29 Mart 2014 Cumartesi

Adalara Gidiyoruz 4 - Büyükada

Yavaş şehirleri bilir misiniz? Hayatın koşturmaca şeklinde değil de olabildiğince huzur içinde yaşandığı yerler. Kaynakların ve kazancın maksimuma ulaştırılması hedeflenmeden tasarlanan yerler. İstanbul'u yaşanmaz hale getiren ve Gezi'den beri büyük kitleleri sokaklara döken uygulamalar sonrası artık ne istediğimizi tartışıyor olsak da ne istemediğimizi biliyoruz: Kaotik yapılar arasında boğulmak istemiyoruz. 

 Martın sonlarına doğru, yağmurlu-bulutlu bir havada kaç zamandır yolumu düşürmediğim Büyükada'ya doğru yollandım. Adalar içinde en hareketlisi olsa da İstanbul'un merkezinden sonra sayfiye yeri burası. Şansıma şehir de beni isteklerime uygun uğurladı: Başbakan geçecekmişçesine süslenmiş sokaklar, ünlü yıldız için serilmiş kırmızı halılar gibi ıssız sokaklar uğurladı beni de... Yağmur yüzünden bomboştu vapur, iskele. iskeleye giden yollar. Sanki sükut arayan başbakandım da parti çalışanları elbirliği etmişcesine bu dekoru yaratmışlardı benim için. 


 Bostancı'dan bindiğim tekne önce Heybeliada'ya uğrayıp ardından Büyükada'ya bıraktı beni. Büyükada'yı gezmek için önünüzde üç seçenek var: Fayton, bisiklet ve tabanvay. Fayton seyahatimi bir sonraki sefere bırakıyorum. Bisikletin de o dik yollarda ne kadar zorlayıcı olduğunu hatırlıyorum. Geriye tabana kuvvet yola koyulmak kalıyor. 


Yıllardır bir çok kez ziyaret ettiğim bu adanın yine etrafından başladım gezmeye. Daha önceki gelişlerimin birinde Club Mavi'de bir diğerinde Princess Otel'de kalmıştım. Club Mavi Nidan ayında gayet soğuktu ama eski ahşap bir köşkte konaklamak güzeldi, her ne kadar merkezde yediğimiz akşam yemeği sonrası gece karanlığında merkezden yürümek çok vakit alsa da... Princess Otel ise biraz fazla üçüncü sınıf otel formatındaydı: Yerdeki halıfleksler, yataklar, duvarlar... Bu sefer günübirlik gezmeye geldim kalacak yer bulmak zorunda değilim. 


Büyükada'yı gezecekseniz aklınızda tutmanız gereken, adanın yollarının 8 şeklinde olduğu. Bu 8'in iki yuvarlağı iki tepe: Birinde Rum Yetimhanesi diğerinde de Aya Yorgi Manastırı'yla Adakule var. Yola ister sağdan başlayın ister soldan, en son 8'in göbeğindeki kesişim noktasına varacaksınız. At arabalarının park ettiği, kalabalık zamanlarda hediyelik eşya tezgahlarının açıldığı, mola vermek isteyenler için bir kır gazinosuna da ev sahipliği yapan bu nokta iki ayrı tepeye çıkan yolların da kesişim noktası. Ben önce gazinonun karşısındaki tepeye tırmanan patikayı tırmanmaya başlıyorum. Eski Rum Yetimhanesi'ne giden bu dik bayırın sonunda dünyanın ikinci en büyük ahşap binası beni bekliyor. Yıllardır kendi haline bırakılmış ve bakımsızlıktan dökülen bu binanın eski heybetli halini gözümde canlandırmaya çalışıyorum. İlk yapılışı otel olan bu yapı, şimdi bahçesindeki bekçiyle beraber günlerini dolduruyor. 


 Aşağı indikten sonraki rotam Aya Yorgi'ye doğru tırmanmak. Bu sefer çok daha dik bir bayır karşıma çıkıyor. Her sene 23 Nisan ve 24 Eylül'de yoğun bir şekilde insanların ziyaret ettiği bu manastıra çıkan yolun kenarlarındaki çalıların üstüne çaputlar bağlanmış. Peçeteler, ıslak mendiller, su şişesi etiketleri ya da envai çeşit başka çaputla dilekler dilenmiş. Yolun sonlarına yakın sağa doğru ayrılan patika sizi orman yangınlarını gözetlemek için dikilen Adakule'ye götürüyor. Kapıdaki "Girmek Yasaktır" tabelasından ziyade bahçesindeki köpekler nedeniyle ancak kapısından baktığım bu yapıya giden yol boyunca manzara açık ve etkileyici: Sedef Adası ve Rum Yetimhanesi'ni çok rahat görebilirsiniz. 


Geriye dönüp Aya Yorgi'ye çıktığınızdaysa küçük ama etkileyici bir manastır sizi bekliyor. Daha önce Heybeliada'daki Ruhban Okulu'nu gördüyseniz onun içindeki manastırın çok benzeri buradaki de. Kapısındaki efsaneleri okumaya vakit ayırmanızı öneririm. Manastırın inşa edilme öyküsü çok ilginç. 


Tekrardan aşağı indiğimde bu sefer Aya Yorgi'nin olduğu tepenin etrafını yürümeye başlıyorum. Aya Nikola yolu boyunca inip mezarlıktan sağa kıvrılıyorum ve yeşillikler arasında yol akıyorum. Bu kısım daha ıssız ve bakir. Arada faytonların merkezi, sahipsiz hayvanlar barınağı, şehitler için yapılmış orman ve kır kahvesi yolun kenarında karşınıza çıkacak. En son yol sizi yine 8'in göbeğindeki noktaya çıkaracak ve yine Aya Nikola yolundan aşağı inip lakin bu kez mezarlıktan sola dönerseniz merkeze ulaşacaksınız. Yol boyunca plajlar göreceksiniz, yazın buralara yüzmeye gelinebilir... Ama asıl birbirinden güzel evler mest edecek sizi. Adaları İstanbul'un geri kalanından ayıran en büyük özellik de bu birbirinden güzel evleri zaten. Yeni yapılaşmaya izin verilmediğinden, bütün evler bahçeler içinde yer aldığından hem dinginlik hem de rengarenk bir cümbüş karşılıyor sizi. Merkezi keşfetmeyi de size bırakayım artık. Arada kalmış camileri, kiliseleri, köşkleri gönlünüzce gezin. Ben yoruldum artık, dönüş vaktim de geldi. Bir daha bu kadar açmayayım arayı, baharda yeniden geleyim.


Fotoğraf Listesi:


1- Adalar'a giderken yolda...

2- Adalar havadan görünüş
3- Eski Rum Yetimhanesi
4- Aya Yorgi yolundaki çaput bağlı çalılar
5- Aya Yorgi Manastırı'nın içi. 
6- Büyükada'daki güzel evlerden birinin önünden fayton geçerken...

Önerilan Sayfalar:


* Büyükada dışındaki adalara gitmek isteyenler 


Adalar'a gidiyoruz 1 - Kınalıada
Adalar'a gidiyoruz 2 - Heybeliada ve 
Adalar'a gidiyoruz 3 - Sedef Adası yazılarına da göz atabilirler.

* İstanbul'da günübirlik gezilecek yerler arayan için:


İki Deniz Arası 1 - Yeniköy'den Baklalı'ya

İstanbul'da Erguvan Peşinde... 
Yeşilköy'de günübirlik gezinti - Akvaryum ve Havacılık Müzesi 
İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası

dinceryazici79@gmail.com


22 Şubat 2014 Cumartesi

Viyana Doğa Tarihi Müzesi - Naturhistorisches Museum Wien


Bir pazar günü Viyana'da gezme şansım doğunca hemen şehre indim. Kaldığım otel havaalanının yanında. Vaktim de var madem bu sefer CAT'le değil de S7 treniyle indim şehre. Havaalanından şehre trenle giderken 4.20 €'luk biletten alıp Floridsdorf istikametine giden trene biniyorsunuz. İneceğiniz durak yine Landstrasse'de ama ismi Wien Mitte olarak geçiyor.

