12 Temmuz 2013 Cuma

Adalar'a Gidiyoruz 3 - Sedef Adası


Adalar bölgesindeki adalar içinde benim için en gizemlisi Sedef Adası oldu hep. Üzerinde toplasan 100 ev bile olmayan bu ada, üzerinde yerleşim olsa da sayıca az olması nedeniyle hep görmezden gelinenlerden biri olmuştur. Adayla ilgili internette çok fazla bilgi olmadığı gibi gidince yapılacaklar konusu da çok muğlaktı benim için. Sonunda planımızı yaptık ve günübirliğine Sedef Adası'na gittik.

Önce ulaşımdan bahsedeyim. Benim 2013 yılı için bulduğum ulaşım yöntemleri 2 tane. Sabah 9 ve 10'da Kartal'dan Prenstur'un tekneleri kalkıyor. Bu tekne saatlerini internet sitesinde göremezsiniz ama telefon ederseniz size bilgi vereceklerdir.

Diğer ulaşım yöntemi de Bostancı'dan Şehir Hatları vapuru ile. Bunun sefer saatlerini de internetten bulamadım ben. Ama merak edene her gün saat 9:30'da Bostancı'dan Büyükada'ya giden vapura biniyorsunuz ve Büyükada'dan sizi bir tekneyle Sedef Adası'na geçiriyorlar.

Dönüş de Şehir Hatları vapuru için akşam 17:20'de Sedef'ten kalkan motorla Büyükada'ya ulaşım şeklinde. Buradan Bostancı'ya gidecek olanlar hemen Bostancı vapuruna geçebiliyorlar. Kabataş'a gidecekseniz iskeleden çıkıp bir daha Akbil basmanız isteniyor. Prenstur'un motoru da saat 17 sularında hareket ediyor ama tam saatini hatırlamıyorum şimdi.

Ulaşım konusunu hallettikten sonra Sedef Adası'ndan bahsedeyim biraz da. Zamanında Damat Ferit Paşa'ya verilmiş olan ada daha sonra onun mirasçıları tarafından bölüşülmüş, günümüzde de az sayıda konutta yaşamın devam ettiği bir adaya dönüşmüştür. Ulaşım imkanları zor olduğundan burada yaşamak hiç kolay olmasa gerek. Ya şehre ulaşmak zorunda olmayacaksın ya da özel teknen olacak ki Sedef Adası'nda yaşayabil.

Ada zaten küçük bir ada, halkın kullanımına açık olan kısım bu küçücük adanın da çok küçücük bir kısmını oluşturuyor. Adaya varınca hemen karşı tarafta ağaçların arkasında bir bakkal var, yanında da polis. Sol tarafta Elio isimli lüks mekan var. Elio ile bakkalın arasındaki yol da "özel mülkiyettir girilmez" tabelasıyla ayrılmış adada yaşayanların evlerine giden yoldur.

Şimdi gelelim adanın gezmeye açık 100 metrelik yoluna: Sağ tarafa devam ederseniz yaklaşık bir 100 metre yürüyerek Port Sedef isimli lüks plaja ve onun yanında da yine girişi paralı olan ama diğer ikisiyle karşılaştırıldığında daha makul olan plaja ulaşırsınız. Biz haftaiçi gittiğimizde Port Sedef'in girişi ücreti 30 TL diğer plajınki 15 TL idi. Biz ucuz olana gittik. Soyunma kabinleri, çok geniş olmasa da 3-5 yiyecek içecek sunan büfesiyle gün boyu idare edeceğiniz olanaklara sahip bir tesis burası. Denize ister betondan merdivenlerle ister az ilerideki taşlı sahilden girin suyu gayet temiz geldi bana. Marmara'da çok fazla denize giren biri değilim ama İstanbul'a yakın bir yere yüzmeye gitmek isteyenler için iyi bir seçenek burası.


Başka? Bu kadar. Sedef Adası'nda bir tanıdığınız varsa evine gidip takılabilirsiniz tabii bir de ama yoksa eğer ada bitti diyebiliriz. Bir günlük deniz sefası için gitmek dışında bir şey sunmuyor ne yazık ki Sedef... Bir gün Sedef'te yaşayan biri beni evine davet ederse diğer tarafları da anlatırım size.

Önerilen Sayfalar:

Diğer adalar için 

Adalar'a Gidiyoruz 1 - Kınalıada 
Adalar'a Gidiyoruz 2 - Heybeliada
Adalar'a Gidiyoruz 4 - Büyükada 

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Büyükada ve yanında Sedef Adası
2- Plajın yukarıdan görünüşü
3- Soyunma kabinleri ve plaj
4- Plaja giden yol


5 Temmuz 2013 Cuma

Belgrad Gezisi - 2

3 ay önce gezdiğim Belgrad'ı bir de başkasının kaleminden okumak isteyenler için ablam Elif Yazıcı'nın Belgrad gezisi:

"Tatil için fazla vaktim yok, bir kaç gün nefes almaya ihtiyaç hissediyor, vize ile falan uğraşmak da istemiyordum. Velhasıl tatil başlangıç modum bu. Nereye gitmeliyim diye kardeşimle görüştüğüm sırada o da Belgrad'da. "Burası çok güzel, neden Belgrad olmasın?" deyince bana da uygun geldi ve yaklaşık bir buçuk ay öncesinden uçak biletimi aldım. 17 Mayıs sabah 7.40 uçağı ile gideceğim, 20 mayıs akşam 20.20 uçağı ile döneceğim. Kalmak için de hostel gibi bir yeri tercih etmek istiyorum. Tatil için isteğim elimde harita bolca yürümek. Booking.com üzerinden merkezde bir hostelde yer de ayırtıyorum... Dinçer'in notlarından, daha önce Belgrad'a gidenlerin izlenimlerinden gidilecekleri, yapılacakları da indirip çıktılarını alınca tatil planım hazır.

İstanbul'a uçuştan bir gün erken gidip kardeşimle Cihangir, İstiklal vs.turladık. İstanbul'da  olmak  dahi kendimi iyi ve canlı hissettirdi. Akşamdan Dinçer bana Belgrad'da kullanabileceğim bir otobüs kartı, biraz Dinar ve Belgrad haritası vererek harita üzerinden gezilebilecek yerleri tarif etti. Hiç gitmediğim bir yeri harita üzerinden anlamam mümkün değil, gitmeden haritayı ve şehir planını çözmem de ha keza... Bu yüzden bolca başımı sallasam da oraya varınca hepsini çözebileceğimi düşünüyordum. Sabah erkenden havaalanına gidip uçağa bindim. Yolculuğun l saat 40 dakika olduğunu duymuştum ancak daha kısa sürüyor. Kalkmamızdan bir müddet sonra kaptanın "kabin ekibi yerlerinize, inişe geçiyoruz" şeklindeki anonsunu duymamız bir oluyor neredeyse. Nicola Tesla Havaalanı merkeze l8 km diye okumuştum, minibüsle yarım saatten fazla sürüyor, ancak dönüşte özel araçla ara yollardan varmamız 10 dakika ancak sürdü.

