2 Ekim 2014 Perşembe

Kopenhag Bir Günde Gezilebilir mi?


Aslında daha önce de Kopenhag'a gelmiş ve merkezde turlama şansı bulmuştum. Ancak bu sefer koca bir tam günüm vardı ve planlı bir şekilde hareket edersem tüm şehri gezebileceğimi düşünüyordum. Daha öğlen olmadan bunun mümkün olmadığını anladım. Biraz hafife almışım Kopenhag'ı. Madem öyle ben de bu sefer sadece şehrin Batısını gezeyim dedim ve metroyla Frederiksberg'e ulaştım.

ESKİ SARAY BAHÇESİ


Frederiksberg Bahçesi zamanında hemen yan taraftaki Frederiksberg Sarayı'nın halka kapalı krala açık bahçesiymiş. Günümüzde hemen güneyindeki Sondermarken gibi o da halka açık bir park. Suni göleti, kanalı, şelalesi ve insanı sanki bir parkta değil de ormandaymış gibi hissettiren ağaçlarla güzel bir alan Frederiksberg Haven. Eylül sonunda 10 derecelerde dolaşan sıcaklığa aldırmadan koşan insanlarla dolu sabah erken saatlerde. Eminim yazları havalar ısınınca çimler guneşlenenlerle doluyordur.


Hemen güneyindeki Sondermarken de Frederiksberg gibi eski bir bahçe. Bu parkı gezerken de girişlerdeki haritalar işinize yarayacaktır. 100 yıl önce Amerika'ya göçen Danimarkalıların yaptırdığı anıt, Çin pavyonu, eski kulübe ve daha bir dolu kenarda köşede kalmış yeri bu harita yardımıyla bulabilirsiniz. Ayrıca Ağustos ayında bu parkta Vanguard Müzik Festivali yapılıyormuş, haberiniz olsun. Sondermarken'de özellikle bir kısma dikkatinizi çekmek istiyorum: Yüzyıllar önce Kopenhag'ın içme suyu ihtiyacını karşılayan sarnıç tam da parkın girişinde yer alıyor. Günümüzde sergilere ev sahipliği yapan bu kısma 50 kron ödeyerek girebilirsiniz. Ben gittiğimde, Christian Lemnerz'in yaptığı,  sarnıcın dokusuna uygun erimiş mumlardan işler vardı. İçerdeki doğal sarkıtlara özellikle dikkat edin.

CARLSBERG'ÜN OYUNCAKLI BİNALARI


Kopenhag'da kiliselerin içine girmeyi beceremedim; ya kaplıydılar ya da içeriye dolaşmak için girilmez yazıyordu. Sondermarken'in güneyindeki Jesus Kilisesi'nin önünden geçip Carlsberg arazisine doğru devam ettim. Meşhur Carlsberg binalarının üretim tesisi buradan taşınmış; şu anda sadece bir kaç özel bira çeşidinin üretimi burada yapılıyormuş. İsteyen Carlsberg Müzesi'ni de gezebilir. Ben etrafta turlamayı tercih ettim. Yakın bir zamanda kentsel dönüşüm geçirecek bu araziye AVM, Topçu Kışlası ya da rezidans yapılmayacak ne yazık ki; çok kafaları çalışmıyor bu Danimarkalıların ve Carlsberg ailesinin sanırım. Onun yerine yarışmayla belirlenen ve şehir konseyinden de geçen bir projeyle 10 000 kişilik bir üniversite kampüsü, 3000 ev ve eski yaşayan şehir merkezleri kıvamında,  karbon izi sıfır,  sürdürülebilir ve 24 saat canlı bir yaşam alanı yapılacak.

Peki bugün gidenler bu alanda ne görebilirler? Öncelikle Fil Köprüsü ve Kulesi'nin altından geçeceksiniz. Hemen ardından da Dipylon adlı köprünün. Carlsberg ailesi bu fabrika arazisine bir çok oyuncaklı ve şık yapı yapmış. Dipylon'dan sağa devam edip göreceğiniz fabrika bacaları da bunlar arasında. Charlie'nin Çikolata Fabrikası gibi ortalık. Az ilerde bir Deniz Feneri ,ki günümüzde bir sanatçının atölyesi olarak kullanılıyor, ve sonrasında da çocuklar-gençler için bir oyun sahası var. Ağaçların üzerindeki yürüyüş parkurunu görünce keşke 20 sene önce burda olsaydım dedim içimden.


ŞEHRİN SOKAKLARINDA SÜRTMECE

Carlsberg arazisini geride bırakıp yakınlardaki Enghaveparken'e geçtim. Bu küçük şirin park eminim yazları dinlenmek için çok daha güzeldir. Piknik yapmak ya da güneşlenmek isteyenler için hoş bir alan.


Ardından Sonder Bulvarı boyunca doğuya doğru Halmtorvet'e kadar yürüdüm. Ordan kuzeydeki Vesterbro Torv'a geçtim. Şehrin farklı bir yüzü var bu bölgede. Göçmenler ağırlıkta, dükkanların mahiyeti de değişiyor: Çin lokantaları, striptiz kulüpler, değişik ülkelerin ürünlerinin ağırlıkta olduğu marketler... Yine yakınlardaki Skydebanehaven özellikle çocuklar için güzel bir park. Det Ny Teater ve Tycho Brahe Planeterium'un önünden geçip (bi sonraki gelişimde ziyaret edebilirim bu Planeterium'u) Gammel Kongevej boyunca yürüdüm. Ardından Sankt Thomas Plads'a dönüp Fraderiksberg Alle boyunca Frederiksberg Bahçesi'ne geri döndüm. Hemen girişin olduğu küçük meydan Frederiksberg Runddel. Bahçenin girişinin hemen solunda yer alan Royal Danish Horticultural Society's Garden isimli bahçe şehrin batı yakasının en güzel parklarından birisi. İçinde Kopenhag'ın en eski seralarından biri, Michlen yıldızlı ülkenin meşhur aşçılarından Mielcke ve Hurtigkarl'ın kendi isimlerini verdikleri şık bir restoran ve ağaçlar ve envai çeşit bitkinin arasında kimseye görünmeden oturabileceğiniz bahçeler var.

Burdan sonrası kuzeye doğru, Kopenhag'ın en eski yerleşimlerinden olan Allegade Caddesi boyunca devam edip ardından batıya Smallegade ve sonra Nordre Fasanvej boyunca kuzeye devam ettim. Sonrasında batıya Forum'a kadar yürüyüp bindim metroya. Kopenhag'ın batısı sakin bir gün geçirmek isteyenler için hoş bir ortam sunuyor. Kopenhag 3-4 günü hakediyor. Bir sonrakine şehrin merkezini ve sonrasında da kuzeyini gezeyim bari.