Bugünkü planım aslında saat 11'deki Viyana Flarmoni'nin konserine gitmek ardından da 2 müzeyi gezmek. Önce konser salonuna gidiyorum. Ne yazık ki sadece 5 €'luk ayakta bilet kalmış. 2 saat ayakta konser dinlemeyi gözüm yemiyor. Ben de Museum Quarter'a geçiyorum. Habsbourg Sarayı'nın iki yanında yer alan Doğal Tarih Müzesi'yle (Naturhistorisches Museum Wien - NHMW) başlıyorum güne. 10 €'luk biletten alıp bir de Audioguide için 2 € ödüyorum. İçerde yer alan açıklamaların çoğu Almanca ne yazık ki. İlkokulda Almanca dersimize Müzik hocası girdiği için hiç bir şey anlamıyorum bu yazılanlardan. Neyse ki kimi yerlerde Audioguide devreye giriyor bazen de İngilizce açıklamalar çıkıyor karşıma.

Müze genel hatlarıyla şu şekilde hazırlanmış: Önce dünyanın en kapsamlı mineral koleksiyonlarından biri çıkıyor karşınıza. Bir sonraki kısım dünyada bulunmuş meteor parçalarını içeriyor. Ardından milyonlarca yıllık fosiller... Sonra dinozorlara ayrılmış kısım. Nesli tükenme tehlikesinde olan türlere ayrılmış bölüm, insanın evrimini açıklayan salon, en üst katta da dünyadaki her türden hayvanın doldurulmuş hallerinin sergilendiği zooloji müzesi kısmı.

İlk başta mineraller kısmı çok da ilgimi çekmez gibi geliyordu ama dolaştıkça gördüklerim çok ilginç geldi. Hatta en son tüm müzeyi gezmem bitince bir kez daha geldim en başa. 4'üncü salonda 82.5 karatlık bir elmas ve platinyum parçası görmeniz mümkün.  Ayrıca 25 000 yıllık Willendorf Venüsü de 4 numaralı salonda. Bu heykel müzenin en değerli eserlerinden biri.

5 numaralı salonda dünyanın en geniş meteor koleksiyonu sizleri karşılıyor.  Meteor parçaları geldikleri yere göre de ayrılmışlar. Mars' tan gelenler ve Ay'dan gelenler bulundukları yer ve bulunuş hikayeleriyle beraber sergileniyorlar. "Yahu taş bulmuşlar Mars' tan geldi diyorlar. Ne malum Mars' tan geldiği?" şeklinde şüpheci yaklaşımlar sergileyecek yurdum insanı için açıklama da yapmışlar. Diyorlar ki bulunan taşların yaşı diğer meteorlardan yarım milyar yıl kadar daha genç. Keza bu taşların kimyasal yapısı da Mars' ın yüzeyiyle uyuşuyor. Son olarak taşların içinde bulunan gazların kimyasal yapısı da Mars atmosferiyle birebir aynı. Değişik boyutlardaki meteorların farklı süratlerle dünyaya çarptıklarında neler olacağını gösteren simulasyon da bu bölümün ilgi çekici kısımlarından biri. Ayrıca J.G. Nestfell'in 1753'te Kraliçe Maria Theresa için yaptığı, o dönem bilinen gök cisimlerinin uzaydaki konumunu gösteren hareketli uzay saati de astronomi meraklılarının ilgisini çekecektir.

Meteor parçalarından sonra milyonlarca yıl öncesine tarihlenen fosiller bekliyor bizi. Yaşamın ilk başladığı dönemlerde ortaya çıkmış canlıların kalıntıları yavaş yavaş bizi dinozorlar çağına kadar götürüyor.

Dinozor maketlerinin ve iskelet replikalarının bulunduğu salon çocukların en çok ilgi gösterdiği kısımdı. Çok korkutucu olmaması için çaba sarf edildiği belli olan gerçek boyutlu dinozor maketi hem hareket ediyor hem de ses çıkarıyor. Lakin biraz az çıkıyor ki sesi çocuklar korkmasın. Ne yazık ki bu kısımdaki iskeletler gerçek iskelet değil. Gerçek dinozor iskeleti görmek yine başka bahara kaldı...

Bir sonraki salon türü tükenmiş hayvanları anlatıyordu. Özellikle insanoğlu yüzünden son yüzyıllarda iyice hızlanmış olan canlıların neslinin tükenmesi gerçeğini gösteren bu kısımda Dodo kuşu gibi nesli tükenmiş hayvanlar da alınan önlemlerle yok olması en azından şimdilik engellenmiş hayvanlar da sergileniyor.

Üst kata geçince bizi envai çeşit hayvanın doldurulmuş bedeni bekliyor. Sen Petersburg'daki Zooloji Müzesi dışında böyle bir yer görmedim daha önce. Koleksiyonun en değerli parçalarından biri aşağıda doldurulmuş halini gördüğümüz Dodo kuşunun iskeleti. Her ne kadar birden fazla iskeletin kemikleri bir araya getirilerek yapılmış olsa da bu sergilenen dünyanın en tamam dodo iskeleti. Dodo kuşlarının yok olma hikayesi de çok ilginç. Müzede verilen bilgilere göre Hint Okyanusu'ndaki Mauritius adasında herhangi bir doğal düşmanı olmadan yaşayan dodo kuşları,  adanın 1600 yılında Avrupalılar tarafından bulunmasının ardından 90 yıl içinde yok olmuşlar.
Deve, fil, zürafa gibi büyük boyutlu hayvanların yanı sıra yılan, kurbağa, envai çeşit kuşlar da bu kısımda yer alıyor.

Müzenin sonları gelirken hem bedenin hem zihnim yorulmuş durumda. Tam karşıdaki Viyana Sanat Tarihi Müzesi (Kunsthistorisches Museum) de bir sonraki sefere kalsın artık.

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Üst kattaki mumyalanmış timsahlar.
2- Willendurf Venüsü.
3- İnsanın Evrimi kısmındaki maketler.
4- Dünyanın En 'Tamam' Dodo kuşu iskeleti.
5- Mineraller kısmından Aragonit.
6- Çin'de bulunmuş Dinozor Yumurtası fosilleri. 

Önerilen Sayfalar: 

Bir günlük Bratislava Gezisi 

- Sen Petersburg Zooloji Müzesi: Sen Petersburg'da 5 gün...
Viyana ve Modling'deki Seegrotte
Budapeşte'de 3 Gün
Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno
Şirin Çek Kasabası Olomouc

31 Ocak 2014 Cuma

Etiyopya Ulusal Müzesi'nde İnsanın Evrimini Gösteren Kalıntılar

Etiyopya'ya daha önce de bir kaç kez gitmiştim ama bu seferki gezimde insana doğru evrimsel yolculuk sırasında geçirilen aşamaları gösteren kalıntıların bulunduğu Etiyopya Ulusal Müzesi'ni ziyaret ettim. Etiyopya bu konuda çok zengin bir koleksiyona sahip. Özellikle Lucy ve Salem günümüzde adını çokça duyduğumuz kalıntılar. Eğer yolunuz Addis Ababa'ya düşerse ve kısıtlı vaktinizi dünyanın en meşhur kalıntılarını görmek için kullanmak isterseniz Ulusal Müze'nin giriş katı size bulunmaz bir fırsat sunuyor. İşte bu mekanda göreceklerinizi anlatan ufak bir açıklayıcı yazı:

Dini inancınız size ne söylüyor bilmiyorum lakin bulunan kemikler üzerinde yapılan araştırmalar sonucu yaşamın evrilmesi süreci bize ortak atadan gelip günümüzün farklı türlerinin ortaya çıktığını gösteriyor. Yapılan kazılarda ortaya çıkan kalıntılarla zamanla bazı tarihler değişse, türlerin evrimine giden yollarda değişiklikler içeren görüşler ortaya çıksa da zaman içinde daha da netleşecek olan bu yolda şimdiye kadar bulunmuş olan izleri takip etmek bana çok etkileyici geldi.

