19 Ekim 2013 Cumartesi

13. İstanbul Bienali

İşte 2 yıl daha geçti ve İstanbul'un ortasında Bienal vahası yeniden kuruldu. 14 Eylül'de "Anne Ben Barbar mıyım?" başlığıyla açılan Bienal şimdilik 20 Ekim tarihinde sona ereceğe benziyor. 18 Ekim'de bu yazıyı kaleme alana kadar 250 000'in üzerinde ziyaretçi sayısına ulaşmış olması şimdiye kadarki Bienallerle karşılaştırıldığında çok daha fazla ilgi çektiğini gösteriyor (Daha önceki Bienaller 8-10 haftada 90 000 civarında kişi tarafından ziyaret edilirdi). Hele ki süresi Contemporary Istanbul İcra Kurulu'nun da talep ettiği şekilde 20 gün daha uzatılırsa muhtemelen sayı 400 000'lere yaklaşacak.

2011'de Felix Gonzales-Torres'in çalışmalarından yola çıkıp 5 ayrı temadaki işlerden oluşmuştu Bienal. Bu sefer ise sanki Haziran isyanı bekleniyormuşçasına seçilmiş olan 'Kentsel Dönüşümün Etkileri' kavramsal çerçevesine odaklanarak şehrin içinden geçtiği zamansal süreci tam kalbinden vurmayı başaran bir program var karşımızda. Haziran ayına kadar işlerin önemli bir kısmı hazırlandığı için, Gezi sürecine doğrudan değinen işler çok sınırlı kalsa da; aslında işlerin tamamına yakını, yaşam alanlarından edilen insanların mücadeleleri üzerine kurulu. Sulukule'de yaşanan kentsel dönüşümün orada yaşayanları yerlerinden etmesi öncelikli olarak karşımıza çıkan konu oluyor. Dünyanın özellikle gelişmekte olan kesimlerinden gelen işlere bakacak olduğumuzda; Hindistan'daki köylülerin ellerinden alınmaya çalışılan arazileri için mücadelelerinden (Amar Kanwar - Suç Mahalli. Salt) Tayland'da yaşadıkları site yıkılarak yerine ticaret merkezi yapılmasına karşı direnen insanların el fenerleriyle gerçekleştirdikleri şiirsel projeye (Bertille Bak - Koruyucu Acil Durum Işık Sistemi. Galata Rum İlköğretim Okulu), Sulukule'de yerlerinden edilen insanların şimdiye kadar alıştığımız Roman müziğinin dışına çıkıp Hip-hop'la isyanlarını dile getirdikleri klipten (Halil Altındere - Harikalar Diyarı. Antrepo no.3) Arjantin'de zamanında stadyumu bile olan bir gecekondu mahallesinde 2000'lerde başlayan sanatsal etkinlikleri anlatan işlere kadar makro ya da mikro ölçekte direniş hikayeleri ön planda yer alıyor. 

Bienal'deki işlerden bir diğer kısmı "küçük çırpıntılar büyük dalgalar yaratır mı?" sorusunu soruyor. Antrepo'nun hemen girişinde bizi karşılayan kiremit duvar (Jorge Mendez Blake - Şato), tek bir kitabın duvarda meydana getirdiği deformasyonla, Polonya'dan Akademia Ruchu'nun yolda ayağı tökezlemiş insanlara verilen tepkiyi gösteren Tökezleme videosuyla (Antrepo 3), yine Antrepo'daki Koyunların Sessizliği videosunda sokakta dört ayak pozisyonunda yürüttüğü insanlara çevredekilerin tepkisini yansıtan Mısırlı Amal Kenawy hiç beklenmedik bir anda meydana gelebilecek toplumsal tepkiler üzerine düşünmemizi sağlıyorlar. 

Bienal'de ilgimi çeken bir kaç işten daha bahsetmek istiyorum. Antrepo'da Fernando Ortega'nın Orta Boy Bir Nehri Geçen Küçük Bir Kayık İçin Müzik adlı eseri çok uzaklarda bir nehirde yolcu taşıyan kayıkçı için ünlü bir yıldızın şarkı bestelemesi üzerine kurulu bir iş. Tam bir yolculuk süresince başlayıp biten şarkıyı ne yazık ki biz değil bu 1 küsür dakikalık yolculuğu yapanlar dinleyebiliyor sadece. Büyük bütçeli, kalabalık kitleler için yapılan sanata alternatif bu iş merkezden çok uzakta bulunabilecek/oluşturulabilecek zenginlikleri anlatması açısından da çok etkiledi beni. 

Carla Filipe, Antrepo'da sergilenen, kitap kurtları tarafından yenmiş kitaplarıyla Portekiz'deki ekonomik krizde zora düşen sanat kurumlarının korumasız bırakıldığında neler yaşayacaklarını anlatıyor adeta. (Emek sineması yıkılırken, Beyoğlu sineması ve Robinson Crusoe kitabevi zor durumda olduklarını açıklamışken ekstradan üzerine düşünülecek bir proje olmuş)

Yine Antrepo'da Fernando Piola'nın Kızıl Meydan Projesi ve Tutoia Operasyonu, habersizce ekilmiş kırmızı bitkilerle yapılabilecek eylemlerin sınırsızlığı konusunu ufuk açıcı bir şekilde anlatıyordu.

Jorge Galindo'nun sokaklarda cenaze arabası gibi gezdirdiği üzerlerinde ters dönmüş eski İspanyol devlet başkanlarının fotoğrafları olan araçların videosuyla, Maidez Lopez Trafik Kilit ve Yollar Açmak videolarıyla, Nicholas Mangan Çivisi Çıkmış Dünya, Annika Eriksson Ben Hep Burada Olan Köpeğim, Cinthia Marcelle Yüzleş, Jananne Al-Ani Kazıcılar ve Gölge Bölgeler II videolarıyla ilgimi çeken işlere imza atıyorlardı. Keza Angelica Mesiti'nin Vatandaşlar Bandosu videosu, kendilerini ait hissettikleri topraklardan uzakta yaşamak zorunda bırakılan göçmenlerin ait oldukları bölgenin müziğini yapmalarını etkileyici bir şekilde anlatıyordu. 

En sona sakladığım iki projenin ilki Arter'de sergilenen Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası. İmkansızlıklar üzerine düşünmeye iten bu projede sanatçı, hapishanedeki mahkumlarla zaman değişimi yapıyor. İçeride zaman geçirmesi mümkün olmayan sanatçı içerdeki mahkumlardan kendisi için, tasarladığı sanatsal projeleri gerçekleştirmesini isterken karşılığında dışarı çıkamayacak mahkumların yapmak istediklerini gerçekleştiriyor. Yukarıdaki sigara izmaritlerinden tablo, sanatçının isteği üzerine mahkumlardan biri tarafından yapılmış. Sanatçı bu gibi isteklerine karşılık dışarıda mahkumların birinin annesine doğum günü partisi düzenliyor, bir diğeri için eski kız arkadaşını gözetliyor, bir başkası için çocuğunun ilk adımlarını görmek için evine ziyarette bulunuyor... İşbirliğinin, imkansızlık duvarlarını nasıl yıkabileceği üzerine başarılı bir çalışma olmuş. 

Son proje Serkan Taycan'dan. Hükümetin mega projelerinden biri olarak sunulan Kanal İstanbul'un geçeceği düşünülen güzergahta 60-70 km'lik bir yürüyüşten oluşuyor proje. İki Deniz Arası adı verilen bu proje toplamda 4 güne bölünmüş olarak Karadeniz'den Marmara'ya yapı(lan/lacak) bir yürüyüşten oluşuyor. Galata Rum İlköğretim Okulu'nun en üst katında, rotayı ve yürüyüş bilgilerini de içeren haritası dağıtılan proje kapsamında yapacağım yürüyüşün hikayesi ilerleyen zamanlarda yine burada olacak.


Dışarıdan bakanlar için kentsel dönüşüm, eski binalar yerine yapılan yeni binalar demek. Kanal İstanbul, şehrin gelişimi; Üçüncü Köprü ve Havalimanı İstanbul'un çağdaş yüzü anlamına geliyor. Oysa Sulukulelerin dediği gibi "Burası sadece bir arsa değil." Bu bölgelerde bir yaşam var, insanlardan ya da doğanın diğer öğelerinden oluşan. Köprü çalışmaları sırasında Boğaz'ı yüzerek geçmek zorunda kalan domuzlar da bu topraklarda yaşıyor, kesilecek yüzbinlerce ağaç da. Yerlerinden edilen Romanlar ve onların bütün kültürel öğeleri de bu toprakların bir parçası Gezı Parkı'ndaki "3 tane ağaç", parkın kendisi ya da Emek Sineması da. 

