Aslında ikisi de evime yürüme mesa- fesinde ama Yeşilköy'de oturunca iyice savsaklıyor insan bu yakınlardaki güzellikleri. Akvaryum ve Havacılık Müzesi'ni daha uzaklardan şehrin bu tarafına gelecek olanlar için hem ziyaret ettim hem de yazdım. Buyurun:
Aslında ,özellikle hava güzel olduğunda ve haftasonları, deniz kenarında güzel vakit geçirmek isteyenlerin yoğun bir şekilde ziyaret ettiği bir yer Yeşilköy. Ama işte deniz kenarını görmeye geleceklere iki seçenek daha sunayım.
Yeşilköy'ü gezmeye Havacılık Müzesi ile başlamak isteyenlere tavsiyem Sirkeci'den kalkan trenle (Yeşilyurt istasyonunda inip yürüyebilirsiniz) ya da Taksim'den Fransız Konsolosluğu arkasından kalkan sarı dolmuşlarla buraya ulaşmaları. 24 saat çalışan bu dolmuşlarla 5 TL'ye, yol açıksa 25 dakikada Yeşilköy'e ulaşabilirsiniz. (Bu arada Mart 2013 itibariyle banliyö tren hattı tadilat nedeniyle kapatıldı haberiniz olsun.)
Yeşilköy'de havaalanına bitişik bulunan Havacılık Müzesi uçak düşkünlerini çölde vaha bulmuş gibi sevindirecek bir yer. Girişteki otoparkı sayesinde arabayla kolayca ulaşmak isteyenleri de memnun eden müze kapalı ve açık alan olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Kapalı kısımda havacılık tarihini anlatan kısımların yanı sıra eski uçak örneklerini de görebilirsiniz. Ayrıca sinemasında dönüşümlü gösterilen filmler de ilginizi çekecektir. Giriş ücreti 2-3 TL civarında, ayrıca içeride uygun fiyatlı havacılık ürünlerinin satıldığı hediyelik eşya mağazası da mevcut.
Açık kısım komple uçaklara ayrılmış. F16, F5, F4 gibi görece yeni askeri uçakların yanı sıra DC9 gibi daha eski yolcu uçakları da burada ziyaret edilebilir.
Havacılık Müzesi'nden sonra isterseniz doğrudan deniz kıyısına inebilirsiniz... Bir ucu deniz feneri diğer tarafı Akvaryum'a uzanan (Akvaryum'dan sonrası biraz izbe bir yol) bu yol İstanbul'daki en güzel düzenlenmiş sahil şeritlerinden biridir. Yürüyüş yapmak kadar koşu meraklılarının da favori mekanlarındandır sahil.
Akvaryum, Florya'da sarı dolmuşların güzergahı üstünde yer alıyor, yanında da Aqua Alışveriş merkezi var. Bu AVM'nin yemek katının terasında, açık kısımda, güzel bir manzara olduğunu unutmayın.
Akvaryum nasıl bir yer diye soracak olursanız: Akvaryum'a girince öncelikle Türkiye'nin etrafındaki denizlere ayrılmış kısımlar sizi karşılıyor. Karadeniz'in dibinde suyun 100 metre altındaki, eski uygarlıklara ait kalıntıların bulunduğunu, Karadeniz'in nasıl oluştuğunu, denizlerdeki balık örneklerini görerek Türkiye kısmını bitirince bu sefer dünya denizlerine geçersiniz. Süveyş kanalının inşasını, mercan kayalıklarını ve büyük bir akvaryum şeklinde bütün alana yayılmış kısımda köpek balıklarını, vatozları görmek gerçekten insanı etkiliyor. En son Amazon yağmur ormanları kısmı ise aşırı nemli ortamıyla Amazon'da dolaşmaya çıkmanın nasıl olduğunu hissetmenizi sağlıyor. Arada kafelerde mola verme ya da en son hediyelik eşya mağazasını ziyaret etme şansınız da var.
Yeşilköy'e gelenlere bir tavsiyem de semtin sokaklarında turlamaları. Hele fotoğraf meraklıları bu yıllar öncesinin sayfiye kasabasında çok sayıda tarihi köşk, şirin eski binalar, güzel bahçeler bulacaklardır.
Gelelim yeme içme seçeneklerine: Aqua AVM'nin yemek katını zaten belirtmiştim. Alışveriş merkezlerini çok seçenek sunmasa da burasını manzarası nedeniyle özellikle öneriyorum. Sahilde devam ederseniz belediyenin tesisleri uygun fiyatlı ancak lezzetsiz yemekler sunar; yine de çay kahve içmeye uygundur. Şansınıza Atatürk Havalimanı'nda inişler 05 pistineyse üzerinize gelen uçakları izleyebilir ya da gürültüsünden rahatsız olabilirsiniz o kısım sizin bakış açınıza kalmış.
Sahilde devam ederseniz Kırmızı Koltuklar bir şeyler içmek isteyenler için iyidir. Devamında Rönopark simit poğaça alıp kahvaltıya gitmek için ya da sadece çay içmek için iyidir. Rönopark'ın hayvanat bahçesini andıran bahçesindeki tavus kuşlarını görmeyi de unutmayın. Yeşilköy merkezdeyse Kahve Dünyası, Mado, Robert Cafe gibi her yerde bulabileceğiniz mekanların yanı sıra fiyatları biraz tuzlu olan Van Gogh ya da Mienyu gibi bir çok kafe-restoran da acıkanları susayanları rahatlatacaktır.
Yeşilköy aynı zamanda alkollü mekanlarda eğlenmek isteyenlerin de geceleri favori yerlerindendir. Özellikle rakı-balık severler için çok sayıda mekan vardır. Alkolsüz balıkçılar da var elbette. Ayrıca eller havaya severler için Stones gibi popüler canlı müzik mekanları bulmak da mümkün.
Velasıl-ı kelam, İstanbul'da günübirlik bir kaçamak yapmak isteyenler Yeşilköy'ü es geçmesinler derim...
Fotoğraf Listesi:
1- Rönopark'taki tavus kuşları. Beyaz tavus kuşunu ilk kez burada gördüm.
2- Havacılık Müzesi
3- Deniz Feneri ve arkasındaki gökkuşağı (siz gittiğinizde orada olacak diye bir garanti yok!)
4- İniş yapan uçak.
5- Akvaryum'daki köpek balığı
Önerilen Sayfalar:
- Adalar'a gidiyoruz 1 - Kınalıada
- Adalar'a Gidiyoruz 2 - Heybeliada
- Adalar'a Gidiyoruz 3 - Sedef Adası
- Adalara Gidiyoruz 4 - Büyükada
- İki Deniz Arası 1 - Yeniköy'den Baklalı'ya
- İstanbul'da Erguvan Peşinde...
- Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
- İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası
dinceryazici79@gmail.com
Marakeş'ten 8 buçuk saatlik bir tren yolculuğuyla öğlen 13:30'da varıyoruz Fes'e. Tren 1 buçuk saat rötar yapıyor. Bilet kişi başı 195 Dirhem. Otelimizi son gece Marakeş'ten ayarladık; 2 gece 2 kişi 800 Dirhem. Marakeş'ten daha pahalı bir şehir burası, ama kalacağımız Riad da (Dar El Yasmine, Adresi: 34 Talla Sghira Derb Ahl Tadl) daha lüks.
Marakeş'e karışık diyordum Fes ondan da karışık bir yer çıktı. Kalacağımız oteli seçerken kıstaslarımdan biri Medina'nın içinde merkezi bir yerde ve kolay bulunur olmasıydı. Ona rağmen biraz uğrastık oteli bulurken. Ama hoş bir otel burası; eski bir evi çok güzel restore etmişler. İçini de güzel dekore etmişler... Aziz ve Muhammed karşılıyor bizi otelde. Şansımıza öğle yemeği vaktiymiş, bizi de davet ediyorlar sofralarına. Afiyetle yiyoruz tajini.
Hemen Fes'in sokaklarına dalıyoruz. Marakeş'in çarşısına karmaşık diyorduk, burası ondan da 'kötü' çıktı. Marakeş'te elimizde harita olmadan bir şekilde buluyorduk yine yolumuzu, burada harita varken kaybolduk. Geçtiğimiz yolları aklımızda tutmaya çalışıyoruz ama hepsi aynı geliyor bize. Hele hava kararınca iyice zorlaşıyor işimiz Neyse sonunda çarşı, pazar, meydan demeden saatlerce dolaşıp en sonunda varıyoruz yine otelimize.
Marakeş pespembeydi, Fes sarı tonlarında daha çok... Marakeş gibi tek renk değil ama Fes, daha Arap şehri havasında geliyor bana. Çarşılarında satılanlar da turistik şeylerin yanı sıra daha çok yerel halkın kullanımı için olan şeyler. İki tane ana caddesi var çarşının: Talaa Kebira ve Talaa Seghira. Ama böyle paralel iki cadde gibi düsünmeyin bunları, birbirleri arasında geçis de çok az yerden sağlanıyor, tam bir labirent yani. Fes'te çarşıdaki sokaklar daha dar ama yine kapılar, pencereler, süslemeler çok etkileyici. Medina'da yaşam tam gaz tıpkı yıllar önceki gibi sürüyor.
Akşam yemeği için tajin ve kuskus dışında yerel bi yemek aramadık. Ama tatlılar burada da nefis. Sırf yerel tatlılar satan küçücük dükkanlar var, satılan tatlıların hemen her çeşidini denedim sokakları turlarken... İçi bademli, beyaz, kıvrık olanı (adina hornes des gazelles diyorlar) favorim.
Sabah erken kalkıp kahvaltıya iniyoruz otelin ortasındaki üstü kapalı küçük avluya... Masayı öyle güzel donatıyorlar ve biz o kadar açız ki hayran kalıyoruz kahvaltıya. Ve yeniden yollardayız. Bu sefer Fes el Jedide denen kısma gidiyoruz önce. Royal Palace'a giriş yok. Moulay Abdullah tarafını da eski Yahudi Mahallesi olan Mellah'ı da geziyoruz. Şehirdeki en büyük problem sürekli birilerinin size bir şeyler satmaya ya da rehberlik yapmaya çalışması. Yaşlısı genci yapışkan seviyede rahatsızlık veriyorlar. Hele bazen kimileri uzunca bir süre peşinizi bırakmıyor. Sokaklardaki tüm erkekler ve çocuk yaştaki kızlar sizi bir yerlere götürüp üç-beş kuruş almak için aşırı derecede rahatsızlık veriyorlar. Bazen sokaklarda dolaşmak işkenceye dönebiliyor. Belki 100 tanesini egale ettiğimiz bu tiplere karşı olan kuralımızı bir tek Mellah'ta, 8-9 yaşlarında, işini tam bir profesyonel gibi yapan kız çocuğu için bozduk. Bizi Yahudi Mezarlığına ve sinagoga götürdü, sabırla kapıda sinagogu ziyaretimizi bekledi ve sonunda bahşişi kaptı :)
17. yüzyıldan kalma Danan Sinagog'u günümüzde müze durumunda ve sadece çok özel günlerde ibadet için kullanılıyormuş. Şehirde kalmış 100 kadar Yahudi şehrin yeni tarafında başka bir sinagog yapmışlar ve ibadetlerini ziyarete kapalı olan bu sinagogda yapıyorlarmış. Sanırım bu benim ilk ziyaret ettiğim sinagog. Kişi başı 20 dirheme bizi içeri alan müze bekçisi hamile kadın sinagogu güzelce anlatıyor bize. Üst kattaki kadınlar kısmı ve alt kattaki "purification" havuzu da ilginçti. Terastan yan taraftaki Yahudi Mezarlığını daha net görebilirsiniz. Etraftaki bir kaç bahçeyi de ziyaret edip şehri yukarıdan gören Merinid Tombs'a geçiyoruz. Medina'yı karşıdan görmek güzel. Musee des Armes olarak hizmet veren Borj Nord'un önünden geçerek gidiyorsunuz bu eski mezarlığa.

Sonra ara yollardan inip Bab Guissa'dan eski şehre giriyoruz yeniden. Kaybola kaybola Moulay Idriss II. türbesini buluyoruz. Müslüman olmayanlara giriş yasak; Türkiye'den geldik deyip giriyoruz. Uhrevi bir yer burası. Kenarda yüksek sesle Arapça bir şeyler okuyan adamlar (cehaletimi mazur görün, Yasin okuyorlardı sanırım) ve yanlarında da kupanın içinde su var. Ara ara birileri gidip bu 'okunmuş' sudan içiyor.
Sonra Karaouiyine Camii'ni buluyoruz. Yine sadece Müslümanlara açık ve kadınlar sadece bahçesine girebiliyorlar. 859 yılında yapılmış bir dini yapının içinde olma hissi enteresandı. Bahçe zeminindeki seramik kaplamaları da güzel...
Hemen yanında El-Attarin ve El-Cherratine Medreseleri var ama bu kadar yapı gezmek yetti bize. Keza Fondouk el-Nejjarine'i de şöyle bir dışardan görüp otelimize doğru yola çıkıyoruz. Akşam saatlerinde yolunuzu bulmak iyice zorlaşıyor çünkü haritadaki sokakların bir kısmı aslında sokak gibi uzanan hanlar ve bunlar akşam saatlerinde kapandığı için düz bir yol bulmak imkansızlaşıyor. Sokak tabelaları ve önsezilerimizle yine bulduk otelimizi ama biraz geç oldu. Kolay bulunur, merkezde bir otel seçmek önemli gercekten; yoksa işiniz çok zorlaşır söyleyeyim.