Etiyopya Ulusal Müzesi'nde sergilenen kemiklerin en eskisi, bilinen ilk goril türü olduğuna inanılan Chororapithecus Abyssinicus'a ait. Bu türün insan ve şempanzeye giden yoldaki son ortak ata olduğu düşünülüyor. Yani insanlar da şempanzeler de bu ortak atadan ayrılan kollar boyunca evriliyorlar. 2006-2007 yıllarında bulunan Chororapithecus kalıntıları 10 milyon yıl öncesine tarihleniyor. Henüz bu türe ait bulunan kemik kalıntıları ne yazık ki çok az ve küçük boyutlarda (dokuz fossilleşmiş diş kalıntısı) ve ileride bulunacak başka kalıntılarla bu türe ait bilgiler de daha netleşecektir. Bu tür bulunana kadar insanla şempanzenin günümüzden 4 ila 7 milyon yıl öncesine kadar var olan ortak bir atadan evrildiği düşünülüyordu. Bulunan kalıntılar yaşanan ayrışmanın daha önceki tarihlerde olduğunu gösteriyor. 

Müzede günümüze doğru geldikçe görülecek bir diğer kalıntı 5.6-5.7 milyon yıl öncesine tarihlenen ve insaoğlunun günümüzde bilinen ilk atası kabul edilen Ardipithecus Kadabba türüne ait. 1997-2003 yılları arasında Afar bölgesinde bulunan bu kemik kalıntıları genellikle birazdan bahsedeceğimiz Ardipithecus ramidus'la karıştırılsa da Ar. kadabba'nın özellikle köpek dişleri daha ilkeldir. Kadabba, Afar dilinde büyük baba demektir. Müzede sergilenen kalıntıların yanında hayvan kemikleri de bulunduğundan bu türün ağaçlıklı yerlerde yaşadığı düşünülmektedir.

Bir sonraki kısımda sergilenen Ardipithecus ramidus kalıntıları 4.4 milyon yıl öncesine tarihleniyor. 1992-93 tarihlerinde bulunduklarında o zamana kadar bulunmuş insanın atalarına ait en eski kalıntılar olduğu açıklanmıştı. Müzede ilk olarak bu türe ait diş kalıntıları sergilenmektedir. 1994 yılında bu türe ait bulunan diğer kemiklerle türün iskeletinin %45'ine ulaşılmıştır ve iskelet de müzede görülebilir. İlk bulunduğunda biraz sonra bahsedeceğimiz Lucy'yle aynı türde yani Australopithecus türüne ait olduğu sanılsa da sonradan yapılan araştırmalar kalıntıların farklı bir türe ait olduğunu göstermiştir. Bu türün 300-350 cm3'lük beyni günümüzdeki bonobo ya da dişi şempanzelerin beyniyle neredeyse aynı boyuttaydı ancak Lucy gibi Australopithecus'ların 400-550 cm3lük beyinleriyle karşılaştırınca bu oldukça küçük kalıyordu. Keza karşımızdaki tür günümüzün modern insanının beyninin %20'si büyüklükte bir beyne sahipti. Ardipithecus ramidus ile ilgili detaylı bir inceleme Science dergisinin 2 Ekim 2009 tarihli sayısında yayınlanmış ve bu çalışma yılın en önemli çalışmalarından biri seçilmiştir (derginin internet sitesi üzerinden ücretsiz üyelikle bu yazıya http://www.sciencemag.org/content/326/5949/64.full?sid=ae2a83fa-fbe9-498e-8a6f-a80367cc781e adresinden ulaşabilirsiniz.)

Australopithecus (güneyli maymun anlamına gelmektedir) cinsi yaklaşık olarak 4 ila 2 milyon yıl öncesinde yaşamış ve bu dönemde bir çok alt türü ortaya çıkmıştır. Bunlardan müzede kalıntılarına rastladığımız ilki Australopithecus anamensis'tir. İlk olarak 1995'te Kenya'da bulunan bu türe ait ilk kalıntılardan günümüzde 20 farklı bireye ait yaklaşık 100 iskelet parçası bulunmaktadır. Australopithecus anamensis'in vücut yapısı Australopithecus afarensis'e benzese de diş ve çene yapısı daha ilkeldir. 

Ve işte geldik Lucy'ye. Bir diğer Australopithecus türü Australopithecus afarensis'tir. 3.9 ila 2.9 milyon yıl önce yaşadığı düşünülen bu türün en ünlüsü 3.18 milyon yaşındaki Lucy'dir. Lucy'nin ismi kazı sahasında kalıntılara ulaşıldığı sırada çalan Beatles'ın "Lucy in the sky with diamond" adlı şarkısından geliyor. Etiyopyalılar ise Lucy'ye kendi dillerinde Dinkenesh adını takmışlar. Lucy'nin kalıntıları, müzenin en ilgi çeken kısımlarından birini oluşturuyor. %40'ı günümüze kadar ulaşan bu kalıntılardan anladığımız kadarıyla Lucy, 1 metre 10 santim boyunda, 29 kg ağırlığında ve iki ayağı üzerinde yürüyebilen, şempanze benzeri bir canlıdır. 

Müzede Lucy'yle beraber sergilenen bir diğer ünlü kalıntı da üç yaşındaki bir diğer Australopithecus afarensis'e ait olan Selam'dır. Kimi yerlerde Lucy'nin bebeği olarak adlandırılsa da Lucy'den 120 000 yıl daha yaşlı olan bu kalıntılar 2000 senesinde bulunmuştur. Nature dergisinin 20 Eylül 2006 tarihli sayısında duyurulan bu kalıntı özellikle kafatasının tamamına yakınının günümüze ulaşmış olması nedeniyle ilgi çekmektedir.

Kronolojik sıralamada müzede devam ettiğimizde karşımıza 2.7 ila 2.3 milyon yıl öncesinde yaşamış olan Australopithecus aethiopicus'a ait kalıntılar çıkıyor. 1967 yılına bulunmuş olan ilk Australopithecus aethiopicus Omo 18'i (hala ilkel kabilelerin yaşadığı meşhur Omo vadisinde bulunduğu için bu isim verilmiştir) müzede görebilirsiniz. İlk bulunduğunda diğer Australopithecus kalıntılarından bir farkı olmadığı düşünülen Omo 18'e olan ilgi 1985 yılında Kenya'da bulunan ve Black Skull (Kara Kafatası) adı verilen kalıntıdan sonra artıyor ve bu türün Australopithecus türünün bir alt türü olduğu sonucuna ulaşılıyor. Yapılan sınıflandırmaya göre robust australopithecus adı verilen bu grubun üç alt türü Australopithecus aethiopicus, Australopithecus robustus ve Australopithecus boisei'dir. Bazı araştırmacılar bu sınıfı daha özelleşmiş olduğundan Australopithecus sınıfından ayırıp Paranthropus sınıfı altında toplamaktadır (Paranthropus aethiopicus). 

Bir sonraki kalıntılar Australopithecus garhi türüne ait. İnsana (Homo sapiens) giden soy ağacında Homo sınıfının işte bu türden doğrudan geldiğine inanılmaktadır. Yaklaşık 2.5 - 2.6 milyon yıl önce yaşamış olan A. garhi'yi önemli kılan bir diğer özellik de ilk kez taştan ilkel aletler yapan tür olmasıdır. Eskiden ilk olarak Homo cinsiyle özel aletlerin yapılmaya başladığı düşünülürken A. garhi kalıntıları yakınında bulunan taştan aletlerin yapım tarihinin 2.5 - 2.6 milyon yıl öncesine tarihlendiği anlaşılınca bu görüş değişmiştir. 