Ücretsiz olmasının yanı sıra asıl belki de ilk kez, yaşanılan şehrin içinden geçtiği zamana dokunması mı Bienal'in bu kadar ilgi çekmesine sebep oldu? 


Fotoğraf Listesi 


1- Şener Özmen - İsimsiz

2- Jorge Mendez Blake'in duvarın altına koyduğu Kafka'nın Şato kitabını yerleştirerek yaptığı Şato adlı eseri
3- Brezilyalı Fernando Piola'nun, şimdilerde polis merkezi olan ancak cuntanın yönetimde olduğu yıllarda işkence merkezlerinden biri olan binanın bahçesine, belediyeden gelmiş bir peyzaj mimarı gibi davranarak gizlice kırmızı bitkileri ektiği ve bitkiler açıp bahçeyi kanın ya da devrimin kızıl rengine boyadığında fotoğrafladığı çalışma
4- Carla Filipe'nin kitap kurtları tarafından yenmiş kitapları sergilediği çalışma
5- Jananne Al-Ani'nin Kazıcılar videosundan bir sahne
6- Jose Antonia Vega Macotela'nın Zaman Takası isimli çalışmasından 

Önerilen Sayfalar:

Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu: Bienal sonrası eserlerin sergilenmesi konusunda alternatif bir yaklaşım.


15 Eylül 2013 Pazar

Kapadokya Gezimiz

2009 Mart'ı. Sabah erkenden havaalanındayız Nevşehir Tuzköy uçağını yakalamak için. Ne yazık ki hava muhalefeti yüzünden Kayseri'ye iniyor uçağımız ve otobüslerle Ürgüp'e ulaştırılıyoruz. Kalacak yer ayarlamadığımız için etraftaki otellere teker teker bakacağız. Bu benim üçüncü gelişim ama arkadaşım ilk kez geliyor; o yüzden taşa oyulmuş odalarda kalıp bu gezimizi iyice unutulmaz yapmak niyetindeyiz.

Turizm acentalarına uğrayıp turları öğrene öğrene merkezinde yukarıya tırmanıyoruz. Hedefimizde Elkepevi var. İyi bir pazarlıkla Elkepevi'nde 60 €'ya iki kişilik güzel bir oda tutuyoruz. Oda çok güzel, kayalara oyularak yapılmış geniş, ferah bir oda. Kalorifer de sıcacık yapıyor odayı; dışarıda yağmurla karışık kar var. Öğleni geçmiş durumda saat ve bizim bir tek yarınımız var. Eğer tur şirketlerinin turlarına katılırsak Ihlara Vadisi ve Yeraltı Şehirleri ayrı taraflarda olduğu için her yeri görmek için iki güne ihtiyacımız olacak. Resepsiyondaki çocukla konuşunda bize çok güzel bir plan yapıyor: Sabah balon turu (130€), ardından arabasıyla bize her yeri gezdirecek bir araba giriş yerleri fiyatları hariç 90 TL'ye tüm gün bizi gezdirmeyi kabul ediyor.

Akşam yemeğini merkezde yiyip erkenden dönüyoruz odamıza, sabah erkenden balon turu için alacaklar çünkü.

Sabah uyanış 5. Balon turuna götürecek araç bizi otelimizin önünden alıyor. Kapadokya'nın en güzel turistik aktivitelerinden biri olan balon turu yaklaşık 1 saat 20 dakika sürüyor. Yukarıdan güzel fotoğraflar çekilebiliyor. Mart soğuk Kapadokya'da. Otelimize dönünce biraz yorgan altında ısınma/dinlenme molası veriyoruz, ardından kahvaltımızı yapıp 9:30 gibi şöförümüzle buluşuyoruz.

Fazlı Bey sarı taksisiyle bizi gezdirmeye yeraltı mağarasından başlıyor. Kaymaklı yeraltı şehri 5 katlı. Kapıda birer Müzekart alıyoruz bu sayede bundan sonraki girişler için para ödemiyoruz.

Yeraltı şehrinden sonra sırada Uçhisar Kalesi var. Sabah balon turunda yukarıdan görmüştük zaten bu sefer yakından bakıyoruz.

Ardından Göreme Açıkhava Müzesi'ndeki eski dönem kiliseleri ziyaret ediyoruz. Müzekart'ın Türkiye'de geçmediği ender yerlerden biri buradaki Karanlık Kilise.

Bir sonraki durağımız Paşabağı. Burada ev olarak kullanılan peri bacalarını ve eskiden yeni evlenen çiftlerin gerdek gecesini geçirdikleri şimdiyse Jandarma'nın kullandığı yeri görüyoruz. Doğma büyüme buralı olan rehberimiz çocukken buralarda neler yapıldığını anlatıyor bize: Peri bacaları içinde pekmez yapan kadınlar, koyunların üst tarafına gerilen hasırların üstünde koyunların yarattığı ısıyla sıcak sıcak uyuyan çocuklar, öğretmenleri istiyor diye dağdaki bayırdaki kiliselerden duvar resimlerini söküp getiren öğrenciler... Her biri yaşadığımız canlı anılar gibi gözümün önünden geçiyor.

Sırada Zelva Açıkhava Müzesi var. 3 vadiden oluşan Zelva şimdiye kadar gördüklerimiz içinde en beğendiğimiz yer. Özellikle etrafı çitlerle kapatılmış Manastır çok etkileyici. 70'li yıllara kadar insanlar yaşarmış buralarda. Kim bilir nasıl bir yaşamdır buralarda geçen?

Son olarak Avanos'tayız. Ufak bir çömlek şovu yapıyorlar bize. Ardından aşırı pahalı çanak çömlek satılan mağaza kısmına geçiyoruz. Sözde %50 indirim yapılmış ama fiyatlar yine çok fahiş.

Fazıl Bey bizi Turasan Şaraplarının oraya bırakıyor. Eskiden çok beğenerek çıkmıştım Turasan mağazasından ama bu sefer nedense çok da hoşuma gitmiyor. Bir gün önce aldığımız Sarıkaya Şarapları çok daha güzeldi.

Otele dönünce erkenden uykumuz geliyor. Biraz dinlenip sonra kalkarız diyoruz ama bir güne o kadar çok yer sığdırdık ki kalkmak yalan oluyor. Sabah kahvaltı saatinde kalkıyoruz. Otelden bizi almaya gelen minibüs (15 TL) havaalanına götürüyor ve 11:55 uçağıyla dönüyoruz İstanbul'a. Kapadokya'ya bir kez daha hayran kalıyorum. 

Önerilen Sayfalar:

İznik ve Yenişehir

10 Eylül 2013 Salı

Bosna Hersek Gezimiz: Saraybosna ve Mostar

2008 Haziran'ında Balkanlar'a yaptığım ilk gezi Zagreb üzerinden Saraybosna'ya oldu. Gezimizin sonunda geri döneceğimiz Zagreb'de 2-3 saat geçirip 20:49'da gardan Saraybosna'ya hareket edecek trenimize biniyoruz. Kredi kartı geçiyor garda ve kişi başı 193 kuno ödüyoruz biletimize. 1 Euro 7.15 konudan çeviriyoruz paramızı (bugün 7.5 kuno oldu sanırım).

Tren hareket ettikten 2 saat sonra terk ediyor Hırvatistan topraklarını. 9-10 saat süren yolculuk sırasında en büyük derdimiz sivrisinekler. Pencere kapalı olduğunda sıcaktan bunalıyoruz açık olunca içerisi sivrisinek doluyor. Hem de ne dolma: Küçücük kompartımana onlarcası birden hücum ediyor. Gece boyunca belki 10 kez gelip bilet kontrolü yapan görevli ikinci problemimiz. Bizden başka kimse yok kompartımanda geniş geniş uyuruz diyoruz ama ne mümkün.


Sabah 7'de varıyoruz Saraybosna Gar'ına. Yer ayırttığımız hostelin Gar'daki ofisi sabahın o saatinde kapalı. 1 numaralı tramvayla Başçarşı'ya doğru yola koyuluyoruz. O meşhur sebili görünce anlıyoruz Başçarşı'ya geldiğimizi. Bu meşhur sebilin aynısı yakın zamanlarda Bursa'da Şehreküstü Meydanı'na inşa edildi. Her önünden geçtiğimde Saraybosna'yı anımsıyor insan...


Yeni yeni açılmaya başlayan kafelerden birine Boşnak böreklerimizle oturuyoruz. Kahvaltı keyfinden sonra 9 gibi hostelin merkezine gidiyoruz. Ne yazık ki hostelden tuttuğumuz oda bir evin odası. Hannah'nın evindeki odamıza geçiyoruz. Temizlik pek iyi bir konumda olmasa da çok yorgunuz, 2 saat kadar kestiriyoruz Saraybosna'yı keşfe çıkmadan önce. Zaten iki kişi 30 Avro gayet makuldü beklentimizi çok yükseltmemek lazım.


