Arife Günü bir günlüğüne Halep'e geçeceğiz. Mardin ve Hasankeyf'in ardından öğleden sonra yola çıkıp Batman'dan 7 saatte Gaziantep'e ulaşabildi
k önce. Gece Tuğcan Otel'de konaklayıp sabah ilk iş Halep'e doğru yola koyulduk.
Halep'e tren de varmış ama ne saatlerine ulaşabiliyoruz ne de sorduğumuz Anteplilerden sağlıklı bir bilgiye... Biz de hemen Tuğcan'dan çıkıp ilk soldan aşağı iniyor ve Halep'e giden taksilerin bulunduğu durağı buluyoruz. Arife Günü zamlı tarife uyguluyorlar. Normalde 25 TL ama biz 30 lira ödüyoruz. Suriyeli şöförümüz Hüseyin Türkçe de İngilizce de bilmediğinden üç saat süren yol boyunca Arapça öğrendik. Mecburi ahbaplık yapan 5 insan kendi çaplarında anlaşmaya çalıştı tüm yol boyunca. Ortak bir dil olmadan ne kadar anlaşılabileceğini öğrendiğimiz hoş bir deneyim oldu bizim için.
45 Suriye Lirası 1 Dolara eşit ve bu fiyat hemen hiç değişmiyor... Demek ki 1 TL 30 Suriye Lirası. Hüseyin bizi Tren Garının önüne kadar bıraktı. Ortadoğu'daki gezilerimizde öğrendiğimiz bir şey şu ki şehirler arası çalışan taksiler ne kadar ısrarne kadar pazarlık ederseniz edin sizi şehir içinde istediğiniz yerde bırakamıyor. Bu yasak her ülkede geçerli ve bu kuralı değiştirmeniz mümkün değil. Hüseyin de bizi sonu gara çıkan yolun başında bıraktı ancak. Neyse ki yolumuz kısa.
Akşam 00:10 yataklı treniyle Şam'a geçeceğiz. 6 saat sürecek yol için kişi başı 6 dolarlık biletlerden almamız 45 dakika sürüyor. Halep'le ilgili ilk bilgileri bilet kuyruğunda tanıştığım Alman gençten alıyorum. Şehir haritasını alabileceğimiz Turist Informaton'dan, Baron Otel'den falan bahsediyor. Bilet alma prosedürü 3 ayrı gişede işlem yapmayı gerektiriyor. Önce pasaportunuzla bir yere kayıt oluyorsunuz. Sonra başka bir sıraya geçip bilet alıyorsunuz. En son da bilet ve pasaportunuzla birlikte polis olduğunu sandığım adamların kayıt yaptığı bankoya geçiyorsunuz ve büyükçe bir deftere Arapça isminizi ve başka bir takım ıvır zıvırı kaydediyorlar. Ortadoğu'da işsiz sayısını azaltmanın yolunun bu tarz bürokratik işlemleri arttırmaktan geçtiğini düşünmemek elde değil.
Akabe'de bilet kontrolü yapılırken de aynı düşünce dolaşacak zihnimde: Biri imzalıyor, bir diğeri mühürlüyordu biletimi ve biletimi başka birinden almıştım otobüste de başka birisi yeniden biletimi kontrol edecekti...
Akşamki bilet işini hallettiğimize göre şimdi Turist Information'ı bulmalıyız. Ama Halep'te Türkçe ve ya İngilizce bilen birilerini bulmak ,diyelim buldunuz, bu kişinin Turist Information'ın nerede olduğunu bilmesi çok ender rastlanan bir durum. Sırtımızdaki çantalar altında ezilmeye başlamışken iyi kalpli bir satıcı halimize acıyor ve İngilizce bilen bir arkadaşını cep telefonundan arayıp önce bizim derdimizi öğreniyor, ardından turist information'ın yerini ve üşenmeyip bizi 15 dakika yürüme mesafesindeki Turist Information'a götürüyor. Dükkanını kapatıp bize yardımcı olan bu Suriyeli arkadaşı günün meleği ilan ediyoruz çünkü bu sayede haritaya ve Baron Otel'e ulaşıyoruz. Baron Otel Turist Information'a çok yakın. İnternette Baron Otel'le ilgili sağlıklı bir bilgiye ulaşmak çok zor ne yazık ki. Sadece tarihini anlatıyorlar bu otelin. Bazı yerlerde 2-3 sene önce tadilata girdiği yazıyor. Bizim gördüğümüz pek de tadilata uğramamış hala aynı eski havasını sürdüren bir otel olduğuydu. Zamanında Arabistanlı Lawrance, Kemal Atatürk gibi bir dolu ünlüye ev sahipliği yapmış bu oteli Ermeni kökenli birileri işletiyor. Çalışanlar ve sahibi gayet iyi Türkçe bilen insanlar.
Otelde çalışan Vahid'le 200 Suriye Lirası karşılığı akşama kadar çantalarımızı bırakmak konusunda anlaştık. Vahid bize dolar da bozdu sağolsun. Ardından Halep Kalesi'ne doğru yola çıkabildik. Ne yazık ki kalenin sadece etrafında vakit geçirebildik çünkü yazın 6'ya kadar açık olan kale kışın 4'e kadar ziyaretçi kabul ediyormuş. Kale
deyince aklınıza genellikle eski kalıntılar ve yıkılmış duvarlar geliyorsa Halep Kalesi bu konudaki fikrinizi değiştirecek kadar sağlam bir yapı. Dışarıdan gördüğüm kadarıyla söylüyorum elbette şimdiye kadar gördüğüm en sağlam kale duvarlarına sahip. Giriş kısmı da çok etkileyici...
