24 Ağustos 2014 Pazar

Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu

Arkadaşım Özkan bi kaç aylığına Belçika'ya gidince hemen plan yaptık Belçika'da kısa bir gezinti yapmak üzere. Ağustosta İstanbul sıcaktan bunaltırken kaçtım Belçika'ya. Brüksel'de havaalanında inince hemen alt kattaki tren istasyonuna geçtim. Buradan her yere trenle ulaşmak gayet kolay. Benim ilk istikametim neredeyse yarım saatte bir kalkan trenlerle Antwerp'e doğru. Gece Antwerp'te Özkan'la hasret giderip ertesi gün sabah 9 gibi çıkıyoruz Bruges'a doğru yola. Antwerp'ten yaklaşık 90 kilometre uzakta Bruges. Tren de var ama bizim tercihimiz arabayla gitmek. Merkeze yakın, İbis otelin otoparkına arabayı bırakıp başlıyoruz Bruges'u keşfetmeye.

Eski Ortaçağ şehirlerini hatırlatan bir şehir var karşımızda. Her yer, tuğladan özenle yapılmış birbirinden güzel yapılarla dolu. Bruges'da en beğendiğim yan bu atmosfer: Her an sağdan soldan bir şövalye çıkacakmış gibi ortalık.


İlk olarak Beginjhof (ya da bazı yerlerde Beguinage) denen eski yerleşimle başlıyoruz Bruges'u keşfetmeye. Burası uzun yıllar yalnız kadınların yerleştiği, günümüzdeyse halen rahibelerin yaşadığı bir yer. Küçük evler ve ağaçlar arasında dolaşarak çıkıyoruz bu kısımdan. Hemen yan tarafında güzel bir göl ve park karşılıyor bizi. Minnewater Parkı şehrin en yeşillikli kısmı. Akşamüstü yorulup kendimizi çimenlerin üzerine atmadan önce bir kez daha gezeceğimiz bu park şehirde değilmişsiniz izlenimi yaratıyor.

Artık yavaş yavaş merkeze geçme zamanı. Katelijnestraat boyunca merkeze doğru yürürken Diamond Museum'u geçiyoruz önce. Az sonra da Onze Lieve Vrouwekerk ya da İngilizce'siyle Church of Our Lady'ye ulaşıyoruz. Burası şehrin önemli katedrallerinden biri. Hemen karşısındaysa eski San John Hastanesi yer alıyor. Bu bina günümüzde seminer-etkinlik salonları, kafeler ve küçük dükkanlara ev sahipliği yapıyor. Mekanın bizim için ilginç yanlarından biri Luc Vanlaere'nin konserlerine ev sahipliği yapması. Eğer TripAdvisory'ye bakarsanız Bruges'la ilgili en beğenilenler listesinde bu Arp ustasının ücretsiz konserleri çıkacak karşınıza. Yaklaşık 35 dakikalık konsere katılmak için bize en uygun saat 15.00. O saatte geri gelmek üzere ayrılıyoruz mekandan.

Ardından Bruges sokaklarına vuruyoruz kendimizi. Kilisenin arkasındaki Gruuthuse'u sağımızda bırakıp ara sokaklara dalıyoruz. Klasik Belçika evleri 2-3 katlı ve çatıları basamak basamak yükseliyor. Kimileri tuğlaları boyanmadan bırakılmış kimileriyse sade renklere boyanmış.


Şehrin kenarlarının ardından merkeze kırıyoruz dümeni. Bruges'un merkezi Markt Meydanı. Belfry Kulesi'nin karşısındaki bu meydan klasik Avrupa Meydanları gibi birbirinden güzel ve tarihi binalarla çevrelenmiş ortasına da şehrin tarihi kahramanlarının heykeli konmuş. Meydanda biraz soluklanıp bu tarihi atmosferin tadını çıkarıyoruz. Bu arada biraz acıktık. Kulenin iki tarafındaki patates kızartması satan büfelerin birinden patates kızartmalarımızı alıp çöktük bi kenara. Bu iki büfenin hangisi bu işi daha iyi yapıyor bilemiyorum lakin biz soldakini tercih ettik; ikisinin önünde de uzun kuyruklar olsa da soldakindeki kuyruk daha kısaydı. Patatesleri alırken istediğiniz sosları da söyleyin. Olay bizdeki gibi ketçap-mayonezle sınırlı değil. Biz Andoloise ve Samurai tercih ettik. İkisi de çok lezzetliydi.


Yan taraftaki Burg Meydanı'na kısa bir sokakla geçiliyor ve bu sokaktan geçerken o çikolata ve waffle kokularına dayanmak mümkün değil. Biz de süngülerimizi indirip teslim oluyoruz waffle'cıya.