Türkiye ve Belgrad arasında bir saat fark var, cep telefonumun saatini ayarlamaksızın hep bir saat öncesinde olduğumuzu düşünerek zaman geçirdim. Okuduklarımdan vize uygulamasa da ülke girişlerinde Türk vatandaşlarının sıkıntılar yaşayabileceğini duymuştum. Ne sıkıntısı? Hayatımda hiç bir ülkeye bu kadar kolay girdiğimi anımsamıyorum. Pasaport kontrolünden geçmem saniyeler aldı sadece. Tamam uçaktan inerken Sırp polisi bir kaç kişiyi kenara ayırmıştı, belki de bana yapmadılar bilmiyorum, Türk kadınının pasaport polisiyle karşılaşması harikaydı :)))



Hemen alt kattaki Tourist Information'dan iki tane şehir haritası aldım (neden iki bilmiyorum, oysa elimde Dinçer'in verdiği var, onu kullanacağım ama fazla mal göz çıkarmaz düşüncesi herhalde). Para bozdurmak istesem de havaalanındaki Menjačnica adı verilen (Sırp Ulusal Bankasının amblemiymiş ve Belgrad içinde her yerde bu amblemi görebilirsiniz) büroya soruyorum ancak cevabı anlamasam da sorduğum diğer büroda da  para bozduramayacağımı anladım. Diğer kişiler de benim gibi geri dönüyorlardı. (Tüm gezi boyunca genelde 1€=108 dinardan bozdurdum) Aslında makinalarda da bozdurulabildiğini biliyorum ancak çekiniyorum bundan.


Dinçer'in bana verdiği parayı kullanarak havaalanı çıkış kapısının hemen solundaki A1 minübüslerine biniyorum. (Bilet ücreti 300 Dinar) Slavija meydanında ineceğimi biliyorum, minibüs bir yerde durunca bir yolcuya sorduğum orasının Slavija meydanı olup olmadığı sorusuna kendinden emin evet yanıtını alınca ve ben de inandım tabii. Meğer Merkezi otobüs, tren istasyonunda inmişim. Haritaya göre bayaa bayır yürümem gerekti. Neyseki henüz sabah ve sırt çantam oldukça hafif. Şehrin bana ilk hissettirdiklerini algılamaya çalışarak yürüyüp Hotel Moskva'yı buldum çünkü haritaya göre hostelim bu otele yakın, Kosovska Caddesinde. Caddemi bulunca nasılsa check in saatime daha var diye bir kahvede soluklandım...

Belgrad'da tüm cafelerde ve inanın parklarda dahi ücretsiz wifi var. Geldiğimi yakınlarıma haber verdikten sonra hostele gidip şansımı denemeye karar verdim. Tesadüfen oturduğum cafenin bir kaç bina ötesinde hostel. Check in için saatin 12.00 olduğunu söyleyince tekrar dolaşıp 12.00 de hostele vardım. İnanılmaz merkezi yerde, eski bir binanın 4. kattaki tek bir daire. Alt katlarda tadilat var, sanki boş gibi, giriş biraz izbe ve içeri girince ilk an ürktüğümü gizleyemem ancak sonra tüm düşüncem değişti. Pencerem Post Office'e bakıyor, sola bakınca St Mark kilisesini, sağ tarafa bakınca da Parlamento binasının arkasını  görüyorum. Kaldığım yer tek kişilik bir oda, banyo ve mutfağı herkesle ortak kullandım. Sadece deneyimlemek için ilk kez  bir hostelde kaldım, ancak bundan sonra böyle tatillerde sürekli hostel tercih edeceğimi söyleyebilirim. Görevliler çok sıcak, saygılı, yardımsever...

Hemen eşyalarımı bırakıp yürümeye başladım, önce Terazije Caddesi boyunca yürüyüp sonra Knez Mihaliovayı gezdim. Bizim İstiklal Caddesine benziyor, araç trafiğine kapalı, cadde boyunca mağazalar, sokak müzisyenleri, her türden gösteri yapanlar var. Kalemegdanı bulmuşum farkına varmadan. Belgrad Sava nehriyle resmen ikiye bölünüyor ve bu yer tam nehrin kenarında (Rivayete göre de Sava ve Tuna nehirlerinin kesiştiği noktada ve adı da Kale ve Meydan iki ayrı isimden oluşuyor). Büyük bir parkın içinde hayvanat bahçesi, lunapark, cafeler, müzeler, banklar, surlar ve bir heykel var. Orda dehlizlerin falan fotosonu çekip (!!!!) askeri müzeyi de uzaktan görüp yürüyerek hostele döndüm. Cumhuriyet Meydanındaki National Museum ve tiyatrosunu da kapısından içeri bakarak gördüm ne yalan söyliyim. Ama yollarda Dinçer'in anlattığı tüm heykelleri gördüm. Biraz soluklanıp Belgrad'ın bohem sokağı olarak bilinen Skardlija'yı aramak için dışarı çıktım. Hostelden çıkarken yağmur başlamıştı oralara kadar gittim ancak sokağı tam bulamadım ve döndüm. Böyle tatillerde kesintisiz uyumak ve tam dinlenmiş olmak için bir uyku ilacı almayı tercih ediyorum, ilacımı alıp kitap okuyarak uyuyakaldım.

Ertesi sabah kalkıp hemen hostelin yanındaki St Mark Kilisesi ve yanındaki Rus Ortodoks Kilisesini gezdim. Ortodoks kilisesinde ayin varmış, çekindim ancak içeriden birisi gel diye eliyle işaret edince meraktan içeri girip bir köşeden ayini izledim. Sonra çıkıp yürürken Parlemento binasının önündeki at ve adamın boğuşurmuş gibi (olduğunu düşünmeye çalıştığım) heykelini izlemek isterken önümden doğurmasına ramak kalmış hamile bir gelinin caddede koşturduğunu gördüm. Fotoğraflarını çekerek peşinden gittim, kırmızı ışıkta bekledi. Üstünde gelinlik olduğuna göre doğuma yetişmeye çalışmıyordu mutlaka. Bu arada sol taraftaki eski sarayın önünden bando sesleri geliyordu. Oraya gittim, masalarda oturan şık insanlarla mizansen yaratmışlar ve iki sunucunun sunduğu bir canlı yayın tv programı vardı. Henüz fazla izleyici yoktu ve banklarda yer de vardı. Ancak kahvaltı yapmamıştım, susamıştım, gidip börek ve su alıp gelmeye karar verdim. Ben dönene kadar orası full dolmuştu ve 40 dan fazla hamile gelin ve damat vardı. Biraz önlere geçerek canlı yayını izledim. Sonra alışveriş mağazalarının olduğu ve Kralja Aleksandra bulvarını gezdim.

Dönüşte hostelde biraz dinlenmeye dönerken St Mark Kilisesinin önünde yerel müzisyenler çok şık giyinmiş konuklarla birlikte Ederlezi'yi çalıyorlardı. Süslenmiş kilise önünde duran araçtaki gelin inmiyor, müzik eşliğinde danseden yakınlarına el ve mimiklerle eşlik ediyordu. Keyifle onları izledim, bayaa coştular, başka parçalar da çalıp söylediler, sonra kiliseye düğün töreni için girdiler, ben sızlayan ayaklarımla hostelime döndüm. Sonra biraz hostelde dinlenip tekrar çıktım ve Skardlijayı buldum, tekrar gelmek üzere bakınıp ayrıldım. Orası da küçük bir sokak, Arnavut kaldırımlı, sokak boyunca dışarıya masalarını koymuş yerel müzik gruplarının masalarda şarkılar söylediği barlar, cafeler, restaurantlar var (Rivayete göre eskiden çingeneler yaşıyormuş orada, eğlenceli oluşu ordan kaynaklanıyor herhalde). Ara yollardan Knez Mihaliova'ya inip Kalemegdana gidip güneşin batışını bekledim, bekledim,bekledim... Batmadı! Çok da kalabalıktı, ben de Skardlijaya gidip müzikli bi yerde oturup Sırp köftesi, salata, bira (Jelen diye yerel bir biraları var hafif ancak güzel, sevdim.) ile yemek yiyip hostele döndüm,uyudum.
                 