Kale'nin etrafında biraz bakındıktan sonra ara sokaklara dalıyoruz. Kapalıçarşı ve uzantıları, labirent misali uzanan eski dar sokaklar çok etkileyici. Akşam şehrin üstüne çökerken her aralık farklı sürprizler barındırıyor...
Kapalıçarşıyı gezerken görünüşüne dayanamayıp aldığım irmik tatlısı çok lezzetli. Ne kadar hijyenik olduğunu bilmiyorum çünkü Ortadoğu gezisi dönüşü tüm bağışıklık sistemim çökmüş, ateşler içinde acilde aldım soluğu. Ama ne yalan söyleyeyim o irmik tatlısının tadı hala damağımda. Çarşıdan ipek örtüler ve sürme aldım hediyelik olarak. Sürmeleri bilmiyorum ama ipek diye satılan örtülerin yıkama aşamasında çok fazla renk verdiğini söylediler. Çok tavsiye etmiyorum yani.
Karnımız çok aç. Baron Otel'e dönüp akşam yemeği için Wanes Restoran'a doğru yollanıyoruz. İsmini internette duyduğum lüks bir restoran burası ama fiyatları
Taksim'de sıradan bir cafe-restoran ayarında. Aziziye'de nehrin kıyısındaki bu restorana gitmek için Baron Otel'den çıkınca Baron Caddesi boyunca sağa doğru yürüyüp nehri görünce karşıya geçmeden sağa doğru bir 50-100 metre yürümek yeterli. Sigarayı bırakalı çok olmamıştı daha. O yüzden yemekten sonra baktım ki hep patlıcanlı yemekler sipariş etmişim. Babaganuş ve Mutabah patlıcanlı güzel mezeler. Üstüne Vişne Kebabı söylüyorum. Vişne reçeli içinde yüzen köfteler demek vişne kebabı. İlginç olduğu için sipariş vermiştim ve ömrümde bir daha yemek isteyeceğim bir yemekle karşılaşmadım. Çok açtım o yüzden yedim bütün köftelerini ama bu yemeği sipariş etmeden önce ne kadar marjinal olduğunuzu bir daha düşünün... Muzlu tavuk, portakallı ördek falan bunun yanında çok daha normal yemekler... Yine de masanıza güzellik katması için sipariş verin isterseniz.
İki kişi toplam 900 Suriye Lirası hesap ödüyoruz. Bizim paramızla 30 lira yani. Yemek, çorba, salata, mezeler ve içeceklerin ücreti bu. Daha vaktimiz
var trene kadar ama çok yorgunuz. Baron Caddesi'ndeki Milano Cafe'de çay içip geçiriyoruz kalan vaktimizi. Sonra Vahid bizi Cadillac arabasıyla tren garına bırakırken içimize şüphe düşüyor acaba 4 kişilik yataklı kompartmandan mı verdiler bize bileti diye. Neyse ki 2 kişilik kompartmanımız. Çok temiz olduğunu söyleyemeyeceğim ama asıl problem eski rayların üstünde sabaha kadar hoplaya zıplaya giden trende uyumaya çalışmak. Uyku kısmını halletmiş olsaydık sabaha kadar Halep-Şam arası yataklı trenle yolculuk yapmak çok enteresan bir deneyim olabilirdi... Ancak hem raylar, hem de gece demeden koridorda koşturup bağrışan çocuk gürültüsü uyumayı imkansiz hale getirdi. Ama yolumuz uzun. Şam'ı pas geçip Amman'a geçeceğiz daha.
dinceryazici79@gmail.com
Önerilen Sayfalar:
- Antalya'dan Demre, Simena, Kekova
- Mardin - Hasankeyf
- Yataklı Trende Yolculuk
- Koştura Koştura Ürdün
- Beyrut'ta Gece ve Gündüz
- Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
- Tahran'da Bir Gün
Uzun bir gezinin kısa bir parçası için Mardin'deyiz. Mardin'de
geçirilecek sadece bir gecemiz var. Ankara'dan 13:50 Anadolujet uçağıyla hareket ediyoruz Mardin'e; 3'ü geçerek iniyoruz. 35 liraya taksiyle Mardin'e ulaşmak mümkün ama biz havaalanının dışına kadar yürüyüp sağa giden dolmuşlara atlayıp 2,5 liraya ulaşıyoruz eski şehrin girişine kadar.
Rezervasyonumuzu Tatlıdede Otel'ine yaptırmıştık. Güzel bir tercih olmuş Tatlıdede; gecenin ilerleyen saatlerinde şehri dolaşırken apartman gibi Artuklu Otel'ini görünce daha iyi anlıyoruz bunu. Zaten Artuklu Otel "evlilik cüzdanı olmadan almıyoruz" diyen bir otel.