Akşam yemeği ardından yatıyoruz, sabah erken kalkıp 4:50 trenini yakalayacağız Kazablanka'ya doğru.
Sabah erkenden Bab Boujeloud önündeyiz lakin petit taxi yok etrafta. 10 dakika sonra gelene biniyoruz hemen ama şöför ve yanındaki arkadaşı zil zurna sarhoşlar. Sabah sabah bize de şarap ikram ediyorlar; mecbur içiyoruz. Arabayı defalarca durdurup, yolları karıştırıp, nereye gittiğimizi unutup ve bizimle Fransiıca bir şeyler konuşmaya çalışıp sonunda sağ salim tren garında kurtuluyoruz araçtan! Garın önünde araba girişini kontrol eden metal bara çarpıp kırmaya çalıştıkları yerde atıyoruz kendimizi dışarı. 40 dirhem para tutuşturuyorum arkadaşının eline, hiç memnun kalmıyor verdiğim paraya ama bence çok bile verdim. Koştura koştura gara giriyoruz belki rötar vardır diye ama nafile. 1 saat sonraki trene biniyoruz biz de. 5:50 treni 9'u 10 geçe Casa Voyageour'de. 110 dirhem kişi başı. Şehir merkezindeki istasyon Casa Port'a gitmek istiyoruz lakin öğreniyoruz ki oraya buradan tren yokmuş. Neyse taksiye bineceğiz yine. Tam gardan çıkarken Adanalı Mustafa buluyor bizi. Türkçe konuştuğumuzu duyunca hemen yanımıza gelmiş. Şehre nasıl gideriz ne öderiz nerden binelim gibi konularda ayaküstü bilgi alıp vedalaşıyoruz. Taksi 16 dirheme Medinaya bırakıyor bizi. İyi ki Kazablanka'ya sadece yarım gün ayırmışız. Her yeri şantiyeler kaplamış. Medinada bakımsızlıktan yürünmüyor bile. Çarşı kısmının da hiç ilgi çekici bir yeri yok. Marakeş ve Fes'ten sonra burası çok kötü geliyor bize. Şehrin modern yüzünde de ilgi çekici pek bir şey bulamıyoruz. O zaman Atlas Okyanusu'na doğru yürüyüp Mekke'deki camiiden sonra dünyanın en büyük ikinci camiini ziyaret ederiz biz de.
Muhammed V Camii özellikle 200 metre yüksekliğindeki minaresiyle büyülüyor bizi. Uzaktan heybeti daha çok belli oluyor. Dokunma mesafesine gelince Fas'ın geri kalan yerlerindeki yapılardaki işçiliğin olmadığı çok açık görülebiliyor. Karanlık iç mekan da çok etkileyici ama. 1993'te 3'te 2'si denizin üzerinde olacak şekilde inşa edilmiş yapıya Müslüman erkekler ön kapıdan kadınlar üst kattaki kadınlar kısmına minarenin altından giriyorlar. Sanırım sadece namaz vaktinde girebiliyor Müslümanlar da. Ben öğlen namazı çıkışında girdim ama 15 dakika sonra çıkarttılar dışarı. Müslüman olmayanlar günde 3-4 kez kişi başı 120 dirhem ödeyip gruplar halinde ziyaret edebiliyorlar. Son ziyaret 14'te.
Artık dönme vakti ama karnımız da aç. Fas yemekleri yetti de arttı bile. Ayrıca Kazablanka'da fiyatlar diğer şehirlerde yediklerimizin iki katından da pahalı. Bir hamburgerci buluyoruz Medina'nın az üstünde. Ve yine taksi, Casa Voyagiers, havaalanı ve 17:35 Air Arabia uçağıyla Sabiha Gökçen. Fes ve Marakeş'in tadı hala damağımızda ama bu süreler yetti de bir yandan. Belki bir gün daha Marakeş'te kalabilirdik. Ayrıca önce Fes'e gitsek daha mı güzel olurdu acaba?
Fes-Kazablanka'da İlk Beş
- Sinagog ve Yahudi Mezarlığı Gezisi
- Labirentimsi, sarı Medina sokaklarında gezinmek
- Muhammed V Camii
- Dar el Yasmine'de eski Fas konağında konaklama (Aziz ve Muhammed'in misafirperverlikleri ve kahvaltıları da cok iyiydi...)
- Arapca Küçük Prens gördünüz mu hiç? Bu geziden kendime hediyem bu güzel kitap oldu.
Fotoğraf Listesi:
1- Medina'nın sokaklarında gezerken
2- Karaouiyine Camii'nin bahçesi
3- Medina'nın surları gölgesinde toplanmış çocuklar
4- Fes'in ara sokakları
5- Danon Sinagog'u
6- Muhammed V Camii
Önerilen Sayfalar:
- Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri
- Pembe Marakeş'te İki Gün
- Lizbon - Fado'nun büyüsü
- Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...
- Şarm el Şeyh ve Kahire
- Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı
Aylardan Şubat ve İstanbul'da bahar başı gibi bir hava varken Kıbrıs'a geliyorum. Girne'de misafiri olduğum arkadaşlarımla gezmek için sabırsızlanıyorum. Girne'deki ilk günümde tarihi yerleri gezmeye verdik kendimizi. İlk hedefimiz sahile inmek oldu. Sahilde yürüyüp Girne Kalesi'ne gittik. Kışları öğlen 2'ye kadar açık olan kale gayet iyi korunmuş ve elden geçmiş durumda. Hemen girişinde Bizans şapeli, zindanlar, Kıbrıs'taki kazılarda bulunmuş yerleşim ve mezar kalıntılarının sergilendiği odalar ayrıca 2300 sene önce batmış geminin kalıntıları görülmeye değer. Hele kalenin alt tarafına inen kısımlar yıllar önce buradaki yaşamı gözünüzün önünde canlandırıyor.
Arabaya atlayıp biraz daha uzakları keşfetme zamanı. Sırada St Hilarion Kalesi var. 1200'lerde yapımına başlanan ve Kıbrıs her el değiştirildiğinde el değiştirip çoğu zaman üzerine eklemeler yapılan bu kale, şehirde bahar havası eserken serin rüzgarlarıyla karşılıyor bizi. Walt Disney o meşhur şatolu amblemini St Hilarion'dan esinlenerek yapmış meğer. Arabayı park ettikten sonra oldukça dik yolları çıkarak keşfediyoruz kale kalıntılarını. Manzara da enfes. Zaten kaledeki gözetleme kulelerindeki askerler de mutemadiyen gelecek saldırıları önceden tespit etmek amacıyla sürekli nöbet tutup etrafı gözetliyorlarmış. Akdeniz'i alabildiğine görebilen panorama nefes kesiyor. Yıllarca bir dolu medeniyetin hüküm sürdüğü topraklarla ilgili genel bir fikir oluşturması açısından ilham verici bir yer St Hilarion.