Saraybosna, Zagreb gibi bir Orta Avrupa şehrinden ziyade felaket biçimde Bursa'yı andıran bir Balkan şehri. Etrafta Türkiye'ye özgü çok fazla öğe görmek mümkün: Milli takım forması, döner, nargile, sabah sabah dükkanının önünü ıslatan esnaf, bir dolu yerli marka...


Saraybosna'da tarihi binaları gezmeye çıkıyoruz çok geç olmadan. Camiler de kiliseler de çok görkemli yapılar değil. İlk görmeye gittiğimiz Hristiyan okulunun kapısında terslenince iyice hevesimiz kaçıyor tarihi yapıları görmek için. Şehri ikiye bölen cılız nehrin ötesine geçiyoruz; orası da çok ilginç gelmiyor. Yol yorgunluğu da bakış açımızı olumsuz etkiliyor sanırım. Yine ne varsa Başçarşı civarında var.


Öğlen yemeği için Cevapçiçi sipariş ediyoruz. Cevapçiçi gayet damak tadımıza uygun bir lezzet: Pidenin içinde bolca İnegöl köfte, yanında da soğan ve hafif ekşimiş kaymak. 2008'de 1 YTL yaklaşık 1 Bosna KM'siydi şimdi 1 TL 0.73 KM gözüküyor kurlar. Cevapçiçiye 8 KM ödüyoruz. Fiyatlar makul yani. Sulardan Jana ve Olimpija'nın tadı çok kötü. Güzel kaynak suyuna hasretiz. Ancak dondurmaları çok güzel. Yeşil elmalısı ve muzlusuna bayıldım. Gün boyu dolaşıyoruz şehri.


Akşam tramvay yoluna paralel uzanan trafiğe kapalı caddesinde oturunca görüyoruz ki tüm gün evlerinde, işlerinde oturan insanlar akşamları bu caddede piyasaya çıkıyorlar. En güzel kıyafetlerini giymiş Boşnak kadınlar caddede bir o yana bir bu yana salına salına dolaşıyorlar. Boşnak kızları da gerçekten güzeller.


Saraybosna'da bir gün yetiyor bizi. Sabah erken kalkmak üzere erkenden uyuyoruz. Sabah 6:30'da kalkıyoruz 8:15'teki Mostar otobüsünü yakalamak için. Otobüs 17 KM.


Havalandırması bozuk otobüs, sigara molaları vere vere 10:45'te varıyor Mostar'a. Otobüsün bagajına verdiğiniz parça başına da 2 KM alıyorlar.


Mostar'da ne yazık ki öğlen sıcağına yakalanıyoruz. Terminalde otobüsten inince bir adam bizi kendi hostelindeki odalara yerleştirmeye çalışıyor. Burada kalmayıp Dubrovnik'e gideceğimizi söyleyince "İlk otobüs yarın sabah 7'de başka da otobüs yok" deyip kandırmaya çalışıyor bizi. Neyse ki bu gibi tiplere karşı uyanığız; bilet satış kısmına geçip Dubrovnik'e otobüs bileti soruyoruz. 12:30'da varmış. Az önceki adam arkamızdan gelmiş 12:30 otobüsünü haber veren kadına kızıyor Boşnakça. Mostar'a gelişimiz hiç hoş olmadı. Mostar'dan Dubrovnik'e sabah 7 ve öğlen 12:30 olmak üzere iki otobüs varmış.



1 saatten biraz daha fazla bir zaman yetiyor Mostar için. Old Bridge kısmı güzelce yeniden yapılmış. Savaş sırasında yıkılmış bu köprü hoş ama gıcır gıcır haliyle turistleri bekliyor. Ayrıca şehrin eteklerine kurulduğu tepenin zirvesinde sonradan Dubrovnik'te de göreceğimiz devasa haç dikkat çekiyor.

Mostar'da duvarlardaki Red Army yazıları her yeri kaplamış. Şehre bir dolu yeni bina yapılmış. Çok etkileyici bir atmosfer beklerseniz çok yanılırsınız. "Saraybosna Bursa gibiydi Mostar da İnegöl gibi olmuş" diyorum içimden.


Mostar'dan Dubrovnik'e giden otobüse binip ayrılıyoruz Bosna Hersek'ten. Avrupa'ya gelip Türkiye'ye çok benzeyen bir yer görmek isteyenlere ilginç gelebilecek bir ülke Bosna Hersek. Sırada Dubrovnik ve Zagreb var bakalım oralar nasıl gelecek bize?


dinceryazici79@gmail.com


Önerilen Sayfalar:


Belgrad'da Üç Gün
Belgrad Gezisi - 2
Tahran'da Bir Gün
Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bozcaada'da Kısa Bir Tatil

Son yıllarda ne kadar çok arkadaşımdan duydum Bozcaada'nın güzelliklerini... İşte bu yaz (2013) ilk fırsatta arabama atlayıp Bozcaada yollarına vurdum kendimi. Çanakkale Geyikli'den ulaşımı feribotla sağlanan Bozcaada'dan bir sonraki hedefim Gökçeada olacak. Bakalım ne zaman yolum düşecek oralara...

Geyikli'den Gentaş'ın feribotları Haziran 2013'te 58 TL'ye Bozcaada'ya geçirdi bizi. Bu ücret gidiş dönüş icreti. Dönüşte herhangi bir bilet-fiş göstermeniz gerekmeden feribota arabanızla biniyorsunuz. Haziran itibariyle 14:00 ve 16:00 hariç her saat Bozcaada'ya ulaşım 13:00 ve 15:00 hariç her saat de Bozcaada'dan Geyikli'ye dönüş vardı. http://www.gestasdenizulasim.com.tr/ adresinden Çanakkale - Bozcaada ulaşım bilgilerine ulaşabilirsiniz ama ben tarifeyi Chrome'la açamadım. Daha iyisi 4440752 numaralı telefondan bilgi almak.


Gitmeden internet üzerinden kalacak yer bulmaya çalıştık ama hem yer bulamadık, hem de bulduklarımızın fiyatları çok uçuktu. Biraz Bozcaada'dan bahsedecek olursak, Bozcaada merkezi Rum ve Türk mahallesi olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Vapurdan kalenin yanından inince sağa doğru gittiğinizde Rum mahallesine sola doğru gittiğinizde Türk mahallesine ulaşıyorsunuz. Artık çok fazla Rum kalmamış gerçi Rum mahallesi de Türklerden oluşuyor... Yine de kalmak için Rum mahallesini seçmenizi tavsiye ederim. Rum mahallesinin mimarisi, evleri, sokakları Türk mahallesiyle karşılaştırıldığında benim daha çok hoşuma gitti. Biz de arabayı Kalenin yan tarafındaki ücretsiz otoparka bırakıp sokakları arşınlamaya başladık. Tahminimizden çok daha fazla otel, butik otel ve pansiyon var Bozcaada'da. İnternetten araştırınca bunun çok küçük bir kısmına ulaşabiliyorsunuz. Öncelikle fiyatlar iki kişilik oda + kahvaltı 100 TL'den başlıyor. İçinde banyosu-tuvaleti ve kliması bulunan basit bir oda için istenen minimum ücret bu. Biz bir dolu yeri gezdikten sonra Evren Pansiyon'da (0 286 697 82 37) karar kıldık. Civan Hanım ve kızı Gülçin sağolsunlar kaldığımız iki gün boyunca gerek güleryüzleri gerekse de yardımseverlikleriyle tatilimize renk kattılar. Ayrıca sokaktaki masalarda yapılan sabah kahvaltısının tadı hala damağımda. Konaklama için daha lüks butik otel tarzı yapılar da var... Onların iki kişilik oda fiyatları 200 TL civarlarına çıkıyor.


Bozcaada huzur yeri. Gece geç saatlerde açık mekanlar da açılmaya başlamış ama biz güzel akşam yemeklerinin ardından uykuya dalıp sabah erkenden adayı keşfe devam etmeyi seçtik. Önce yemek önerilerini sıralayayım: 4 Hanımeli isimli restoran öğle yemekleri için gayet ideal. Mantısı ve kabak çiçeği dolması gayet güzel. Mafiş isimli tatlıyı ben sevmedim. Fiyatları ortalama. Yeri de gayet merkezde kime sorsanız gösterirler. Akşam yemeği için iki seçenek sunabilirim. Birincisi Martı Restoran. Rum mahallesinin en sonunda yer alan bu restoranın fiyatları diğer restoranlara kıyasla daha pahalı. Biz sezon daha yeni açıldığında gittiğimiz için servisten memnun kalmayan masalar oldu lakin bize hızlı servis yaptılar. Mezeleri güzel. Rakı içmeyenler için Bozcaada'nın Karalahna şarabını tavsiye edebilirim. Bir diğer restoran Bade-i Aşk ise Rum mahallesinin merkezinde yer alıyor. Fiyatları Martı'dan %20-30 daha ucuz. Martı gibi burada da balığınız, mezeniz ve içkinizle ziyafet çekebilirsiniz. Gayet lezzetli mezeleri var. Biz iki kişi 160 TL hesap ödedik. Sabah kahvaltısı için Rengigül'e gitmeyi düşünüyorduk ama ne yazık ki Civan Hanım'ın kahvaltısından vazgeçip başka bir yere gidemedik.