Sırada bot turu var. Bruges'a gelenlere şiddetle bir tavsiyede bulunacak olsam bu bot turu olacaktır. Beş ayrı yerden başlayan bot turu kişi başı 7,60 €'ya size Bruges'u çok farklı bir gözle görme imkanı sunuyor. Yaklaşık yarım saatlik tur özellikle karadan görülemeyecek büyülü manzaraları çıkarıyor karşınıza.


Saat 3'e gelirken arp konserinin olduğu eski San John Hastanesinin binasına döndük. Yaklaşık 40-50 kişilik salon dolmak üzere. Luc Vanleere bize yarım saat süren, 6 parçalık güzel bir konser sunuyor. Gerçekten gezinin ortasında dinlendirici bir etkinlik. Ücretsiz konserin ardından ufak bi bahşiş bırakıp Minnewater Parkı'na geçiyoruz. Yeşillikler arasında biraz turlayıp çimlerin üstüne atıyoruz kendimizi. Yorulmuşuz.

Bruges'u yavaş yavaş terk etme vakti geldi. İkinci gün Antwerp'te gezeceğimiz için akşamüstü Gentz'e uğruyoruz. Hem saat geç oldu hem de yorgunuz. Ufak bi şehir turu atıp dönüyoruz Antwerp'e.


Antwerp'te akşam yemeği için tercihimiz merkezdeki İtalyan pizzacısı olan Da Giovanni oluyor. Belçika'da yavaş servisten gına geldiği için burası çölde vaha bulmuşuz gibi geliyor: Servis gayet hızlı. Bu arada Belçika bildiğiniz üzere tam bir bira ülkesi. Envai çeşit birayı burada içebilirsiniz. Özkan'dan öğrendiğime göre Antwerp'in yerel bir birası da varmış: De Konning. PVC pencere markası gibi dursa da gayet lezzetli buldum. Da Giovanni'de de var bu biradan.


Gece boyunca önce canlı müzik dinlemeye bir caz bara ardından da ilk kez duyduğum %20 alkollü bira black damnation'ı içmek üzere t'Amtwaerps Bierhuiske'e gidiyoruz. 8 cl lik bardakta 9.80€'ya satılan black damnation kahve gibi simsiyah ve gayet yoğun bir bira. Zaten gecenin sonunda, devamında bir şey içmeyecekseniz tavsiye edilen bir bira çeşidi bu. Öncesinde yavaştan uykum geliyor gibiydi ama bu biradan sonra gözlerim faltaşı gibi açıldı. Ardından da geceyi bitirdik zaten.

Sabah çok erken uyanmadık. Bir gün öncenin yorgunluğu ikimizi de serdi yataklara. Gerçi ikinci günün gecesinde anladık ki biz daha hiç yürümemişiz meğer.


Antwerp'te ilk hedefimiz şehrin güneybatısındaki Middelheim Parkı oluyor. Bu parkın en güzel yanı yıllardır Antwerp'te düzenlenen bienalden seçilmiş eserlerle dolu olması. Her köşede farklı bir heykel bekliyor sizi. Parkın ortasında güzel de bir cafe var. Kahvaltımızı burada yapıp bu açık hava müzesinin tadını çıkarıyoruz. Pazar günü piknik yapan ailelerle dolu park. Heykellerin arasında dinlenip bir şeyler atıştıran, kitap okuyan, içkilerini yudumlayan ebeveynlerin yanında koştura koştura top oynayan çocuklar çok mutlu bir tablo çiziyorlar.


Parkın ardından ara sokaklar boyunca uzuuun yolları tepip nehir kıyısına varıyoruz. Burası da yürüyüş yapmaya, içkilerinizi yudumlamaya uygun bir yer. Bir gece önce içtiğimiz şehrin merkezindeki mekanların etrafında dolaşıp birine oturuyoruz dinlenmek üzere. Bu arada Omer isimli bira da gayet lezzetli biralardan. Antwerp'te biraz daha dolaşıp azad ediyorum Özkan'ı. Ben tren garına gideceğim ama önce Amsterdam'daki kadar olmasa da meşhur olan Red Light District'i ziyaret ediyorum. Kadınların vitrinde müşteri bekledikleri bu sokak elbette erkek dolu ama kadınlar da bu sokaktan rahatça geçebiliyorlar.


Dönüş için tren garına yollanma vakti geldi. Antwerp'te en beğenilen yerlerin belki de başında geliyor Antwerp Tren Garı. Kimileri Harry Potter filmlerindeki şatolara benzetiyor hatta... Gerçekten çok hoş bir tasarımı var. 40 dakikalık bir yolculukla Brüksel'e varıp uçağımı yakalıyorum. Yorgunluktan ayaklarım ağrıyor ama değmediğini söyleyemeyeceğim. Belki bir daha yolum buralara düşerse Ghentz'e biraz daha uzun vakit ayırırım. Keza Antwerp de biraz daha uzun gezilebilirmiş ama Bruges'un büyüleyici sokakları zaten yeterince vaktinizi alacaktır eminim.