Fotoğraf Listesi:


1- Carslberg arazisindeki Fil Köprüsü

2- Frederiksberg Haven'de bir selfie
3- Sondermarken parkı altındaki dehlizlerden bir kare
4- Carslberg arazisinde, çocukların maceradan maceraya koştukları ağaçlar üzerinde yürüyüş yolu
5- Sonbder Bulvarı üzerinde gördüğüm bir duvar süslemesi
6- Nordre Fasanvej üzerinde bir duvar resmi

Önerilen Sayfalar:

Kopenhag - Geniş Geniş Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
Amsterdam
Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
- Malmö ve Lund

14 Eylül 2014 Pazar

Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı

Pisa'ya veda edip Siena'ya doğru yola koyuldum. Artık tren sistemine hakimim. Son anda peron değiştiren Empoli trenini 11 numaralı peronda son anda yakaladım ve Empoli'de aktarma yapıp Siena'ya ulaştım. Otomatik bilet makinaları hem tarife konusunda işe yarıyor hem de sıraya girmeden bilet almak konusunda. Millet niye bilet gişesi önünde sıraya giriyor anlamadım. (Yav ne çok biliyon birader! Sanki bilet makinalarında çözülemeyecek durumlar yok! Töbe töbe...)

Ulaşım:

Siena'ya trenle ulaşım çok kolay. Roma'dan tek aktarmayla yaklaşık 4 saatte Siena'ya ulaşmak mümkün. Bilet fiyatları da yaklaşık 17 €. Aktarma yapmadan daha hızlı ama daha pahalı ulaşım da mümkün. Siena Tren Garında indikten sonra AVM gibi bir binaya giriyorsunuz. İşte o bina hayat kurtarıyor çünkü içinde taa şehir merkezinin girişine kadar çıkan yürüyen merdivenler var. İlk gidişimde yürüyerek tırmandığım yolu 2017 Ekim'inde çok daha kolay tırmandım. 

Konaklama:

Pisa'dan ayrılmadan hemen önce ayarladığım otelim gardan yarım saatlik yürüme mesafesinde. Haziran ve hafta sonu olunca oteller dolmuş durumda. 2 Temmuz'da Siena'nın merkezindeki Piazza del Campo'da yılın ilk Palio (bayrak) yarışı koşulacak. Doluluğun en önemli sebebi o.

Alma Domus otelde gecelik 55 €'ya bulduğum oda hem en merkezi hem de en ucuzlardan biri. Aynı günün gecesinde yemekte buluşacağım Siena Pastafaryan Piskoposu Elio'dan öğreneceğim üzere Katolik Kilisesi'ne bağlı bir otel burası. Yani bula bula bizdeki cemaatlere bağlı yerler gibi bi yer bulmuşum. Otel gayet temiz ve manzarası da şahane.

Gezilecek Yerler:

Otele yerleşip biraz dinledikten sonra yine şehir nasıl bi şehirmiş görmek üzere sokaklarına dalıyorum. Pisa ve Lucca beni İtalyan şehirlerine doyurdu sanıyordum, yanılmışım! Hepsi tuğladan binaları, çoğu yeşil panjurlarıyla ne güzel bir şehirmiş meğer Siena. Bu kadar güzel olduğunu bilsem daha önce gelirdim. Karşımda İstanbul gibi tepeler üstüne kurulmuş bir şehir var. O yüzden de bir an binaların arasında kaybolmuş haldeyken az sonra kendinizi şehre tepeden bakar bir konumda bulabiliyorsunuz. Ya da bir anda bir sokak arasından şehrin kulelerini görüyorsunuz. Bu topografyalarda haritayı çözmek de zorlaşıyor. Engebeli coğrafyayı iki boyuta indirgeyince birbirine çok yakın görünen iki sokak arasında hiç bir yol olmayabiliyor. Ya da haritada olmayan ufacık bir merdiven yolunuzu kısaltıyor.

Bir kaç saat sokaklarda dolaşıp ardından Piazza del Campo'daki Birraria'ya attım kendimi. İtalya'daki Pastafaryanların önemli temsilcilerinden (sonraki aylarda İtalyan Pastafaryan Papa'sı seçildi) Marco, Siena piskoposu Elio ile iletişime geçmemi sağlamıştı. Sağ olsun Elio da akşam müsaitmiş, buluşup sohbet ettik. Bana Siena'da ve İtalya'da neler yaptıklarını anlattı. Aydınlatıcı bir sohbet oldu benim için. Biralarımızı içip makarnalarımızı da yedikten sonra yeniden görüşmek dilekleriyle ayrıldık.

Ertesi sabah erkenden kendimi Siena sokaklarına vurdum. İlk olarak Siena Katedrali'nin etrafında turladım. Toskano bölgesindeki diğer dini yapılar gibi bu katedralin de yapılışı 1200'lere kadar uzanıyor. Ne yazik ki katedrali bitirmelerine rağmen yan taraftaki Nef veba salgını yıllarına denk geldiği için yarım kalmış.

Şehrin Duomo'sunu gördükten sonra elimdeki haritaya uygun şekilde yürüye yürüye diğer dini yapıları da teker teker ziyaret ediyorum. Ama asıl Siena sokakları büyülüyor beni. Bir anda şehir bitip önünüzde bahçeler tarlalar uzanabiliyor. Ya da bir sokağa hayran hayran bakarken buluyorum kendimi.

Orto Botanico dell'Università Siena kendinizi yeşilliklere atabileceğiniz şirin bir yer.

Bir dolu sokaktan, caddeden hatta yürümesi gayet zor bi otoyol kenarından geçtikten sonra San Frencesko Kilisesi'ne ulaştım. Siena'nın görkemli dini yapılarından biri var yine karşımda. Ön cephesi sade ama şık duran heykellerle süslenmiş.

Palazzo Salimbeni günümüzde banka şubesi olarak kullanılıyor ama önündeki rahip Sallustio Bandini heykeliyle güzel bir yapı. 

San Gimignano:

Aslında gayet yorgunum ama yarın San Gimignano'ya gitmektense bugün orayı da görmeyi tercih ediyorum. Bologna'da otobüs tarifelerini gösteren çizelge çok karışık. Otelden nasıl gideceğimi bir şekilde öğrendim (internette de yayınlanan çizelge vardı ellerinde. 130 numarayı bulun ama pazar gunleri için koydukları haç ve iş günleri için iki çekiç işareti dışındakileri ben de çözemedim;  bir bilene sorun derim). Via Tozzi üzerindeki otobüs durağının yanındaki Tabacchio'dan 6 €'luk biletimi alıp otobüsle 1 saat 5 dakikada San Gimignano'ya ulaştım. Bu seferki İtalya gezimde en az beğendiğim yer San Gimignano oldu. Eski taş binaları, bakımlı sokaklarıyla güzel bi yer aslında ama ortalık ana baba günü. Her yer turist dolu. Zaten turistler dışında bi hayat yok kasabada.

Otobüsten indikten sonra, sağlı sollu turistik ürünler satan dükkanların dizildiği Via San Giovanni boyunca ilerleyip merkezdeki iki meydandan biri olan Piazza della Cisterna'ya ulaştım. Ortasında su kuyusu olan meydanın etrafı Ortaçağ kasabası havasını koruyacak şekilde eski binalar ve kasabaya has meşhur kulelerle çevrilmiş durumda. Üçgen şeklindeki meydan dar bi yolla diğer meydan olan Piazza del Duomo'ya bağlanıyor.