Pazar günü kardeşimin notlarından Kalenic Pijaca da bit pazarı olduğunu öğrenmiştim. Oraya gitmek istedim. Önce St Mark Kilisesindeki Pazar ayinini biraz izleyip, Taşmeydan parkında dolaşıp aldığım Sırp böreğinden yedim. (Peynirli, etli ve mantarlısını denedim. Hepsi de biraz yağlı olmakla birlikte lezzetliydi. Ancak sıcak yağlı olmasından ötürü sanırım bir daha hiç acıkmıyorsunuz) yürüyerek önce Slavija meydanına ve oradan da Aziz Sava Kilisesine gittim. Orayı ve yanındaki ne olduğunu anlayamadığım küçük kiliseyi gezdim önce. Aziz Sava'da bir ayin vardı. Kitaplarda kilise korolarında şarkı söyleyen ev hanımlarını okumuştum hep, sağda bir kilise korosu ve bir sürü din görevlisi vardı. Kilise korosu ve papazların söyledikleri ilahilerin akustiği güzel ezgi yaratıyordu. Çıkışta üstünde hani bizim höşmerim gibi bir tatlıyı sürdükleri ekmek ikram ediyorlardı. Sonra küçük kilisede bir vaftiz törenini izledim. Sonra yürüyerek Kalenic Pijaca'ya gidiyorum. Çevresi bizim binbir çeşitler gibi ucuz dükkanlarla dolu. Pazarı da gezdim biraz, sebze meyveler bizimkilerle aynı, pembe patatesler ilgimi çekti en çok. Bir kaç küçük tezgah gördüm ancak bit pazarının pazarın içinde olduğunu anlayamayarak döndüm. Sonradan Dinçer söyleyince üzüldüm ancak eski eşyalara çok da merakım olmadığı için fazla önemsemedim. Pazardan Türk ve Yunan baklavalarından birer dilim alıp bir parkta tadına baktım. Tad olarak aynı ancak ikisine de aşırı limonlu ravak kullanmışlar. Sevmedim. Pazar günü olmasından ötürü tüm dükkanların kapalı olduğunu söylemeliyim.


Hostelde biraz dinlendikten sonra bu kez önce Skardlija'da yemek yiyip sonra kesin kez güneşi batırmaya kararlı çıktım hostelimden. Ancak yolda bir dükkandan gelen güzel kokular üzerine aldığım içi mantarlı, peynirli bir börekten(tavsiye ederim,çok lezzetli) yiyince yine açlığım gitti ve yemek yemekten vazgeçtim. Zaten sabah sıcak sıcak yediğim burek'ler genelde mideme oturuyor ve gün boyu kendimi aşırı tok hissediyordum. Bu sefer güneşi batırmayı başardım... Ertesi gün geri döneceğim, eşyalarımı toparladıktan sonra ertesi sabah biraz alışveriş yapmak için erkenden hostelden çıktım. Pazar günü tüm dükkanlar kapalıydı, günlerden pazartesi ve saat 9.00 da açılmasını bekledikten sonra Terezija Caddesi ve Knez Mihaliova'da alışveriş yapıp cafelerde vakit geçirdim. Hostelden check out saat ll.00 de ancak benden sonra o gün boş olduğunu söyleyerek rahatlıkla uçak saatime kadar kullanabileceğimi söylediler (Booking.com da harika şeyler yazacağım sizin için diye geçirdim içimden). Uçağım 20.20'de kalkıyordu, bu kez güneşi uçaktan batırıp(demekki yüksekten daha kolay batırılıyor) güzel duygularla ayrıldım Belgrad'dan. Tekrar gelir miyim? Bir kaç gün soluklanayım diye bildik bir yer ararsam evet, ama yeni yerleri görüp, yeni kentlerde kaybolmadan dolaşabilecek kadar biliyor olma duygusu ile yeni yerleri tercih edeceğimi biliyorum."

Önerilen Sayfalar:

* Nisan ayında gezdiğim Belgrad gezi notlarım için: 

Belgrad'da Üç Gün

* Belgrad'a gelmişken etrafta gezilecek yerler arayanlara: 

Budapeşte'de 3 Gün
Bosna Hersek gezimiz: Saraybosna ve Mostar
Bir günlük Bratislava Gezisi

13 Haziran 2013 Perşembe

Taksim Gezi Parkı Gezisi

Elimizdeyken değerini yeterince bilmediğim kaybederkense dört elle sarıldıklarımızdan birini dolaşacağız bugün. Bütün bir ülkeyi ayağa kaldıran Gezi Parkı'nı 8 Haziran 2013'te yani olaylar daha nereye varacak bilmiyorken sıcağı sıcağına gezmek istiyorum sizlerle... Önce bi tarihe not düşmek adına benim gözümden neler yaşandığıyla ilgili biraz uzunca bir girizgah:

Taksim Meydanı'nın hemen yanındaki, bu aslında oldukça küçük park onbinlerce kişiyi bedenen, milyonlarca kişiyi ise kalben bir araya getirebilme kapasitesindeymiş de bilmiyormuşuz meğer.

Her şeyi Gezi Parkı'na AVM yapma projesi kapsamında Kalyon İnşaat'ın park duvarlarını yıkmaya kalkmasıyla başlatacağım. Elbette yavaş yavaş geriye gidecek olursak Emek Sineması'nın yıkılıp yerine AVM yapılması projesi, gittikçe artan polis şiddeti, Üçüncü Köprü'nün ve Havalanı'nın şehrin kuzeyindeki son yeşil alanları da yapılaşmaya açacak olması, hükümetin sürekli yasaklar getiren antidemokratik uygulamaları, hatta yan tarafındaki Ağa Camii'ni çatlatmak pahasına inşa edilen Demirören AVM hep bir rahatsızlık biriktirdi halkta. Gittikçe yaşanmaz hale gelen İstanbul'da trafik çilesini çözecek kalıcı - sürdürülebilir uygulamalar yerine hep bir peşkeş çekme ya da yağma kaygısıyla geleceğe hiç bir şey bırakmamacasına alınmış hissi yaratan kararlarla karşılaşmak da herkesi çok kötü etkiliyordu. Altyapı çalışmaları yapılmadan inşa edilen AVM'ler tüm şehirde trafiği kilitliyordu.

İşte böyle bir havada başladı Gezi Parkı'ndaki ağaçları korumak için yapılan eylemler. Bir grup aktivist Gezi Parkı'na çadırlarıyla yerleşip parkı ve kesilmeye çalışılan ağaçları korumak için eyleme başladığında her şey gayet normaldi. Ancak herhangi bir eylem, herhangi bir direniş yönetim kademeleri gözünde 'hemen ortadan kaldırılması gereken bir bela'ydı. Sabah saatlerinde parkta bekleyenlere polis gaz bombalarıyla saldırdı. Biber gazı da kullanarak yapılan müdahalede özellikle yüzüne biber gazı sıkılırken kımıldamadan bekleyen 'kırmızılı kadın'ın cesaretinin ne anlama geldiğini o gün anlayamayanlar, ilerleyen günlerde gaza maruz kaldıkça anlamaya başladılar.