Gezinin en iyi 5'i:


1- Bruges'da bot gezisi

2- Antwerp'teki Middelheim Parkı
3- Bruges sokakları
4- Beguinage ve yanındaki Minnewater Parkı
5- Belçika'nın birbirinden ilginç biraları.

Fotoğraf Listesi:


1- Bruges sokakları arasındaki kanallardan biri

2- Luc Vanleere'nin konserinden bir kare
3- Beginjhof'tan bir manzara
4- Markt Meydanı
5- Middleheim Parkı'ndaki heykellerden biri
6- Antwerp Tren Garı

Önerilen Sayfalar:


Heildelberg Brüksel ve Art Nouveau
Lüksemburg
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht
13. İstanbul Bienali


15 Temmuz 2014 Salı

Pisa

İtalya'nın görme şansı bulamadığım Toscana kısmı hep gezilecekler listemin üst sıralarında yer alıyordu. Hazır İtalya'dan Shengen vizesi almışken rotayı Toscana'ya doğru kırdım. Benim tarihlerimle uyumlu seferler Bologna üzerinden olanlardı. Türk Hava Yolları'nın sabah 8.40 uçağıyla Bologna'ya doğru yola çıktım.

Biraz rötar yaptı uçak ama neyse ki Bologna'dan devamındaki tren yolculuğu için bileti biraz daha geç bir saate almıştım. Havaalanından Tren İstasyonuna tam çıkışta kapının önünden otobüs kalkıyor. Otobüste binişte aldığınız 6€'luk biletle son durakta inip tren garına ulaşabilirsiniz. Biletimi internetten aldığım için doğrudan hızlı trenin geleceği perona geçtim ve yarım saatte Floransa'ya ulaştım. Floransa'da bu sefer normal trene bindim ve 1.30 saat de o sürdü. İnternetten iki bilete komisyonlar dahil 52$ ödedim ve inince de yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle otelime vardım.  

Booking.com'dan bulduğum otelimin adı Affittacamere Delfo. Bir evi 6 oda olarak kiralıyorlar aslında; herhangi bir resepsiyonu ya da sürekli görevlisi yok. Eve girmeyi başaramayıp sonunda telefonla görevliye ulaşıp 15 dakika da kapıda görevliyi bekledikten sonra odama ulaştım. Geceliği 42 € odalar böyle oluyor tabii. Oda temiz ve banyosu gayet yeni. Bu arada Pisa'da musluk suyu gönül rahatlığıyla içilebiliyor hatta bir çok şişelenmiş sudan bile lezzetli olduğunu söyleyebilirim.


Uzun bir yolun sonunda vardığım odamda biraz dinlenip hemen dolaşmaya başlıyorum. Bu noktada İtalya'yı gezecek olanlara Tripozo isimli uygulamayı tavsiye ederim. Ücretsiz olan bu uygulama özellikle internet bağlantısı olmadan çalışması nedeniyle çok işlevsel. Yürümek istediğiniz mesafeyi seçip ardından haritadan yolu takip ederek önemli yerleri görebiliyorsunuz. Yeme içme ve konaklama tavsiyeleri de cabası. İlk olarak sabırsızlıkla eğik Pisa Kulesi'ni görmeye gidiyorum. Pisa çok büyük bir yer değil, eğer yürümekle sorununuz yoksa gayet rahat tüm şehri gezebilirsiniz.

Pisa Kulesi, Mucizeler Meydanı denilen meşhur meydanın hemen yan tarafında yer alıyor. Yıllardır kulenin resimlerini defalarca görmeme rağmen gerçekte karşıma çıkınca beni bir gülme alıyor. Ne komik bir yapı bu! Sen o kadar ince işçilikle kuleyi inşa et sonra böyle yıkılacakmış gibi yatsın yana. Popüler yapıları görmek noktasında çok istekli olmadığım zamanlarda bu yapılarla karşılaşmalarımı hatırlayıp fikrimi değiştiriyorum. Piramitlerle ilgili bir dolu belgesel izlesem de gerçekte ilk gördüğüm zaman nefesimin kesilmesini engelleyemiyorum. Pisa Kulesi için de aynı şey geçerli. 2001'den beri ziyaretçilere açık olan kuleyi ziyaret etmeyi biraz erteleyip ayrılıyorum Mucizeler Meydanı'ndan.


Santa Maria Caddesi boyunca güneye yürüyüp San Nicola kilisesini ve yolun üstünden geçen bir köprüyle bu kiliseye bağlanan Vedove Sarayı'na (Palazzo delle Vedove) ulaşıyorum. Floransa'da Vecchio Köprüsü (Ponte Vecchio) üstüne inşa ettikleri yol gibi yine halka karışmadan yürümek isteyen Medici Ailesi'nin eseri bu saray. Bu sefer ailenin dulları için yapılmış.