Piazza del Duomo, adından da anlaşılacağı üzere katedralin önündeki meydan. Hem kasabanın Duomo'suna hem de belediye binasıyla şimdi müze olarak kullanılan eski yapıya ev sahipliği yapıyor. San Gimignano'daki en ilginç yapılardan biri Duomo'nun kendisi. İçi boydan boya fresklerle kaplı olan bu Duomo'daki çizimler bana diğer kilisedekilerden biraz farklı geldi. San Petersburg'daki Dökülen Kan Kilisesi de böyle boydan boya İncil'den hikayelerle kaplıydı (farklı olarak ordakiler mozaikti) ama buradaki çizimlerde çıplaklık diğer kiliselerde göremeyeceğimiz kadar rahat resmedilmiş. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı ne yazık ki.

Merkezdeki meydandan sonra şehrin sokaklarını turluyorum yine. Kasabanın alt taraflarındaki çeşmeye kadar indim. Sonra eski kale kalıntısına geçtim. Burada manzara çok güzel: Üzüm bağları, köy evleri, çiftlikler, tarlalar... Bi daha Toskano'nun kırsal bölgelerini keşfetmek üzere bu kasabalara gelmek lazım.

San Gimignano dönüşü o meşhur çizelgeyi nasıl yanlış okuduğumu bir daha test ettim. Ben 18.55'te sanırken meğer 18.40'daymış otobüs o da Siena'ya kadar gitmiyormuş... Keza dönüş bileti nerede satılıyor onu da bulamadım. Sonuçta şöförden aldığım 4 euroluk biletle Poggibonsi'ye ulaştım. Buradan bir saat sonra başka bir otobüse binecektim ama baktım daha erken bi saatte tren var, onunla döndüm Siena'ya.


Siena'da Gezmeye Devam:

Son olarak Siena merkezinden bahsedeyim biraz da gördüğüm kadarıyla. Piazza del Campo, yarım daire şeklindeki eğimli meydanı çevreleyen binalar ve yarım dairenin kenarındaki Palazzo Pubblico ve Torre del Mangia'dan (Mangia Kulesi) oluşuyor. Meydanın ortasında yer alan Fonte Gaia (Gaia Çeşmesi) 1300'lerde inşa edilip 25 km öteden getirilen suyla besleniyor. Palazzo Pubblico'nun yanındaki kule, İtalya'daki en yüksek kulelerden biri. Maalesef tepesine tırmanamadım ama güzel bir manzara sunduğuna eminim. Bu arada ufak bir bilgi vereyim: Hükümet binası olarak inşa edilen Palazzo Pubblico'nun kulesiyle Duomo'nun kulesi özellikle dinle devletin eşit güce sahip olması gerektiğini göstermek adına eşit yükseklikte yapılmış. O devir için hem bu eşitlik hem de diğer İtalyan şehirlerinden farklı olarak merkezdeki meydanın kilisenin önünde değil belediye binasının önünde yapılması Siena'daki seküler eğilimin göstergesi.

Palio Yarışları ve Contrade'ler:

Piazza del Campo'nun bir özelliği de meşhur Palio yarışları. Siena'yla beraber Fiat'a ikinci model ismini Palio'yla veren şehirdeki yarışlar yılda iki kez 2 Temmuz ve 16 Ağustos'ta yapılıyor. Günümüzde Siena'da yer alan 17 Contrade (Bölge) bu at yarışlarında rekabet ediyor ve kazananın bayrağı yıl boyunca şehirde dalgalanıyor.

Geçmişi yüzyıllar önceye dayanan Siena'da 1700'lere kadar 50 Contrade varmış. Ancak yıllar içinde bölgelerin birleşmesiyle sayı azalmış ve günümüzde 17 bölge kalmış.

Her bölge diğerlerinden farklı bir bayrağa ve bayrağında kendini sembolize eden bir hayvana sahip. Keza kimi bölgeler birbiriyle dost kimileri de düşman. Her Contrade'nin sınırları belli ve kendine ait çeşmesi, sloganı ve müzesi var. Palio yaklaşırken her bölge kendi sokaklarını bayraklarıyla donatıyor.

Haziran sonunda bütün sokaklar bayraklarla donatılmış, sokaklarda çocuklar ve gençler Palio'da yapacakları gösteriler ve çalacakları müzik aletlerinin son provalarını yapıyorlardı. Gösteriler meydanın etrafına kurulan tribünlerden ve meydanın ortasından izlenebiliyor. Dünyanın en eski sportif faaliyetlerinden biri olan Palio'nun bilet fiyatları da gayet pahalıymış.

Bu seferki Pisa, Lucca, Siena, San Gimignano ve Bologna'yı kapsayan İtalya gezimde en beğendiğim şehir oldu Siena... Umarım bir daha yine yolum düşer ve bu sefer çok daha uzun, tadını çıkarta çıkarta, etraftaki küçük köyleri şarap yapılan çiftlikleriyle beraber gezerim.

2017 Ekim'indeki günübirlik ziyaretimde Siena'ya bir kez daha hayran kaldım. O bakımlı binaları, etkileyici mimari dokusu hatta bir ara binalar arasında çıkmaz bir sokağa girdim. yaklaşık 150 - 200 metrelik, binaların arasında kalmış bu çıkmaz aralık saksılarla süslü çok kendine has bir yerdi. Şehrin girişine yakın bir yerde bulunan kale de akşam saatlerinde spor yapanların surlarının üstünde yürüdüğü, koştuğu bir yermiş onu da görmüş oldum. 

Fotoğraf Listesi:


1- Piazzo del Campo'da yılın ilk Palio yarışının provaları dağılırken...

2- Siena Pastafaryan Psikoposu Elio ile kutsal akşam yemeği sırasında
3- Siena sokakları
4- San Gimignano
5- Torre del Mangia
6- Palio yarışları için kendi bayraklarıyla süslenmiş bir Contrade

Öneriler: İtalya'ya gidecekler buralara da baksın


- Napoli Torino'da Bir Haftasonu
Bologna'da Porticolar altında bir gezi 
- Roma'nın Mimari Şaheserleri
- Floransa
- Çarşılı köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio 
- Venedik'te Bir Gün
- Günübirlik Milano
- Pisa

24 Ağustos 2014 Pazar

Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu

Arkadaşım Özkan bi kaç aylığına Belçika'ya gidince hemen plan yaptık Belçika'da kısa bir gezinti yapmak üzere. Ağustosta İstanbul sıcaktan bunaltırken kaçtım Belçika'ya. Brüksel'de havaalanında inince hemen alt kattaki tren istasyonuna geçtim. Buradan her yere trenle ulaşmak gayet kolay. Benim ilk istikametim neredeyse yarım saatte bir kalkan trenlerle Antwerp'e doğru. Gece Antwerp'te Özkan'la hasret giderip ertesi gün sabah 9 gibi çıkıyoruz Bruges'a doğru yola. Antwerp'ten yaklaşık 90 kilometre uzakta Bruges. Tren de var ama bizim tercihimiz arabayla gitmek. Merkeze yakın, İbis otelin otoparkına arabayı bırakıp başlıyoruz Bruges'u keşfetmeye.