31 Mayıs'ta gündüz 4 gibi ulaştım Taksim'e. Akşam 7'de herkes toplanacaktı Gezi Parkı'nı korumak için. Park polis tarafından işgal edilmiş, etrafı barikatlarla kapatılmıştı. İstiklal Caddesi her zamanki gibi kalabalıktı ve polis panzerleri bir araya gelen grupları dağıtmaya çalışıyorlardı. Sorun şuydu ki polis ilerideki gruba saldırınca buradakiler bir araya geliyor, polis buraya saldırınca ilerideki gruplar toplanıyordu. İstiklal Caddesi ve ara sokaklar gaz bombalarıyla insansızlaştırılmaya çalışıldıkça direnen halk daha da kalabalıklaşıyordu. Etraftaki dükkanların önemli bir kısmı halka kapılarını açarken Starbuck's kapılarını kapatıyor (Gelen tepkiler üzerine bir daha da açamadı zaten), Mado halka değil halka saldıran polislere yardım ediyor, Kızılkayalar da keza direnen halka ağza alınmayacak hakaretler etmeyi tercih ediyordu. Divan Otel'in, gaz bombalarına maruz kalan halka yardımları ise herkesin dilindeydi.

31 Mayıs Cuma akşam 19:00. Sıraselviler, Harbiye, Gümüşsuyu... Her yönden Gezi Parkı'na ulaşmaya çalışan halka karşı polis Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'na çekilip halka bombalar yağdırarak meydanı korumaya girişti. İstanbul'da olağanüstü şeyler yaşanırken tüm medya sanki hiç bir şey olmuyor gibi davranıyordu. Halk da bunun üzerine Twitter ve Facebook üzerinden haberleşmeye başladı. Birebir duyulan haberlerin kimileri yalan çıkabiliyordu ama haberleri duyanlar, gaz bombalarını ve bombalara maruz kalanları görenler meydanlara akıyordu.

Cuma gecesi 11'de terk ettiğim Taksim'e cumartesi akşamı 5'te ulaşabildim. Cumartesi günü öğleden sonra 4 gibi polis Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'nı boşalttığı için ben gittiğimde meydan ve parkta kutlamalar çoktan başlamıştı. Kimler yoktu ki meydanda? Sosyalistler, Çevreciler, Komünistler, Anarşistler, Ulusalcılar, Geyler, Kürtler, Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Beşiktaşlılar, Ülkücüler, Anti-Kapitalist Müslümanlar, Atatürkçüler ve daha aklıma gelmeyen bir dolu kesim. Bir dolu da hiç bir örgüt altında yer almayan insanlar doldurmuştu parkı. Sonraki bir hafta boyunca park ve etrafında yüzbinlerce insan bir aradayken, etrafta inşaat çalışmalarının kalıntıları duruyorken polis saldırılarına maruz kalanlar dışında (bir de AKM inşaatında dolaşırken düşen kağıt toplayıcısı vatandaşın yaralanmasını duyduk) hemen hiç bir problemin meydana gelmemesi polisin davranışlarının gösterilerdeki çatışmaları yaratan unsur olduğunu ispatlıyor gibiydi sanki.

Polis önce ağaçları ve parkı korumaya çalışan halka saldırdı, sonra yapılan saldırıya kayıtsız kalamayanlara... Polis halka saldırdıkça direnenlere katılanların sayısı artmaya başladı. Yıllardır süren antidemokratik uygulamaları ortadan kaldırma iddiasıyla gelen hükümetin kendi padişahlığını uygulamaya geçirmesinden rahatsız olan AKP karşıtı ya da AKP'li herkes polise direnen halkın yanında yer almaya başladı. Tayyip Erdoğan "Bunlar 3-5 çapulcu" dedikçe daha da arttı sayı, "Ne yaparsanız yapın, Gezi Parkı'na AVM inşa edeceğiz!" dedikçe daha da arttı, "Höt!" dedi sayı ikiye katlandı "Zöt!" dedi daha da arttı sayı.

Tayyip Erdoğan ülke bu haldeyken hemen yurtdışına gitti. Olayları çözme işini daha yumuşak tavırlar üstleniyormuş gibi yapan Abdullah Gül ve Bülent Arınç üstlendiler. Ancak tavır yine aynıydı: Suçu halka yükleyip, özür diliyormuş gibi yapıp aynı tarzda halka saldırmaya devam etmek! Olayların başından itibaren tüm televizyonlar baskı altına alındığı için (Halk TV ve Ulusal Kanal'dan olayları izlemeye başlayana kadar) Norveç televizyonunu internet üzerinden canlı takip eden halk 3 Haziran itibariyle olayları ana akım medyadan da izleyebilmeye başladı. Yukarıdan emir geçmişçesine aynı anda başlayan haber yayını "haberleri baskı altında tutunca zemin kaybediyoruz. Serbest bırakmış gibi yaparsak en azından kontrol altında tutabiliriz" amacı güdüyor gibiydi. Özellikle hükümete yakınlığıyla bilinen gazeteler ve televizyon kanalları olayları çarpıtarak veriyorlardı. Yolda dinlediğim TRT Radyo 1 yayınında  meydanlardaki gösterici sayısının azalmaya, barikatları belediyelerin kaldırmaya başladığı belirtiliyordu. Her gün Taksim'e korkarak gittim. 80 sonrası her türlü gösteri ve eylemde polisin halka uyguladığı şiddet, katılımcıların yıllarca hapis yatması ve fişlenmeleri hepimizi o kadar sindirmişti ki halkın çok büyük bir kesimi gerçekten çok korkuyorduk. "Acaba bu akşam da Park'ta birileri olacak mı?", "Halk Hükümetin açıklamalarından korkup parktakileri yalnız bırakır mı?", "Polis saldırısı tehdidi insanları vazgeçirir mi?" gibi sorularla Gezi Parkı'na her gelişimde kalabalık daha da artıyordu. İş dışındaki tüm vakitlerimde parktaydım ve o kadar çok arkadaşım da parkı korumak, direnenleri desteklemek için parka geliyordu ki... Haksızlığa karşı polise direnme cesareti gösterenler sadece Taksim'de değil İstanbul'un değişik semtlerinde de eylem yapıyorlardı. Beşiktaş çok karışıktı. Kadıköy'den Taksim'e ulaşmak isteyenleri engellemek için vapur seferleri iptal ediliyor halk yine de köprüden yürüyerek Taksim'e ulaşıyordu. Demokrasiye inanan insanlar en demokratik haklarını kullanmak için bir araya geliyorlardı.

Taksim bütün dünyanın öyle gündemindeydi ki polis tamamen çekilmiş, bir nevi "bakın Türkiye'de her şey yolunda. Polis şiddeti falan yok." mesajı verilmeye çalışıyordu. Oysa Ankara, İzmir, Antakya ve daha bir dolu şehirde polis öyle sert müdahalelerde bulunuyordu ki Gezi Parkı'ndakiler bile bütün ilgiyi oralara yönlendirmeye çalışıyorlardı.

Tayyip Erdoğan'ın Afrika gezisi dönüşü daha ilginç olaylara gebeydi. İlk başta "%50'yi evlerinde zor tutuyorum" diyen, Gezi Parkı'ndaki olayları "Polis izinsiz gösterilere müdahale eder" şeklinde yorumlayan Tayyip Erdoğan'ın geldiği gece SMS mesajlarıyla insanlar Atatürk Havalimanı'na toplandı. Taksim miting yeri değil diyenler havalimanında miting düzenlediler. Valilikten izin alınmamasına rağmen polis kimseye müdahale etmedi. "Kalabalık kendi kendine toplandı organize bir olay yok" dendi ancak ses sistemi bile kurulmuştu... İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylenmeye devam ediliyordu. Ertesi gün 7 gazete birden aynı manşetle çıktı: Resmen basına haber servis edilmiş "bu haberle çıkacaksınız" denmişti. Kopya çeken öğrenciler bile en azından biraz değiştirir cevabı ki anlaşılmasın, bunlar onu da yapmadılar.