Hava kararmadan Mardin'in eski sokaklarındayız. Restore edilmiş ya da edilmemiş bütün binaların sarı toprak tonu şehre çok yakışmış. Meşhur postanenin önünden devam edip Sabancıların açtığı müzeden aşağı doğru kıvrılıyoruz. Gerçekten de Türkçe-Arapça-Kürtçe ve ayırt edebildiğimiz kadarıyla Süryanice konuşmalar dolaşıyor sürekli etrafımızda. Yaşamın sürdüğü evlerin arasındaki sokaklar ıssızlaşıyor hava kararmaya başladıkça. Günlerden cumartesi, etrafta alemlere akmak için ya da iş dönüşü evine koşuşturan insan kalabalığı yok.

Dönüşte Süryani Şarabımızı alıp otelimize dönüyoruz. Otelde şarap yokmuş. Terastaki masaya kurulup içmeye başlıyoruz. Kimse yok etrafta, kasım ayı olmasına rağmen hava çok güzel... Gecikmemek için çok uzatmıyoruz bu geceyi ama tadı hala damağımda.
Sabah 6.30'da kalkıp bir de sabah ışıklarıyla dolaşıyoruz eski şehirde. Kimi kahveler bu saatte dolmaya başlamış, oysa günlerden pazar. Kebapçılar bile açılmış dükkanlarını hazır hale getirmeye çalışıyorlar. Koldaki saat ya da duvardaki takvimden ziyade, gün ışığına göre hayatın devam ettiği yerleri özlemişim. Mardin'in sokakları sabah ayrı güzel. 2 kişi için 150 tl otel ücretini ödeyip ayrılıyoruz Tatlıdede'den. Mardin'e yeniden gelmek lazım düşünceleri de dolaşıyor zihnimde; böyle sıkıştırmadan, demini ala ala içmek için...
Hasankeyf bir sonraki ziyaret edeceğimiz yer. Önce Midyat'a gidiyoruz, ardından Hasankeyf'e. 2 saat sonra Hasankeyf'teyiz. Hasankeyf'in, Kapadokya Zelve Vadisi'ne benzeyen kayalara oyulmuş evlerin olduğu kısmı ziyaretçi girişine kapatılmış. Açıklama bir turistin üstüne kaya düştüğü için olduğu şeklinde ama kafamızda hemen komplo teorileri uçuşmaya başlıyor: Ilısu Barajı olmasın bu yasaklamanın sebebi? Muhtemelen uyduruyoruz ama Hasankeyf'i gündemde tutmama çabası da çok aşikar.
Hasankeyf'e inince etrafımızı hemen çocuklar sarıyor. Bir kısmı rehberlik yapıyor bir kısmı yabancılarla sohbet etme derdinde. Türkçe konuşanlarda söyleyeceklerini Kürtçe'den çevirerek söyleyenlerin yavaşlığı var. Sürekli Hasankeyf'e gelen turistlerden öğrendikleri, çocukluklarına yakışmayan kelimeler de dikkat çekiyor. Küçük tatlı bir kız takılıyor peşimize ve dolmuşa binene kadar geziyor bizimle, bıcır bıcır anlatıp duruyor.
Hasankeyf'i görmek için aralardan yukarıya çıkıyoruz. Sonra ben gaza gelip bir kuleye tırmanıyorum merdivenlerden. Burada da manzara güzel ama daracık kuleye tırmanmak da inmek de tepesinde durmak da çok zor bir süreç. Etrafında herhangi bir engelleme olmayan kuleye tırmanıp inerken daracık merdivenlerde başka birileriyle karşılaşmak da buyuk problem. Zaten yasak olan böyle bir hareketi yapmak konusunda özellikle klostrofobisi olanlar tekrar düşünsün lütfen. Ama inişte özellikle Sagra da Familya'nın kulelerinden iner gibi kıvrılan merdivenleri görmek güzeldi. Yolgecen Hanı isimli cafede oturup Dicle Nehri'ni, yıkık köprünün ayaklarını izlemek de güzeldi. Yıllardır yapılmaması için uğraşılan baraj sular altında bırakmadan gidip görünce daha bir karşı çıkıyor insan Ilısu Barajı'na.

Rotamız Gaziantep ve ordan Halep'e geçmek şeklinde ama Batman'a ulaşınca anlıyoruz ki bu gece Halep'e ulaşmak hiç mantıklı değil. Batman Antep arası 7 saat...
Önerilen Sayfalar:
- Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
- Hatay'ın lezzetleri
- Günübirlik Halep Gezisi
- Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...
dinceryazici79@gmail.com
Trenle yolculuk yapmayı seven biri olarak yataklı trenlere ayrı bir ilgi duyuyorum. Genellikle geceleri tercih ettiğim bu trenler hareket eden oteller olarak hem deği

şik bir tecrübe yaşatıyor hem de yolculuğu sıkıcı olmaktan çıkarıyor. Şimdi müsaadenizle son iki yılda yaptığım 3 ayrı tren yolculuğundan yola çıkıp Avrupa'da, Türkiye'de ve Ortadoğu'da yataklı trenlerle yolculuk yapmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışayım.