Sırada Homo türünün ilk örnekleri var: Homo Habilis yani 'yapabilen insan'. Wikipedia'ya göre 2.33 ila 1.44 milyon yıl öncesinde yaşamış bu türün Etiyopya'da bulunan kalıntıları 2.3-2.4 milyon yıl öncesine tarihleniyor. Şimdiye kadar Afrika dışında bu türe ait kalıntılara rastlanmamıştır. Müzede bu türe ait Afar yarığında bulunmuş bir çene kalıntısı sergilenmektedir. Ayrıca Omo Vadisi'nde bulunmuş diş kalıntıları da görülebilir. Kimi araştırmacılar, Australopithecus'tan Homo cinsine geçişi gösteren bu türün Australopithecus türüne dahil edilmesi gerektiği söylemektedirler. H. habilis modern insanlar karşılaştırıldığında boyu daha kısadır ve kolları daha uzundur. Keza kafatasındaki beyin hacmi de modern insanın beyninin yarısından dahi daha küçüktür. İlk alet kullanan tür olup olmadığı bilinmiyor belki ama zamanına göre sert kemikleri kırıp içindeki besleyici iliği çıkarıp yiyebilecek kadar gelişmiş alet kullanabilecek kapasiteydi. Yani sadece avlanmak için değil beslenmek için de alet kullanmaktadır. 

Modern insana doğru ilerlerken karşımıza Homo erectus'a ait kalıntılar çıkıyor. Yaklaşık 1.9 milyon yıl önce Homo habilis'ten evrilmiş olduğu düşünülen Homo erectus günümüzden 250 000 yıl öncesine kadar varlığını sürdürmüştür. Dünyada ilk olarak 1890'da bulunan Homo erectus kalıntıları incelendiğinde bu türün dik yürüdüğü görülmektedir. Ayrıca dünyanın bir çok belgesinde Homo erectus'a ait kalıntılar bulunması bir çok bölgeye yayıldığını göstermektedir. Ateş yakmayı başarabilmesi dolayısıyla dünyanın soğuk iklimlerine göç edebildiği düşünülmektedir. Bu türe ait Türkiye'de bulunan en eski kalıntı 2002 yılında bulunmuş, Deniz Müze Müdürlüğüne teslim edilmiş ve 500 000 yıllıktır. Siyah tenli bir erkeğe ait olan kalıntının verem olduğu sonucuna varılmıştır. Homo erectus'la beraber Australopithecus boisei (bazı kaynaklarda paranthropus boisei olarak da geçer) kalıntıları da bu kısımda sergilenmektedir. H. erectus gibi dik durabilen bir tür olan A. boisei 2.7 milyon yıl önce yaşamıştır. Erken dönem H. erectus'a ait Etiyopya civarında az sayıda kalıntı bulunmaktadır. Müzede A. boisesi'ye ait kafatası, H. erectus'a ait kafatası parçaları ve H. erectus tarafından yapılmış 1.6 ila 1 milyon yıl arasında tarihlenen 3 adet el baltası sergilenmektedir. 

Müzede Homo erectus'un daha yakın zamanlara ait kalıntıları ayrı bir kısımda sergilenmektedir. Afrika'da H. erectus'a ait kalıntılar 1.7 ila 1 milyon yıl öncesi tarihlenirken daha yakın tarihli kalıntılar çok enderdir. Oysa Asya'da 1.5 milyon ila 500 000 yıl öncesine ait kalıntılar bulunmuştur.

Homo sapiens'ten bir önceki tür Homo rhodesiensis'e (Rhodesialı Adam) ait müzede 600 000 yıllık kafatası ve kemik kalıntıları ile önceki örneklerinden çok daha gelişmiş taştan aletler bulunmaktadır. Araştırmacılar bu aletlerin kemikleri sıyırmak için kullanıldığını düşünmektedir.

Aslında bu türlerin arasında başka türler de evrim çizelgesinde karşınıza çıkacaktır. Ne yazık ki Addis Ababa'daki müzede sergilenen kalıntılar sadece bunları içeriyor. Keza Homo Sapiens'e gelirken arada o çok meşhur Homo neanderthalensis (neanderthal) var. Günümüzden 250 - 300 000 yıl önce ortaya çıkan Neandertalin H. sapiens'le uzunca yıllar boyunca beraber yaşadığı tespit edilmiştir. Hatta bu iki türün çiftleşip ürediğini gösteren kalıntılara da ulaşılmıştır. Kimi araştırmacılara göre günümüz insanının DNA yapısında neandertalin genetik kodları da bulunmaktadır. Sakat kalanlara bakma, ölülerini gömme gibi ritüelleri olan neandertaller de sosyal yaratıklardı. Yaklaşık 30 000 yıl önce soyu tükenmiş olan bu tür Avrupa'da ortaya çıktığı için Etiyopya'da kalıntıları bulunmamıştır. 

Ve müzenin en sonunda Homo sapiens kalıntılarını görüyoruz. Bunlar Afrika'da bulunmuş en eski Homo sapiens kalıntıları ve 200 000 yıl öncesine aitler.  Müzenin giriş kısmına yakın sergilenen Homo sapiens idaltu'ya ait kafatası ise 160 000 yaşında gayet iyi korunmuş durumda. Modern davranışlara 50 000 yıl önce ulaşmış olan H. sapiens, önceki türlerden daha büyük beyin yapısıyla (ateşin bulunmasından sonra pişmiş etleri yiyebilecek eskisinden daha küçük çene yapısının daha büyük beyne yer açtığı düşünülmektedir) soyut düşünme yeteneğine ve konuşma kabiliyetine kavuşmuştur. Bu yetenekleri sayesinde diğer türlerden farklı olarak gelişmiş araç-gereçler yapabilmiştir. H. sapiens'in dünyaya yayılmasıyla ilgili iki görüş vardır. Birincisi bu türün Afrika'da ortaya çıkıp dünyaya yayıldığını (tek orijin) diğeri ise farklı bölgelerde evrim geçirerek çağdaş insana dönüştüğünü (çoklu bölge) öne sürmektedir. 

Etiyopya Ulusal Müzesi'nin giriş katına yolunuz düşerse işte bu kalıntıları göreceksiniz. Ne yazık ki gösterilen kalıntılar laboratuar ortamında saklanan orijinallerinin replikaları ancak yine de ufak bir paleantropoloji dersi almak için ideal ortamı sağlıyor. 

* Fotoğraf Listesi:

1- Selam'ın kafatası
2- Etiyopya'da bulunmuş türlerin evrimsel-kronolojik şekilde sırası 
3- Lucy ya da diğer adıyla Dinkenesh
4- Homo habilis kalıntıları
5- Homo rhodesiansis kafatası
6- Homo sapiens idaltu

* Önerilen Sayfalar: Addis Ababa'daki Etnografya Müzesi ülkedeki yaşam hakkında çok ilginç bilgiler veriyor:

Etiyopya'da Müze Gezmeye Devam

* Afrika'da Gezilecek Başka Yerler İçin:

- ZanzibarCape Town'da Yılbaşı'nda 6 Gün 
Ve Johannesburg 
Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu
Nairobi'de Günübirlik Vahçi Yaşam Gezisi 
Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı
Gore Adası - Dakar

23 Aralık 2013 Pazartesi

Frig Vadisi'ni Gezememe

Kasım ayının ortaları yaklaşırken bulduğum bir boşlukta ne zamandır aklımda olan Frig Vadisi'ni ziyaret etme planımı gerçekleştirmeye karar verdim. Babamla beraber elimizde sağdan soldan topladığımız bilgilerle vurduk kendimizi yola...

Bursa'dan Eskişehir istikametine giderken güneye Seyitgazi'ye döndük. Rotamız üzerindeki bu küçük ilçedeki Battal Gazi Türbesi'ni daha önce duymuştum. Onu da görüp öyle devam edelim Frig Vadisine dedik ve türbede verdik ilk molamızı. Karşımızda yeni inşa edilmiş bir yapı vardı. İçinde camisi, yemekhanesi, mutfağı, dervişler için çilehaneleri yer alan bu komplekste Battal Gazi'nin kim bilir kaç metre uzunluğundaki temsili mezarı bıyık altından güldürdü beni. Türbede başka da ilginç bir şey yoktu zaten. Devam ettik rotamıza... Frig Vadisi içindeki en meşhur yapı olan Yazılıkaya'ya doğru gideceğiz.