Adada gezmek konusunda öncelikle merkezdeki kaleyi önerebilirim. Bakımlı bir kale Bozcaada Kalesi. İçinde eski anforaların sergilendiği bir avlusu var. Onun dışında pek de bir şey yok. 5 TL giriş ücreti... Vaktiniz varsa gidip görün. Akşam günbatımını izlemeye Rüzgar Santralinin yanına gidebilirsiniz. Yolları özellikle en son kısımda çok kötü ama gittiğinize değiyor. Hatta biraz erken gidip şarabınızla keyif yapabilir "bir metal yığını ne kadar romantik olabilir ki?" sorusunun cevabını rüzgar güllerinin yanında uzun tartışmalarda bulmaya çalışabilirsiniz.

Yüzmeyi sevenler için adada iki plajdan bahsediliyor. Biri Ayazma diğeri Akvaryum. Biz şansımızı Ayazma'dan yana kullandık ama şnorkelle deniz altında güzel manzaralar izlemek isteyenler Akvaryum'a gitse daha iyi olur sanırım. Gerçi ufak bir sorun var: Su inanılmaz soğuk! Ben yarım saat suyun içinde soğuğa alışmaya çalışıp en son suya daldım ve hemencecik çıktım. Soğuk suyla arası hiç iyi olmayan birisiyim ben gerçi. Siz serin sularda yüzmeyi seven birisiyseniz hoşunuza gidebilir. Ayazma'da 2 şezlong 1 şemsiyeye 15 TL ödüyorsunuz. Ayrıca etrafta yemek yemek için tesisler de var. Akvaryum'da bu tesisler yokmuş.

Bozcaada'ya gelenlerin mutlaka yapması gereken şeyler arasında ilk sırayı bence güzel sokaklarında dolaşmak almalı. Rengarenk evler, panjurlar, kapılar... Değişik çiçeklerin yarattığı sıcak ortam... Ben en çok sokaklarını sevdim Bozcaada'nın. Rum mahallesindeki kilise sadece pazar sabahları ayin sırasında ziyaret edilebiliyormuş.


Yorulduğunuzda mola vermek için en ideal yer merkezdeki Çınaraltı. Bitki örtüsü çok da yeşil olmayan Bozcaada'nın merkezinde serin bir vaha gibi bu çay bahçeleri bölgesinde dinlenmek çok keyifli. Etraftaki standlarda hediyelik eşyalar, zeytin, zeytinyağı ve reçel de satın alabilirsiniz. Bozcaada genel olarak benzerleriyle karşılaştırıldığında pahalı bir yer. Mesela ev yapımı küçük bir kavanoz reçeli 5 TL'ye satıyorlar. Ama çok lezzetli olduğunu kabul etmek lazım.


Şarap konusunda ben iki yeri test ettim. Biri Talay diğeri Çamlıbağ. Talay'da nedense çalışanların tavırları beni rahatsız etti. O yüzden şarap alışverişimi Çamlıbağ'da yaptım ve çok memnun kaldım. Adanın iki meşhur üzümü Karalahna ve Kontra'dan yapılan kırmızı şaraplardan benim tercihim hafif buruk ama tok tadıyla Karalahna'dan yana oldu. Kontra'nın tadı nedense damak tadıma hitap etmedi. Beyaz şarap konusundaysa Vasilaki hoşuma gitti. Bu iki firma dışında adada Ataol ve Corvus da kendi şaraplarını satıyorlar. Ayrıca herdiyelik eşya almak isteyenler merkezdeki standlardan memnun kalmazlarsa şarap aksesuarları satan butik size çok orijinal seçenekler sunuyor. Ben özellikle şarap şişelerinden yapılmış meze tabaklarına tav oldum.

Bozcaada'ya gidince hemen aklıma buraya yerleşmek geldi. Kışları biraz zor olabilir yaşam ama yazları çok seveceğime eminim. En kısa zamanda yeniden geleyim dileklerimle ardımda bıraktım Bozcaada'yı...


En İyi Beş


- Rengarenk Bozcaada sokaklarında yürüyüş

- Rüzgar Güllerinin yanında gün batımı keyfi
- Evren Pansiyon ve Civan Hanımın enfes kahvaltısı :)
- Yeme içme mekanları ve Bozcaada reçelleri
- Karalahna şarabı

Fotoğraf Listesi:


1- Bozcaada sokaklarında...

2- Rüzgar Gülleri
3- Bozcaada Kalesinden...
4- Araç trafiğine kapalı sokaklar.
5- Bozcaada Kalesi surlarında gençler.

Nerede içilir: Her yerde ama özellikle gün batımında Rüzgar Gülleri yanında...


Nerede Koşulur: Bozcaada'da Mayıs aylarında New Balance firmasının sponsor olduğu yarı maraton ve 10K yarışları düzenleniyor. Adanın engebeli sokaklarında da sabah erken saatlerinde koşabilirsiniz ama asıl o tarihte Bozcaada'ya gidebilecek durumdaysanız bu yarışlara katılmanız çok güzel olabilir: http://www.newbalance.com.tr/bozcaada/


Önerilen Sayfalar:


Kıbrıs MağusaKarayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres
- Gökçeada
İzmir'de Bir Gün
Üç Eski Rum Köyü...
Kaz Dağlarının Eteklerinde...
- Malta

dinceryazici79@gmail.com 

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Bali'de Egzotik Tatil


Singapur'dan Garuda Havayolları'yla Bali'ye uçmak için sabah 6:50'de Changi Havalimanı'ndayız. Hızla uçağımıza yerleşip 2 saat 10 dakikalık uçuşla Bali'ye varıyoruz. Şubat 2013 tarihli gezimizde kişi başı 375 TL civarıydı biletlerimiz ve Garuda Havayolları'nın gayet güler yüzlü ve nazik bir hizmet verdiğini söyleyebilirim. Yemekleri de doğu mutfağının güzel örneklerindendi. 

Ancak havaalanına girmemizle her şey çok zorlaştı. Ben size kısaca yapılması gerekeni anlatayım: Önce biri gümrük formu biri vize formu olmak üzere iki form doldurmanız gerekiyor. Ancak bu formları bulmak hiç kolay değil. Girişte solda başında kimse olmayan bankonun altında bir yerlerde bu formlar. Israrla sorduk da alabildik. Sonra yine sol tarafta vize almak için bölümler var, kişi başı 25 $ ödeyip oradan vizemizi aldık (Singapur doları da kabul ediyorlar). Ardından bu sefer sağ taraftaki bankolardan geçtik, bir sonraki kısımda gümrük memuru doldurduğumuz ikinci formu aldı, "alkol var mı gençler" babında bir şeyler sorup çantalara baktı ve Bali'ye girdik. 

Öncelikle havalimanında 1$ = 9200 rupi olacak şekilde para değiştirdik ve bir taksiye atlayıp otelimize doğru yola çıktık. Taksici bize yolu biliyor gibi davrandı lakin baktık ki biraz fazla gidiyor müdahale ettik ve öğrendik ki bizim adresin 1 km. ilerisine gitmişiz... Uzak diye dönmedi de geri! Bu sefer gerisin geri yürüyerek oteli aramaya başladık lakin oteli ne bilen var ne de adresi gösterebilecek. Uzunca bir uğraştan ve yolda sürekli rahatsızlık vererek bir şeyler satmaya ya da göstermeye çalışanlardan bunalınca vazgeçtik bulmaktan. "Kimsenin ne kendisini ne de adresini bildiği yerde bizim hiiiiç işimiz olmaz" deyip (şimdi böyle rahat yazıyorum ama burnumdan soluyordum) Gloria Jeans Cafe'de internete bağlanıp başka bir otele rezervasyon yaptırdık hemen: Royal Eighteen Hotel. Tabii çok yakınımızda olduğundan önce yerini buluyoruz sonra rezervasyonumuzu yaptırıyoruz booking.com'dan. 

