözemedim; bilen biri çıkar, bana da anlatırsa sevinirim.
Fotoğraf Listesi:
1- Safaride gördüğüm, uzun kuyruklu, ismini bilmediğim kuş (Bilenler yazsın lütfen yorum kısmına.)
2- Carlton Center'ın zirvesinden Joburg
3- Safari yaptığımız parka giriş kapısı
4- Miskin miskin yatan beyaz aslanlara araba camı korumasında yaklaşmak
5- Sincaplar da ortalıkta dolaşıp duruyordu...
6- O beyaz kuş tüm Afrika'da kutsal kabul ediliyor.
Önerilen Sayfalar:
* Güney Afrika gezisinin ilk durağı Cape Town ve Cape Town'dan trenle Joburg'a ulaşım yazıları
- Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün
- Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu
* Safari sevenlere Nairobi'den bir yazı:
- Nairobi'de günübirlik vahşi yaşam gezisi
* Afrika'da tropikal tatil:
- Zanzibar
Kim bilir kaçıncı gelişim bu İzmir'e... Yaşamak için bile düşünebileceğim bir yer oldu İzmir hep (Kimin olmadı ki? Kimle konuşsam İzmir'i ne çok sevdiği var dilinde). Mübadele yıllarında Anadolu'daki bütün şehirler mübadele kapsamında olsa da, gayrimüslimlerin şehir ekonomisindeki ağırlığı nedeniyle İzmir'de yaşayanlara dokunulmadı. Bugün gavur İzmir diye anılması ve Türkiye'nin en renkli ve rahat şehirlerinden biri olmasında bu durumunun çok etkisi olduğunu düşünüyorum.
Kaldığım otel Balçova'da. Zamanında Agamemnon'un da yaşadığı bu topraklarda o yıllarda da sıcak su kaynakları çok rağbet görürmüş. Şimdilerde yine İzmir'in bu bölgesine sıcak su kaynaklarından faydalanmak için çok kişi geliyor.
İzmir'de sabah güne otelde kahvaltı yaparak başlıyorum. İzmirlilerin gevrek dediği simit ve başka bir yerde bulamayacağınız, aslen Yahudilere ait bir hamur işi olan boyoz yiyip vuruyorum kendimi yollara. Boyozun tadı hala damağımdayken şehirdeki ender sinagoglardan olan Bet İsrail Sinagogu'na ulaşıyorum. Dünyanın bir çok yerinde polis korumasında olan sinagoglar gördüm. Türkiye'dekilerde durum biraz daha farklı oluyor: Etrafındaki tüm binalar boşaltılmış ya da sinagoga bağlı vakıflar tarafından satın alınmış oluyor (Bkz. Bursa'da Arap Şükrü'deki sinagog). Burası da aynı durumda. 1900'lerin başında inşa edilmiş bu yapı şu anda kullanılıyor mu bilmiyorum, tüm kapıları mühürlü gibi kapalıydı. Ancak semtteki diğer müstakil binalarla hoş bir havası var bu binanın da.
Hemen yan tarafa geçerseniz Dario Moreno Sokağı'na ulaşacaksınız. Asansöre giden bu sokakta yaşamış olan Dario Moreno anısına asansörde hep onun şarkıları çalınıyor. Deniz ve Mehtap'ı burada dinlemenin keyfi bir başka oluyor. Belli ki koruma altındaki bu sokaktaki binaların sonundaki asansörle yukarı çıktığınızda güzel bir İzmir manzarası sunan Ceneviz Cafe sizleri bekliyor. Aslında mola vermek için güzel bir yer burası ama hem daha yolun başındayız hem de gezecek çok yer var...