Ardından Bellapais Manastırı'na gidiyoruz. Gotik mimari tarzda inşa edilmiş bu manastırın kilise kısmı hala ayakta. Bellapais'in etrafında yemek yemeye değişik yerler de var.
Bir de Mavi Köşk'ü görmek istiyorum. İtalyan avukat ve silah kaçakçısı olan mafya babasının zamanında özene bezene inşa ettiği köşk şu an askeriye sınırları içinde turistik olarak gezilebilen bir yere dönüşmüş durumda. Köşk içerisinde fotoğraf çekmek yasak ne yazik ki.
Mavi Köşk, zamanında her türlü konfor düşünülerek inşa edilmiş yapısıyla bugün bile lüks kaçan bir yapı. Ses geçirmeyen perdeler, tüm odalara yayılmış havalandırma sistemi, bahçesindeki manzara ve bir dolu detayı bizi gezdiren asker rehberimiz anlatırken ilgiyle dinliyoruz. Depremde herkesi uyandıracak, sehpa üzerindeki heykel, sıcaklığa göre renk değiştiren, iguana derisinden dolap gibi detaylar, zamanında Rumlara silah sağlayan bu mafya babasının ne kadar lüks düşkünü olduğunu anlatıyor bize. Türkler adaya çıkartma yaptığında da yatak odasındaki tünelden kaçıp ardından da tünel tespit edilmesin diye tüneli yıkıp gitmiş kendisi... Yıllar boyunca da belki iki toplum arasındaki problem çözülür ben de köşkümü geri alırım sevdasıyla köşkün masrafları için Kuzey Kıbrıs hükümetine para göndermiş... Zevk ve sefa düşkünlüğü kokan hikaye ilgi çekici.
Akşam hedefimizde Kıbrıs meyhanesi var. Bir kaç yeri deniyoruz lakin şubat ayında haftaiçi çok fazla açık yer yok. The Meyhane'yi buluyoruz açık. Ful meze alıyoruz. Bu demek ki siz yedikçe geliyor mezeler, etler, köfteler, kebaplar... Şeftali kebabı da geliyor, en son nor peynirli tatlı da. Kişi başı yaklaşık 70 TL hesap ödediğimizi de belirteyim. Özellikle içki ucuz olduğundan meyhanelerdeki hesaplar Türkiye'dekilerden biraz daha ucuz oluyor burada.
Ertesi gün doğuya doğru yola çıktık. Kantara Kalesine gidiyoruz. Kıbrıs'ta adayı gözlemek için Girne, St Hillarion ve Kantara Kaleleri dışında bir de Buffavento Kalesi var. Sonuncu hariç üçünü gezme şansım oldu. Kantara Kalesi'ne çıktığımızda hava da açık olduğundan çok güzel bir manzara karşılıyor bizi. Karpaza'a doğuya doğru baktığımızda sağda İskele daha ileride Gazi Mağusa sol tarafta adanın kuzey kıyıları görülebiliyor. Açık havalarda kalenin öbür tarafından Girne'nin bile seçilebildiğini söylüyorlar. Kaleden özellikle İskele tarafındaki ovaları izlemek çok keyifliydi.

Kıbrıs'la ilgili bir kaç tavsiyede bulunmam gerekirse öncelikle adada doğru düzgün bir toplu taişımanın olmadığını aklınızdan çıkartmayın. Trafiğin tersten aktığını da... Adayı keşfetmek için en mantıklı çözüm araba kiralamak ama tersten akan trafikte araç kullanmak da hiç kolay olmasa gerek, ben cesaret edemedim mesela. Havaalanından ulaşım içinse KIBHAS isimli bizdeki Havaş gibi servisleri var. Her şehre ulaşım bu KIBHAS'la sağlanabilir.
Dönüşte Lefkoşa'yı gezme şansım da oldu. Özellikle ortadan ikiye bölünmüş olması, az ilerideki evlerin Rum kesiminde olması çok ilginçti. Tam anlamıyla ortadan ikiye bölünmüş bir şehrin ne demek olduğunu görmeden gözümde canlanmıyormuş meğer. Ne yazık ki Kuzey Kıbrıs vatandaşları karşı tarafı ziyaret edebiliyorlar ama Türkler'e geçiş izni verilmiyor. Lefkoşa'nın Türk tarafında güzel tarihi binaları, şimdiye kadar ilk kez gördüğüm Gotik Selimiye Camii'ni (Saint Sophia Katedrali camiiye çevrilmiş... Daha önce hiç Gotik bir kilisenin camiiye çevrildiğini görmemiştim... çok iilginç olmuş gerçekten mutlaka görülmeli) ve Bursa'daki Koza Han'ın aynısı olan Büyük Han'ı ziyaret ediyoruz. Acıkanlar Büyük Han'da Kıbrıs kahvesi ve norlu börek molası verebilirler. Ne lezzetli şeymiş şu norlu börek... Keza hellimli her şey de şahaneydi Kıbrıs'ta. Sabah kahvaltılarında fırından hellimli çörek alınabilir. Bütün bu saydıklarımın ve saymadığım Bandabulya Çarşısı, Arabahmet Mahallesi'nin ve Derviş Paşa Konağı'nın yürüme mesafesinde olduğunu da belirteyim.
Ne yazık ki Kıbrıs'ta Lefke tarafındaki tarihi yerleri yerleri görme şansım olmadı. Kış olduğu için erkenden kapanıyordu müzeler ve Maronitlerin köyüne giderken ziyaret etme planımız hem saatin hem de aşırı yağmurun azizliğine uğradı. Bahar ya da yaz gibi geldiğimde hem denizini, plajlarını hem de eksik kalan kısımları anlatırım. Son olarak Maronitlerin köyünde Maria'nın mekanında yeme içme faslını anlatamadan geçemeyeceğim. Kıbrıs bölündüğünde Katolik olan Maronitler (aslen İtalyan kökenlidirler) Rum olmadıklarından topraklarını terk etmeyip Türklerle beraber yaşamaya devam etmişler. Maria da köydeki yeme içme mekanını babası Yorgo'yla birlikte işletiyor ve hem yemekleri, hem salaş ortamı hem de kendi yaptıkları şaraplarıyla bize hoş lezzetler sunuyor... Hırsız kebabını (diğer adı küp kebabı) burada denedik. Hiç fena bir lezzet değildi. Ama şarabına özellikle bayıldım. Kıbrıslılar en çok yeme içmeyi çok iyi biliyorlar ben bu gezimden onu anladım.