Sonuç itibariyle Gezi Parkı'nda toplananlar buradan ayrılmamacasına meydanı korumaya devam ediyorlardı.

Bu uzun girizgahın üzerine Gezi Parkı eyleminde park ne durumda onu anlatayım biraz da. Gerçi bu güzel olayı görmeye o kadar çok insan geldi ki...

Parkın meydana inen merdivenleri eylemler sırasında partiler tarafından tutulmuştu: BDP, Anti-Kapitalist Müslümanlar, Sosyalist-Komunist oluşumlar... Parkın içiyse daha çok sivil toplum örgütleri (çevreciler, eşcinseller vs.), bir örgüte bağlı olmayanlar ve Ulusalcılarla doluydu. Parkın Gezi Oteli tarafından ilerledikçe yemek dağıtan stant ve en sonda Revir, revirin solundaysa Yemekhane yer alıyordu. Kapitalizm parkları AVM'ye çevirmeye çalışırken parkta toplananlar elbirliğiyle mutfak kurup burada pişirdikleri yemekleri ücretsiz parktakilere dağıtarak adeta başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorlardı. Gerek mutfağın gerekse diğer kısımların ihtiyaç listeleri en kısa zamanda halk tarafından karşılanıyordu. Erzaklar tamamlanıyor battaniye, çadır, yağmurluk hatta jeneratör ihtiyacı bile bir şekilde tamamlanıyordu.

Olayların başlangıcında Taksim'de otobüsler ve canlı yayın araçları yakıldı, kullanılamaz hale getirildi. Ardından da polis saldırısını önlemek için barikat olarak kullanıldılar. Taksim'e çıkan bütün yollar halkın barikatlarıyla kapatıldı. Bunlardan biri hemen meydandan Gezi Otel'e doğru giderken olan kütüphaneye dönüştürüldü. Bir başka kütüphane de parkın diğer ucuna inşa edildi. Buralara kitap bağışlayabilir ya da buradan ücretsiz istediğiniz kitabı almak mümkün. 

Bütün bu anlattığım süreçte Açık Radyo mütemadiyen parktan haberler yayınlayan ve canlı bağlantılar yapan bir radyo kanalına dönüştü. Parktan uzakta olduğumda bir çok bilgiyi oradan alma şansım oldu. Gezi Parkı'nda bulunan derneklerden biri de ... Derneği. Türkiye'deki Ermeni derneklerinden biri olan ... Açık Radyo'nun canlı bağlantılarına katılan derneklerden biriydi. O yayından öğrendik ki parkın bulunduğu alan, İnter Continental Otel, TRT binası ve Harbiye Orduevi Cumhuriyet'ten hemen sonra 30'lara kadar Ermeni mezarlığıymış. Ardından alınan bir kararla mezarlık ortadan kaldırılmış ve bir iddiaya göre de mezar taşları Gezi Parkı'nın altına gömülmüş. Aynı bakış açısıyla devleti yönetenlerin şimdi de Gezi Parkı'nı benzer bir şekilde yok etmesini önlemek için onlar da Gezi Parkı'ndaymış.

Parkta en çok alkış alan herkesin çok pozitif yaklaştığı gruplardan biri de gökkuşağı bayraklarıyla parkta yer alan eşcinsellerdi. Ellerindeki dövizlerle parkta her yürüyüş yaptıklarında çılgıncasına alkışlandılar. LGBTT örgütleri olayların en başından itibaren hep en ön saflarda yer aldılar. 

Parkın meydan tarafındaki girişi kendilerine mesken edinen Anti-kapitalist Müslümanlar da parkın çok saygı duyulan renklerindendi. Cuma günü cuma namazı kılarlarken diğer gruplar tarafından bir zarar gelmemesi için zincire alındılar ve rahatça namaz kılmaları sağlandı. Keza girişteki bir barakayı da mescit haline getirdiler ve ibadetlerini orada gerçekleştirdiler. 

Kandil günüyse park kandil simitleriyle doldu. Herkes birbirine kandil simidi ikram ediyordu. Kandil günü parkta içki içilmedi.

Inter  Continental Otel tarafında ise çok güzel bir bostan hayata geçirildi. Bahçelerden uzaklaştırılıp toprakla ilişkisi kesilen halkın parkı yapılaşmaya açmamak için işgali sonrası attığı en güzel adımlardan biriydi belki de bu bostan. 


Parkın etrafındaki iş makinalı da rengarenk boyandı. Duvarlardaki grafitiler, yazılar bundan yıllarca sonra da unutulmayacak eminim ki. 


Parkta geceleri de yoğunluk azalsa da oldukça sağlam bir kalabalık oluyor. Parkta kaldığım gece saat 4'e 5'e kadar dinmedi sloganlar, bağırışlar. Saat 7 gibi de uyandırma ekipleri dolaşmaya başladı. Hemen ardından da önce parkta temizlik başladı. Kalabalık hazır azalmışken pırıl pırıl yapıldi park. Ardından şenlik yerine dönüştü park. Kalabalık parkı doldurmadan futbol oynayanlar, yoga yapanlar envai çeşit farklı organizasyon parkın dört bir köşesinde icra ediliyordu. Başta da anlatmaya çalıştığım gibi vahşi kapitalizmi fütursuzca uygulayan hükümetin insana yabancılaştıran, sadece para hırsıyla yapılan tüm faaliyetlerine tepkiydi bu direniş.

Olayların sonunu görmeden sıcağı sıcağına yazmak istedim bu yazıyı. Sonu nereye gider aşırı bir güç kullanımıyla bu güzel park dağıtılır mı gibi soruların cevapları beni çok korkutuyor. Direniş ilk başladığı günler kadar korkmuyorum belki ama hala çok korkuyorum... İnsanların Gezi Parkı'nı yalnız bırakmayacağını neyse ki anladım. İlk günler parka her gelişimde "Bu gece de mi eylem var?" diye soranlar oluyordu. Neyse ki artık ben gelmek isteyenlere "Aşırı bir kalabalık var, parka girmek bile çok zor" deyip kalabalık yatışana kadar gelmemelerini tavsiye ediyorum. Yine de ülkenin diğer şehirlerindeki parklarda en küçük bir toplanmaya dahi gaz bombalarıyla saldıran polisin bu güzel parkı da yok edip yerine AVM, recidence ya da müze yapmak için inşa etmesinden çok korkuyorum. İlk yemek yapılacağı gece Mutfak kısmına gidip "Neye ihtiyacınız var lütfen söyleyin hemen alıp geleyim" dediğimde mutfakta çalışan arkadaşın cevabıyla bitireyim: "Her şeyimiz var çok sağolun, bi tek yanımızda olun ve bizi yalnız bırakmayın başka bir ihtiyacımız yok."