2009 Martı. Madrid'den Lizbon'a geçecek trenimiz akşam 22:25'te kalkıyor. Yolda saatlerimizi 1 saat geri aldığımız için 7:45'te varıyoruz Lizbon'a. Tren gayet lüks. Kapıda bizi karşılayan hostes biletlerimizi alıyor ve sınır geçişi sırasında dahi rahatsız edilmememizi sağlıyor. Kapımızı çalan, arayan, soran olmaması gayet iyi. Anlatacağım üç tren yolculuğundan en iyisi buydu. Fiyatı en yüksek olanı da; kaldığımız otellerden daha fazla bir para, 2 kişi için 500 tl ödedik bu yolculuk için. Altlı üstlü tek kişilik yataklara rağmen kompartman diğerlerinden biraz daha büyük olduğu için daha rahattı. Sabaha karşı yemekli vagondaki kahvaltıya saatlerimizi ayarlamayı unuttuğumuz için yanlış bir saatte geçmişiz ama yine de suratsız garsonumuz bize kahvaltımızı sundu. Kahvaltı çok da güzel değildi. Tren yolu aşırı bir sarsıntı yaşatmadı ayrıca, bu sayede sabaha kadar uyumak konusunda sıkıntı yaşamadık.
2010 Eylül. Ankara Ekspresi'yle Haydarpaşa Tren Gar'ından Ankara'ya gidiyoruz.
Trenimiz akşam 22:30'da kalkıyor. Daha önce bizi karşılayan hostesin yerini bıyıklı bi amcam almış bu trende ama yine biletlerimiz trene girişte alınıyor ve sabaha kadar sadece 1 kez o da tren daha İstanbul'dan çıkmadan önce kapımız çalınıyor. İki kişi 120 lira bilet fiyatı İspanya'da ödediğimin dörtte biri kadar. Minibarda su ve bir kaç çeşit abur cubur ücretsiz olarak sunuluyor. Sabah Ray Restoran adıyla işletilen yemekli vagondaki kahvaltı Lizbon'a varırken yediğimden daha kötü . Zaten son zamanlarda yemekli vagondan mutlu bir şekilde ayrıldıysam sadece trende manzaraya karşı Efes içme keyfindendir; yemekler çok kötü yoksa. Sabah 6:30 gibi varıyoruz Ankara'ya. Yataklı vagonda bu sefer çok da rahat uyuyamadım ama yine de çok şikayet edilecek bir rahatsızlık yoktu. Gece gece karanlıkta oturup tren camından akıp gitmekte olan şehirlere bakarak şarap içme keyfi gayet güzeldi.
2010 Kasım. Yine bir gece yolculuğu, bu sefer Halep'ten Şam'a gidiyoruz. 12:10'da kalkacak trenimiz için bilet fiyatı iki kişi için 20
lira. 500 liralık Avrupa, 120 liralık Türkiye fiyatından sonra bu fiyatı öderken içimize kurt düşüyor ama bize bileti satan Suriyeli kadının İngilizcesi yeterli olmadığından "acaba bize 4 kişilik kompartmandan mı bilet sattı?" şüphesine düşüyorum. Bilet almak da ayrıca bir dert. Önce bir sıraya girip bilet almak istediğinizi belirtip kaydoluyorsunuz ve pasaportunuzda yazan isminizi dili döndükçe Arapça yazmaya çalışıyor birisi. Sonra başka bir sıraya girip biletinizi alıyorsunuz ve ardından da gardaki bir polis noktasına biletinizle gidip yeniden kayıt-kuyut işlemleri yapılmasını bekliyorsunuz. İşsizliğe gereksiz işler yaratarak çözüm bulmaya çalışılmış sanki. Tren, bilet fiyatından da anlaşılacağı üzere eski bir tren. Dolaptaki deri kayışlar üst yatağı sabitlemek
için konulmuş sanırım ama sanki fantezi aletleri gibi görünüyorlar. Yataklara serilmiş çarşaflar gayet kötü görünüyor. Ama özellikle raylar öyle eskimiş ki üst katta yatan birisi zıplarken tavana vurmamak için tutunmak zorunda, alt kattakinin de çok bir uyuma şansı yok. Ayrıca yan kompartmanlardaki ailelerin çocukları kah kompartmanda kah dışarda sabaha kadar koşturup bağırışıp ardından da mütemadiyen ağlıyorlar. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmiyor, iki kişilik kompartmandayız. Sabah 6:30'da varıyor tren Şam'a ve öyle yorgunuz ki hareket etmeye mecalimiz kalmamış durumda. Yine de Ortadoğu'da yataklı tren macerası yaşamak enteresan bir tecrübe oluyor.
Son olarak ekleyeyim, bütün bu gezilerde yanınızda karşı cinsten bir arkadaşınızın olması da hiç bir şekilde sorun olmuyor. Kimseye evlilik cüzdanı göstermek zorunda değilsiniz yani.
Önerilen Sayfalar:
- Malaga
- Lizbon
- Ankara - Anıtkabir
- Halep
- Keza "Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu" da ilginizi çekebilir.
dinceryazici79@gmail.com
(Not: Yazının devamında tam 7 sene sonra Ekim 2017'de Eskişehir'e gittiğimde gördüğüm değişimi okuyabilirsiniz.)