Eski Ortaçağ şehirlerini hatırlatan bir şehir var karşımızda. Her yer, tuğladan özenle yapılmış birbirinden güzel yapılarla dolu. Bruges'da en beğendiğim yan bu atmosfer: Her an sağdan soldan bir şövalye çıkacakmış gibi ortalık.


İlk olarak Beginjhof (ya da bazı yerlerde Beguinage) denen eski yerleşimle başlıyoruz Bruges'u keşfetmeye. Burası uzun yıllar yalnız kadınların yerleştiği, günümüzdeyse halen rahibelerin yaşadığı bir yer. Küçük evler ve ağaçlar arasında dolaşarak çıkıyoruz bu kısımdan. Hemen yan tarafında güzel bir göl ve park karşılıyor bizi. Minnewater Parkı şehrin en yeşillikli kısmı. Akşamüstü yorulup kendimizi çimenlerin üzerine atmadan önce bir kez daha gezeceğimiz bu park şehirde değilmişsiniz izlenimi yaratıyor.

Artık yavaş yavaş merkeze geçme zamanı. Katelijnestraat boyunca merkeze doğru yürürken Diamond Museum'u geçiyoruz önce. Az sonra da Onze Lieve Vrouwekerk ya da İngilizce'siyle Church of Our Lady'ye ulaşıyoruz. Burası şehrin önemli katedrallerinden biri. Hemen karşısındaysa eski San John Hastanesi yer alıyor. Bu bina günümüzde seminer-etkinlik salonları, kafeler ve küçük dükkanlara ev sahipliği yapıyor. Mekanın bizim için ilginç yanlarından biri Luc Vanlaere'nin konserlerine ev sahipliği yapması. Eğer TripAdvisory'ye bakarsanız Bruges'la ilgili en beğenilenler listesinde bu Arp ustasının ücretsiz konserleri çıkacak karşınıza. Yaklaşık 35 dakikalık konsere katılmak için bize en uygun saat 15.00. O saatte geri gelmek üzere ayrılıyoruz mekandan.

Ardından Bruges sokaklarına vuruyoruz kendimizi. Kilisenin arkasındaki Gruuthuse'u sağımızda bırakıp ara sokaklara dalıyoruz. Klasik Belçika evleri 2-3 katlı ve çatıları basamak basamak yükseliyor. Kimileri tuğlaları boyanmadan bırakılmış kimileriyse sade renklere boyanmış.


Şehrin kenarlarının ardından merkeze kırıyoruz dümeni. Bruges'un merkezi Markt Meydanı. Belfry Kulesi'nin karşısındaki bu meydan klasik Avrupa Meydanları gibi birbirinden güzel ve tarihi binalarla çevrelenmiş ortasına da şehrin tarihi kahramanlarının heykeli konmuş. Meydanda biraz soluklanıp bu tarihi atmosferin tadını çıkarıyoruz. Bu arada biraz acıktık. Kulenin iki tarafındaki patates kızartması satan büfelerin birinden patates kızartmalarımızı alıp çöktük bi kenara. Bu iki büfenin hangisi bu işi daha iyi yapıyor bilemiyorum lakin biz soldakini tercih ettik; ikisinin önünde de uzun kuyruklar olsa da soldakindeki kuyruk daha kısaydı. Patatesleri alırken istediğiniz sosları da söyleyin. Olay bizdeki gibi ketçap-mayonezle sınırlı değil. Biz Andoloise ve Samurai tercih ettik. İkisi de çok lezzetliydi.


Yan taraftaki Burg Meydanı'na kısa bir sokakla geçiliyor ve bu sokaktan geçerken o çikolata ve waffle kokularına dayanmak mümkün değil. Biz de süngülerimizi indirip teslim oluyoruz waffle'cıya.

Sırada bot turu var. Bruges'a gelenlere şiddetle bir tavsiyede bulunacak olsam bu bot turu olacaktır. Beş ayrı yerden başlayan bot turu kişi başı 7,60 €'ya size Bruges'u çok farklı bir gözle görme imkanı sunuyor. Yaklaşık yarım saatlik tur özellikle karadan görülemeyecek büyülü manzaraları çıkarıyor karşınıza.


Saat 3'e gelirken arp konserinin olduğu eski San John Hastanesinin binasına döndük. Yaklaşık 40-50 kişilik salon dolmak üzere. Luc Vanleere bize yarım saat süren, 6 parçalık güzel bir konser sunuyor. Gerçekten gezinin ortasında dinlendirici bir etkinlik. Ücretsiz konserin ardından ufak bi bahşiş bırakıp Minnewater Parkı'na geçiyoruz. Yeşillikler arasında biraz turlayıp çimlerin üstüne atıyoruz kendimizi. Yorulmuşuz.

Bruges'u yavaş yavaş terk etme vakti geldi. İkinci gün Antwerp'te gezeceğimiz için akşamüstü Gentz'e uğruyoruz. Hem saat geç oldu hem de yorgunuz. Ufak bi şehir turu atıp dönüyoruz Antwerp'e.


Antwerp'te akşam yemeği için tercihimiz merkezdeki İtalyan pizzacısı olan Da Giovanni oluyor. Belçika'da yavaş servisten gına geldiği için burası çölde vaha bulmuşuz gibi geliyor: Servis gayet hızlı. Bu arada Belçika bildiğiniz üzere tam bir bira ülkesi. Envai çeşit birayı burada içebilirsiniz. Özkan'dan öğrendiğime göre Antwerp'in yerel bir birası da varmış: De Konning. PVC pencere markası gibi dursa da gayet lezzetli buldum. Da Giovanni'de de var bu biradan.


Gece boyunca önce canlı müzik dinlemeye bir caz bara ardından da ilk kez duyduğum %20 alkollü bira black damnation'ı içmek üzere t'Amtwaerps Bierhuiske'e gidiyoruz. 8 cl lik bardakta 9.80€'ya satılan black damnation kahve gibi simsiyah ve gayet yoğun bir bira. Zaten gecenin sonunda, devamında bir şey içmeyecekseniz tavsiye edilen bir bira çeşidi bu. Öncesinde yavaştan uykum geliyor gibiydi ama bu biradan sonra gözlerim faltaşı gibi açıldı. Ardından da geceyi bitirdik zaten.

Sabah çok erken uyanmadık. Bir gün öncenin yorgunluğu ikimizi de serdi yataklara. Gerçi ikinci günün gecesinde anladık ki biz daha hiç yürümemişiz meğer.


Antwerp'te ilk hedefimiz şehrin güneybatısındaki Middelheim Parkı oluyor. Bu parkın en güzel yanı yıllardır Antwerp'te düzenlenen bienalden seçilmiş eserlerle dolu olması. Her köşede farklı bir heykel bekliyor sizi. Parkın ortasında güzel de bir cafe var. Kahvaltımızı burada yapıp bu açık hava müzesinin tadını çıkarıyoruz. Pazar günü piknik yapan ailelerle dolu park. Heykellerin arasında dinlenip bir şeyler atıştıran, kitap okuyan, içkilerini yudumlayan ebeveynlerin yanında koştura koştura top oynayan çocuklar çok mutlu bir tablo çiziyorlar.