Karnımın zil zurna acıkmasına yakın bir sandviççi gözüme ilişiyor. Pisa'daki vejateryan mekanları araştırdığınızda da en üstlerde yer alan bir adres bu: Vegan come Koala. Vegan ürünlerle yaptığı sandviç gayet lezzetliydi. Adresi: Via L'Arancio 21 numara. Hemen yan taraftaki meydanda oturup sandviçlerinizi yiyebilirsiniz.


Batıdaki Solferino köprüsünden geçip nehrin kenarındaki küçük Santa Maria della Spina Kilisesi'nde bu sefer sıra. İçinde tarihi sarkaçlar sergisi var. Bir kaç yerde bu kilise için girişin ücretli olduğu yazıyor ama ben gittiğimde ücretsizdi. Küçük, sevimli bir gotik kilise bu.


Tren garına doğru yürüyüp meşhur duvar resmi Tuttamondi'yi görmeye gidiyorum. Keith Harring'in 1989'da yaptığı bu resim günümüzde Pisa'daki ünlü eserler arasında yer alıyor.

Pisa'nın alışveriş için olan caddesi Borgo Stretto. Ünlü markalar burada toplanmış. Bundan sonraki zamanımda şehrin ara sokaklarına attım kendimi. Kitapçılar, eski plaklar CD'ler satan dükkanlar, pastaneler, eski evlerin, daracık sokakların arasında yürüdüm durdum. Sevdim ben Pisa'yı. Kendi halinde şirin bir şehir...


Ertesi gün sabahtan Lucca'ya gidecekken treni kaçırdım ve ben de bir sonraki trene kadar kendimi Palazzo Blu'ya attım. Üç kattan oluşan müzenin ilk katında süreli sergiler yer alıyor. Ben gittiğimde bilimin gelişimi üstüne ilginç bir sergi vardı. İkinci ve üçüncü kat ise Pisa'nın eski ressamlarının tablolarını ve bir kaç antika mobilyayı barındırıyor. Müzeyi ücretsiz gezebilirsiniz.


Plan yapmayı son ana bıraktığım için Pisa'daki otelimde tek gecelik konaklama seçmiştim. İkinci gün de kalmak isteyince odaların dolu olduğunu öğrendim. Pisa'daki son günümde kalmak için bu sefer B&B Antica Piazza dei Miracoli'de karar kıldım. Şehir merkezinde Via F. Cappani'de yer alan otel eski bi binanın giriş katı, banyo-tuvalet ortak, fiyatı da 45€. Bu arada tüm İtalya'da olduğu gibi Pisa'da da konaklama ücretinin yanında 1.5€ konaklama vergisi ödemek zorunda olduğunuzu unutmayın. Bu seferli odam yüksek tavanlı ama inanılmaz gürültülü. Sabah 6'da bağıra bağıra koşu yapanlar ya da koridorda gece gece gürültü çıkaranlar çok rahatsız etti. Banyo da çok iyi durumda değildi.

Pisa'dan ayrılmadan önceki son günümde yeniden Pisa Kulesi'ne gidip sabah 9'da kulenin açılmasıyla beraber kuleye tırmandım. 18€'luk biletle hem kuleye tırmanabilir hem de katedrali gezebilirsiniz. Kulenin içine girince eğik yüzey nedeniyle yürümekte zorlanabilirsiniz ama insan ilk şaşkınlığın ardından alışıyor. Yıllarca uğraşılıp sonunda eğikliği 1800'lü yıllardaki seviyesine getirilip sabitlenen kulenin (isteseler tamamen de düzeltebilirler ama şehir meclisi yıkılmayacak kadar düzeltilmesini istemiş) tepesine 250 basamak tırmanıp çıkılıyor.


Katedral ise 10'da açılıyor. Bu arada katedralin pazar günleri ücretsiz olduğunu hatırlatayım. Roma'daki katedraller gibi iç tasarımına çok emek (ve para) harcanmış bir katedral göreceksiniz. Bu arada meydanda kulenin yan tarafındaki "gökten düşmüş melek" heykeli de çok hoşuma gitti. Meydandaki diğer iki yapı Vaftizhane ve Campo Santo Mezarlığı.


Pisa'nın önemli meydanlarından biri olan Piazza dei Cavalieri'ye (Şövalye Meydanı) geçiyorum Mucizeler Meydanı'ndan. Pisa Üniversitesi'nin fakültelerinden birini barındıran (Palazzo dei Cavalieri) meydanı çevreleyen diğer binalar da (Santo Stefani dei Cavalieri, Palazzo dell'Orologio vs.) ortaki Cosimo heykeli gibi 1500'lü yıllar ya da daha öncesinden kalma.