Fotoğraf Listesi:

1- Gümüşsuyu'ndan barikatların arasından geçerken görülebilen "Taksim Komünü'ne Gider" afişi
2- Bostanın yan tarafından bir sahne
3- ELimde koca bir E harfiyle poz veren ben :)
4- Park etrafındaki zekice süslemelerden biri: Satranç taşları
5- Aynı gün aynı manşetle çıkıp Türk basınının durumunu bize özetleyen 7 gazete
6- Gezi Bostanı
7- Pembe iş makinası Gezi'nin en güzel objelerinden biri olarak zihinlerdeki yerini koruyacak
8- Duvarları süsleyen güzel afişlerden biri

Önerilen Sayfalar:

* Gezi Parkı işgali sonrası Yel Değirmeni'nda bir işgal evi - Don Kişot: Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
* Avrupa'dan alternatif yaşam örneği: Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
* Hamburg'da bir işgal evi - Rota Flora: Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün




6 Haziran 2013 Perşembe

Singapur'da İki Gün

Şubat ayında 10 buçuk saat süren bir uçak yolculuğuyla indik Singapur Changi Havaalanı'na. 6 saat saat farkı yüzünden indiğimizde bizim bedenimiz sabah 10:30'u gösterirken Singapur'da akşamüstü 16:30 yaşanıyordu. Gayet büyük bir havaalanı burası.Singapur'dan sonra Bali'ye gideceğiz ve dönüşte Singapur'da beklememiz olacak, o zaman burayı rahat rahat keşfederiz. 

Havaalanından şehir merkezine gitmeden önce Tourist Information'a uğrayıp harita ve bir kaç bilgi alıyoruz. Havaalanında döviz değiştirme oranları çok iyi olmadığından az miktarda döviz değiştiriyoruz. Şubat 2013 itibariyle 1 S$ 1,42 TL yapıyor.

Şehre ulaşım için önce havaalanındaki trenle Terminal 2'ye gidiliyor. Oradan da önce makinadan bilet alıp ardından Tanah Menah istasyonuna gidip burada tren değiştiriyoruz. Otelimiz "Bencoolen Hotel 81". Singapur'da her yerde Hotel 81 var o yüzden yolda gördüğümüz ilk Hotel 81'e girme hatamızdan sonra doğru otelimizi bulup yerleşiyoruz. 3 gece 2 kişi kahvaltı hariç 360 S$. Otelimiz gayet merkezi çok basit bir otel. 

İlk gecemizde dünyanın sayılı kulüpleri arasında gösterilen Zouk'a gitmeye karar veriyoruz. Günlerden çarşamba... Bu da demek ki Zouk'ta Ladies Night var, kadınlara giriş ücretsiz, erkeklere de 25 S$ iki içki de dahil. Aslında çarşamba gecesi Zouk'ta Mambo Night oluyor diye özellikle gidiyoruz. Singapurlu arkadaşımdan daha önce ününü pek çok kez duyduğum Mambo Night'ta aynı figürlerle dans eden insanlar çok ilginç gelmişti bana. Ama nedense artık Mambo Night yapılmıyormuş. Mekanın genç kızlar ve oğlanlarla dolu olduğunu da belirteyim... 

Sabah erken kalkmak adına Türkiye saatiyle 8:30-9 gibi yatıyoruz. Sabah da makul bir saatte kalkıp kahvaltı için Yakun Kaya Toast'çusunun Cathay Alışveriş Merkezi'ndeki şubesine gidiyoruz. Geleneksel Singapur kahvaltısı böyle bir şey oluyormuş: Şekerli tereyağlı tost, az pişmiş yumurta ve kopi (kahve - içine kendileri şeker koyuyorlar hazırlıklı olun). Benim gibi, tuzlu kahvaltı yapmaya alışkınsanız ilk başta yadırgayabilirsiniz.

Hazır Orchard Road'un başına gelmişken başlıyoruz Singapur'un bu en meşhur alışveriş caddesini gezmeye. Dünyanın hemen tüm ünlü markalarının bir kaç tane mağazası var bu caddede lakin fiyatlar hiç de ucuz değil. Arada "3 tanesi 10 S$" mağazaları da var. Çin malı ucuz ürünler satılıyor buralarda. 

Orchard Road gezimizin sonlarında yağmur bastırıyor. Çin mahallesine yürümeyip metroyla gidiyoruz ıslanmamak için. Singapur'da bir bölgeden başka bir bölgeye geçerken insan profili hemen değişiyor. Çin mahallesinde yazılar Çin alfabesine dönüyor, İngilizce soru sorduğumda çok az cevap alabiliyorum, Orchard Road'daki o tertemiz sokaklar yerini çok daha pis yerlere bırakıyor... Alışveriş merkezlerinde geziyoruz önce. O lüks markaların hemen hiç biri yok. Karnımız acıkmaya başladı ve benim Çin yemeklerine yumulasım var. Önce ördek rosto yiyorum. Fiyatlar makul ama lezzetli şeyler gelmiyor tabaklarımıza. O pilav neyin nesi öyle? Neyse ki derisini ayıklayınca ördek yeniyor. Bu arada vitrinlerde kafasıyla bütün halde asılı duran kızarmış ördekler de işimizi çok zorlaştırıyor... Neyse, tabaklarımızdakilerin çoğunu yiyip yan tarafa geçiyoruz. Buraya kadar gelmişken kurbağa yemek niyetindeyim. Yine kötü bir pilavla servis ediliyor 5 S$ ödediğim "Dried Frog bla bla" isimli yemeğim. Kurbağa eti tavuk etine benziyor. Tadı gayet lezzetli. Sanırım bacaklarıydı yediğim kısım. Frog Porridge isimli çorbamsı kurbağa yemeğine cesaret edemedim ama. Benimkisi böyle sosuyla falan gayet lezzetliydi. Yine olsa yenir, öyle bir şey yani. Bu arada yanında içtiğim 2S$'na satılan taze Dragon Fruit meyve suyu da güzeldi. 

Saçaklardan geçerek etraftaki tapınakları ziyaret etme vakti artık.  Önce bir Budist tapınağı buluyoruz. Yine etkileyici bir mimari, etrafta tütsüler yanıyor, içeride tek bir sesten dua okuyup ibadet eden insanlar, sarı kumaşlara sarılı Budistler... Ardından Çin tapınağı buluyoruz bir tane. İçeriye ayakkabılarla girilmediğinden sadece dışında dolaşıyoruz. Çin mahallesi çok hoşuma gitti. Çin'i ziyaret etmemiş biri olarak etkilendiğimi söyleyebilirim.

Chinetown'ı geride bırakıp metroyla Little India'ya geçiyoruz. Bu sefer herkes bir anda Hintliye dönüşüyor. Yemekler değişiyor, kokular, satılan ürünler değişiyor... Mustafa Center isimli mekan kocaman bir market. Giriş katı elektronik, kişisel bakım ve aksesuar üstüneyken alt kat kıyafet, üst kat da yiyecek ürünlerin satıldığı yerlerden oluşuyor. Pek bir şey yok gerçi içeride, dolaşıp çıkıyoruz... 

Dönüşte artık yağmur iyice azalmış durumda. Yürüye yürüye otelimize dönerken bir Thai restoranında Pad Thai yiyoruz. Ardından gezimiz sırasında aldıklarımızı otele bırakıp yeniden yollara vuruyoruz kendimizi. Sırada Marina Square ve Raffles Hotel var. Marina Square alışveriş merkezinin yemek katının manzarası hiç fena değil... Gayet pahalı mağazaları dolaşıp Raffles Hotel'in barına geçiyoruz. Bu tarihi otelin barı kolonyel dönem otellerini hatırlatıyor... Doğuyu ziyarete gelmiş batılılar hem tavandan sarkan pervaneler hem de Singapore Sling'leriyle serinlerken bir yandan da maceradan maceraya koşuyorlar...  Karşımızda oturan Amerikalı gerçekten sarhoş mu yoksa sarhoş taklidi mi yapıyor? Şu cep saatine bakan adam kimi bekliyor acaba? Peki ya çekik gözlü garson bizi mi dinliyor karşıdaki Amerikalıyı mı gözlüyor? Bu turistik otel hem atmosferi hem de tatlı Singapore Slingleriyle çarptı beni. Bu arada tanesine 30 S$ ödediğimizi de belirteyim. 