Aslında Setiygazi'den iki tane rota var Yazılıkaya'ya. Biz ne yazık ki yanlışlıkla doğudakini değil batıdakini seçip yolumuzu biraz uzattık. Yol boyunca karşımıza çıkan bir dolu tabela etraftaki tarihi kalıntıları işaret ediyordu lakin çoğuna arabayla gitmenin mümkün olmadığını yolun ortalarında anladık. Bisiklet ya da motosikletle gidilebilir belki ama araba bu kalıntılara ulaşmak için doğru araç değilmiş. Görebildiğimiz çoğu kalıntı tıpkı Kapadokya'daki gibi kayalara oyulmuş mezarlar, evler ve kiliselerden oluşuyordu. 
Yol boyunca özellikle Kümbet köyündeki kalıntılardan bahsetmek istiyorum. Erzurum'da gördüğüm Selçuklulardan kalma kümbetin benzerini bu köyde görebilirsiniz. Kümbetin yan tarafındaki Aslanlı Mabet kalıntısı da çok ilginç bir yapı olarak karşınıza çıkıyor. 

Başka köylere de uğramaya çalışıp ancak başaramayıp Yazılıkaya'ya varıyoruz. Friglerden kalma eserlerin en iyi korunduğu yer burası. 17 metrelik Yazılıkaya anıtı, yan tarafında çoğu parçası yıkılmış olsa da hala odaları seçilen kayaya oyulmuş kocaman yerleşim yeri, arkaya doğru devam ettikçe yarım kalmış Yazılıkaya Anıtı, tepeden dolaşıp aşağı inerken yine kayalara oyulmuş başka yapılar bundan 2000 küsür sene önce bu yerlerdeki yaşamla ilgili bilgiler sunuyor... Dağdan inen suyu topladıkları depo ve bu depoya inen merdivenler... Odaların hepsini içeriden birbirine bağlayan koridorlar... Günümüzde sadece sıfırdan beton, tuğla ve demirle inşa edilmiş binalarda yaşayan bizlerden ne kadar farklı hayatların da bu topraklarda hüküm sürdüğünü görmek ilginç. 

Yazılıkaya'nın ardından rotamızı Ayazin köyüne çeviriyoruz. Gece, çok yakınımızda olmasa da Afyon Sandıklı'da kalıp sevdiğim bir dostumu ziyaret edeceğiz. Ayazin de yolumuzun üstünde. Ayazin'in içindeki Metropolis bölgesi ve yol boyunca uzanan mezarlığın içindeki-etrafındaki kayalara oyulmuş yapıları görmek çok zor değil. Günümüze kadar ulaşmış kiliseler, evler ve mezarlar çoğu kısmı yıkılmış olsa da rahatça seçilebiliyor. Köyün arka tarafına geçince peri bacaları bölgesine ve eskiden bir karakol gibi işlev görmüş olan kaleye uzanıyoruz. Bu ikisini göreceğimiz yollar arabayla gitmeye uygun. Kayaya oyulmuş bir kale (Avdalaz Kalesi) görmek ilginç bir deneyimdi gerçekten. Her ne kadar çoğu kısmı zamanla yıkılmış olsa da kalan kısımlardan yapının eskiden nasıl olduğunu hayal etmek çok da zor değil. 

Ayazin'deki diğer yapıları görmek üzere okları takip ediyoruz ama yollar yine arabanın geçemeyeceği şekle gelince geri dönüyoruz. Bu bölgeleri gezmek isteyenler bu konuyu mutlaka göz önünde bulundursun. Başka yerlerdeki gibi "arabamla gider her yeri görürüm, oklar beni istediğim yere götürür nasıl olsa" kuralı bu bölgede işlemiyor. Biz bütün yapıları gösteren bir kaynak bulamadık. Keza rotalar da çok karışık ve köylülerden yardım alsanız dahi tarihi kalıntıları bulmanız çok kolay değil. Geniş bir zaman, daha iyi araştırma ve ulaşım için arabanın yanı sıra (ya da arabaya hiç bulaşmadan) bisiklet ya da motosiklet gerektiğini mutlaka göz önünde bulundurun. 
Dönüşte Afyon garajına uğruyoruz. Meşhur manda kaymağı lokumundan yiyeceğiz. Bize söylenen bu lokumun en güzel garajdaki Olokum'da yapıldığıydı. Gerçekten de biz özellikle antep fıstıklı olana bayıldık. Damla sakızlı ve sadesi de fena değil ama antep fıstıklısı şahane. 

Sandıklı'ya vardığımızda hava kararmıştı artık. Öğretmenevi'ne yerleşip ardından arkadaşım Taha'yı da yanımıza alıp Sandıklı Kaplıcaları'na gidiyoruz. Afyon malumunuz olduğu üzere sıcak su kaynaklarıyla meşhur bir şehir. Kaplıcaların çoğu otellerin içinde, yani kalmak için de tercih edilebilir. Sandıklı'ya gelmişken patatesli ekmek almayı da ihmal etmeyin. Ayrıca haşhaşlı ürünleri de meşhurmuş. Ben haşhaşlı-çikolatalı kremayı pek beğenmedim, söyleyeyim. 

Sabah Taha'yla vedalaşıp yola koyuluyoruz erkenden. Dönüşte aslında planımız Frig Vadisi'nde uğramadığımız köylerdeki yapıları görüp ardından Çavdarhisar'daki Aizonai'yi ziyaret etmek. Ancak Döğer'e uğrayıp buradaki yapıları da göremeyeceğimizi anlayınca rotayı doğrudan Çavdarhisar'a çeviriyoruz. Aizonai sürekli kulağıma çalınan, babamın da "Mutlaka görmelisin" diye öve öve bitiremediği yerlerden birisi. Roma döneminden kalma tiyatro ve tapınakları Ege kıyılarında ya da Akdeniz'de görmeye alışığız fakat Kütahya gibi artık İç Anadolu diyebileceğimiz bir yerde bu kadar iyi durumda Roma dönemi eserleri görmek ilginç. Aizonai'yi keşfe anfitiyatronun yanındaki eski hamam kalıntılarından başlıyoruz. Hamam çok iyi durumda değil. Yan taraftaki tiyatro çok daha iyi durumda. Sanırım yakında tadilattan geçip taşları yeniden dizilecek olan bu tiyatro demek ki zamanında bu bölgedeki şehrin ekonomik durumunun iyi olduğunu da gösteriyor. Zaten hemen tiyatronun az ötesindeki Zeus Tapınağı'nın heybeti de bunu destekler nitelikte. Sütunları sonradan dikilmiş bu tapınağın alt kısmı da sapasağlam durumda ve ziyarete açık. 
Aizonai'de görülmesi gereken diğer bir yer de dünyadaki ilk borsa binasının kalıntıları. Caminin yan tarafındaki bu kalıntıların üzerindeki yazılar hala okunabiliyor. Hemen kenardaki kule de dimdik ayakta. 

Biraz ilerde başka bir hamam kalıntısı yer alıyor. Burada bulunmuş mozaik restore edileceğinden bu kısım üstü kapalı bir şekilde korunuyor. Hemen yan taraftaki evlerde bugün süren yaşamla binlerce yıl önce sürmüş olan hayatın farklılıkları ne garip... 

Aizonai ziyaretiyle bitiyor gezimiz. Babam Kula Peri Bacaları'nı da göstermeye niyetli ama onu bir sonraki sefere bırakıyoruz, bu seferlik vaktimiz doldu.