Parkın ardından ara sokaklar boyunca uzuuun yolları tepip nehir kıyısına varıyoruz. Burası da yürüyüş yapmaya, içkilerinizi yudumlamaya uygun bir yer. Bir gece önce içtiğimiz şehrin merkezindeki mekanların etrafında dolaşıp birine oturuyoruz dinlenmek üzere. Bu arada Omer isimli bira da gayet lezzetli biralardan. Antwerp'te biraz daha dolaşıp azad ediyorum Özkan'ı. Ben tren garına gideceğim ama önce Amsterdam'daki kadar olmasa da meşhur olan Red Light District'i ziyaret ediyorum. Kadınların vitrinde müşteri bekledikleri bu sokak elbette erkek dolu ama kadınlar da bu sokaktan rahatça geçebiliyorlar.


Dönüş için tren garına yollanma vakti geldi. Antwerp'te en beğenilen yerlerin belki de başında geliyor Antwerp Tren Garı. Kimileri Harry Potter filmlerindeki şatolara benzetiyor hatta... Gerçekten çok hoş bir tasarımı var. 40 dakikalık bir yolculukla Brüksel'e varıp uçağımı yakalıyorum. Yorgunluktan ayaklarım ağrıyor ama değmediğini söyleyemeyeceğim. Belki bir daha yolum buralara düşerse Ghentz'e biraz daha uzun vakit ayırırım. Keza Antwerp de biraz daha uzun gezilebilirmiş ama Bruges'un büyüleyici sokakları zaten yeterince vaktinizi alacaktır eminim.


Gezinin en iyi 5'i:


1- Bruges'da bot gezisi

2- Antwerp'teki Middelheim Parkı
3- Bruges sokakları
4- Beguinage ve yanındaki Minnewater Parkı
5- Belçika'nın birbirinden ilginç biraları.

Fotoğraf Listesi:


1- Bruges sokakları arasındaki kanallardan biri

2- Luc Vanleere'nin konserinden bir kare
3- Beginjhof'tan bir manzara
4- Markt Meydanı
5- Middleheim Parkı'ndaki heykellerden biri
6- Antwerp Tren Garı

Önerilen Sayfalar:


Heildelberg Brüksel ve Art Nouveau
Lüksemburg
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht
13. İstanbul Bienali


15 Temmuz 2014 Salı

Pisa

İtalya'nın görme şansı bulamadığım Toscana kısmı hep gezilecekler listemin üst sıralarında yer alıyordu. Hazır İtalya'dan Shengen vizesi almışken rotayı Toscana'ya doğru kırdım. Benim tarihlerimle uyumlu seferler Bologna üzerinden olanlardı. Türk Hava Yolları'nın sabah 8.40 uçağıyla Bologna'ya doğru yola çıktım.

Biraz rötar yaptı uçak ama neyse ki Bologna'dan devamındaki tren yolculuğu için bileti biraz daha geç bir saate almıştım. Havaalanından Tren İstasyonuna tam çıkışta kapının önünden otobüs kalkıyor. Otobüste binişte aldığınız 6€'luk biletle son durakta inip tren garına ulaşabilirsiniz. Biletimi internetten aldığım için doğrudan hızlı trenin geleceği perona geçtim ve yarım saatte Floransa'ya ulaştım. Floransa'da bu sefer normal trene bindim ve 1.30 saat de o sürdü. İnternetten iki bilete komisyonlar dahil 52$ ödedim ve inince de yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle otelime vardım.  

Booking.com'dan bulduğum otelimin adı Affittacamere Delfo. Bir evi 6 oda olarak kiralıyorlar aslında; herhangi bir resepsiyonu ya da sürekli görevlisi yok. Eve girmeyi başaramayıp sonunda telefonla görevliye ulaşıp 15 dakika da kapıda görevliyi bekledikten sonra odama ulaştım. Geceliği 42 € odalar böyle oluyor tabii. Oda temiz ve banyosu gayet yeni. Bu arada Pisa'da musluk suyu gönül rahatlığıyla içilebiliyor hatta bir çok şişelenmiş sudan bile lezzetli olduğunu söyleyebilirim.


Uzun bir yolun sonunda vardığım odamda biraz dinlenip hemen dolaşmaya başlıyorum. Bu noktada İtalya'yı gezecek olanlara Tripozo isimli uygulamayı tavsiye ederim. Ücretsiz olan bu uygulama özellikle internet bağlantısı olmadan çalışması nedeniyle çok işlevsel. Yürümek istediğiniz mesafeyi seçip ardından haritadan yolu takip ederek önemli yerleri görebiliyorsunuz. Yeme içme ve konaklama tavsiyeleri de cabası. İlk olarak sabırsızlıkla eğik Pisa Kulesi'ni görmeye gidiyorum. Pisa çok büyük bir yer değil, eğer yürümekle sorununuz yoksa gayet rahat tüm şehri gezebilirsiniz.

Pisa Kulesi, Mucizeler Meydanı denilen meşhur meydanın hemen yan tarafında yer alıyor. Yıllardır kulenin resimlerini defalarca görmeme rağmen gerçekte karşıma çıkınca beni bir gülme alıyor. Ne komik bir yapı bu! Sen o kadar ince işçilikle kuleyi inşa et sonra böyle yıkılacakmış gibi yatsın yana. Popüler yapıları görmek noktasında çok istekli olmadığım zamanlarda bu yapılarla karşılaşmalarımı hatırlayıp fikrimi değiştiriyorum. Piramitlerle ilgili bir dolu belgesel izlesem de gerçekte ilk gördüğüm zaman nefesimin kesilmesini engelleyemiyorum. Pisa Kulesi için de aynı şey geçerli. 2001'den beri ziyaretçilere açık olan kuleyi ziyaret etmeyi biraz erteleyip ayrılıyorum Mucizeler Meydanı'ndan.


Santa Maria Caddesi boyunca güneye yürüyüp San Nicola kilisesini ve yolun üstünden geçen bir köprüyle bu kiliseye bağlanan Vedove Sarayı'na (Palazzo delle Vedove) ulaşıyorum. Floransa'da Vecchio Köprüsü (Ponte Vecchio) üstüne inşa ettikleri yol gibi yine halka karışmadan yürümek isteyen Medici Ailesi'nin eseri bu saray. Bu sefer ailenin dulları için yapılmış.

Karnımın zil zurna acıkmasına yakın bir sandviççi gözüme ilişiyor. Pisa'daki vejateryan mekanları araştırdığınızda da en üstlerde yer alan bir adres bu: Vegan come Koala. Vegan ürünlerle yaptığı sandviç gayet lezzetliydi. Adresi: Via L'Arancio 21 numara. Hemen yan taraftaki meydanda oturup sandviçlerinizi yiyebilirsiniz.


Batıdaki Solferino köprüsünden geçip nehrin kenarındaki küçük Santa Maria della Spina Kilisesi'nde bu sefer sıra. İçinde tarihi sarkaçlar sergisi var. Bir kaç yerde bu kilise için girişin ücretli olduğu yazıyor ama ben gittiğimde ücretsizdi. Küçük, sevimli bir gotik kilise bu.