Problemler bununla da bitmiyor. Bu sefer de dışarıya penceresi olmayan bir oda veriyorlar bize! Başka odaları da yokmuş zaten! Neyse sinirlenmesek daha iyi ama modumuz gayet düştü. Üstümüzü değiştirip sahile iniyoruz. Kuta plajı sörf için ideal ama yüzmek için fazla dalgalı. Böyle olmayacak... 

Beklentimizi düşürüp bugünü etrafı tanımaya adıyoruz. Sahile paralel caddedeki mekanlardan birinde karnımızı doyuruyoruz. Çok ucuz bir mekan değil ama Türkiye'de yesek kim bilir kaç para vereceğimiz deniz ürünlerinin fiyatı çok uygun. Karides çok lezzetli, nasi goreng dedikleri kızartılmış pilav da Uzakdoğu'da lapa gibi pilavları yemeyi sevmeyenler için ideal, tam Türk damak tadına uygun. Ayal sambal bawang dedikleri üzerine çırpılmamış yağda yumurta kırılmış tavuklu pilav da fena değil, denenebilir. Taze meyve suları da 3-4 TL'ye denk geliyor. Bali'de yemeklerle kıyaslandığında bira biraz pahalı kaçıyor. Bitang dedikleri yerel biraları gayet lezzetli. Restoranlarda menüdeki fiyata %15-20 arasında "vergi ve servis ücreti" eklediklerini de belirteyim. Ayrıca bahşiş vermeye gerek yok yani. 

İnternette, her yerde para bozdurulmaması döviz bürosunda işlem yaptıktan sonra verilen parayı iyi saymamızı tavsiye ediyorlardı. Bu uyarıyı döviz büroları da okumuş olmalı ki parayı teker teker, yavaş yavaş sayarak verdiler hep. Ancak bir başka çeşit dolandırıcılık yöntemiyle markette karşılaştık: Alışverişten sonra kasada ücreti ödeyeceğiz, önümüze fişi koydu ve ödeyeceğimiz ücreti söyledi. Bir anlık dalgınlıkla söylediği ve fişte gösterdiği ücreti ödeyecekken ücret fazla geldi bize. Fişi inceleyince toplam alışverişin 58 000 rupi tuttuğunu ancak biz sanki  170 000 rupi vermişiz de para üstü 112 000 rupiymiş gibi gösterildiğini anladık. Kasiyer bizden 112 000 rupi istemişti ancak biz endonezya dilindeki fişi incelemeye kalkıp itiraz edince çark etti ve ücretin 58 000 rupi olduğunu söyledi. Biz de olayı büyütüp "madem neden buraya 170 000 rupi yazdın?" demedik ama şimdi size burada söylüyorum, dikkatli olun. 

Akşam masaj için gözümüze kestirdiğimiz bir mekana girdik ve saati 60 000 rupiden Bali masajı yaptırdık. Türkiye'yle kıyaslanınca bu da gayet ucuz. 

İlk günümüzü Kuta bölgesinde geçirip "yahu tamam iyi hoş da neresi cennet bu Bali'nin?" sorusunu sorarak tamamladık. 

Ertesi sabah kahvaltımızı yapıp sahile indik. Güneş tam tepemizdeydi ve kavuruyordu. Kuta plajında yine "dip akıntıları ve dalgalar tehlike yaratır, yüzmenizi tavsiye etmiyoruz" anlamında kırmızı bayraklar asılıydı. Yine de biraz yüzdük ve Bali'nin neresi cennet sorusunun cevabını bulmak üzere taksi kiraladık. Anladık ki Bali'de şöförlü bir araç kiralamak mecburiyet. Güvenilir birisini bulup onunla adayı keşfetmek gerekiyor. İlk gün güneye indik. Yüzmek için herkesin tavsiyesi Nasu Dua'ya gittik ve Cennet Bali diye bize sunulan yerlerin neresi olduğunu anlamaya başladık. 

Nasu Dua sadece 5 yıldızlı otellerden oluşan lüks ve pahalı oteller bölgesiymiş. Anladığım kadarıyla gezmektense otelde ve plajda takılmayı seven paralı turistlerin bölgesi burası. Kumsallar 5-10 metrelik bir şeridin ardından otellerin lüks şezlonglarıyla kaplanmış durumda. Çok güzel kumsallarda iki saat boyunca yüzdük güneşlendik... Ardından sahilde yürüyüp bir şeyler yiyeceğimiz bir cafe'ye geçtik. Dinlenmek isteyecekler için bir cennet burası gerçekten de ama gezmek, Bali'yi keşfetmek isteyeceklerin çok çabuk sıkılacaklarına eminim. 

Bir sonraki hedefimiz Uluwatu tapınağı. Ancak önce Padang Padang plajına uğruyoruz. Bu küçücük plaj Julie Roberts'ın oynadığı Ye, İç, Dua Et filminde de kullanılmış. Çok sevimli bir plaj burası; yüksek merdivenler ve kayaların arasından iniliyor sahile. Kalabalık olması bir dezavantaj ama yüzmek için çok uygun bir deniz. 

Uluwatu'ya gelecek olursak, tepenin üstüne kurulmuş bu tapınakta akşam 6'da başlayacak Kecak Dans'ı gösterisini izleyeceğiz, ama saat daha 4. Biz de başlıyoruz uçurum boyunca uzanan patikada yürümeye... Manzara büyüleyici. Zaten Bali gezimizde anlıyoruz ki tapınaklar hep doğanın en güzel yerlerine inşa edilmiş. Balililer Endonezya'nın genelindeki Müslüman halktan farklı olarak Hindular. Bali'de Müslüman bir ülkede olduğumuza dair hiç bir işaret yok. Tapınaklar da alıştığımız görkemli, yüksek dini yapılar gibi değiller... Bir dolu heykelle süslenmiş bahçeler, yollar ve kat kat yükselen çatılarına rağmen çok da büyük olmayan binalar. 

Uluwatu'da Kecak Dansı gösterisine bazen yer kalmıyormuş diye geç olmadan alıyoruz biletimizi ve küçük amfitiyatro şeklindeki gösteri alanına yerleşiyor. Biletlerin kişi başı 70 000 rupi olduğunu belirtelim. Gösteri nasıldı diye soracak olanlara onüstünden beş verdiğimi söyleyebilirim. Çok öyle etkileyici bir olayı yok ama tamamen sıkıcı, sıradan olduğunu da söyleyemeyeceğim. Bir daha Bali'ye geldiğimde gider miyim? Gitmem.

Akşam yemeği için tavsiye üzerine Jimbaran'a geçiyoruz. Şöförümüz bizi kendi anlaşmalı olduğu restorana götürüyor. Sahilin kenarında sıralanmış masalara güneş batmadan ulaşmış olsaydık daha iyi olurdu sanki ama burada akşam yemeği yemek ne güzelmiş. Gerçi biraz pahalı bir restorana götürdü bizi... Bir daha gelecek olursam kendim seçeyim yemek yiyeceğim yeri; nasıl olsa yan yana bir sürü yer var yemek yiyebileceğim...

Kuta'ya dönerken şöförümüzle yarın için de anlaşıyoruz. İlk gün yaklaşık sekiz saatlik geziye 220 000 rupiye anlaşmıştık, ertesi gün akşama kadar gezdirmeye 450 000 rupiye anlaşıyoruz. Bali'de daha bir sürü keşfedilecek yer var.

Sabah erkenden kalkıp, kahvaltıyı müteakip 8:30'da çıkıyoruz yola. İlk hedefimiz tapınakların anası denilen Besakih tapınağı. Bali başlı başlına bir turizm adasına dönüştüğünden, tapınaklarda ola ki yanlışlıkla uhrevi bir şeyler hissedecek bile olsanız mutlaka biri burnunuza elindeki satmakta olduğu şeyi sokup sizi gerçek dünyaya döndürecektir... "boss, sari?" "meeeem masaajjjj?" "tişört?"  Her yer satıcılar, rehberler ve bilumum sizi rahatsız edecek kişilerle dolu ne yazık ki. Devamında gittiğimiz pirinç tarlaları manzarasında da aynı şeyi yaşıyoruz maymun tapınağında da... (Tabii şimdi bu noktada birisi çıkar da bana "Kardeşim adamların topraklarına giden sensin, bi de üstüne rahatsız olmuşsun, senin o topraklara verdiğin rahatsızlık peki?" derse diyecek bir sözüm yok baştan söyleyeyim. Kafamızdaki kalıpları görmek için gidiyoruz dünyanın değişik topraklarına ve hayallerimizin dışındaki 'gerçek' öğeler bizi rahatsız edebiliyor. "Sanki tüm dünya turistler beğensin diye var" şeklindeki çelişkili bakış açımın farkında olduğumu da belirteyim yani.) 