2013 Ağustos'unda yeniden iki geceliğine Kıbrıs'a gitme şansım oldu. Ne yazık ki yazları Kıbrıs aşırı sıcak o yüzden tarihi yerleri gezmeyi düşünüyorsunuz kesinlikle yazın gitmeyin. Bahar ayları en uygun zaman sanırım yoksa 40 derecelerde helak olabilirsiniz.
Bu sefer otelde konakladım. Kıbrıs genellikle çok yıldızlı büyük oteller ve kumarhanelerle bilinir ama ben bu sefer küçük bir butik otelde kalmayı tercih ediyorum. Bella View isimli bu otel Girne'de BellaPais'e yakın bir konumda. Küçük yüzme havuzu ve şirin bir bahçesi olan otelde konaklayanların tamamına yakını yaşlı yabancı çiftler. Yaz sezonunda fiyatlar hep değişir tabii ama biz 2 kişi 2 gece için kahvaltı dahil 440 TL ödedik. Kahvaltı fena değildi. Otel fena değil, Kıbrıs'a gidecekler bu oteli de değerlendirebilirler. http://www.bellaview.net/
Bu arada yeme içme olayına da yeniden değinmek istiyorum. Yaz sezonuyla beraber iki meyhaneye gitme şansım oldu. Birisi Girne'de Veranlar Restoran diğeriyse Ozanköy taraflarındaki Erol's Restoran. Veranlar çok hoş salaş bir meyhane. Küçük bir köy meydanına atılan plastik sandalyeler - masalarla hizmet eden bu mekan hem lezzetli hem de uygun fiyatlı bir yer. Ancak sizi şimdiden uyarayım mekanın işletmecisi Kamil Bey'in fiyat politikası biraz karışık. Size ne ödediğimi söylemeyeceğim çünkü duyduğuma göre herkesten farklı fiyatlar alıyormuş. Ne çıkarsa artık bahtınıza :) Erol's Restoran'a gelirsek Veranlar'dan daha lüks bir yer burası lakin nedense ne mezelerini ne de servisini Veranlar kadar sevdim. Fiyatı da Veranlar'dan çok daha yüksek. Pazartesi geceleri Veranlar Pazar geceleri Erol's Restoran kapalı. Ona göre planınızı yapıp bu meyhaneleri de gece gezmelerinize ekleyebilirsiniz.
Fotoğraf Listesi:
1- Kantara Kalesinden İskele tarafı
2- Gotik kiliseden çevrilmiş Selimiye Camii
3- Bellapais Manastırı kalıntılarının iç kısmı
4- Büyük Han
5- Dağ başını duman almış... St Hillarion kalesi
Nerede Koşulur: Girne'de sahil kesimi biraz yokuş ama koşmak için uygun
Nerede İçilir?: Öncelikle meyhanelerde... Girne sahildekiler biraz pahalı olabilir lakin meyhanelerde yemek de içki de uygun fiyatlı.
Gezinin İlk Beş'i:
1- Meyhanelerde yeme içme faslı
2- Kantara Kalesi'nin manzarası
3- Bölünmüş şehir Lefkoşe ve eski sokakları
4- Gotik Kiliseden dönüştürülmüş ilginç Selimiye Camii
5- Mavi Köşk
Önerilen Sayfalar:
- Kıbrıs Mağusa
- Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento
- Gökçeada
- Malta
- Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
- Atina Kaçamağı
Akşam saatlerinde vardık Edirne'ye. Önce Selimiye Camii'nin az altındaki tarihi otelimizi buluyoruz. Mimar Sinan'ın yaptığı Rüstem Paşa Kervansarayı restore edilip otel haline getirilmiş. Geceliğine 120 TL ödediğimiz bu 500 yıllık odamız gayet iyi ısınıyor ve konforlu. Merkezdeki bu otelde kalmak istemeyenler için başka bi tavsiyem de Selimiye Camii'nin bitişiğinde sayılan Taş Odalar olur. Fatih Sultan Mehmet'in doğduğu saray kalıntılarından en son kalan konaklar restore edilip otel haline getirilmiş. Yanından geçerken güzel gözüküyorlardı.
Akşam yemeği yemek için Kıyık Et Lokantası'na gitmeye karar veriyoruz. Ne yazık ki mekan dolu olduğundan geri dönüp meşhur Köfteci Osman'da yiyoruz yemeğimizi. Bir İnegöllü olarak soylüyorum, gerçekten köftesi lezzetli. Porsiyonu 10 TL.
Merkezdeki sokakları alıışveriş yerlerini arşınlayıp London Cafe-Pub'da sıcak bir şeyler içiyoruz. Yorgunuz ne yazik ki, geç olmadan otelimize dönüp uyuyoruz.
Sabah günlerden pazar ve "Edirne'de nerede kahvaltı yapılır?" ın cevabı olarak Limon Cafe'yi buluyoruz. Meriç Nehri'ni geçip Karaağaç'a giderken sağ taraftaki bu şirin mekanın kahvaltılıkları güzel. Şehrin kalabalığından, binalarından uzaktaki bu yol boyunca bir sürü başka kahvaltı yapılabilecek yer de var, biz denemedik ama deneyip de tecrübelerini paylaşmak isteyenler olursa çok sevinirim. Edirne'de fiyatlar makul. İki kişi tıka basa kahvaltı ve üstüne Türk kahvesine 35 TL hesap ödüyoruz.
Hazır buralara gelmişken Karaağaç'a kadar uzanıyoruz. Yunanistan sınırına Pazarkule'ye çok yakınız. 3-5 km sürüp Türkiye'nin sonuna gidiyoruz ki yolun bitip sınırın başlaması, öteye geçememek garip hisler yaratıyor içimizde. Yarın da Kapıkule'ye gidelim.
Karaağaç merkeze dönünce şimdinin Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan eski garı ve Lozan Anıtını ziyaret ediyoruz. Gar binası hoşmuş. Karaağaç sokaklarında dolaşmak da zevkli. Dönüşte Meriç Nehri üzerinden geçen köprüde biraz vakit harcıyoruz. Edirne'nin tarihi köprüleri çok hoş. Bir kaç tanesi restore ediliyordu Kasım 2012 itibariyle.
Cami gezilerini yarına bırakıp çarşıları geziyoruz ve ardından Sv. Georghi Kilisesi'ne gidiyoruz. Kiliseden dönüşü 'Roman' Mahallesi üzerinden yapıyoruz ve Edirne'nin bu renkli kısmı da gülümsetiyor bizi. Sokak isimlerinden rengarenk binalara, duvarlardaki yazılara kadar çok eğlenceli sokaklar buraları da.