Serin bir Ekim öğleni bir günlüğüne Eskişehir'e gitmek üzere, peronda bekleyen Cumhuriyet Ekspresi'ne bindik. 1,5 yıllık bir maceranın ardından 4 yıl önce ayrıldığım Eskişehir'e trenle gitmek her zaman ayrı bir zevkti. Aynı nostalji duygusuyla geçtik kurulduk yemekli vagona. Güzel bir sohbet eşliğinde gündüz vakti trende içilen biranın tadı bir başka oluyor.
Eskişehir'e inince gardan yürüye yürüye Doktorlar Caddesi'ne gidiyoruz. Eskişehir hem aynı, hem çok değişmiş. Kılıçoğlu Sineması'nın alt katındaki Acıktım Kahvaltı Salonu bina yıkılmaya başladığı için taşınmış. Yeni yeri Kanatlı Alışveriş Merkezi'nin yanındaymış. Bir dönem her akşam yediğim bol nar ekşili, Tavuklu Sezar Salata'yı hala çok lezzetli yapıyorlar. Eskişehir'e yokluğumda bir çok alışveriş merkezi açılmış. Bir çok da bar... Hele Doktorlar'a paralel bir sokakta topladıkları barlar Nevizade havası katmış Eskişehir'e. Taps, Up&Down ve Havelka da yeni açılan mekanlardan.
Acıktım'dan çıkınca 1,5 yıl yaşadığım kampüs içindeki Anadolu Otel'e geçtik. Otel 1 sene önce kapanmış, 3-5 ay sonra yeniden açılmış. Daha önce vakfın işlettiği otelin işletmesi üniversiteye geçmiş ve ticari bir müesseseden ziyade kamu hizmeti veren bir yapıya bürünmüş. Konaklama fiyatları makul, kalitede bir değişiklik olmamış (sabah kahvaltısı daha iyiydi ama benim zamanımda, sıcak simitler poğaçalar kalmamış artık...). Çalışanlar yine çok sıcak, iyi niyetli, yardımsever... Eskilerden pek kimseleri göremesek de geçmişi yad etmek güzeldi.
Biraz dinlendikten sonra gece için plan yapma kısmı geldi çattı. Cuma gecesi önce biraz demlenip ardından hızlı bir mekana geçmeye karar verdik. Önce Donas'ta tavuklu dürümlerimizi yedik. Ardından rezervasyonsuz gittiğimiz Bomonti'de kapıdan çevrildik ama buna hiç şaşırmadığımı söylemeliyim. Mekanın 'tok satıcı' sahibinin bu tarz hareketlerine geçmişten de aşinaydık ne de olsa, hepi topu 3 masa doludur ama o yüzünüze bakıp tanıdık gelmediyseniz "mekan dolu" deyip almayabilir sizi. Zaten 2 bira içip kalkacağımız için Taps'e geçtik. Burada biraz demlenip 222'ye yollandık hemen. Aslında biz Neslihan'ı dinlemeyi tercih ediyorduk. Eskişehir gece hayatı deyince aklıma hep Neslihan geliyor. Sesini, şarkılarını ya da sahnesini sevdiğimden değil ama Eskişehir yıllarında o kadar çok izlemiştim ki sahnede, Eskişehir'e gidince Neslihan dinlemek şartmış gibi geliyor bana artık. Neslihan yoktu o gece herhangi bir mekanda; bilemiyorum belki artık Eskişehir sahnelerinde şakımıyor da olabilir...
222'de MFÖ konseri vardı o yüzden tercihimizi club kısmından yana kullandık. Kapı her zaman dert olmuştur bu gibi mekanlarda ama şansımıza hiç bir engelle karşılaşmadan rahatça girdik içeriye. İçeride atmosfer hatırladığım gibiydi. Topuklu ayakkabı giyip zorla yürümeye çalışan kızların düşeyazmaları; bu sene moda herhalde, hepsi aynı model kirli sakalla ortalıkta dolanan oğlanların hali, tavrı çok yabancı gelmedi bana. Takım elbisesiyle ortalıkta dolaşıp asayişi sağlamaya çalışan Sayın Abacı'nın suratsızlığı da pek değişmemiş... Ama 222 yine gece gece 'eller havaya' yapmak için gidilebilecek iyi bir mekan olmayı sürdürüyor. Geç vakitler terk ettiğimiz mekandan çıkıp otelde sızmamızla sonlandı gece.
Sabah Anadolu Otel'in bahçesinde hava serin olsa da güzel bir kahvaltı yaptık. Suni gölün kenarında, ağaçların arasında huzur içinde yudumladık çayımızı. Kısa bir kaçamağın sonu geliyordu artık. Ama çi börek yemeden Eskişehir'i terk etmek de olmaz. Papağan'ın yerini unutmuşum, biraz sorup soruşturmak gerekti yerini bulmak için. Ardından dönüş için farklı bir rota izleyip Yüksek Hızlı Tren'le Ankara'ya geçtik. Akşama kadar hemen her saat tren var Ankara'ya. Karada 250 km hız yapmak gerçekten ilginçmiş. Şu hızlı tren yaygınlaşsa hiç fena olmayacak. Şu kısacık gezide yaptıklarımız tadı hala damağımızdayken döndük İstanbul'a. Yakın bir zamanda yeniden gitmek lazım Eskişehir'e...