Pisa'daki meydanlar dinlenmek, gölgede bir şeyler içmek için gayet iyi ama eğer ağaçların arasında trafiği, binaları görmeden soluklanmak isterseniz size bir park önereyim: Giardino Scotto. Ponte della Fortezza'dan güneye geçtiğinizde surların hemen yanında kapısını göreceğiniz bu park surların arasında ağaçlarla kaplı keyifli keyifli dinlenme imkanı sunuyor. Floransalılar şehri fethettiğinde 15. yüzyılda yapılmış olan surların çoğu şehir geri alındığında Pisalılar tarafından yıkılmış. Sonrasında burası saray ve bahçeleri haline getirilmiş. En son halka açılan parkta çocuklar için oyun bahçesi de yer alıyor.


Pisa'dan ayrılık vakti geldi. Koşturmadan gezmek güzeldi Pisa'da... Bir daha buraya arabayla gelip etraftaki kasabaları da doya doya gezmek isterdim. Trene binip Siena'yı keşfe çıkma sırası şimdi.


Fotoğraf Listesi:


1- Mucizeler Meydanı

2- Keith Harring'in meşhur duvar resmi Tuttamondi
3- Pisa Kulesi
4- Kilise önünde gelecek futbol şampiyonasna hazırlanan İtalyan veletler.
5- Pisa kulesiyle enteresan fotoğraflar çektirenleri çekmesem olmazdı
6- Pisa Kulesi'ni hep dıştan gördünüz. Peki içinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musunuz?

Öneriler: İtalya'ya gidecekler buralara da baksın


- Napoli Torino'da Bir Haftasonu
Bologna'da Porticolar Altında Bir Gezi
Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
- Roma'nın Mimari Şaheserleri
- Floransa
- Çarşılı köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio 
- Venedik'te Bir Gün
- Günübirlik Milano


7 Temmuz 2014 Pazartesi

Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento


Haziran sonunda Kıbrıs'a vardığımda yine sıcak bi hava bekliyordu beni; neyse ki gece uyutmayan, gündüz bayıltan sıcaklar daha gelmemişti. Kuzey Kıbrıs'ta daha önce adanın kuzeybatı kısmını gezmiştim. Bu sefer rotamız koruma altındaki Karpaz'a doğru.

Akşamüstü Girne'den çıktık yola. Ercan'a da uğrayıp İskele üzerinden Karpaz'a kadar 3 saatten uzun sürdü yolumuz. Dönüşte kuzeydeki yoldan daha kısa zamanda döndük Girne'ye.


Karpaz adanın o sivri, doğudaki ucunda yer alıyor. Vahşi doğada yaşayan yaban eşekleri ve bozulmamış doğasıyla meşhur. Gece hava karardığında en sivri nokta olan Zafer Burnu'ndan hemen öncesine kurulmuş Seabird'e ulaştık. Karpaz bölgesine büyük turistik tesisler kurulmasına izin verilmiyor. Seabird gibi bir kaç küçük turistik tesis de bungalovlardan oluşuyor. Gördüğüm kadarıyla içlerinde en güzeli Seabird. Gecelik iki kişilik bungalova 200 TL istiyorlar ve bu fiyata sabah kahvaltısıyla akşam yemeği dahil (içecekler ve normal menünün dışına çıkan istekler ekstraya giriyor).


Seabird 10-15 bungalovluk bir tesis. En güzel yanı denizinin çok temiz olması. Büyük turistik tesislere izin verilmediği için kirlenmeyen denizi şimdiye kadar gördüğüm en güzel denizlerden biri... Bungalovlar da gayet rahat; önlerindeki verandalar da denize karşı bir şeyler içmek için ideal.


Gece çok geç olmadan yatıp sabah erkenden kalkıyoruz. Kahvaltımızı yapıp iniyoruz denize. Çok fazla insan olmadığı için plajı da kalabalık değil. Hafif serin gibi ilk başta suyu ama benim gibi soğuk suyu hiç sevmeyen biri bile girebildiysem gayet sıcak demek ki suyu. Turkuaz rengi suyun keyfini saatlerce çıkarıp öğlen yemeğini müteakip yeniden gelmek üzere terk ediyoruz Seabird'ü. Önce Zafer Burnu'na gidiyoruz. Çok bozuk bi taşlık yolu var Zafer Burnu'nun. İste o sivri burun burası. Kayalıklardan suya giren bir kaç turist var etrafta. (Hatta mayolarını getirmemiş bur kaç kişi çıplak yüzüyordu.) Rum radyolarına alışkınız Kıbrıs'ta ama burada Lübnan radyoları da çekiyor AM bandında.