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Yazılıkaya Anıtı
2- Battal Gazi'nin metrelerce uzunluğundaki temsili mezarı
3- Kümbet Köyündeki Selçuklu Kümbeti
4- Kümbet Köyündeki Aslanlı Mabed
5- Ayazin Metropolis'teki kilise kalıntısının içi
6- Aizonai'deki Zeus Tapınağı
7- Zeus Tapınağı'nın altı

Önerilen Sayfalar

İznik ve Yenişehir - 24 saatte Eskişehir'i yad etmek
İzmir'de Bir Gün
Bursa'da Huzur

24 Kasım 2013 Pazar

İki Deniz Arası 1 - Yeniköy'den Baklalı'ya

2013'te düzenlenen 13. İstanbul Bienali'nin en ilgimi çeken işlerinden biri Serkan Taycan'ın Karadeniz'den Marmara'ya 60 küsür kilometrelik yürüyüş rotası işiydi (13. İstanbul Bienali) . Bienal sırasında düzenlenen yürüyüşlere ne yazık ki katılamamıştım ama Kasım ayındaki ilk yürüyüşe katılıp yaklaşık 16 km süren Yeniköy-Baklalı etabını yürüdüm. İşte Kanal İstanbul'un geçeceği güzergah olduğu düşünülen bu rotada eğer ki proje gerçekleşirse bambaşka bir hale dönüşecek olan bir İstanbul parçasının 2013'teki hali:

Sabah Taksim'den kalkan minibüsümüz yaklaşık bir saat sonra önce Karaburun Köyü'ne ulaştı (İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası). Köy kahvesinde verdiğimiz kahvaltı molasının ardından köyün 5 kilometrelik kumsalının bittiği yerdeki Yeniköy'den başladık yürümeye. Yürüyüş güzergahının başlangıç noktası eski linyit madeni sahasının sınırı. Halen %10 randımanla çalıştığı söylenen madenin hafriyatı denize dökülüyormuş ve köylüler deniz kıyısına vuran bu hafriyatının içinden kullanılabilir durumdaki kömürleri eleklerle toplayıp çuvallarla taşıyorlardı. Kışlık yakacak ihtiyaçlarını bu şekilde karşılıyorlar.

Maden yatağı boyunca irili ufaklı bir çok gölcük de yer alıyor. Kazılmış boşlukları yağmur sularının doldurmasıyla oluşan gölcükler dışında ilgimizi çeken bir diğer şey toprağın yapısı. Bir çok katmandan oluşan zeminin engebeli yüzeyinde yürümek başka bir gezegende yürümek gibi sanki...

Bu maden yatakları ayrıca üçüncü havalimanının da yapılacağı alanın içinde yer alıyor. Üçüncü köprü - Üçüncü Havalimanı - Kanal İstanbul. Baba-oğul-kutsal ruh kadar birbirini tamamlayacak bu üç öğe, gittikçe büyüyen İstanbul'un son yeşil alanlarını, tam anlamıyla şehirleşmemiş-yapılaşmamış son kısımlarını da içine alacak büyük, tek bir proje aslında. İkinci Köprü sonrası İstanbul'da yaşananlara bakarak gidişatın ne yönde olacağını tahmin etmek çok da zor değil: Önce köprü sayesinde doğudan saldırı başlayacak. Ardından yollar havalimanına çıkacak. Havalimanı olduğu için toplu taşıma da gelecek. Bu arada etraftaki küçük köyler büyüyecek. Ana arterin üzeri legal ya da illegal yapılaşmaya açılacak ki Kuzey Ormanlarının hızla yokolması ve İstanbul nüfusuna milyonlarca yeni kişi eklenmesi demek bu. Ayrıca yapılaşma sadece Avrupa yakasının kuzeyinde yer almasın diye Kanal İstanbul boyunca yapılaşmanın zaten olduğu güneye ve daha batıya da yayılacak... İşte basında Kanal İstanbul'un geçeceği söylenen bu rota boyunca yaptığım yürüyüşte, şehrin sınırlarında neler olduğunu ve nelerin yok olacağını görmek bu açıdan önemli benim için. Bu kuzey-güney rotası dışında doğu-batı istikametinde bir yürüyüş de yok olacak olan kuzey ormanlarını görmek açısından ilgimi çekiyor. Belki yakın bir gelecekte onu da yaparım.

Serkan yürüyüş boyunca fırsat buldukça, bu rotayı rehbersiz yürüyecek olanlar için işaretler bırakıyor ama kimi yerlerde işaret bırakacak yapılar yok ne yazık ki. (Bu yürüyüşü kendi başına ya da hala devam eden grup yürüyüşleri varsa grupça yapmak isteyenler için öncelikle İki Deniz Arası'nın Facebook sayfasını ziyaret edebilirler: https://www.facebook.com/ikidenizarasi) Keza harita ve haritanın arkasındaki metin de yolculuğunuza eşlik edecek, ancak patikalar boyunca süren yolu bulmanız konusunda size çok da yardımcı olmayacak materyaller. O yüzden yalnız yürüyecek olanlar muhtemelen Serkan'ın bulduğu patikalar dışında kendi yollarında yürümek zorunda kalacaklar ama bu da aslında işin güzel yanlarından biri. Başlangıç ve bitişi bulduktan sonra (belki o noktalar bile değişebilir) arada geçen süreç herkesin kendi rotasında yürümesine ve kendi içsel yolculuğunu yapmasına sebep olacağından tercih edilen bir şey bence.

Linyit yataklarının ardından yeni ağaçlandırılmış bölgeye gelmeden ilk molamızı veriyoruz. Normalde 12 kişiyle yapılan yürüyüşler bu sefer 22 kişiyle yapılıyor. Grupta birbirini tanımayanlar yavaş yavaş kaynaşmaya, sohbet etmeye başlıyorlar.

En son bayırı tırmanıp çıktığımız düzlüğün ardından ormanlık arazi - sulak tarlalara dalıyoruz. İçinden küçük bir kanal geçen bu arazinin ardından köylülerin sürdükleri tarlalara ulaşıyoruz. Serkan'dan dinlediğimiz kadarıyla her yürüyüşte bambaşka bir örtü çıkıyormuş karşımıza.

Durusu köyünün taşlarla işaretlenmiş parselli arazisi, ileride evler yapılınca sokağa dönüşecek bir yerin ilk hali. Köy bu tarafa doğru planlanmış durumda. Köyün içine girmemizle 10 kilometreyi tamamlıyoruz. Mola yerine gidip öğlen yemeğimizi yiyoruz.

Yemek sonrası herkeste bir yorgunluk ve şişkinlik hali var ama doymuşluğun verdiği mutluluk da hepimizin yüzünden okunuyor. Bundan sonraki kısmı biraz daha hızlı yürümemiz lazım.

Eskiden ismi Terkos olan Durusu köyü, Melen çayından su getiren projeden önce İstanbul'un ana su kaynağıydı. Eski su pompasının yer aldığı iki uzun bacalı bina su müzesine dönüştürülmüş durumda ancak nedense müze yıllardır açılmıyormuş. Binaya uzaktan göz atıp Tayakadın'a doğru yola koyuluyoruz. Asfalt yol boyunca tırmanırken etrafta çok hoş müstakil evler var. Belli ki şehirden kaçanlar yerleşmiş buralara.

Otobana ulaşmamızla ilk hızlı-medeniyet izi çıkıyor karşımıza. Üçüncü köprünün devamı niteliğinde açılacak yolun provası olan bu yoldan karşıya geçince "Trabzon'un Düzköy İlçe Derneği Aile Mezarlığı"nı görüyoruz. O taraftan göç edenlerin kendileri için yaptırdığı bir mezarlık burası.

Baklalı köyüne tarlaların, otlakların arasından ulaşırken hava da kararmak üzere. Karanlık yeşil otlağı soldururken kulaklarımda High Hopes çınlıyordu. Köy kahvesinde dönüş öncesi çay molası verdiğimizde yorgunluğu her halinden belli olan grup üyeleri, beraber yaptığımız yolculuğun dışında kendi içsel yolculuklarının da bittiğini fark edip akıllı cep telefonlarıyla medeniyete bağlanmışlardı bile çoktan.