Gece geç olmadan yatıp sabah yine erken kalkıyoruz. Bu sefer otelimize yakın, 24 saat açık olan Kopitiam'da kahvaltımızı yapıp yürüyerek Singapore Flyer'a gidiyoruz. Şansımıza yağmur yok ve hava açık. Kişi başı 33 S$ ödeyip biniyoruz bu, dünyanın en büyük dönme dolaplarından birine. Ne güzel gözüküyor Singapur buradan... Bir tur yarım saat sürüyor. Bolca fotoğraf çekiyoruz yukarıdan. Şehrin Marina kısmında gezmeye çok fazla vaktimiz olmadı ne yazık ki. Ama bugün de vaktimiz olmayacak gibi çünkü son gün için tercihimizi Universal Studios'tan yana kullanıyoruz. Yakınlardaki Promenade istasyonundan turuncu hatta binip yaklaşık 45 dakikada tüm şehri dolaşıp Harbour Front istasyonuna varıyoruz. Yürüsek de neredeyse bu kadar sürerdi. İnmemizle Vivo City Alışveriş Merkezi'nin içinde buluyoruz kendimizi. Üçüncü kattaki bilet gişeleri Universal Studios biletleri hariç her bileti satıyorlar. Bir tek Sentosa Express bileti alıyoruz 3,5 S$'na ve bir durak sonra iniyoruz. Sentosa Adası bir dolu eğlenceli aktiviteyi içinde barındıran bir park. Özellikle çocuklu aileler ve gençler için 2 günü bu adaya ayırmak iyi bir fikir olabilir. Adadaki plajda denize girmek de mümkün. Ama bizim hedefimizde bir tek Universal Studios var. Daha önce hiç bir tema parkına gitmediğim için buradaki roller coster'lar, 5 boyutlu sinemaların biraz daha gelişmiş halleri hoşuma gidiyor. Kişi başı 70 S$ biletler. İlk baştaki Hollywood ve New York kısımlarında çok fazla vakit geçirmeden (bir tek Steven Spielberg'ün film efektleriyle ilgili New York'ta fırtına kısmını ziyaret ettik) ilk olarak Ancient Egypt kısmına gidiyoruz. Buradaki roller coster en basitlerinden. Sonra Lost World kısmında botta ıslanıp Far Far Away kısmında (daha çok küçük çocuklara yönelik) Shrek'in 3 boyutlu maceralarını izleyip Sci-Fi kısmına geçiyoruz. Burada iki roller coster var, biri Human diğeri Cyclon. Cyclon bana çok daha eğlenceli geldi. Human'dan bi gömlek üstün diyebilirim. Yağmur yeniden başlayıp şimşekler çakınca özellikle açıktaki aletler bir süre ara veriyor ama kısa süre sonra yeniden açılıyor. En son Transformers'ın 3 boyutlu filmini hareketli aracın içinde izleyip final yapıyoruz. 10'da açılıp 7'de kapanan Universal Studios bizim için bitti sayılır. Karnımız da acıktı. Viva City'ye geri dönüp bir şeyler yiyoruz. Üzerine tatlı olarak Pandan Cake'i deniyorum. Yeşil renk, yumuşacık bir kek ama yavan geliyor biraz. Artık dönme vakti. Metroya biniyoruz yine. Metroya binmek için aldığınız bileti inerken okutmayı sakın unutmayın yoksa çıkamazsınız. Bu arada Singapur'da çok katı kurallar uygulandığını duymuşsunuzdur. Mesela metroda ya da metroya giden kısımlarda bir şeyler yiyip içmek (su dahil) yasak. Buzdolabı magnetlerinin üzerinde bile ülkedeki garip cezalar yazılı. Bu arada bilet makinaları 10 S$ kabul etmiyor, benim gibi boşuna debelenmeyin. 
Sabah erken kalkıp yeniden yollara düşüyoruz. İki günlük Singapur gezimizin ardından Bali'ye geçeceğiz. Metro sabah 6 gibi başlıyor neyse ki. Tanah Melah'ta aktarma yapıp ulaşıyoruz Changi Havalimanına. 

Singapur'da bir kaç günümüz daha olsaydı keşke ve biraz daha güzel bir havada gelmiş olsaydık buraya. O zaman Sandosa Adasında bir gün daha geçirir, dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden biri olan Singapore Zoe'yu gezer, botanik bahçesini, Singapore Flyer'dan görme şansı bulduğumuz ağzından su fışkırtan Merlion'u ve Gardens by the Bay'i ziyaret ederdim. Gece hayatında daha fazla zaman geçirir, Çin Mahallesi'nde geceleri düzenlenen Red Light District turuna katılırdım... Maxwell House'da deniz mahsulleri yerdim, Malezya mutfağı örneklerini biraz daha test ederdim. Velhasılı kelam daha yapacak bir çok şey var Singapur'da. Bir dahaki doğu gezimi yine Singapur üzerinden yapayım en iyisi.

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Singapur'daki yasaklar
2- Sigapore Flyer'dan, tepesinde o meşhur havuz olan Marina Sand Bay Hotel manzarası
3- Çin Mahallesi'ndeki ördekler
4- Çin Mahallesi
5- Universal Studios'un girişi.

Önerilen Sayfalar:

Bali'de Egzotik Tatil
Singapur'da İki Gün
Phuket Gezisi

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Erzurum


Günübirlik geldim yine Erzurum'a. Daha önceki iki gelişimden de biraz bilgi sahibiyim şehirle ilgili ama görmediğim bir dolu yeri bu sefer gezeceğim. Taksiyle şehre iniyorum otelden; bu sefer Polat Renaissance'ta konakliıoruz. Otelin ne yazik ki servisi yok şehre ki dağın başındaki bi otel için büyük bi eksiklik. Erzurum'da taksi ücretleri diğer şehirlere göre biraz pahalı, gezi planınızı yaparken bunu da gözönünde bulundurun.

Önce karnımı doyurmak için Gel-Gör Cağ Kebapçısı'na gidiyorum. Daha önceki gelişlerimde Koç'ta ve Muammer Usta'nın Terminalin o taraflarda açtığı yeni yerde yemiştim. Meşhur Cağ Kebapçılarından bir tek Gel-Gör kaldı denemediğim. Koç'un kebabı gayet lezzetliydi, aslen tatlıcı
olan Muammer Usta ise artık etine güvenmediğinden mi bilmem basmıştı yoğun baharatı cağ kebabına, etin tadı tam alınamıyordu. Gel-Gör'deki cağ kebabı fena değil ama favorim kesinlikle Koç. Koç'taki muamele ve servisde çok daha iyiydi Gel-Gör'den. Cağ kebabı siz dur diyene kadar masanızagelen, şişe dizilmiş etten oluşuyor. Dönere boylamasına şiş sokup kestiklerini düşünün öyle bir şey. Bu sefer beş tane yedim ve fazla geldi. Benim gibi birine 4 şiş yeter sanırım. Cağ kebabının üstüne kadayıf dolması da yiyorum. O da çok lezzetli hele ki benim gibi şerbetli tatlıları seviyorsanız...

Yemek faslının üstüne şehrin merkezi olan Cumhuriyet Caddesi'ne doğru yürüyorum. Yolda Taşhan var. Oltutaşından yapılmış envai çeşit ürünü burada bulabilirsiniz. Tespih meraklısı tanıdıklarınıza hediye de alabilirsiniz.