Zafer Burnu'ndan daha ötesi yok adanın, dönüşe başlıyoruz yavaş yavaş. İlk olarak Apostolos Andreas Kilisesi'ne uğruyoruz. Yolda Altınkum'un yanından geçiyoruz. Burası da güzel bir kumsal. Hemen üst tarafında yine bungalovlu bi tesis var; bi dahakine en azından bir günlüğüne burayı da deneyebilirim.  Tadilattaki bu kiliseden sonra Dipkarpaz'daki kilisenin yanından Girne'ye doğru devam ediyoruz. Daha önce Kuzey Kıbrıs'taki üç kaleyi (Kantara, St. Hillerion ve Girne) görmüştüm. Kantara ve St. Hillerion'la beraber dağların tepesine inşa edilmiş Bufavento'nun adanın korunması için önemli bir görevi vardı: Adaya gelen saldırıları gözetlemek. Birbirleri ve aşağıdakilerle ateş yardımıyla haberleşebilen kaledekiler adanın her yerine hakim konularıyla mükemmel bir manzaraya sahiptiler. Adanın savunması için Girne Kalesi gibi sahildeki kalelere güvenmeye başlayınca zirvedeki kaleler gözden düşmüş. İşte Bufavento Kalesi Beşparmak Dağları'nın zirvesi de terk edilmiş bir halde böyle bir manzarayla karşıladı bizi. Girne'ye yaklaşırken Acapulco Oteli geçince sola dönüp ardından okları takip ederek ulaştık kaleye çıkan patikaya. Bu arada yollar tek araba geçebilecek kadar ve aşağısı uçurum. O yüzden benim gözüm özellikle gidişte biraz korktu. Arabayı bırakınca tepeye kadar olan yol da gayet dik ve yorucu. Dolana dolana tırmanıyoruz zirveye. Baştan sizleri uyarayım.

Bufavento Kalesi'ne ulaşınca bizi büyüleyici bir manzara karşılıyor. Bi tarafta Girne, devamında Karpaz'a doğru sahil şeridi, diğer tarafta Lefkoşa... Panaromik bir şekilde adanın çoğu yerine hakim bir konumda kale.

Büyüleyici manzarayı terk edip dönüyoruz geriye. Kıbrıs gezimin devamında Kıbrıs'ın klasiği olan plajlarda geçirdik vaktimizi. İki plajı anlatıp bitireyim bu seferki Kıbrıs gezimi: İlk gün Alagadi Plajı'na gittik. Şezlong ve şemsiye sunmayan bir halk plajı burası. Girişte araç başına 3 TL ücret alıyorlar. Plaj güzel ve uzun suyu da fena değil. Etrafta yeme içme mekanı, duş ve tuvalet de var. Kaplumbağaların yumurtlama sahası olduğundan etrafta yuvaları çevreleyen kafesleri görebilirsiniz. İkinci gün bu sefer Escape Plajı'na (Çıkartma Koyu) gittik. Burası girişi kişi başı 20 TL olan, sık sık şezlonglar yerleştirilmiş, suyu merkeze yakın olduğundan çok da temiz olmayan bir plaj. Eğer şu cıstak cıstak plajları seviyorsanız sizlik bir yer seviyorsanız kaçın kesinlikle. İkisi de kesinlikle Karpaz'daki deniz-güneş-plaj üçlüsüyle karşılaştırılamayacak yerler. Elbette Kıbrıs'ta her denize girmeye Karpaz'a gidilemez lakin Karpaz'ın da tadı damağımda kaldı beya! Yine geleyim buralara...


Fotoğraf Listesi:

1- Apostolos Andreas Kilisesi

2- Dönüş yolunda arabamızın dibine kadar gelen yaban eşeği
3- Bufavento Kalesi'nden Lefke'ye doğru manzara
4- Seabird'ün bungolovları ve sahili
5- Kaldığımız bungolovun yanında yemek arayan yaban eşeği

Önerilen Sayfalar:


* Kıbrıs'ın diğer kısımları için:

Kıbrıs Mağusa
Kıbrıs'ın kaleleri ve yiyelim içelim

* Ege Denizinde bir başka ada:

- Gökçeada

* Bungolovda doğayla içiçe tatil meraklılarına Olympos'un son durumu:

Olympos çok bozdu abi

* Başka bir Ada deneyimi Bozcaada:

- Bozcaada'da kısa bir tatil

* Karpaz Milli Parkı'na benzer bir yer Cape Town - Ümit Burnu:

- Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün

* Ada'nın karşısında gezinti:
Antalya'dan Demre, Simena, Kekova

* Akdeniz'de bir başka Ada
- Malta

29 Mayıs 2014 Perşembe

Acarlar Longozu ve Maden Deresi'nde Kamp

İstanbul'un batısını, Trakya'yı gezdikten sonra bu sene kendime doğuyu keşfetmeye adadım. Şile ve Ağva'yı zaten biliyordum ama onun ötesine geçme şansım olmamıştı hiç. Hemen haritayı açıp blogları taramaya başladım. Kerpe, Kefken ve Karasu kısmı bu şekilde karşıma çıktı. 1 gece 2 günüm var ve niyetim çadır kurmak. Aylardan mayıs ve rotamı çiziyorum hemen: Gece Karasu civarında çadırımı kuracağım.