Dönüşte Serkan'a teşekkür edip ayrıldık. Serkan'ın iş durumuna bağlı olarak yapılıp yapılmayacağı belli olacak olan diğer etaplara katılabilir miyim bilmiyorum ama bu yürüdüğümüz rota ve belki de sonrası bundan sonra çok daha gündemimde yer alacak. Kim bilir belki uzun yürüyüşler hatta daha önce Rob'un da yaptığı gibi çadır-uyku tulumuyla rotadan ayrılmadan yürürüm bir gün belli mi olur? (Rob'un üç günlük yürüyüşünün fotoğraflarına göz atabilirsiniz.)

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Sahilde kömür toplayanlar
2- Maden yatağındaki gölcüklerden biri
3- TOKİ'nin elinden çıkmış gibi duran karınca yuvaları
4- Durusu Köyü'ne gelmeden tarlaları aşarken
5- Baklalı Köyü'ne doğru Trabzon'un Düzköy İlçesi'nden olanların mezarlığı


1 Kasım 2013 Cuma

Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?

(Tırnak içine alıp, Gezi Parkı süreci sonrası olaylarla bağlantılı gördüklerimi 'Gezi' Yazıları olarak sunuyorum:)




'Gezi' sürecinden sonra Türkiye'nin her yerinde değişik deneyimler yaşıyoruz. Şimdiye kadar yaşanmamış bir şekilde mücadeleyi tatmış değişik kesimler, bir araya gelince neler olabileceğini gördüklerinden her seferinde farklı yollarla kararlılıklarını dile getiriyorlar.

Eylül ayında bir gece evinin önündeki merdivenleri gökkuşağı renklerine boyayan emekli bir mühendis tüm Türkiye çapına yayılacak bir eylem silsilesini ateşleyeceğini bilmiyordu elbette. Sırf mahallesini güzelleştirmek için bir kaç arkadaşıyla geceli gündüzlü uğraşıp boyadığı merdivenler belediye ekiplerince bir gecede griye döndürülünce tüm Türkiye'de yüzlerce merdiven gökkuşağı renklerine boyanmaya başladı. Eylül ayı böyle renkli geçti işte. Bir yandan da değişik şehir ve semtlerin parklarında bir araya gelen insanlar Forum'lar düzenleyip ortak eylemler düzenlemenin yollarını tartışıyorlardı. Bunların en aktiflerinden birini Kadıköy'de Yoğurtçu Parkı'nda görüyorduk. İşte Ekim ayının sonlarında bir sonbahar günü Kadıköy'e ama bu sefer Yeldeğirmeni'ne geçtim. Malum havalar soğurken parklarda toplanma imkanı azalınca, şairin de dediği gibi, "kapalı mekanlarda sevişmeyi öğütlüyordu radyolar".

Yeldeğirmeni, Kadıköy'ün kendine has semtlerinden biri olarak soğuk havalara karşı yeni bir tecrübeyi hayata geçiriyordu: İşgal Evi. Her türlü işimize gelen konuda örnek aldığımız Avrupa'da çok yaygın olan bu konsept, Türkiye'de ilk kez kamu yararına deneniyor. Mahallede 15 yıldır inşaat olarak duran binayı işgal edip mahalleli yararına kullanmaya başlayan halk, kapalı mekan ihtiyacını bu şekilde çözmüş. Don Kişot Kültür Evi işte böyle hayata geçmiş. Geçen hafta açılışı yapılacağı sırada polis baskınıyla karşılaşan evin şimdilik gördüğüm kadarıyla iki katının camları takılmış ve bina mahallelinin ortak amaçları için kullanılmaya başlamış. İçinde neler olacağına zaman içinde mahalleli karar verecek. Bu sürecin nerelere varacağını da hepimiz zaman içinde göreceğiz.

Yeldeğirmeni bu yaz aynı zamanda başka bir etkinliğe de ev sahipliği yaptı: Uluslararası Duvar Sanatı Festivali. Kadıköy Belediyesi'nin ev sahipliğinde düzenlenen festivalde yurtiçi ve yurtdışından sanatçılar binaların boş dış yüzeylerini boyadılar. Bu resimler de ne zamandır görmek istediğim işlerdi. Bu gidişimde onları da görme şansım oldu. Boş duvarların böylesine başarılı işler için tuval haline getirilmesi semti daha da güzelleştirmiş. Bu arada Kadıköy her zaman sevdiğim bir yer olsa da Yeldeğirmeni kısmı ayrıca çok hoşuma gitti. Tarihi binalar, atölyeler, birbirinden hoş binalar... Ayrıca ortam henüz zenginler tarafından da fethedilmemiş durumda ki bu da yaşanılırlığı arttırmış, mahallenin dokusunu ciks kafeler ve restoranlarla bozmamış.

Bir günümü geçirdiğim semtte kiliseler, hoş sokaklar, duvarları renklendiren resimler, çizgi roman dükkanı, sokak aralarına gizlenmiş tarihi binalar ve tabii ki Don Kişot Kültür Evi herkese görmesini tavsiye ettiğim yerler.  Bu semtte yaşanır bugün onu anladım.

Fotoğraf ve Video Listesi:

1- Tam Gezi Parkı sürecine denk gelen duvar boyama festivalindeki süreçten etkilenmiş işlerden biri.
2- Bir başka boyanmış duvar: Penguenler
3- Demir yoluna paralel uzanan Ayrılık Çeşme Sokağı, rengarenk evleriyle dikkat çekiyor.
4- Don Kişot Kültür Evi
5- Evin duvarında yazılı 'hatırlatmalar'
6- İşgal Evi Nedir? konulu video.

Önerilen Sayfalar:

- Gezi Parkı işgali zamanları: Taksim Gezi Parkı Gezisi
- Avrupa'dan alternatif yaşam örneği: Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
- Hamburg'da bir işgal evi - Rota Flora: Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün


19 Ekim 2013 Cumartesi

13. İstanbul Bienali

İşte 2 yıl daha geçti ve İstanbul'un ortasında Bienal vahası yeniden kuruldu. 14 Eylül'de "Anne Ben Barbar mıyım?" başlığıyla açılan Bienal şimdilik 20 Ekim tarihinde sona ereceğe benziyor. 18 Ekim'de bu yazıyı kaleme alana kadar 250 000'in üzerinde ziyaretçi sayısına ulaşmış olması şimdiye kadarki Bienallerle karşılaştırıldığında çok daha fazla ilgi çektiğini gösteriyor (Daha önceki Bienaller 8-10 haftada 90 000 civarında kişi tarafından ziyaret edilirdi). Hele ki süresi Contemporary Istanbul İcra Kurulu'nun da talep ettiği şekilde 20 gün daha uzatılırsa muhtemelen sayı 400 000'lere yaklaşacak.

2011'de Felix Gonzales-Torres'in çalışmalarından yola çıkıp 5 ayrı temadaki işlerden oluşmuştu Bienal. Bu sefer ise sanki Haziran isyanı bekleniyormuşçasına seçilmiş olan 'Kentsel Dönüşümün Etkileri' kavramsal çerçevesine odaklanarak şehrin içinden geçtiği zamansal süreci tam kalbinden vurmayı başaran bir program var karşımızda. Haziran ayına kadar işlerin önemli bir kısmı hazırlandığı için, Gezi sürecine doğrudan değinen işler çok sınırlı kalsa da; aslında işlerin tamamına yakını, yaşam alanlarından edilen insanların mücadeleleri üzerine kurulu. Sulukule'de yaşanan kentsel dönüşümün orada yaşayanları yerlerinden etmesi öncelikli olarak karşımıza çıkan konu oluyor. Dünyanın özellikle gelişmekte olan kesimlerinden gelen işlere bakacak olduğumuzda; Hindistan'daki köylülerin ellerinden alınmaya çalışılan arazileri için mücadelelerinden (Amar Kanwar - Suç Mahalli. Salt) Tayland'da yaşadıkları site yıkılarak yerine ticaret merkezi yapılmasına karşı direnen insanların el fenerleriyle gerçekleştirdikleri şiirsel projeye (Bertille Bak - Koruyucu Acil Durum Işık Sistemi. Galata Rum İlköğretim Okulu), Sulukule'de yerlerinden edilen insanların şimdiye kadar alıştığımız Roman müziğinin dışına çıkıp Hip-hop'la isyanlarını dile getirdikleri klipten (Halil Altındere - Harikalar Diyarı. Antrepo no.3) Arjantin'de zamanında stadyumu bile olan bir gecekondu mahallesinde 2000'lerde başlayan sanatsal etkinlikleri anlatan işlere kadar makro ya da mikro ölçekte direniş hikayeleri ön planda yer alıyor. 