Selimiye Camii'ne yaklaşınca Edirne Müzesi beliriyor karşımızda. Bahçesinde envai kültürün mezarları mezar taşları yan yana dizilmiş. Kimler değil hangi kültürler gelip geçti bu topraklardan düşüncesiyle oturuyoruz bahçesinde önce. Yan tarafta çok eski uygarlıkların mezarları, arkamızda Müslüman mezarlarından toplanmış taşlar, karşımızda Bizans'tan kalma mermer mezarlar, devamında Rum mezarlarından toplanmış taşlar... Müzenin içerisi de bahçesi kadar güzel. Trakya'daki kazılarda bulunmuş cam, pişmiş toprak ve metal eşyaların yanı sıra Osmanlı dönemindan dokuma örnekleri de var içeride. Dün ziyaret ettiğimiz Enez'de bulunmuş çok sayıda eser de var koleksiyonda.
Müzenin üst tarafındaysa Osmanlı döneminden mezar taşlarının sergilendiği bir açık hava sergisi var. Taşlarda yazılanlar günümüz Türkçesine çevrilmiş. "Burası bir mezarlık değildir" yazıyor kapıda, mezarlardan toplanmış taşların sergilendiğini anlatmak için. Metinleri okumak ilginç. Edirne'de ilgi çekici çok şey var ve gittikçe bunlara yenileri de ekleniyor.
Acıkmaya başladık yine. Bu sefer Ciğerci Niyazi'de alıyoruz soluğu. Edirne'de ciğerin porsiyonu en salaş yerde de en meşhur yerde de 10 TL. O yüzden herhalde Niyazi'de bütün masalar dolu ayrıca kapıda da sıra vardı. Neyse ki çok beklemedik. Üstüne de Hayrabolu tatlısı yedim ki Kemalpaşa'nın daha büyüğü ve üstüne tahin dökülmüşü. 5 liralık bu tatlı da ciğer gibi çok lezzetli.
Güneş batarken Meriç Nehri üzerinde olmak için eski Edirne evleri arasından aşağıya yürüyoruz. Bu arada yolumuzu Edirne'nin tek sinagogunun önünden geçirmeyi de ihmal etmiyoruz. Yaklaşık 500 yıllık sinagog da restore ediliyor şu sıralarda. Edirne'yi keşfettikçe daha da bir etkileniyor insan...
Meriç Nehri üzerindeki köprü, güneş batarken fotograf meraklılarıyla dolu. Demek sadece biz değiliz manzaranın etkileyiciliğini duyan. Nehir kenarındaki ağaçlara vuran güneş suda çok hoş görüntüler yaratıyor. Nehrin kenarlarının binalarla değil de ağaçlarla dolu olması çok güzel olmuş.
Kasım ayında hava gayet soğuk. Üzerimizde atkılar, kapşonlu paltolarla anca ısınıyoruz sokaklarda. Akşam için yeniden Kıyık Et Lokantası'na gidiyoruz. Pazar gecesi mekan çok dolu değil ama Edirne'de tüm esnaf gibi buranın işletmecileri de çok kibar ve ilgililer. Yemek ve mezeler de çok keyifli. Eskişehir'deki Bomonti İsmail'in bir gömlek altı lükslükte ama çok daha 'rahat' olduğunu söyleyebilirim. Gece için güzel bir seçim olduğunu anlıyoruz, çok geç olmadan kalkıp sallana sallana otelimize dönerken.
Son günümüze çok yer bıraktık. Otelde kahvaltımızı yapıp önce hemen yan taraftaki Eski Camii geziyoruz. Ardından Selimiye'nin büyüleyiciliğine bırakıyoruz kendimizi. Dini mimarinin güzel örneklerinden birindeyiz. Huşu bulmak isteyenler içeride oturup o dini havayı uzun uzun soluyabilirler...
Selimiye'nin altı Arasta. Meyve şeklindeki sabunlardan, Keçecizade'den kilosu 38 TL'ye badem ezmesi, 12,5 TL'ye Kavala kurabiyesi ayrıca büyük şişesi 7,5 TL'ye Hardaliye alıyorum.
Sonra Bedesten ve Kılıç Ali Paşa Çarşısını gezip atlıyoruz arabaya ve Divan-i Hümayun kulesini ve Sarayiçi'ni ziyaret ediyoruz. Kule şeklinde ilginç bir yapı var karşımızda.
Edirne'deki son durağımız Muradiye Külliyesi ve içindeki Darüşşifa Müzesi. Giriş öğrenci 1TL tam 5 TL. 2004 yılında Avrupa Birliği'nin de ödüllendirdiği müze akıl hastalıklarının müzikle tedavi edildiği tarihteki sayılı Darüşşifa'lardan biri. Bugün, mankenler ve o günkü eşyalarla yeniden o zamanları gözünüzde canlandıracak şekilde düzenlenmiş durumdaki müzenin tıp tarihiyle ilgili kısımları da ilginç.
Edirne çok tatmin etti bizi. Ne güzel bir şehirmiş burası iyi ki gelmişiz, gezmişiz...
Fotoğraf Listesi:
1- Gün batarken Meriç Nehri (Hanidir asli hanidir sureti?)
2- Karaağaç'a doğru köprüden...
3- Eski Camii'nin dış süslemeleri
4- Divan-ı Hümayun
5- Edirne Müzesi'nin bahçesindeki Dormen
6- Darüşşifa'da sergilenen "Hangi makam hangi rahatsızlığa iyi gelir" konulu levha. Halka hizmet Hakk'a hizmet... Okuyun, dinleyin, iyileşin!
Gezinin İlk Beşi
1- Rüstem Paşa Kervansarayı... Mimar Sinan'ın yaptiği bir yerde konaklama imkanı
2- Darüşşifa
3- Bütün yeme içme mekanları (Kıyık, Limon, Ciğerci Niyazi, Köfteci Osman...)
4- Meriç Nehri'nde gün batımı ve köprüler
5- Selimiye Camii ve etrafındaki müzeler,yapılar.
Nerede İçilir: Kıyık Et Lokantası.
Nerede Koşulur: Hava çok soğuk değilse Meriç Nehri sonrası Karaağaç yolu enfes.
Önerilen Sayfalar:
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Gökçeada
- Atina Kaçamağı
- Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e kadar uzanmak...
- İğneada'da iki gün çadır tatili
Beş günlüğüne Fas'tayız. Gezimizi iki gün Marakeş iki gün Fes ve son gün Kazablanka olarak planladık. Kasım ayı itibariyle İstanbul'dan Fas'ın bir tek Kazablanka şehrine tarifeli seferler var. O yüzden Kazablanka'dan trenle geçeceğiz diğer şehirlere.
Gece 00:25'te Sabiha Gökçen'den kalkan Air Arabia uçağıyla 4 saatte ulaşıyoruz Kazablanka'ya. Gece Fas saatiyle 4 gibi havalimanında pasaport kontrolünden geçip ülkeye girdik. Hemen döviz gişesinde para bozduruyoruz. Kasım 2012 kurlarına göre 4.8 dirhem yaklaşık 1 TL. Euro Dolardan daha geçerli bir para birimi burada. O yüzden tavsiyem Euro alıp da gelmeniz ama dolar da iş görüyor. Havaalanında yiyip içmek ne ucuz ne çok pahalı.