Cumhuriyet Caddesine çıkınca hemen sağda Yakubiye Medresesi'ni göreceksiniz. Değişik minaresi ve oymalı kapısı görülmeye değer. Eğer cadde boyunca bu sefer sola doğru ilerlerseniz kümbetler ve camilerle karşılaşacaksınız. Türbe misali mezarlar olarak düşünebileceğiniz kümbetler bence Erzurum'da görebileceğiniz en ilginç yapıları oluşturuyor. Hele Üç Kümbetler'in yer aldığı bahçenin mistik havası beni çok etkiledi. Cadde üzerindeki Ulu Camii alçak tavanıyla ulu bir camiden ziyade büyük bir konağı andırıyor. Bursa'daki Ulu Camii'yi anımsatan ismi yüzünden bu hayal kırıklığını yaşamışımdır belki de kimbilir... Çifte Minareli Medrese ben gittiğimde restorasyondaydı. Üç Kümbetler'le beraber bu alanı yenileyip turizme açacakmış belediye, istimlak çalışmaları da devam ediyormuş. Umarım sonuçta güzel bir şey çıkar ortaya... Üç Kümbetler'in arkasında bir tane daha kümbet var görebileceğiniz.

Geri dönüp karşıya geçerseniz Erzurum Kalesi'ni görebilirsiniz. Kalenin içinde bir medrese ve sonradan eklenmiş saatle saat kulesine dönüşmüş bir minare mevcut. Saat kulesine tırmanma şansınız da var aşırı klostrofobik değilseniz. Hasankeyf'teki minareden de Barcelona'daki Sagra da Familia'nın kubbelerinden de çok daha az ürkütücü burası... Ama durmaksızın yükselen merdivenlerden oluşuyor bu kubbe de. Yukarıda manzara güzel, dört taraftan şehri görebilirsiniz.

Erzurum'a gelmişken eski bir sokağı yenileyip cafe-restorana dönüştürdükleri Erzurum Evleri'nde oturmayı da ihmal etmeyin. Müze gibi, eski eşyaların da sergilendiği bu mekana gidince eskiden Erzurum'da evler nasılmış sormayı da unutmayın. Evlerin, odaların yapısıyla ilgili duyacaklarınızın ilginizi çekeceğine eminim. Erzurum'a gelince. Tortum Şelalesi'ni de görmeyi tavsiye ediyorlardı ama şehre 120 km mesafedeki bu şelaleyi de başka bir boş vaktimde ziyaret ederim artık.

Fotoğraf Listesi:

1- Üç Kümbetler etrafında oyun oynayan çocuklar
2- Erzurum Kalesi
3- Üç Kümbetler
4- Saat Kulesinden Erzurum
5- Oltu taşından yüzükler

Önerilen Sayfalar: 

Meke Gölü ve Konya'nın Obrukları
Sümela Manastırı
Mardin - Hasankeyf
Trabzon Uzungöl
Hatay'ın lezzetleri
Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
Trabzon Merkez ve Ayder

7 Mayıs 2013 Salı

İstanbul'da Erguvan Peşinde...


Sabah uyanıp camdan bakarken karşı bahçedeki erguvanın yapraklarını görmemle uyandım konuya: Erguvan mevsimi kaçıyordu! Boş bir günümü erguvanlara ayırmak için İstanbul'u turlama fikri böyle ortaya çıktı.

Mayısın hemen başında attım kendimi dışarıya. İstanbul'da Nisan ayında başlar erguvan mevsimi ve mayıs ayı içinde de biter genellikle. İstanbul denince akla gelen ağaçtır erguvan. Her ne kadar botanikçiler ağaç olduğunu kabul etmeyip çalı sınıfına soksalar da (onlar domates ve salatalığa da meyve derler zaten) bizim için İstanbul'un ağacıdır erguvan. Renge ismini veren çiçekler Nisan'a doğru baharı müjdelercesine şehri boyarken, aklımdaki İstanbul manzarasına bürünür şehir birden. İşte bu Nisan da aynı şey oldu; yaprakları açmadan erguvan çiçekleri kapladı ağaçları. Genellikle Mayıs ayının ikinci yarısında diğer ağaçların tam tersine çiçeklendikten bir süre sonra erguvanlar yapraklanır ve çiçeklerini dökerler. Ağaçların rengi toprağa, yollara yayılır bu gidişle...



İşte hemen evimin karşısındaki erguvanı bu halde görünce önce Yeşilköy sahiline attım kendimi. Sahilin Yeşilyurt'a doğru olan tarafındaki erguvan hala daha çiçekleriyle duruyordu ama yaprakları da yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Gökyüzünde fır dönen uçakların altında vadesini dolduruyordu o da n'aapsın?

Erguvan benim için hep Aşiyan, Rumelihisarüstü ve Boğaziçi'dir... Yıllar önce İstanbul'a geldiğim ilk sene İstanbul'un her şeyi çok heyecanlandırıyordu beni ama ikinci dönem, kampüsü kaplayan erguvanlar aklımı başımdan almıştı. Sahilin ardından Boğaziçi'ne giderken yolda erguvanla ilgili hikayeler geçti aklımdan: 13. Havari Yahuda (Judas) kendini erguvana astığından İngilizce'de Judas Tree deniyordu mesela (Tamer Bey'in kulakları çınlasın).

Kampüse girip Güney meydana yürürken bu bahar erguvanları ziyaret etmek için geç kaldığımı anlamaya başladım. Hala daha çiçekleri üzerlerindeydi lakin o ilk bahar neşesini kaybetmeye başlamıştı erguvanlar.

Kampüsten çıkıp Aşiyan Mezarlığı içinden Bebek'e inerken gördüklerim de aynı kaderi paylaşıyorlardı. Bebek Parkı'ndan bu yakanın tepelerine ve karşı sahile baktığımda manzara yeşildi. Oysa şimdi Ortaköy'den Boğaz turuna çıksam, İstanbul'u, iki yakasına taktığı erguvanlarla görsem ne güzel olurdu...

En son Yıldız Korusu'na attım kendimi. Bir erguvanın yanına oturup yorgunluk atarken Hilmi Yavuz'un sevdiğim bir şiirini arayıp buldum internette:

Kim bilir ki dün’dür, ölgündür kalbimiz
Yollarsa her zaman biraz küskündür
Yokuşlarda ve inişlerde...
Zamandır seni sardığım kumaş
Bekledin örtünsün ki yavaş yavaş..
Erguvandın, kayboldun dile gelişlerde.

Seneye Nisan'a doğru daha erken yola çıkmaya karar vererek döndüm evime. Boğaz turu ne ki Adalar'a da gidecektim bu sefer, karşıya da geçecektim... Seneye erguvan rehberini çok daha güzel yapacaktım.


Önerilen Sayfalar:


İstanbul'da Günübirlik Kaçamak yapmak isteyenlere:


- Adalar'a Gidiyoruz 1- Kınalıada

- Adalar'a Gidiyoruz 2 - Heybeliada
İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası
Ballıkayalar'da Piknik
Yeşilköy'de günübirlik gezinti - Akvaryum ve Havacılık Müzesi

Fotoğraf Listesi:


1- Yeşilköy Sahilindeki erguvan

2- Uçakların altında göğe uzanırken
3- Yıldız Parkı'ndakiler toprağa serpmiş çiçeklerini
4- Boğaziçi Üniversitesi'ndeki erguvanların yaprakların arasından son gülümsemeleri

Nerede Görüldü: Yeşilköy Sahili, Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs, Aşiyan Mezarlığı, Yıldız Korusu