Ekim 2017:
7 sene sonra yeniden Eskişehir'e doğru yola koyuluyorum. Günübirlik bir gezi olacak bu seferki. Maaile Eskişehir'e girdiğimizde gördüklerimiz hepimizi şaşırtıyor. Ne çok değişmiş Eskişehir. Bir dolu yeni mekan açılmış öncelikle. Sonra şehir daha da Avrupai bir havaya bürünmüş. İlk baştaki hayranlık bir süre sonra şehirde bir şeylerin sırıttığını görmemizle değişiyor.O da yazının sonunda; önce gezdiğimiz yerleri özetleyeyim.
Haller Gençlik Merkezi:

2000'lerin başında yenilenip açılmış bu mekan 12 sene önce Eskişehir'e geldiğimde de vardı ama hala şehrin en kendine has yerlerinden biri. Küçük barları, hediyelik eşya ya da aburcubur yemek satan mekanları ve taze meyve sebze hali olduğu zamanki mimarisinin şimdi dönüştüğü haliyle aile üyelerinin çok hoşuna gidiyor. Yıllar önce yanından geçen demiryolu şimdi yürüyüş yoluna dönüşmüş durumda. Şehrin ortasından geçen izbe demiryolunun kenarındaki İbis Otel'se şimdilerde tam şehir merkezi oteli olmuş.
Doktorlar Caddesi:
10 sene önce Doktorlar Caddesi çok daha havalı bir caddeydi. Şimdilerde ticaretin yoğun yapıldığı bir caddeye dönmüş, mekanlarsa Porsuk kenarına kaymış.
Porsuk Kenarı:
Porsuk'un kenarı bir dolu cafe-barla dolmuş. Öğrenci şehri olduğundan artık Eskişehir'in meşhur mekanları başka şehirlere de şube açmaya başlamış. En meşhuru da Varuna Gezgin sanırım.
Hamam Yolu:
Bu görece eski ticaret merkezinde hafif bir şeyler atıştırmak için Papağan Çi Börek'e gidiyoruz. Eskişehir'de sonradan bizi iyice rahatsız edecek esnafın negatif tavrını ilk burda görüyoruz. Hayır bir saygısızlık yapmıyorlar ama gelen müşteri çıktığında bir daha aynı mekana gelmek istemeyecek şekilde çıkıyor. Hamurişi satan mekanlar, pastaneler, tatlıcılar, kafeler... Eskişehir'in genelinde hizmet kalitesi inanılmaz düşük. Bir vur-kaç havası var esnafta, sanki yarın kapatacaklar dükkanları.
Odunpazarı:

Eskişehir'in tarihi evlerinin restore edildiği bölge burası. Tarihi evlerin geleceğe kalması için iyi ama evler pek kullanılmıyor, restore edilip terkedilmiş gibi. Burayı gezerken Kurşunlu Camii de karşınıza çıkacak, bahçesinde oturup soluklanabilir ya da etrafındaki Fotoğraf Müzesini gezebilirsiniz. Odunpazarı'nda bir çok başka müze de açılmış.
Şelale Park:
İşte artık yapılaşmanın iyice sırıtmaya başladığını bize gösteren bir yerdeyiz. Tamam tepeden manzara güzel ama o suni şelale nedir? Daha çirkin ne yapılabilirdi acaba buraya?
Kent Park:

Şehir parkları içinde Kent Park yine içlerinde en eli yüzü düzgün olanı. İçinde yazları hizmet veren yüzme havuzu kenarına yapılmış plajı olan, hava almak isteyenlerin daha büyük bir gölün etrafında yürüyüş yapabileceği ya da ata binme imkanı sunan bir park burası.
Sazova Parkı:
Burası daha çok çocuklar için yapılmış büyük bir park ama o şato olsun masal gemisi olsun çok sırıtıyor. "Yüzümüzü Doğu'ya dönelim" "hayır hayır Batı'ya dönelim", "öz benliğimizi kaybetmeyelim", "vatan millet sakarya" ekseninde gelişen sığ tartışmalar bizi bu noktaya getirdi sonunda. Belediye değiştiğinde değiştirilmeyecek şeyler lazım şehirlere. Halkın sahip çıkacağı, bir ihtiyaca cevap veren, isteklerini karşılayan kamusal alanlar, mekanlar... Türkiye'de belediyeciliğin geldiği nokta bunlardan çok uzak duruyor. İktidar partisi belediyelerinin yarattığı ucubeleri biliyoruz zaten de Eskişehir bari bu tuzağa düşmeseydi. En azından ticari rant uğruna her yer peşkeş çekilmemiş gibi duruyor buna da şükür deyip bir sonraki gezimde Eskişehir'i nasıl bulacağımı merak içinde şimdilik bitiriyorum yazıyı.
Fotoğraf Listesi (2017):
1- Haller Gençlik Merkezi sabah saatlerinde gözünü yeni güne açarken.
2- Odun Pazarı'nın restore edilmiş sokaklarından biri
3- Kentpark'ta yazları hizmet veren plaj.