Tren garına doğru yürüyüp meşhur duvar resmi Tuttamondi'yi görmeye gidiyorum. Keith Harring'in 1989'da yaptığı bu resim günümüzde Pisa'daki ünlü eserler arasında yer alıyor.

Pisa'nın alışveriş için olan caddesi Borgo Stretto. Ünlü markalar burada toplanmış. Bundan sonraki zamanımda şehrin ara sokaklarına attım kendimi. Kitapçılar, eski plaklar CD'ler satan dükkanlar, pastaneler, eski evlerin, daracık sokakların arasında yürüdüm durdum. Sevdim ben Pisa'yı. Kendi halinde şirin bir şehir...


Ertesi gün sabahtan Lucca'ya gidecekken treni kaçırdım ve ben de bir sonraki trene kadar kendimi Palazzo Blu'ya attım. Üç kattan oluşan müzenin ilk katında süreli sergiler yer alıyor. Ben gittiğimde bilimin gelişimi üstüne ilginç bir sergi vardı. İkinci ve üçüncü kat ise Pisa'nın eski ressamlarının tablolarını ve bir kaç antika mobilyayı barındırıyor. Müzeyi ücretsiz gezebilirsiniz.


Plan yapmayı son ana bıraktığım için Pisa'daki otelimde tek gecelik konaklama seçmiştim. İkinci gün de kalmak isteyince odaların dolu olduğunu öğrendim. Pisa'daki son günümde kalmak için bu sefer B&B Antica Piazza dei Miracoli'de karar kıldım. Şehir merkezinde Via F. Cappani'de yer alan otel eski bi binanın giriş katı, banyo-tuvalet ortak, fiyatı da 45€. Bu arada tüm İtalya'da olduğu gibi Pisa'da da konaklama ücretinin yanında 1.5€ konaklama vergisi ödemek zorunda olduğunuzu unutmayın. Bu seferli odam yüksek tavanlı ama inanılmaz gürültülü. Sabah 6'da bağıra bağıra koşu yapanlar ya da koridorda gece gece gürültü çıkaranlar çok rahatsız etti. Banyo da çok iyi durumda değildi.

Pisa'dan ayrılmadan önceki son günümde yeniden Pisa Kulesi'ne gidip sabah 9'da kulenin açılmasıyla beraber kuleye tırmandım. 18€'luk biletle hem kuleye tırmanabilir hem de katedrali gezebilirsiniz. Kulenin içine girince eğik yüzey nedeniyle yürümekte zorlanabilirsiniz ama insan ilk şaşkınlığın ardından alışıyor. Yıllarca uğraşılıp sonunda eğikliği 1800'lü yıllardaki seviyesine getirilip sabitlenen kulenin (isteseler tamamen de düzeltebilirler ama şehir meclisi yıkılmayacak kadar düzeltilmesini istemiş) tepesine 250 basamak tırmanıp çıkılıyor.


Katedral ise 10'da açılıyor. Bu arada katedralin pazar günleri ücretsiz olduğunu hatırlatayım. Roma'daki katedraller gibi iç tasarımına çok emek (ve para) harcanmış bir katedral göreceksiniz. Bu arada meydanda kulenin yan tarafındaki "gökten düşmüş melek" heykeli de çok hoşuma gitti. Meydandaki diğer iki yapı Vaftizhane ve Campo Santo Mezarlığı.


Pisa'nın önemli meydanlarından biri olan Piazza dei Cavalieri'ye (Şövalye Meydanı) geçiyorum Mucizeler Meydanı'ndan. Pisa Üniversitesi'nin fakültelerinden birini barındıran (Palazzo dei Cavalieri) meydanı çevreleyen diğer binalar da (Santo Stefani dei Cavalieri, Palazzo dell'Orologio vs.) ortaki Cosimo heykeli gibi 1500'lü yıllar ya da daha öncesinden kalma.


Pisa'daki meydanlar dinlenmek, gölgede bir şeyler içmek için gayet iyi ama eğer ağaçların arasında trafiği, binaları görmeden soluklanmak isterseniz size bir park önereyim: Giardino Scotto. Ponte della Fortezza'dan güneye geçtiğinizde surların hemen yanında kapısını göreceğiniz bu park surların arasında ağaçlarla kaplı keyifli keyifli dinlenme imkanı sunuyor. Floransalılar şehri fethettiğinde 15. yüzyılda yapılmış olan surların çoğu şehir geri alındığında Pisalılar tarafından yıkılmış. Sonrasında burası saray ve bahçeleri haline getirilmiş. En son halka açılan parkta çocuklar için oyun bahçesi de yer alıyor.


Pisa'dan ayrılık vakti geldi. Koşturmadan gezmek güzeldi Pisa'da... Bir daha buraya arabayla gelip etraftaki kasabaları da doya doya gezmek isterdim. Trene binip Siena'yı keşfe çıkma sırası şimdi.


Fotoğraf Listesi:


1- Mucizeler Meydanı

2- Keith Harring'in meşhur duvar resmi Tuttamondi
3- Pisa Kulesi
4- Kilise önünde gelecek futbol şampiyonasna hazırlanan İtalyan veletler.
5- Pisa kulesiyle enteresan fotoğraflar çektirenleri çekmesem olmazdı
6- Pisa Kulesi'ni hep dıştan gördünüz. Peki içinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musunuz?

Öneriler: İtalya'ya gidecekler buralara da baksın


- Napoli Torino'da Bir Haftasonu
Bologna'da Porticolar Altında Bir Gezi
Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
- Roma'nın Mimari Şaheserleri
- Floransa
- Çarşılı köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio 
- Venedik'te Bir Gün
- Günübirlik Milano


7 Temmuz 2014 Pazartesi

Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento


Haziran sonunda Kıbrıs'a vardığımda yine sıcak bi hava bekliyordu beni; neyse ki gece uyutmayan, gündüz bayıltan sıcaklar daha gelmemişti. Kuzey Kıbrıs'ta daha önce adanın kuzeybatı kısmını gezmiştim. Bu sefer rotamız koruma altındaki Karpaz'a doğru.

Akşamüstü Girne'den çıktık yola. Ercan'a da uğrayıp İskele üzerinden Karpaz'a kadar 3 saatten uzun sürdü yolumuz. Dönüşte kuzeydeki yoldan daha kısa zamanda döndük Girne'ye.


Karpaz adanın o sivri, doğudaki ucunda yer alıyor. Vahşi doğada yaşayan yaban eşekleri ve bozulmamış doğasıyla meşhur. Gece hava karardığında en sivri nokta olan Zafer Burnu'ndan hemen öncesine kurulmuş Seabird'e ulaştık. Karpaz bölgesine büyük turistik tesisler kurulmasına izin verilmiyor. Seabird gibi bir kaç küçük turistik tesis de bungalovlardan oluşuyor. Gördüğüm kadarıyla içlerinde en güzeli Seabird. Gecelik iki kişilik bungalova 200 TL istiyorlar ve bu fiyata sabah kahvaltısıyla akşam yemeği dahil (içecekler ve normal menünün dışına çıkan istekler ekstraya giriyor).