Asansörle aşağıya inip Konak Meydanı'na doğru yürürken Ayhan Işık'ın doğduğu evin de önünden geçiyoruz. Eski Türk filmleri nostaljisi yaşatan bir şehir İzmir. Sanki daha o vahşi alışveriş ve tüketim zombilerine dönüşmemiş insanlardan ve vahşi kapitalizme teslim olmamış semtlerden oluşuyor gibi (Evet, İzmir'e dışardan bakanlar aynen bu hislere kapılıyorlar. Gerçek olması gerekmiyor tabii bu hissettiklerimin. Bir süre İzmir'de yaşasam ben de İzmir Masalı'ndan uyanıp gerçek yüzünü görürüm elbette). Konak Meydanı'na ulaşınca gözünüze ilk önce İzmir'in sembolü Saat Kulesi çarpacaktır. Osmanlı'nın son dönemlerinde, modernleşme adına yurdun bir çok köşesinde inşa edilen saat kulelerinden biri bu da ama itiraf etmeliyim ki gördüklerim içinde en güzeli de aynı zamanda. Adana'daki, Bursa'daki ya da Urfa'daki hiç bu kadar zarif değil. Saat Kulesi'nin hemen yanında da ufak bir cami yer alıyor, Yalı Camii. Sevimli, kendi halinde, bağırmayan bir camii bu.
Konak Meydanı'nın yan tarafında İzmir'in merkez çarşısı Kemeraltı yer alıyor. Bursa'daki Uzun Çarşı ayarında bir yer burası. Hemen yakınlardaki ilk mola yerimiz olan Kızlarağası Hanı'na ulaşınca, hanın ortasındaki çay bahçesine çöküyoruz. Boş tabure bulmak hafta içi olmasına rağmen hiç kolay olmuyor. Handa gümüş ve hediyelik eşyalar da satılıyor.
Molanın ardından Agora'ya gidiyoruz okları takip ede ede. İzmir, Antik Yunan medeniyetinden beri (ve çok daha öncesinde de) aralıksız bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir yer olduğundan, Agora gibi kalıntılar yönünden çok zengin (Bir ara Efes'i de yazayım). Hala kazıların devam ettiği Agora'dan çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Roma'daki Forum'un biraz küçüğü var karşımızda. Hala sapasağlam duran 1000 küsur yıllık kemerlerin altında dolaşıp buraların yıllar önceki halini düşünmek güzel. Gezi boyunca, fotoğrafta gördüğünüz köpek de bize rehberlik yaptı.
Agora'dan çıkınca başlıyoruz tırmanmaya. Bir sonraki ziyaret edeceğimiz yer Kadifekale. Nefesine güvenmeyen, yürümeyi sevmeyen taksiye binsin baştan söyleyeyim. İzmir'in doğudan göç almış bir semti Kadifekale. Ben Çingenelerin yaşadığını duymuştum ama duvar yazılarından ve konuşulan dilden anladığım kadarıyla Kürt nüfusu daha baskın burada. Sokak aralarında eski, hoş evler görmeniz de mümkün sokakta fare ölüsü de... Kaçak çay ve Mahmood Cafe satan, Mardin'e Nusaybin'e otobüs bileti satan turizm acentaları da semtteki yerleşimle ilgili bilgi veriyor. Bu arada şahane manzaralı mahalle kahveleri de gördüm. Eminim evlerin bir kısmının da enfes manzarası vardır. 2014 yılında restore edilmiş Kadifekale şehre panaromik gören tepelere kaleler kurulup şehre hakim olunan zamanlardan kalma bir yapı. Şimdilerde içinde çocuklar oyun oynuyorlar ve tek tük satıcılar hediyelik eşyalar satıyorlar ama semtin kötü şöhretinden midir bilinmez dışardan gelen pek kimse yok ortalıkta.
Sokak aralarından yardıra yardıra iniyoruz Fuar Alanı'na. İzmir Fuarı malumunuz zamanında şehrin en önemli etkinliklerinden biriydi. Dönemin en ünlü sesleri gelir, fuar alanındaki gazinolarda konserler verirler, biz de magazin sayfalarından takip ederdik bu konserleri. Şimdilerde şehrin içinde yeşil alan olarak kaldı Fuar Alanı. Haa bir de Lunapark var tabii içinde. Özellikle Türkiye'de başka hiç bir yerde görmediğim Uçan Halı çocukluğumdan beri favorim, belirteyim (3 sene önce bir geldiğimde gidip binmiştim bu korkunç alete... Kalbi olan binmesin.).