İstanbul'dan arabanızla yol açıksa 2 - 2.5 saatte İzmit-Kandıra üzerinden Kerpe'ye ulaşabilirsiniz. Kerpe özellikle deniz kenarındaki ilginç kaya yapılarıyla meşhur ama benim karşıma yazlıklarla işgal edilmiş bir kasaba çıktı. İlk molamı Kerpe'de deniz kenarındaki bir çay bahçesinde verdim. Okulların açık olduğu aylarda in cin top oynayan kasabalardan Kerpe. Bir kaç emekli dışında kimse yok plajda da kafelerde de. Yine de bakkaldan akşam için bir kaç sebze meyve alıyorum. Yol boyunca erik, çilek ve domates yığdım arabaya. Hem yolda yerim hem de İstanbul'a dönüşte diye.

Kerpe'den sonra Kefken üzerinden köy yollarıyla Karasu'ya doğru devam ediyorum. Denizköy'e gelince rotamı Acarlar Longozu'na çeviriyorum. İğneada'daki longozu görememiştim ama burdaki küçük longozu çok beğendim. Suyun içindeki ağaçlar ve suyun yüzeyini örten nilüferler hele bi de çiçek açtıklarında ne güzel olurlar kim bilir... Yaklaşık 400-500 metrelik bir yürüyüş yolu boyunca uzanıyor longoz ve kenarında da bir kafe var. Bu yolun bir de dönüşü olacağından ziyaretimi kısa kesiyorum. Acarlar Longozunu bulmak gayet kolay: Denizköy'e gelirken kahverengi Acarlar Longozu okları sizi longoza kadar ulaştıracak.

Denizköy'den Karasu'ya gidince görüyorum ki burası da betona yenilmiş bir kasabaymış. Benim hedefimde neyse ki Maden Deresi var. Karasu'yu yaklaşık 10 km geçince sağa doğru Maden Deresi tabelasını takip ederek, yeşillikler arasındaki köy yollarını aşarak ulaşılıyor Maden Deresi'ne. Maden Deresi günübirlik piknik için de gelinebilecek bir yer. Kocaman bir futbol sahası da var... Ayrıca 6-7 tane yeni yapılmış prefabrik ev de misafirlerini bekliyor. 20 TL ödüyorum çadırımı burada kurmak için. Gece bir bekçi mekanı bekliyormuş. Dere kenarındaki bu tesisi geçtikten sonra güzel bir yürüyüş rotası sizi bekliyor. Çadırımı ortalık bir yere kuruyorum, nasıl olsa güneş dağların tepesinden en erken 8'de doğacak... Gölgelik yer aramama gerek yok. Ortalık boş, şarabımı da soğusun diye dere yatağında sote bir yere koyuyorum. Ve başlıyorum yürüyüşe.

Maden Deresi bundan 100 sene kadar önce Fransızlar tarafından işletilen kurşun madeninin kalıntılarına ev sahipliği yapıyor. Yukarıdaki şelaleye ulaşılabilen iki rota var: Dere boyunca ya da yukarıya giderken sol taraftaki patika boyunca giden yollar. Dereyle beraber yürüyecekler taşların üstünden sekme becerilerine bağlı olarak 1-2 kez ıslanmayı göze alacaklar. Ben bir kez ayakkabılarımı çoraplarımı çıkarıp, paçalarımı sıvayıp kat ettim dereyi onun dışında taşların üstünden seke seke karşıya geçtim gerekli yerlerde. Gidişte dere boyunca görülen beton yapılar Lost dizisindeki adadaymış hissi yaratıyor. Yeşillikler arasında kuş sesleir içinde yaklaşık 1 saatte ulaşılıyor şelaleye. Oksijene doyuyor ciğerleriniz. İstanbul'dan kaçıp buralara gelmiş biri olarak bu kadar yeşil gözlerimi alıyor.

Yolun sonunda yaklaşık 5 metrelik bir şelale bekliyor sizi. Şelaleye yukardan da bakabilirsiniz. Geriden sola patikayla yukarıya tırmanıp sonra sağdan devam edince şelaleye ulaşacaksınız. Şelale aslında oturmak, içmek için çok güzel bir ortam sunuyor. Bir dahaki gidişimde, o dereye yatırdığım şarabı buraya çıkarsam daha güzel olur. Daha gündüz vakti, şöyle şırıl şırıl dere sesi eşliğinde burda güzel içilir. Bu arada etrafa şişelerinizi, çöplerinizi atmazsanız sevinirim...