Şehre, yani Casa Voyegiers'e trenle ulaşmak kişi başı 40 dirhem. Biz doğrudan Marakeş'e geçeceğiz o yüzden 6'daki trene biniyoruz ve yarım saat 3 durak sonra iniyoruz. Marakeş'e 6:50'de tren var, kredi kartı geçerli ve ücret kişi başı 80 Dirhem. 3 saat sürüyor yol ve son durak Marakeş'te iniyoruz.
Otelimiz (Amour de Riad) Jamaa el Fina'ya çok yakın. Gardan yaklaşık 45 dakikalık bir yürüyüşle, sora sora varıyoruz bu merkezdeki meydana. Gardan Jamaa el Fina'ya yürüyerek ulaşmak isteyenler gardan çıkınca ikinci sola doğru gidip Muhammed V Bulvarı'nı bulup (Shell benzin istasyonundan sağa döneceksiniz) o bulvar boyunca dümdüz giderek meydana ulaşabilirler. Ardından da otelimizdeyiz. Kahvaltı dahil iki kişilik oda iki geceliğine 95 TL. Odamızın avluya bakıyor camı ve odada banyomuz var. Otelimiz Riad denilen eski evden restore edilmiş otellerden. Biraz karanlık ve eski ama memnunuz odamızdan. İnternet de var ama havlu vermiyorlarmış, banyo da arada tıkanıyor. Yine de bu fiyata bu kadar merkezi yer için fiyat çok uygun. Zaten Fas'ta zaman yıllar önce durmuş gibi...

Acıktık. Otelden aldığımız tarifle meydandaki Restaurant Toubkal'i buluyoruz. Fas genel olarak ucuz. Burası daha da bir ucuz sanki, ilk Tajinimizi 6 TL (30 Dirhem) gibi bir fiyata yiyoruz. Bizim güveç benzeri bir şey bu tajin. Artık ne sipariş verdiyseniz ona uygun malzemelerle pişiriliyor. Misal ben Ground beef dedim üzerine yumurta kırılmış köfte geldi. İçecek olarak Almond Milk enteresan geldi bana. Bademi sütün içinde blenderda ufalamışlar gibi. Muzlu süt de sevenleri için taze ve lezzetli.
Artık sokaklarına dalabiliriz Marakeş'in. Souks denilen çarşıları tam bir labirent gibi. Kıyafet, cam, metal ve tahta işler bulabilirsiniz. Pazarlık şart, yeteneğinize göre söylenenin %30-50'sine kadar indirim yaptırabilirsiniz ama sakın unutmayın her zaman daha ucuza satan başka bir yer de vardır. O yüzden bi fiyat belirleyin kafanızda ve o fiyata alabilirseniz alın. Sonra da daha fazla soruşturmayın.
Saatlerce dolaşıyoruz çarşıda... Yüzlerce dükkan, onlarca sokak, geçit, cadde arasında sadece insan kalabalığı değil motorsiklet ve bisikletliler de vızır vızır dolaşıyor etrafta. Bu trafikte sürekli birileri yaralanmalı gibi sanki ama maaşallah hiç kaza görmedim.
Jamaa El Fina meydanı eski şehrin merkezi ve yolumuz hep oradan geçiyor. Bu koca meydanda sabah kobra yılanı ve maymun oynatanlar zurnalar eşliğinde başlatıyorlar eğlenceyi. Çok ucuza portakal suyu satanlar ve hediyelik eşya satıcıları onlara eşlik ediyor. Saatler ilerledikçe yemek standları kurulmaya başlıyor. Yerel yemekler ve kızartmalar tüm meydanı duman altında bırakırken salyangoz satıcılarını da bir köşede görmeye başlıyorsunuz. Merak edenlere tarif etmem istenirse, kürdanla yeniyor, tadı midye gibi, tuzlu ve antenlerine bakmazsanız daha kolay yiyebilirsiniz. Bu arada hayvan oynatıcıları meydanı terk etti çalgı-çengi takımı meydanda yerini aldı bile. Afrika ritmleri meydanı kaplarken köçekler dans ediyor çalgıcılar hikayelerle halkı güldürüyor, bir cüce dansıyla izleyicilerini eğlendiriyor ve sonuçta bir panayır havası kaplıyor her yeri.
Uykusuzuz, erkenden yatıyoruz yemeğin üstüne. Bu arada kuskus bir garip geldi bana... Pek hoşlanmadım belirteyim. Ama moroccon soup fena değil. Aksamları satılmaya başlayan soğanlı gözleme de güzeldi. Hamur işleri idare eder, sütlü kahve lezzetli ve bardakta üç kat görünümü çok hoş, portakal suyu çok ucuz ve taze, nane çayı şekerli ve Arap çöllerinin havasını taşıyor içinde...
Sabah erkenden başlıyoruz şehrin tarihi yerlerini ziyaret etmeye. Koutoubia Camii ilk hedefimiz. Fas'ta minareler köşeli, o yüzden cami gördüğünüzde ilk başta anlamayabilirsiniz bunun cami olduğunu. Bir de Turkiye'de ezanın makamlı okunmasına alıştığımızdan burada bağıra bağıra okunan ezan çok kulak tırmalıyor. Dövecekmiş gibi çıkıyor muezzinin sesi... Bizde olsa kesin dayak yer bu üslupla.
Sonra surlarını leyleklerin beklediği Palais el Badi'nin kalıntılarını ziyaret ediyoruz. Giriş 10 Dirhem. İçeride pek bir şey yok sadece kalıntılar. Ayrıca Koutoubia Camii için bir 10 Dirhem daha istiyorlar ki o kısmı es geçin bence, sadece bir oda var çünkü.Ardindan Bahia Sarayı'na geçiyoruz. Sadece yarısı açık olan bu sarayın işlemeleri ve süslemeleri çok etkileyici.
Ve yeniden ara sokaklar, çarşılar arasında kaybola kaybola meydandayız. Marakeş'te harita kullanmak imkansız gibi bir şey. Sürekli kaybolduk biz... Ve kaybolmuşken Koubba Ba'Adiyn'i Mellah denilen eski Yahudi Mahallesini envai çeşit çarşıyı bulduk durduk. İki günde ne kadar gezilirse gezdik bu karmaşık eski zaman şehrini... Sonra bi dışarıya çıktık Medina'dan ve surların dışındaki şehri turladık biraz da. Saatlerce yürüdük bu her binası pembe-güş kurusu tonlarındaki şehirde. Başka bir renk yok hiç dış yüzeyde ve bu pembe, şehri daha da etkileyici yapıyor. Ayrıca kurumuş ağaçları totem gibi oyarak yaptıkları heykeller de çok hoş olmuş...