Akşama kadar olan gezimizde Kintemara dağından aşağıdaki göz alıcı manzarayı izledik, kahve tarlası yakınında dünyanın en değerli kahvesi olan Luwak kahvesinden içtik, set set dizilmiş pirinç tarlalarının göz alıcı manzarasında büyülendik, maymunların evcil kediler gibi ortalıkta dolaştığı, yeşilliklerin ortasındaki derenin kenarına yapılmış maymun tapınağında fotoğraflar çekip Ubud'da alışveriş yaptık ve sonunda akşam olduğunda döndük yeniden Kuta'ya. Hediyelik olarak sarileri 20 000 rupiye, kıyafetleri 20 000 - 60 000 rupi arasına aldığımızı, Luwak kahvesine kişi başı 50 000 rupi verdiğimizi belirteyim. 

Son günümüzde öğlene kadar kahvaltı, sahil, son alışverişler ve oteli terk etme işlerimizi halledip bizi almaya gelen taksiye biniyoruz. Dünkü şöförümüzün işi olduğu için başkasını yollamış. Bu seferki neredeyse hiç İngilizce bilmiyor... Dünkünden de şikayet ettiğimiz yerler vardı ama bugünkü iyice kötü çıktı. Gezi için hem güvenilir hem sizi kazıklamayacak hem de istediğiniz yerlere götürecek bir şöför bulmak çok önemli. 

Son günümüzde Tanah Lot'a gidiyoruz, yaklaşık 1 saat ve Bali'nin yolları trafiğe çok uygun olmadığından sürekli trafik kilitleniyor. Tanah Lot deniz kenarındaki kayalara oyulmuş güzel bir tapınak... Yine adanın çok güzel bir noktasını tapınak haline getirmişler, güzel bir manzara hoş bir yapıyla çok daha etkileyici hale getirilmiş. Tabii yine sürekli bir şeyler satmak isteyenler... 

Havaalanına dönmeden önce bir de Seminyak'ı görelim bari, belki güzel bir yer daha görürüz. Kuta'nın az kuzeyinde yer alan Seminyak'ın tıpkı Kuta gibi dalgalı bir denizi var. Uzun kumsal yine sörf yapanlar/yapmayı öğrenenlerle dolu. Tıpkı Kuta gibi alışveriş yerleriyle dolu lakin burada Kuta'dan farklı olarak daha çok butikler var ve hepsi aynı tezgahtan çıkmış ürünlerden ziyade daha çok tasarım ürünler satılıyor. Trafiği berbat ve yine kitle turizminin kalabalıklarıyla işgal edilmiş bir kumsal... 

Bali'ye ikinci kez gelmek lazım istediğim gibi bir tatil yapmak için. Şimdi size kısaca Bali'ye ikinci kez gelsem nasıl bir tatil yaparım onu anlatayım, belki gidecek olanlara faydadı olur.

Öncelikle Kuta'da kalmazdım. Kuta çok merkezi olmasına rağmen hayallerimdeki Bali kesinlikle Kuta değil. Belki bu dalgalı deniz başka zamanlar daha durgun oluyordur, o zaman Kuta biraz daha katlanılır olur ama yine de hayallerdeki Bali olmaz. 

Bali'ye bir dahaki sefere en az 7 gün kalmak üzere gelirdim... 2-3 gün Nusa Dua'da kalır hiç bir şey yapmadan Bali'nin keyfini çıkartırdım. Bir akşam yemek için Jimbaran'a giderdim sadece o kadar. 2 günün sonunda bir araç bulur sabah Uluwatu'yu görür (dans gösterisi falan izlemez) ardından Ubud'a doğru çıkardım. Öğleden önce Ubud'a ulaşır, maymun tapınağını ve ormanını rahat rahat gezip öğle yemeğini yemek üzere pirinç tarlaları manzaralı teraslara giderdim. Yol üzerinde özellikle ahşap işleri satan yerlerde mutlaka durup alışveriş yapardım ve öğlen yemeğini pirinç tarlalarının o güzel manzarasında yiyip konaklama için Kintemara dağına giderdim. Akşam olmadan otele yerleşip sabah gün doğumunu izlemek için dağda trekking turu ayarlardım. Sanırım 5'te yola çıkılıp iki saat yürünüyormuş... Dönüşü müteakip manzaraya karşı güzel bi kahvaltı ve devamında aşağıdaki gölden başlayıp Beshakir tapınağı, Banja sıcak su kaynakları ziyareti ve yine Kintemara'ya dönüş. Sonrası için adanın kuzeyinde keşfedilecek tapınakları belirleyip bu sefer bir gece kuzey taraflarında kalırdım. Adanın kuzey ve kuzey batı kısımlarını bilmiyorum ne yazık ki. Oraları araştırıp gerekiyorsa bir iki gece orada kalıp ardından mutlaka Talah Mat'ı da görüp dönerdim geriye...

Bali havalimanıyla ilgili de bir kaç tavsiye vereyim. Ülkeyi terkederken en son kapıda sizden kişi başı 150 000 rupi isteyecekler. Duty free'de 100 gramı 14$'a Luwak kahvesi buldum (bir dolu dükkan var hepsinde farklı fiyatı, biraz aramanız gerekebilir) ancak internette ufak bir araştırmayla Luwak kahvesi diye satılan kahvelerin %40'ının gerçekte Luwak kahvesi olmadığını öğrenebilirsiniz. Yine de dönüşte arkadaşlarınıza bu kahenin hikayesini anlatıp ardından onlara ikram etmek güzel bir tecrübe oluyor. 

Dünyanın turizm cennetlerinden birini daha görmenin yorgunluğuyla ayrılıyorum Bali'den. Bu gözde mekanlar hep hayal kırıklığı yaratıyor ne yazık ki.. Olsun, yine geldiğimde daha güzel gezeceğim Bali'yi. 

Gezinin en güzel 5'i:

1- Nusa Doa sahili ve Padang Padang plajı
2- Jimbaran sahilinde akşam yemeği
3- Ubud maymun tapınağı
4- Pirinç tarlaları
5- Tanah Lot, Kintamara, Uluwatu, Beshakir ve tüm tapınaklar

Nerede koşulur? 

Kuta plajının kenarındaki yolda koştum, gayet rahat koşuluyor. 

Nerede içilir?

Özel bir yer yok, her yerde. Jimbaran sahilinde akşam yemeğin yanında içmek ekstra keyifli olabilir.  

Fotoğraf Listesi:

1- Tapınaktaki kutsal su
2- Uluwatu'da Kecak Dansı
3- Pirinç Tarlaları
4- Ubud'daki Maymun Tapınağında
5- Tanah Lot

Önerilen Sayfalar:

- Zanzibar
Singapur'da İki Gün
Phuket Gezisi

12 Temmuz 2013 Cuma

Adalar'a Gidiyoruz 3 - Sedef Adası


Adalar bölgesindeki adalar içinde benim için en gizemlisi Sedef Adası oldu hep. Üzerinde toplasan 100 ev bile olmayan bu ada, üzerinde yerleşim olsa da sayıca az olması nedeniyle hep görmezden gelinenlerden biri olmuştur. Adayla ilgili internette çok fazla bilgi olmadığı gibi gidince yapılacaklar konusu da çok muğlaktı benim için. Sonunda planımızı yaptık ve günübirliğine Sedef Adası'na gittik.

Önce ulaşımdan bahsedeyim. Benim 2013 yılı için bulduğum ulaşım yöntemleri 2 tane. Sabah 9 ve 10'da Kartal'dan Prenstur'un tekneleri kalkıyor. Bu tekne saatlerini internet sitesinde göremezsiniz ama telefon ederseniz size bilgi vereceklerdir.

Diğer ulaşım yöntemi de Bostancı'dan Şehir Hatları vapuru ile. Bunun sefer saatlerini de internetten bulamadım ben. Ama merak edene her gün saat 9:30'da Bostancı'dan Büyükada'ya giden vapura biniyorsunuz ve Büyükada'dan sizi bir tekneyle Sedef Adası'na geçiriyorlar.

Dönüş de Şehir Hatları vapuru için akşam 17:20'de Sedef'ten kalkan motorla Büyükada'ya ulaşım şeklinde. Buradan Bostancı'ya gidecek olanlar hemen Bostancı vapuruna geçebiliyorlar. Kabataş'a gidecekseniz iskeleden çıkıp bir daha Akbil basmanız isteniyor. Prenstur'un motoru da saat 17 sularında hareket ediyor ama tam saatini hatırlamıyorum şimdi.