Bienal'deki işlerden bir diğer kısmı "küçük çırpıntılar büyük dalgalar yaratır mı?" sorusunu soruyor. Antrepo'nun hemen girişinde bizi karşılayan kiremit duvar (Jorge Mendez Blake - Şato), tek bir kitabın duvarda meydana getirdiği deformasyonla, Polonya'dan Akademia Ruchu'nun yolda ayağı tökezlemiş insanlara verilen tepkiyi gösteren Tökezleme videosuyla (Antrepo 3), yine Antrepo'daki Koyunların Sessizliği videosunda sokakta dört ayak pozisyonunda yürüttüğü insanlara çevredekilerin tepkisini yansıtan Mısırlı Amal Kenawy hiç beklenmedik bir anda meydana gelebilecek toplumsal tepkiler üzerine düşünmemizi sağlıyorlar. 

Bienal'de ilgimi çeken bir kaç işten daha bahsetmek istiyorum. Antrepo'da Fernando Ortega'nın Orta Boy Bir Nehri Geçen Küçük Bir Kayık İçin Müzik adlı eseri çok uzaklarda bir nehirde yolcu taşıyan kayıkçı için ünlü bir yıldızın şarkı bestelemesi üzerine kurulu bir iş. Tam bir yolculuk süresince başlayıp biten şarkıyı ne yazık ki biz değil bu 1 küsür dakikalık yolculuğu yapanlar dinleyebiliyor sadece. Büyük bütçeli, kalabalık kitleler için yapılan sanata alternatif bu iş merkezden çok uzakta bulunabilecek/oluşturulabilecek zenginlikleri anlatması açısından da çok etkiledi beni. 

Carla Filipe, Antrepo'da sergilenen, kitap kurtları tarafından yenmiş kitaplarıyla Portekiz'deki ekonomik krizde zora düşen sanat kurumlarının korumasız bırakıldığında neler yaşayacaklarını anlatıyor adeta. (Emek sineması yıkılırken, Beyoğlu sineması ve Robinson Crusoe kitabevi zor durumda olduklarını açıklamışken ekstradan üzerine düşünülecek bir proje olmuş)

Yine Antrepo'da Fernando Piola'nın Kızıl Meydan Projesi ve Tutoia Operasyonu, habersizce ekilmiş kırmızı bitkilerle yapılabilecek eylemlerin sınırsızlığı konusunu ufuk açıcı bir şekilde anlatıyordu.

Jorge Galindo'nun sokaklarda cenaze arabası gibi gezdirdiği üzerlerinde ters dönmüş eski İspanyol devlet başkanlarının fotoğrafları olan araçların videosuyla, Maidez Lopez Trafik Kilit ve Yollar Açmak videolarıyla, Nicholas Mangan Çivisi Çıkmış Dünya, Annika Eriksson Ben Hep Burada Olan Köpeğim, Cinthia Marcelle Yüzleş, Jananne Al-Ani Kazıcılar ve Gölge Bölgeler II videolarıyla ilgimi çeken işlere imza atıyorlardı. Keza Angelica Mesiti'nin Vatandaşlar Bandosu videosu, kendilerini ait hissettikleri topraklardan uzakta yaşamak zorunda bırakılan göçmenlerin ait oldukları bölgenin müziğini yapmalarını etkileyici bir şekilde anlatıyordu. 

En sona sakladığım iki projenin ilki Arter'de sergilenen Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası. İmkansızlıklar üzerine düşünmeye iten bu projede sanatçı, hapishanedeki mahkumlarla zaman değişimi yapıyor. İçeride zaman geçirmesi mümkün olmayan sanatçı içerdeki mahkumlardan kendisi için, tasarladığı sanatsal projeleri gerçekleştirmesini isterken karşılığında dışarı çıkamayacak mahkumların yapmak istediklerini gerçekleştiriyor. Yukarıdaki sigara izmaritlerinden tablo, sanatçının isteği üzerine mahkumlardan biri tarafından yapılmış. Sanatçı bu gibi isteklerine karşılık dışarıda mahkumların birinin annesine doğum günü partisi düzenliyor, bir diğeri için eski kız arkadaşını gözetliyor, bir başkası için çocuğunun ilk adımlarını görmek için evine ziyarette bulunuyor... İşbirliğinin, imkansızlık duvarlarını nasıl yıkabileceği üzerine başarılı bir çalışma olmuş. 

Son proje Serkan Taycan'dan. Hükümetin mega projelerinden biri olarak sunulan Kanal İstanbul'un geçeceği düşünülen güzergahta 60-70 km'lik bir yürüyüşten oluşuyor proje. İki Deniz Arası adı verilen bu proje toplamda 4 güne bölünmüş olarak Karadeniz'den Marmara'ya yapı(lan/lacak) bir yürüyüşten oluşuyor. Galata Rum İlköğretim Okulu'nun en üst katında, rotayı ve yürüyüş bilgilerini de içeren haritası dağıtılan proje kapsamında yapacağım yürüyüşün hikayesi ilerleyen zamanlarda yine burada olacak.


Dışarıdan bakanlar için kentsel dönüşüm, eski binalar yerine yapılan yeni binalar demek. Kanal İstanbul, şehrin gelişimi; Üçüncü Köprü ve Havalimanı İstanbul'un çağdaş yüzü anlamına geliyor. Oysa Sulukulelerin dediği gibi "Burası sadece bir arsa değil." Bu bölgelerde bir yaşam var, insanlardan ya da doğanın diğer öğelerinden oluşan. Köprü çalışmaları sırasında Boğaz'ı yüzerek geçmek zorunda kalan domuzlar da bu topraklarda yaşıyor, kesilecek yüzbinlerce ağaç da. Yerlerinden edilen Romanlar ve onların bütün kültürel öğeleri de bu toprakların bir parçası Gezı Parkı'ndaki "3 tane ağaç", parkın kendisi ya da Emek Sineması da. 

Ücretsiz olmasının yanı sıra asıl belki de ilk kez, yaşanılan şehrin içinden geçtiği zamana dokunması mı Bienal'in bu kadar ilgi çekmesine sebep oldu? 


Fotoğraf Listesi 


1- Şener Özmen - İsimsiz

2- Jorge Mendez Blake'in duvarın altına koyduğu Kafka'nın Şato kitabını yerleştirerek yaptığı Şato adlı eseri
3- Brezilyalı Fernando Piola'nun, şimdilerde polis merkezi olan ancak cuntanın yönetimde olduğu yıllarda işkence merkezlerinden biri olan binanın bahçesine, belediyeden gelmiş bir peyzaj mimarı gibi davranarak gizlice kırmızı bitkileri ektiği ve bitkiler açıp bahçeyi kanın ya da devrimin kızıl rengine boyadığında fotoğrafladığı çalışma
4- Carla Filipe'nin kitap kurtları tarafından yenmiş kitapları sergilediği çalışma
5- Jananne Al-Ani'nin Kazıcılar videosundan bir sahne
6- Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası isimli çalışmasından 

Önerilen Sayfalar:

Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu: Bienal sonrası eserlerin sergilenmesi konusunda alternatif bir yaklaşım.