Öneri
len Sayfa:
- İznik ve Yenişehir
- Frig Vadisi'ni Gezememe
- Bursa'da Huzur
- Yataklı Trende Yolculuk
dinceryazici79@gmail.com
Paris için her yerde "bir hafta bile bu şehri tam olarak gezmek için yeterli değil" dendiğini duymama rağmen, Paris'e bu ilk gezim için sadece 2
günüm var. Yıllar önce geçerken bir uğradığım Paris'te tek gördüğüm yer Eyfel Kulesi'nin çevresiydi, o da gecenin bir vakti 2-3 saatliğine. Bu sefer de ateş almaya gelmiş gibi iki güne her şeyi sığdırmak zorunda olduğumdan, turistik bir geziden ziyade Paris'in havasını koklamak niyetindeyim. Eylül 2010 sonu ve yalnızım...
Sabah erkenden neredeyse bana uçağımı kaçırtacak bir kalabalığın içinden son anda sıyrılıp kendimi uçağımın koltuğuna attım. 3 saat 15 dakika süren yolculuğun ardından Charles de Gaulle Havaalanındayım. Buradan şehre ulaşmanın en makul yolu metro. Yanımda Google Earth'un haritasıyla Chatelet durağında metrodan inip göz kararı ve harita yardımıyla Nation Meydanı'na doğru yürümeye başlıyorum. Notre Dame Kilisesi, Louvre Müzesi ve bilimum tarihi yapının önü turist kaynıyor. Benim tercihim bu kalabalığın içinde kaybolmadan şehri tanımak, o yüzden tüm gezi boyunca hiç bir müze, kule ya da tarihi yapıyla ilgilenmeyeceğim. Bir tek Picasso Müzesi'ne gitmek niyetindeydim ama o da şansıma 2012 yılına
kadar tadilattaymış. Tamaris Otel'e ulaşmam 1 saati buluyor. Aslında otelin hemen önünde metro durağı var ama amacım şehrin havasını koklamak olduğundan yürümek daha cazip geliyor.
Eylül ayının son günleri İstanbul'da tişörtle geziyordum. Paris'te havanın biraz daha soğuk olduğunu öğrensem de, bu kadar soğuk bir hava beklemiyordum. Sarkozy, Akdeniz Birliği oluşturmaya çalışınca ben de Fransa'yı Akdeniz ülkesi sanmıştım, nereden bileyim Paris'in İskandinav Yarımadasında olduğunu? Delikli spor ayakkabılarımın içindeki ayaklarım soğuktan donuyor, neyse ki kazak ve atkı almışım yanıma.
Tamaris Otel 2 yıldızlı, şehirden izole edilmemiş, metroyla her yere ulaşılabilecek ayrıca etrafında tek tük cafeler de olan bir yerde. Odalar çok küçük hele banyo-tuvalet minyatür boyutta. Fiyatları da gayet yüksek ama Paris'te bundan uygun bi otel bulamadım ne yazık ki. İstanbul'la karşılaştırınca gayet pahalı bir şehir Paris.
Otelden çıkınca ilk gördüğüm cafede biraz dinlenmek biraz da keyif çatmak için, yakınlardaki Nation Meydanı'ndaki Le Triomphe isimli kafede Creme Brulee siparişi verdim. Karamelle pek aram olmasa da Creme Brulee'yi ilk tattığım günden beri favori tatlılarım arasına koymuştum. Bu yediğim de fena değildi. Belki daha güzel yapan yerler de vardır.
Yürüyerek Eiffel Kulesine doğru ara sokaklara dalıyorum, Saint Nehri kıyısında dolaşıyorum ve en son Album isimli çizgi roman dükkanında buluyorum kendimi. Gezdiğim şehirlerde Corto Maltese ürünleri aramak adetimden Paris'te de vazgeçmedim ve bu sefer elime Corto Maltese çizgi romanlarından yola çıkılarak yapılmış 3 CD'lik bir album, bir kaç kartpostal ve Türkçe'de
yayınlanmamış bir kaç Corto Maltese albümünün renkli-Fransızca versiyonları geçti. Buraya resmini de koyduğum bez afiş çok hoşuma gitse de fiyatı çok yüksek olduğundan elim cebime gitmedi ne yazik ki; belki ilerleyen dönemlerde yeniden karşıma çıkar.
Akşam yemeği için zorlu uğraşlar sonunda Le Zinc d'Honore isimli bistroyu buluyorum. Yağmur, açlık, susuzluk ve yorgunluğum bu zorlu arayışta gittikçe artıyor. Bu güzel cafenin girişinde bir garson bana "tuvit tuvit" deyip duruyordu. Garsona önce Fransızca bilmediğimi lütfen İngilizce konuşmasını söyledim. Kendisinin cevabı "Zaten İngilizce konuşuyorum" şeklinde olunca 3-5 saniye birbirimize bakıp durduk. Ortam gerginleşmeye başlamıştı. "Peki, lütfen baştan alabilir miyiz?" dedim ve o zaman anladım "Do you want TO EAT or to drink" dediğini. Bu 'güzel' aksanına rağmen kendinden bu kadar emin tavırlarına lanet edip "tuvit" diyerek oturdum yemek yenecek bir masaya... Neyse ki bu uygun fiyatlı bistroda içtiğim Soğan Çorbası çok lezzetliydi, Lamb Madallion idare ederdi ve Nutellalı krep hiç fena değildi...