Ulaşım konusunu hallettikten sonra Sedef Adası'ndan bahsedeyim biraz da. Zamanında Damat Ferit Paşa'ya verilmiş olan ada daha sonra onun mirasçıları tarafından bölüşülmüş, günümüzde de az sayıda konutta yaşamın devam ettiği bir adaya dönüşmüştür. Ulaşım imkanları zor olduğundan burada yaşamak hiç kolay olmasa gerek. Ya şehre ulaşmak zorunda olmayacaksın ya da özel teknen olacak ki Sedef Adası'nda yaşayabil.

Ada zaten küçük bir ada, halkın kullanımına açık olan kısım bu küçücük adanın da çok küçücük bir kısmını oluşturuyor. Adaya varınca hemen karşı tarafta ağaçların arkasında bir bakkal var, yanında da polis. Sol tarafta Elio isimli lüks mekan var. Elio ile bakkalın arasındaki yol da "özel mülkiyettir girilmez" tabelasıyla ayrılmış adada yaşayanların evlerine giden yoldur.

Şimdi gelelim adanın gezmeye açık 100 metrelik yoluna: Sağ tarafa devam ederseniz yaklaşık bir 100 metre yürüyerek Port Sedef isimli lüks plaja ve onun yanında da yine girişi paralı olan ama diğer ikisiyle karşılaştırıldığında daha makul olan plaja ulaşırsınız. Biz haftaiçi gittiğimizde Port Sedef'in girişi ücreti 30 TL diğer plajınki 15 TL idi. Biz ucuz olana gittik. Soyunma kabinleri, çok geniş olmasa da 3-5 yiyecek içecek sunan büfesiyle gün boyu idare edeceğiniz olanaklara sahip bir tesis burası. Denize ister betondan merdivenlerle ister az ilerideki taşlı sahilden girin suyu gayet temiz geldi bana. Marmara'da çok fazla denize giren biri değilim ama İstanbul'a yakın bir yere yüzmeye gitmek isteyenler için iyi bir seçenek burası.


Başka? Bu kadar. Sedef Adası'nda bir tanıdığınız varsa evine gidip takılabilirsiniz tabii bir de ama yoksa eğer ada bitti diyebiliriz. Bir günlük deniz sefası için gitmek dışında bir şey sunmuyor ne yazık ki Sedef... Bir gün Sedef'te yaşayan biri beni evine davet ederse diğer tarafları da anlatırım size.

Önerilen Sayfalar:

Diğer adalar için 

Adalar'a Gidiyoruz 1 - Kınalıada 
Adalar'a Gidiyoruz 2 - Heybeliada
Adalar'a Gidiyoruz 4 - Büyükada 

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Büyükada ve yanında Sedef Adası
2- Plajın yukarıdan görünüşü
3- Soyunma kabinleri ve plaj
4- Plaja giden yol


5 Temmuz 2013 Cuma

Belgrad Gezisi - 2

3 ay önce gezdiğim Belgrad'ı bir de başkasının kaleminden okumak isteyenler için ablam Elif Yazıcı'nın Belgrad gezisi:

"Tatil için fazla vaktim yok, bir kaç gün nefes almaya ihtiyaç hissediyor, vize ile falan uğraşmak da istemiyordum. Velhasıl tatil başlangıç modum bu. Nereye gitmeliyim diye kardeşimle görüştüğüm sırada o da Belgrad'da. "Burası çok güzel, neden Belgrad olmasın?" deyince bana da uygun geldi ve yaklaşık bir buçuk ay öncesinden uçak biletimi aldım. 17 Mayıs sabah 7.40 uçağı ile gideceğim, 20 mayıs akşam 20.20 uçağı ile döneceğim. Kalmak için de hostel gibi bir yeri tercih etmek istiyorum. Tatil için isteğim elimde harita bolca yürümek. Booking.com üzerinden merkezde bir hostelde yer de ayırtıyorum... Dinçer'in notlarından, daha önce Belgrad'a gidenlerin izlenimlerinden gidilecekleri, yapılacakları da indirip çıktılarını alınca tatil planım hazır.

İstanbul'a uçuştan bir gün erken gidip kardeşimle Cihangir, İstiklal vs.turladık. İstanbul'da  olmak  dahi kendimi iyi ve canlı hissettirdi. Akşamdan Dinçer bana Belgrad'da kullanabileceğim bir otobüs kartı, biraz Dinar ve Belgrad haritası vererek harita üzerinden gezilebilecek yerleri tarif etti. Hiç gitmediğim bir yeri harita üzerinden anlamam mümkün değil, gitmeden haritayı ve şehir planını çözmem de ha keza... Bu yüzden bolca başımı sallasam da oraya varınca hepsini çözebileceğimi düşünüyordum. Sabah erkenden havaalanına gidip uçağa bindim. Yolculuğun l saat 40 dakika olduğunu duymuştum ancak daha kısa sürüyor. Kalkmamızdan bir müddet sonra kaptanın "kabin ekibi yerlerinize, inişe geçiyoruz" şeklindeki anonsunu duymamız bir oluyor neredeyse. Nicola Tesla Havaalanı merkeze l8 km diye okumuştum, minibüsle yarım saatten fazla sürüyor, ancak dönüşte özel araçla ara yollardan varmamız 10 dakika ancak sürdü.

Türkiye ve Belgrad arasında bir saat fark var, cep telefonumun saatini ayarlamaksızın hep bir saat öncesinde olduğumuzu düşünerek zaman geçirdim. Okuduklarımdan vize uygulamasa da ülke girişlerinde Türk vatandaşlarının sıkıntılar yaşayabileceğini duymuştum. Ne sıkıntısı? Hayatımda hiç bir ülkeye bu kadar kolay girdiğimi anımsamıyorum. Pasaport kontrolünden geçmem saniyeler aldı sadece. Tamam uçaktan inerken Sırp polisi bir kaç kişiyi kenara ayırmıştı, belki de bana yapmadılar bilmiyorum, Türk kadınının pasaport polisiyle karşılaşması harikaydı :)))



Hemen alt kattaki Tourist Information'dan iki tane şehir haritası aldım (neden iki bilmiyorum, oysa elimde Dinçer'in verdiği var, onu kullanacağım ama fazla mal göz çıkarmaz düşüncesi herhalde). Para bozdurmak istesem de havaalanındaki Menjačnica adı verilen (Sırp Ulusal Bankasının amblemiymiş ve Belgrad içinde her yerde bu amblemi görebilirsiniz) büroya soruyorum ancak cevabı anlamasam da sorduğum diğer büroda da  para bozduramayacağımı anladım. Diğer kişiler de benim gibi geri dönüyorlardı. (Tüm gezi boyunca genelde 1€=108 dinardan bozdurdum) Aslında makinalarda da bozdurulabildiğini biliyorum ancak çekiniyorum bundan.


Dinçer'in bana verdiği parayı kullanarak havaalanı çıkış kapısının hemen solundaki A1 minübüslerine biniyorum. (Bilet ücreti 300 Dinar) Slavija meydanında ineceğimi biliyorum, minibüs bir yerde durunca bir yolcuya sorduğum orasının Slavija meydanı olup olmadığı sorusuna kendinden emin evet yanıtını alınca ve ben de inandım tabii. Meğer Merkezi otobüs, tren istasyonunda inmişim. Haritaya göre bayaa bayır yürümem gerekti. Neyseki henüz sabah ve sırt çantam oldukça hafif. Şehrin bana ilk hissettirdiklerini algılamaya çalışarak yürüyüp Hotel Moskva'yı buldum çünkü haritaya göre hostelim bu otele yakın, Kosovska Caddesinde. Caddemi bulunca nasılsa check in saatime daha var diye bir kahvede soluklandım...

Belgrad'da tüm cafelerde ve inanın parklarda dahi ücretsiz wifi var. Geldiğimi yakınlarıma haber verdikten sonra hostele gidip şansımı denemeye karar verdim. Tesadüfen oturduğum cafenin bir kaç bina ötesinde hostel. Check in için saatin 12.00 olduğunu söyleyince tekrar dolaşıp 12.00 de hostele vardım. İnanılmaz merkezi yerde, eski bir binanın 4. kattaki tek bir daire. Alt katlarda tadilat var, sanki boş gibi, giriş biraz izbe ve içeri girince ilk an ürktüğümü gizleyemem ancak sonra tüm düşüncem değişti. Pencerem Post Office'e bakıyor, sola bakınca St Mark kilisesini, sağ tarafa bakınca da Parlamento binasının arkasını  görüyorum. Kaldığım yer tek kişilik bir oda, banyo ve mutfağı herkesle ortak kullandım. Sadece deneyimlemek için ilk kez  bir hostelde kaldım, ancak bundan sonra böyle tatillerde sürekli hostel tercih edeceğimi söyleyebilirim. Görevliler çok sıcak, saygılı, yardımsever...