Aslında bugün eski İzmir kalıntılarını görmek üzere limanın öte tarafına da geçecektik ama ne yazık ki saat geç olduğundan onu bir sonraki sefere bırakıp Alsancak'a doğru devam ediyoruz. Yolumuzun üstünde St. John Katedrali var. Kapıdaki rahibe selam verip giriyoruz bu kiliseye. Dıştan bakında bu kadar büyük olduğu anlaşılmıyor ama gayet büyük bir Katolik kilisesi var karşımızda. Girişteki panoda Kasım ayında Türkiye'yi ziyaret eden Papa'nın gezi programı asılı.
Kordon'a ulaşınca keşke yaz olsaydı diyorum içimden. Bir de boş olsaydım... Biralarımı alıp yayılsaydım çimenlere... Kordon'un aslında çevre yolu yapılmak üzere deniz doldurulduktan sonra halkın tepkisi ve mücadelesiyle bu plan iptal edilince nasıl yeşil alan olduğunu anımsatan hikayesinin kalıntısı bir kaç viyadük ayağı hala shil şeridinin sonunda görülebilir. Şehrine sahip çıkanların mücadelesinin Gezi'yle başlamadığını da gösteriyor o beton ayaklar bize...
Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nin sonundaki Yakın Kitabevi'ne uğruyorum gelmişken. İzmir'in en güzel kitapçılarından biridir Yakın. İzmir'e geleceksem mutlaka kitap alışverişimin bir kısmını buradan yapmaya çalışırım. Şimdilerde ön kısmına açılan kafe "kapanmıyordur umarım" endişesi yarattı bende.
Bu arada İzmir'e gelince kumru yemeden dönmek istemeyen arkadaşımın hatırına Kumrucu Şevki'ye uğruyoruz. Çeşme'nin meşhur kumrusunu merkezde bir kaç yerde bulabilirsiniz.
Kıbrıs Şehitleri'nin diğer tarafında İzmir'in en meşhur buluşma yeri bulunuyor: Sevinç Pastanesi. Bir nevi Taksim Burger King gibi bir yer burası. İzmir'de hiç yaşamamış ben bile kim bilir kaç kez burada birileriyle buluşmuşumdur (En son Sibel'le buluşmuştum sanırım. Buradan kendisine de selam ederim :) ). Bu sefer bir şeyler atıştırmak için gidiyorum Sevinç Pastanesine. Mekan müşterilerinin yaş ortalaması gayet yüksek (ben ortalamayı düşürüyordum öyle düşünün). Çilekli, ahududulu meşhur Pavlova pastası gayet lezzetliydi.
Dönüşte kordon boyunca yürüyoruz Konak'a kadar. Kordon'da sıra sıra dizilip binalar tarafındaki kaldırımda rahat rahat yürümemizi engelleyen kafeleri saymazsam, Pasaport iskelesi, yıllar öncesinden kalma dalga desenli kaldırım döşemesi (aynısını Brezilya Recife'de görmek beni çok şaşırtmıştı), ama en çok da trafiğe takılmadan ve merdiven tırmanmadan karşı tarafta yürüyüşünüze devam etmenizi sağlayan yürüme yolu İzmir'e olan sevgimi daha arttıran şeyler oluyor. İzmir'e yerleşirsem bir gün ve maddi sıkıntım olmazsa, Alsancak'ta Yunan Konsolosluğu'nun yakınlarında, körfeze karşı sıra sıra dizilmiş apartmanlardan birinin üst katlarında oturmak isterim. Önünde trafik olmadan Kordon'u ve körfezi gören bu evlerin balkonlarının keyfini hayal edemiyorum...
Fotoğraf Listesi:
1- Agora gezimize eşlik eden rehberimiz
2- Asansörün üstünden İzmir manzarası
3- Ve Asansör
4- Eskiden kağıt paranın arkasında yer alırdı İzmir Saat Kulesi
5- Kadifekale'nin içindeki "İç Kale"
6- Son zamanlarda belediyenin grafiti anatçılarına trafoları boyatma projesinin sonunda ortaya çıkmış güzel grafitelerden biri. Umarım devam eder.
Önerilen Sayfalar:
- İznik ve Yenişehir
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Kaplıca meraklıları için Baden Baden ve Strasbourg
- Üç Eski Rum Köyü (İzmir'den Mordoğan da var aralarında)
- Atina Kaçamağı
- Frig Vadisi'ni Gezememe
- Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
- Kaz Dağlarının Eteklerinde...
- Gökçeada