Ertesi sabah erkenden kalkmak niyetindeyim ama bir gün önce 3-4 saat yürümüş olmak beni çok yormuş. Sabah Nation durağından metroyla Pigalle durağına geçiyorum. Amacım Rose Bakery isimli pastane-cafeyi bulmak. Rose Bakery'de 3 çeşit kek seçip yanına da earl grey çay söylüyorum. Kekler gerçekten çok lezzetli. (Fıstıklı ve vişneli olanlar hele...). Montmartre'a tırmanıp biraz Paris manzarasına biraz da ressamlara takılıyorum ama etraf turist kaynıyor. Ben de dolana dolana yürüyerek Forum Les Halles'i buluyorum. Düşündüğüm daha underground bi alışveriş merkeziydi ama burası bizim bildiğimiz alışveriş merkezlerinden farksız. Henüz H&M Türkiye'ye gelmediğinden oradan bir kaç alışveriş yapıyorum sadece. Bu arada Paris'te tuvalet bulmak çok büyük bi problem. Sokaklardaki o para atılarak girilen tuvalet kabinlerini kullanmayı öğrenmek iyi bir fikir, yoksa 2-3 saatte bir bi kafede mola vermek zorunda kalabilirsiniz.
Öğleden sonraya doğru açlığımı bastırmak için Le Flore en I'lle'e gidiyorum. Omlet ve
dondurmalı krep açlığıma iyi geliyor. Paris'te gece eğlenmek için nerelere gidilir hiç bilmiyorum ama ben tercihimi Crazy Horse Show'dan yana kullanıyorum. İstanbul'da striptiz show izlerken kazıklanmayacağınız ender mekanlardan olan Harbiye'deki Regina'da alkollu bi gecenin sonunda arkadaslarimin zoruyla izlediğim Crazy Horse Show'un orijinalini merak ediyorum. Gayet yuksek meblaalı biletler ve hepsi birbirinden şık kadınlı-erkekli grubun içinde izlediğim show pek bir şeye benzemiyor ama Türkiye'deki amatörlükten de eser yok... Çok profesyonel bir ekip ışıklarla, müziklerle Regina'dakinden çok daha enteresan bir show hazırlamıştı. Yine de gidecek olanlar beklentilerini yüksek tutmasa iyi olur.
Sabah erkenden Eiffel Kulesine gidiyorum belki tek ziyaret ettiğim yer Eiffel Kulesi olur ve ben Paris'i öyle terk ederim diye. Sabahın ilk saatlerinden itibaren oluşmaya başlayan kuyruk beni yine caydırıyor. Uzun bir yürüyüşle bu sefer Saint Nehrinin güneyinde dolaşıp yine metroyla
havaalanına atıyorum kendimi. Belki daha sonra bu sefer yalnız olmadan geldiğimde farklı bir Paris Gezisi anlatırım size ve bu anlattıklarım o gezinin demosu olur sadece...
Notlar ve Bahsi Geçen Mekanların Adresleri:
- Havaalanı şehir merkezi arasındaki ulaşım metroyla 8 euro. Şehir içinde tek yön metro 1,70 Euro.
- Tamaris Hotel'de iki gece konaklamak için 180 Euro ödedim. Şehir Merkezi'ne kolay ulaşılabilir oteller arasında en uygun fiyatlı bulabildiğim otel buydu. http://www.hotel-tamaris.fr/
- Album Comic Store: 8 rue Dante, 75005.Saint Nehrindeki Ile de la Cite Adasının hemen güneyinde yaklaşık 200-300 metre uzaklıkta. Corto Maltese CD'si 40 Euro, fotoğrafını da koyduğum bez afiş 150-160 Euro civarındaydı.
- Le Zinc d'Honore: 36 Place du Marche St-Honore, 75001 Rue St Roch'un bir batısındaki sokakta. 3 çeşit yemeğe 25 Euro hesap ödedim.
- Rose Bakery:46 rue des Martyrs, Pigalle durağına yürüyerek 300-400 metre.
- Le Flore en I'lle: 42 quai d'Orleans. Ile St Louse Adasının güneyindeki caddesinin en batı ucunda.
- Crazy Horse Show: Bilet fiyatları barda 70 Euro. Benim aldığım ve bardan pek de farklı olmayan Gold kategoride 100 Euro, VIP kısmında 1000 Euro. http://www.lecrazyhorseparis.com/
- Türkiye'ye dönmeden önce benim gibi peynir manyaklarına tavsiyem herhangi bir supermarkete uğrayıp peynir reyonunu talan etmeleri. Emmentel'dense Hollandalıların Maasdam'ını tercih eden birisi olarak ikisinden de uygun fiyata bulunca çantamı doldurdum. Farklı peynirleri de hiç fena değildi...
Fotoğraf Listesi:
1- Eiffel Kulesi
2- Saint Nehrinde trafik işaretleri
3- Corto Maltese afişi
4- Saint Nehrinin içindeki heykellerden biri
5- Crazy Horse Show
6- Eiffel Kulesinin daha sanatsal ve müstehcen bir versiyonu
Önerilen Sayfalar:
- Malaga- Baden Baden ve Strasbourg
- Yetişkinler için gece eğlencesi: Amsterdam
dinceryazici79@gmail.com