Hemen eşyalarımı bırakıp yürümeye başladım, önce Terazije Caddesi boyunca yürüyüp sonra Knez Mihaliovayı gezdim. Bizim İstiklal Caddesine benziyor, araç trafiğine kapalı, cadde boyunca mağazalar, sokak müzisyenleri, her türden gösteri yapanlar var. Kalemegdanı bulmuşum farkına varmadan. Belgrad Sava nehriyle resmen ikiye bölünüyor ve bu yer tam nehrin kenarında (Rivayete göre de Sava ve Tuna nehirlerinin kesiştiği noktada ve adı da Kale ve Meydan iki ayrı isimden oluşuyor). Büyük bir parkın içinde hayvanat bahçesi, lunapark, cafeler, müzeler, banklar, surlar ve bir heykel var. Orda dehlizlerin falan fotosonu çekip (!!!!) askeri müzeyi de uzaktan görüp yürüyerek hostele döndüm. Cumhuriyet Meydanındaki National Museum ve tiyatrosunu da kapısından içeri bakarak gördüm ne yalan söyliyim. Ama yollarda Dinçer'in anlattığı tüm heykelleri gördüm. Biraz soluklanıp Belgrad'ın bohem sokağı olarak bilinen Skardlija'yı aramak için dışarı çıktım. Hostelden çıkarken yağmur başlamıştı oralara kadar gittim ancak sokağı tam bulamadım ve döndüm. Böyle tatillerde kesintisiz uyumak ve tam dinlenmiş olmak için bir uyku ilacı almayı tercih ediyorum, ilacımı alıp kitap okuyarak uyuyakaldım.

Ertesi sabah kalkıp hemen hostelin yanındaki St Mark Kilisesi ve yanındaki Rus Ortodoks Kilisesini gezdim. Ortodoks kilisesinde ayin varmış, çekindim ancak içeriden birisi gel diye eliyle işaret edince meraktan içeri girip bir köşeden ayini izledim. Sonra çıkıp yürürken Parlemento binasının önündeki at ve adamın boğuşurmuş gibi (olduğunu düşünmeye çalıştığım) heykelini izlemek isterken önümden doğurmasına ramak kalmış hamile bir gelinin caddede koşturduğunu gördüm. Fotoğraflarını çekerek peşinden gittim, kırmızı ışıkta bekledi. Üstünde gelinlik olduğuna göre doğuma yetişmeye çalışmıyordu mutlaka. Bu arada sol taraftaki eski sarayın önünden bando sesleri geliyordu. Oraya gittim, masalarda oturan şık insanlarla mizansen yaratmışlar ve iki sunucunun sunduğu bir canlı yayın tv programı vardı. Henüz fazla izleyici yoktu ve banklarda yer de vardı. Ancak kahvaltı yapmamıştım, susamıştım, gidip börek ve su alıp gelmeye karar verdim. Ben dönene kadar orası full dolmuştu ve 40 dan fazla hamile gelin ve damat vardı. Biraz önlere geçerek canlı yayını izledim. Sonra alışveriş mağazalarının olduğu ve Kralja Aleksandra bulvarını gezdim.

Dönüşte hostelde biraz dinlenmeye dönerken St Mark Kilisesinin önünde yerel müzisyenler çok şık giyinmiş konuklarla birlikte Ederlezi'yi çalıyorlardı. Süslenmiş kilise önünde duran araçtaki gelin inmiyor, müzik eşliğinde danseden yakınlarına el ve mimiklerle eşlik ediyordu. Keyifle onları izledim, bayaa coştular, başka parçalar da çalıp söylediler, sonra kiliseye düğün töreni için girdiler, ben sızlayan ayaklarımla hostelime döndüm. Sonra biraz hostelde dinlenip tekrar çıktım ve Skardlijayı buldum, tekrar gelmek üzere bakınıp ayrıldım. Orası da küçük bir sokak, Arnavut kaldırımlı, sokak boyunca dışarıya masalarını koymuş yerel müzik gruplarının masalarda şarkılar söylediği barlar, cafeler, restaurantlar var (Rivayete göre eskiden çingeneler yaşıyormuş orada, eğlenceli oluşu ordan kaynaklanıyor herhalde). Ara yollardan Knez Mihaliova'ya inip Kalemegdana gidip güneşin batışını bekledim, bekledim,bekledim... Batmadı! Çok da kalabalıktı, ben de Skardlijaya gidip müzikli bi yerde oturup Sırp köftesi, salata, bira (Jelen diye yerel bir biraları var hafif ancak güzel, sevdim.) ile yemek yiyip hostele döndüm,uyudum.
                 
Pazar günü kardeşimin notlarından Kalenic Pijaca da bit pazarı olduğunu öğrenmiştim. Oraya gitmek istedim. Önce St Mark Kilisesindeki Pazar ayinini biraz izleyip, Taşmeydan parkında dolaşıp aldığım Sırp böreğinden yedim. (Peynirli, etli ve mantarlısını denedim. Hepsi de biraz yağlı olmakla birlikte lezzetliydi. Ancak sıcak yağlı olmasından ötürü sanırım bir daha hiç acıkmıyorsunuz) yürüyerek önce Slavija meydanına ve oradan da Aziz Sava Kilisesine gittim. Orayı ve yanındaki ne olduğunu anlayamadığım küçük kiliseyi gezdim önce. Aziz Sava'da bir ayin vardı. Kitaplarda kilise korolarında şarkı söyleyen ev hanımlarını okumuştum hep, sağda bir kilise korosu ve bir sürü din görevlisi vardı. Kilise korosu ve papazların söyledikleri ilahilerin akustiği güzel ezgi yaratıyordu. Çıkışta üstünde hani bizim höşmerim gibi bir tatlıyı sürdükleri ekmek ikram ediyorlardı. Sonra küçük kilisede bir vaftiz törenini izledim. Sonra yürüyerek Kalenic Pijaca'ya gidiyorum. Çevresi bizim binbir çeşitler gibi ucuz dükkanlarla dolu. Pazarı da gezdim biraz, sebze meyveler bizimkilerle aynı, pembe patatesler ilgimi çekti en çok. Bir kaç küçük tezgah gördüm ancak bit pazarının pazarın içinde olduğunu anlayamayarak döndüm. Sonradan Dinçer söyleyince üzüldüm ancak eski eşyalara çok da merakım olmadığı için fazla önemsemedim. Pazardan Türk ve Yunan baklavalarından birer dilim alıp bir parkta tadına baktım. Tad olarak aynı ancak ikisine de aşırı limonlu ravak kullanmışlar. Sevmedim. Pazar günü olmasından ötürü tüm dükkanların kapalı olduğunu söylemeliyim.


Hostelde biraz dinlendikten sonra bu kez önce Skardlija'da yemek yiyip sonra kesin kez güneşi batırmaya kararlı çıktım hostelimden. Ancak yolda bir dükkandan gelen güzel kokular üzerine aldığım içi mantarlı, peynirli bir börekten(tavsiye ederim,çok lezzetli) yiyince yine açlığım gitti ve yemek yemekten vazgeçtim. Zaten sabah sıcak sıcak yediğim burek'ler genelde mideme oturuyor ve gün boyu kendimi aşırı tok hissediyordum. Bu sefer güneşi batırmayı başardım... Ertesi gün geri döneceğim, eşyalarımı toparladıktan sonra ertesi sabah biraz alışveriş yapmak için erkenden hostelden çıktım. Pazar günü tüm dükkanlar kapalıydı, günlerden pazartesi ve saat 9.00 da açılmasını bekledikten sonra Terezija Caddesi ve Knez Mihaliova'da alışveriş yapıp cafelerde vakit geçirdim. Hostelden check out saat ll.00 de ancak benden sonra o gün boş olduğunu söyleyerek rahatlıkla uçak saatime kadar kullanabileceğimi söylediler (Booking.com da harika şeyler yazacağım sizin için diye geçirdim içimden). Uçağım 20.20'de kalkıyordu, bu kez güneşi uçaktan batırıp(demekki yüksekten daha kolay batırılıyor) güzel duygularla ayrıldım Belgrad'dan. Tekrar gelir miyim? Bir kaç gün soluklanayım diye bildik bir yer ararsam evet, ama yeni yerleri görüp, yeni kentlerde kaybolmadan dolaşabilecek kadar biliyor olma duygusu ile yeni yerleri tercih edeceğimi biliyorum."

Önerilen Sayfalar:

* Nisan ayında gezdiğim Belgrad gezi notlarım için: 

Belgrad'da Üç Gün

* Belgrad'a gelmişken etrafta gezilecek yerler arayanlara: 

Budapeşte'de 3 Gün
Bosna Hersek gezimiz: Saraybosna ve Mostar
Bir günlük Bratislava Gezisi