Ve gece karanlığında bir daha girmeye kalktık çarşıya ama sadece dükkanlar değil sokaklar arasında geçiş sağlayan çarşılar da kapanmış. Zar zor yarım saatte çıkıyoruz yeniden meydana. Labirent nedir merak edenlere tavsiye ederim... Ama dikkatli olun, hafif tırsmadım desem yalan olur.
Sabah olmadan kalkıp 5 trenini yakalıyoruz Fes'e doğru. Bakalım Fes nasıl bir yer çıkacak?
En İyi 5:
- Jamaa el Fina'nın o panayırımsı ortamı
- Gündüz ayrı gece ayrı labirentimsi rengarenk çarşılar
- Pespembe Marakeş sokakları
- Salyangozun tadı nasıl bilir misiniz?
- Siyah Cellabe... Cizvit Papazı gibi dolaşmak isteyenler için birebir.
Fotoğraf Listesi:
1- Pembe Marakeş sokaklarında bakınırken...
2- Tezgahlardan yükselen dumanlar arasında gece gece Jamaa el Fina
3- Müslüman mahallesinde satılmak üzereyken ele geçirilmiş salyangoz
4- Koutoubia Camii
5- Palais el Badi'nin kalıntıları ve kalıntıları bekleyen leylekler
6- Totem haline getirilmiş kuru ağaçlar
Önerilen Sayfalar:
- Malaga
- Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri
- Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi
- Goree Adası - Dakar
- Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...
- Şarm el Şeyh ve Kahire
- Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı
"Trakya'da görmediğim yerler kalmasın" düsturuyla cuma günü vurduk yola. Aylardan Kasım, İstanbul bile soğukken arabayı kışlıklarla doldurmayı ihmal etmedik, ne olur ne olmaz.
Küçük Oteller Kitabı'nda yer alan bölgenin tek oteli Sığınak, bir süredir bloglarda ve arkadaş sohbetlerinde de karşıma çıkıyordu. Öncelikle 3 saatlik bir yolun ardından Sığınak'a ulaştık ve odamıza yerleştik. Geceliği 150 TL ödediğimiz çift kişilik odamız gayet güzel. İşletmecisi biraz suratsız olsa da mekanı sevdik ve eşyalarımızı bırakıp hemen Erikli Köyü'ne doğru çıktık.
Yazları cıvıl cıvıl (belki de aşırı kalabalık) olduğu betonarme binaların işgalinden belli olan Erikli bu mevsimde hayalet kasaba gibi. Köyde 3-5 otel de var ama sanırım hemen hepsi kapalı. Sahilde yürüyoruz bir süre. Balık tutan biri dışında in cin top oynuyor. İşçimen Otel'in yanında belediyenin tesisi var, mahalle kahvesi gibi bir yer. Burada balık da olduğunu öğrenince giriyoruz içeriye. Az önce balık tutarken gördüğümüz amca tuttuklarından birazını bırakmış buraya. Gözümüze kestirdiğimiz bir tanesini sipariş ediyoruz. Kocaman balıklar, salata ve içecek için 70 TL ödeyip dönüyoruz yeniden otelimize. Erken bir saatte yatıp yorgunluk atıyoruz ki yarına dinç olalım. Bu arada odada klima var ama bu mevsimde biraz zor ısınıyor oda. Neyse ki yorganıydı, kalın kıyafetiydi çok üşütmedik gece... Ama sabah verandada bi saat oturmamıza rağmen kimseler yoktu ortada. Biz de kaldırmaya kıyamadık ve vaktimiz olmadığından odayı boşaltıp ücreti masaya anahtarı verandadaki masaya bırakıp ayrıldık otelden. Derin bi uykudalarmış demek ki araba çalıştırmamıza rağmen hala kalkan olmadı.
Sabah ilk hedefimiz İbrice Limanı oldu. Ardından Yayla Köyü sahiline indik. Güzel bir sahili var Yayla Köy'ün. Tabii yine bu mevsim her yer gibi orası da yazlıklarla dolu olmasına rağmen boş. Ardından Vakıf Köyü'ne geçtik. Vakıf Köyü'nde konaklanacak oteller de var. Ayrıca Satır Et için de merkezinde güzel bir yer var. Biz Küçük Evren Köy'deki meşhur Enver Usta'yı tercih ettiğimiz için ne yazik ki aç kalıyoruz cünkü cenazesi olduğundan Tekirdag'a gidip kapatmış Enver Usta.
Bir sonraki durağımız Enez. İlk işimiz merkezdeki esnaf lokantasında karnımızı doyurmak. Günün ilk yemeği çorba ve köfte. Ardından kaleye gidiyoruz. Ziyaret ettiğimiz kale dünyadaki en son Bizans toprağıymış; İstanbul'un alınmasından 3 sene sonra alınmış. İçerisinde kilise kalıntıları var. Duvarlarında içkilerini içen abilere soğuk havaya rağmen özeniyoruz.
Yan taraftan sokak aralarına iniyoruz. Eski Türk Mezarlığı'ndaki Has Yunus Bey Türbesi eski bi şapelden dönüştürülmüş ve mezar taşlarıyla beraber uhrevi bir hava estiriyor. Ardından arabayla ilçenin sokaklarını turluyoruz... Merkezden Yunanistan'a doğru 200 metre kadar inince aynı anda evler, ilçe ve Türkiye bir anda bitiyor ve çalıların arasında askerlerin nöbet tuttuğu sınıra ulaşılıyor.
Enez'i terk etmeden sitelerin işgalinde olan ancak in cin top oynayan Altınkum'u da görüyoruz ve ardından İpsala üzerinden Edirne'ye doğru yola çıkıyoruz. Geliş yoluna kıyasla çok güzel bir asfalt yol Gala Gölü'nün yanından sizi İpsala'ya kadar götürüyor. Türkiye'nin önde gelen kuş yaşam alanlarından olan Gala Gölü üzerinde uçan kuşları izlemek için ileride buraya yeniden gelmeye karar veriyoruz yolculuğumuz sırasında. Trakya gezisinda sırada Edirne var. Saros Körfezi ilkbahar ve yazın keşfedilirmiş onu anladık bu gezimizde...

Nerede İçilir?: Trakya'da içecek yer bulmak çok zor değil. Köylerde bile içki satılır.
Fotoğraf Listesi:
1- Sığınak'ın bahçeden görünüşü
2- Erikli sahilinde güneş batışı
3- Enez Kalesi içindeki kilise kalıntılarında dolaşırken
4- Has Yunus Bey Türbesi ve etrafındaki sarı yosunlu mezar taşları
5- Gala Gölü
Önerilen Sayfalar:
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
- Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Gökçeada
- Atina Kaçamağı
- Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
- İğneada'da iki gün çadır tatili
- Edirne'de İki Gün
- Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e kadar uzanmak...
- Kaz Dağlarının Eteklerinde...