Seabird 10-15 bungalovluk bir tesis. En güzel yanı denizinin çok temiz olması. Büyük turistik tesislere izin verilmediği için kirlenmeyen denizi şimdiye kadar gördüğüm en güzel denizlerden biri... Bungalovlar da gayet rahat; önlerindeki verandalar da denize karşı bir şeyler içmek için ideal.


Gece çok geç olmadan yatıp sabah erkenden kalkıyoruz. Kahvaltımızı yapıp iniyoruz denize. Çok fazla insan olmadığı için plajı da kalabalık değil. Hafif serin gibi ilk başta suyu ama benim gibi soğuk suyu hiç sevmeyen biri bile girebildiysem gayet sıcak demek ki suyu. Turkuaz rengi suyun keyfini saatlerce çıkarıp öğlen yemeğini müteakip yeniden gelmek üzere terk ediyoruz Seabird'ü. Önce Zafer Burnu'na gidiyoruz. Çok bozuk bi taşlık yolu var Zafer Burnu'nun. İste o sivri burun burası. Kayalıklardan suya giren bir kaç turist var etrafta. (Hatta mayolarını getirmemiş bur kaç kişi çıplak yüzüyordu.) Rum radyolarına alışkınız Kıbrıs'ta ama burada Lübnan radyoları da çekiyor AM bandında.


Zafer Burnu'ndan daha ötesi yok adanın, dönüşe başlıyoruz yavaş yavaş. İlk olarak Apostolos Andreas Kilisesi'ne uğruyoruz. Yolda Altınkum'un yanından geçiyoruz. Burası da güzel bir kumsal. Hemen üst tarafında yine bungalovlu bi tesis var; bi dahakine en azından bir günlüğüne burayı da deneyebilirim.  Tadilattaki bu kiliseden sonra Dipkarpaz'daki kilisenin yanından Girne'ye doğru devam ediyoruz. Daha önce Kuzey Kıbrıs'taki üç kaleyi (Kantara, St. Hillerion ve Girne) görmüştüm. Kantara ve St. Hillerion'la beraber dağların tepesine inşa edilmiş Bufavento'nun adanın korunması için önemli bir görevi vardı: Adaya gelen saldırıları gözetlemek. Birbirleri ve aşağıdakilerle ateş yardımıyla haberleşebilen kaledekiler adanın her yerine hakim konularıyla mükemmel bir manzaraya sahiptiler. Adanın savunması için Girne Kalesi gibi sahildeki kalelere güvenmeye başlayınca zirvedeki kaleler gözden düşmüş. İşte Bufavento Kalesi Beşparmak Dağları'nın zirvesi de terk edilmiş bir halde böyle bir manzarayla karşıladı bizi. Girne'ye yaklaşırken Acapulco Oteli geçince sola dönüp ardından okları takip ederek ulaştık kaleye çıkan patikaya. Bu arada yollar tek araba geçebilecek kadar ve aşağısı uçurum. O yüzden benim gözüm özellikle gidişte biraz korktu. Arabayı bırakınca tepeye kadar olan yol da gayet dik ve yorucu. Dolana dolana tırmanıyoruz zirveye. Baştan sizleri uyarayım.

Bufavento Kalesi'ne ulaşınca bizi büyüleyici bir manzara karşılıyor. Bi tarafta Girne, devamında Karpaz'a doğru sahil şeridi, diğer tarafta Lefkoşa... Panaromik bir şekilde adanın çoğu yerine hakim bir konumda kale.

Büyüleyici manzarayı terk edip dönüyoruz geriye. Kıbrıs gezimin devamında Kıbrıs'ın klasiği olan plajlarda geçirdik vaktimizi. İki plajı anlatıp bitireyim bu seferki Kıbrıs gezimi: İlk gün Alagadi Plajı'na gittik. Şezlong ve şemsiye sunmayan bir halk plajı burası. Girişte araç başına 3 TL ücret alıyorlar. Plaj güzel ve uzun suyu da fena değil. Etrafta yeme içme mekanı, duş ve tuvalet de var. Kaplumbağaların yumurtlama sahası olduğundan etrafta yuvaları çevreleyen kafesleri görebilirsiniz. İkinci gün bu sefer Escape Plajı'na (Çıkartma Koyu) gittik. Burası girişi kişi başı 20 TL olan, sık sık şezlonglar yerleştirilmiş, suyu merkeze yakın olduğundan çok da temiz olmayan bir plaj. Eğer şu cıstak cıstak plajları seviyorsanız sizlik bir yer seviyorsanız kaçın kesinlikle. İkisi de kesinlikle Karpaz'daki deniz-güneş-plaj üçlüsüyle karşılaştırılamayacak yerler. Elbette Kıbrıs'ta her denize girmeye Karpaz'a gidilemez lakin Karpaz'ın da tadı damağımda kaldı beya! Yine geleyim buralara...


Fotoğraf Listesi:

1- Apostolos Andreas Kilisesi

2- Dönüş yolunda arabamızın dibine kadar gelen yaban eşeği
3- Bufavento Kalesi'nden Lefke'ye doğru manzara
4- Seabird'ün bungolovları ve sahili
5- Kaldığımız bungolovun yanında yemek arayan yaban eşeği

Önerilen Sayfalar:


* Kıbrıs'ın diğer kısımları için:

Kıbrıs Mağusa
Kıbrıs'ın kaleleri ve yiyelim içelim

* Ege Denizinde bir başka ada:

- Gökçeada

* Bungolovda doğayla içiçe tatil meraklılarına Olympos'un son durumu:

Olympos çok bozdu abi

* Başka bir Ada deneyimi Bozcaada:

- Bozcaada'da kısa bir tatil

* Karpaz Milli Parkı'na benzer bir yer Cape Town - Ümit Burnu:

- Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün

* Ada'nın karşısında gezinti:
Antalya'dan Demre, Simena, Kekova

* Akdeniz'de bir başka Ada
- Malta

29 Mayıs 2014 Perşembe

Acarlar Longozu ve Maden Deresi'nde Kamp

İstanbul'un batısını, Trakya'yı gezdikten sonra bu sene kendime doğuyu keşfetmeye adadım. Şile ve Ağva'yı zaten biliyordum ama onun ötesine geçme şansım olmamıştı hiç. Hemen haritayı açıp blogları taramaya başladım. Kerpe, Kefken ve Karasu kısmı bu şekilde karşıma çıktı. 1 gece 2 günüm var ve niyetim çadır kurmak. Aylardan mayıs ve rotamı çiziyorum hemen: Gece Karasu civarında çadırımı kuracağım.

İstanbul'dan arabanızla yol açıksa 2 - 2.5 saatte İzmit-Kandıra üzerinden Kerpe'ye ulaşabilirsiniz. Kerpe özellikle deniz kenarındaki ilginç kaya yapılarıyla meşhur ama benim karşıma yazlıklarla işgal edilmiş bir kasaba çıktı. İlk molamı Kerpe'de deniz kenarındaki bir çay bahçesinde verdim. Okulların açık olduğu aylarda in cin top oynayan kasabalardan Kerpe. Bir kaç emekli dışında kimse yok plajda da kafelerde de. Yine de bakkaldan akşam için bir kaç sebze meyve alıyorum. Yol boyunca erik, çilek ve domates yığdım arabaya. Hem yolda yerim hem de İstanbul'a dönüşte diye.

Kerpe'den sonra Kefken üzerinden köy yollarıyla Karasu'ya doğru devam ediyorum. Denizköy'e gelince rotamı Acarlar Longozu'na çeviriyorum. İğneada'daki longozu görememiştim ama burdaki küçük longozu çok beğendim. Suyun içindeki ağaçlar ve suyun yüzeyini örten nilüferler hele bi de çiçek açtıklarında ne güzel olurlar kim bilir... Yaklaşık 400-500 metrelik bir yürüyüş yolu boyunca uzanıyor longoz ve kenarında da bir kafe var. Bu yolun bir de dönüşü olacağından ziyaretimi kısa kesiyorum. Acarlar Longozunu bulmak gayet kolay: Denizköy'e gelirken kahverengi Acarlar Longozu okları sizi longoza kadar ulaştıracak.

Denizköy'den Karasu'ya gidince görüyorum ki burası da betona yenilmiş bir kasabaymış. Benim hedefimde neyse ki Maden Deresi var. Karasu'yu yaklaşık 10 km geçince sağa doğru Maden Deresi tabelasını takip ederek, yeşillikler arasındaki köy yollarını aşarak ulaşılıyor Maden Deresi'ne. Maden Deresi günübirlik piknik için de gelinebilecek bir yer. Kocaman bir futbol sahası da var... Ayrıca 6-7 tane yeni yapılmış prefabrik ev de misafirlerini bekliyor. 20 TL ödüyorum çadırımı burada kurmak için. Gece bir bekçi mekanı bekliyormuş. Dere kenarındaki bu tesisi geçtikten sonra güzel bir yürüyüş rotası sizi bekliyor. Çadırımı ortalık bir yere kuruyorum, nasıl olsa güneş dağların tepesinden en erken 8'de doğacak... Gölgelik yer aramama gerek yok. Ortalık boş, şarabımı da soğusun diye dere yatağında sote bir yere koyuyorum. Ve başlıyorum yürüyüşe.

Maden Deresi bundan 100 sene kadar önce Fransızlar tarafından işletilen kurşun madeninin kalıntılarına ev sahipliği yapıyor. Yukarıdaki şelaleye ulaşılabilen iki rota var: Dere boyunca ya da yukarıya giderken sol taraftaki patika boyunca giden yollar. Dereyle beraber yürüyecekler taşların üstünden sekme becerilerine bağlı olarak 1-2 kez ıslanmayı göze alacaklar. Ben bir kez ayakkabılarımı çoraplarımı çıkarıp, paçalarımı sıvayıp kat ettim dereyi onun dışında taşların üstünden seke seke karşıya geçtim gerekli yerlerde. Gidişte dere boyunca görülen beton yapılar Lost dizisindeki adadaymış hissi yaratıyor. Yeşillikler arasında kuş sesleir içinde yaklaşık 1 saatte ulaşılıyor şelaleye. Oksijene doyuyor ciğerleriniz. İstanbul'dan kaçıp buralara gelmiş biri olarak bu kadar yeşil gözlerimi alıyor.

Yolun sonunda yaklaşık 5 metrelik bir şelale bekliyor sizi. Şelaleye yukardan da bakabilirsiniz. Geriden sola patikayla yukarıya tırmanıp sonra sağdan devam edince şelaleye ulaşacaksınız. Şelale aslında oturmak, içmek için çok güzel bir ortam sunuyor. Bir dahaki gidişimde, o dereye yatırdığım şarabı buraya çıkarsam daha güzel olur. Daha gündüz vakti, şöyle şırıl şırıl dere sesi eşliğinde burda güzel içilir. Bu arada etrafa şişelerinizi, çöplerinizi atmazsanız sevinirim...

Dönüş yolunda patikadan yürüyerek dönmeyi seçiyorum. Bu seferki rotam aşağıdakinden de ilginç: tünellerden, dar yollardan yürümek gerekiyor. 100 yıl önce bu dağlarda açılmış tüneller, inşa edilmiş duvarlar arasından yürümek pek de kolay değil ama macera tutkunlarını adrenaline doyuracak bir rota burası. kimi yerlerde neredeyse sürünmek gerekiyor...

Çadırıma döndüğümde hormonlarım coşmuş durumdaydı. Hem doğa hem de macera dolu rota dopomin-seretonin seviyemi tavan yaptırmıştı. Şarabım da soğumuştu zaten. Hava da kararırken etrafta oturacak bir yer aradım ve Orman Amcanın barakasına ulaştım. Osman Amca amcaoğluyla kağıt oynarken ben de kenarda ufaktan demlendim durdum. Sonra hava kararmasına yakın çadırıma geçtim. Yanımda getirdiklerim ve yolda aldıklarımla tıka basa doyurdum karnımı. Gökyüzünde ne çok yıldız olduğunu görebileceğiniz kadar ışık kirliliğinden uzak bir yerde olmak ne güzel! Erkenden yatıyorum tüm günün yorgunluğu üstüne.

Sabah çok da erken kalkmıyorum. Kahvaltı için Acarlar Longozu'na gideceğim, açılmamıştır belki çok erken. 10 gibi longoza ulaştığımda açılmıştı longozun başındaki kafe. Menemen ve kahvaltı tabağıyla tıka basa doyuruyorum karnımı. Haziranda açmış olurmuş nilüferler. Longozda deniz bisikletiyle gezme şansınız da var. Ben bunu bir sonraki gelişime bırakıp yola koyuluyorum. Yine köy yollarından Kerpe'ye kadar gidiyorum yolda Cebeci ve Kefken'i ziyaret edip. Cebeci açıklarındaki Kefken Adası'na bakıyorum uzaktan. Karadeniz'deki insan yerleşimi olan tek Türk adası burası.

Dönüşü Şile Ağva yolu üzerinden yapıyorum. Yollar çok virajlı ve hele önünüze bir kamyon çıkarsa sollama şansınız da yok, o yüzden yolu uzatmayı göze alanlar anca gitsin bu yoldan.

Maden Deresi de Acarlar Longozu da kesinlikle yeniden ziyaret etmem gereken yerlerden.

Fotoğraf Listesi:

1- Maden Deresi'nde kurduğum çadır alanı
2- Patika boyunca aşılacak oyulmuş dağlar
3- Maden Deresi'ndeki şelale
4- Acarlar Longozu'ndaki yürüyüş yolu
5- Acarlar Longozu

Önerilen Sayfalar:


İznik ve Yenişehir

* İstanbul'a yakın çadır kuracağınız adresler arıyorsanız iki önerim daha var:

İğneada'da iki gün çadır tatili,
Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e kadar uzanmak...

* Karasu'ya yakın günübirlik bir gezi arayışı içindeyseniz:

Ballıkayalar'da Piknik

* Karasu'nun doğusunda bir öneri:

Amasra - Betona Esir Olmadan Önce