Dönüş yolunda patikadan yürüyerek dönmeyi seçiyorum. Bu seferki rotam aşağıdakinden de ilginç: tünellerden, dar yollardan yürümek gerekiyor. 100 yıl önce bu dağlarda açılmış tüneller, inşa edilmiş duvarlar arasından yürümek pek de kolay değil ama macera tutkunlarını adrenaline doyuracak bir rota burası. kimi yerlerde neredeyse sürünmek gerekiyor...

Çadırıma döndüğümde hormonlarım coşmuş durumdaydı. Hem doğa hem de macera dolu rota dopomin-seretonin seviyemi tavan yaptırmıştı. Şarabım da soğumuştu zaten. Hava da kararırken etrafta oturacak bir yer aradım ve Orman Amcanın barakasına ulaştım. Osman Amca amcaoğluyla kağıt oynarken ben de kenarda ufaktan demlendim durdum. Sonra hava kararmasına yakın çadırıma geçtim. Yanımda getirdiklerim ve yolda aldıklarımla tıka basa doyurdum karnımı. Gökyüzünde ne çok yıldız olduğunu görebileceğiniz kadar ışık kirliliğinden uzak bir yerde olmak ne güzel! Erkenden yatıyorum tüm günün yorgunluğu üstüne.

Sabah çok da erken kalkmıyorum. Kahvaltı için Acarlar Longozu'na gideceğim, açılmamıştır belki çok erken. 10 gibi longoza ulaştığımda açılmıştı longozun başındaki kafe. Menemen ve kahvaltı tabağıyla tıka basa doyuruyorum karnımı. Haziranda açmış olurmuş nilüferler. Longozda deniz bisikletiyle gezme şansınız da var. Ben bunu bir sonraki gelişime bırakıp yola koyuluyorum. Yine köy yollarından Kerpe'ye kadar gidiyorum yolda Cebeci ve Kefken'i ziyaret edip. Cebeci açıklarındaki Kefken Adası'na bakıyorum uzaktan. Karadeniz'deki insan yerleşimi olan tek Türk adası burası.

Dönüşü Şile Ağva yolu üzerinden yapıyorum. Yollar çok virajlı ve hele önünüze bir kamyon çıkarsa sollama şansınız da yok, o yüzden yolu uzatmayı göze alanlar anca gitsin bu yoldan.

Maden Deresi de Acarlar Longozu da kesinlikle yeniden ziyaret etmem gereken yerlerden.

Fotoğraf Listesi:

1- Maden Deresi'nde kurduğum çadır alanı
2- Patika boyunca aşılacak oyulmuş dağlar
3- Maden Deresi'ndeki şelale
4- Acarlar Longozu'ndaki yürüyüş yolu
5- Acarlar Longozu

Önerilen Sayfalar:


İznik ve Yenişehir

* İstanbul'a yakın çadır kuracağınız adresler arıyorsanız iki önerim daha var:

İğneada'da iki gün çadır tatili,
Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e kadar uzanmak...

* Karasu'ya yakın günübirlik bir gezi arayışı içindeyseniz:

Ballıkayalar'da Piknik

* Karasu'nun doğusunda bir öneri:

Amasra - Betona Esir Olmadan Önce

14 Nisan 2014 Pazartesi

Nairobi'de Günübirlik Vahşi Yaşam Gezisi

İş gezilerinin kötü yanı vakit darlığıysa güzel yanı değişik yerler görebilmeyi sağlamalarıdır. İşte Nairobi'ye yaptığım seyahatte gördüklerimden "24 saatte Nairobi'de ne yapılır?" anlatacak kadar bilgi derledim. Buyrun:
Afrika kıtasının kuzeyi Avrupa'ya yakın olduğundan en güneyiyse yıllarca beyazların ırkçı yönetiminin getirdiği tek avantaj olan düzen olgusundan dolayı turistler için güvenli yerler olarak görülür. Afrika'nın geri kalanı ise daha çok macera arayanlar içindir. Kenya bu ülkeler içinde nispeten gelişmiş/güvenli olanlardan biridir. Beyazsanız merkezdeki caddelerde yürürken sizi rahatsız etmezler. Gerçi 2013'teki alışveriş merkezi baskınında öldürülenlerin hikayesi herkesi çok üzdü ama yine de safari yapmaya, ülkenin doğal güzelliklerini görmeye bir çok turist Kenya'ya geliyor.
Kısa süreli ziyaretimde kaldığım merkezdeki Sarova Stanley Hotel'in her yerine sinmiş o rutubet-tarih kokusunu bile sevdim. Şehrin en iyi otellerinden biri olan Stanley, 5. katındaki havuzu ve spor salonu, giriş katındaki yemek mekanı, keza havuzun yanındaki kafesiyle Afrika standartlarının oldukça üstünde bir otel. Çok büyük olmayan havuzu sadece otel müşterilerine açık olduğundan çok kalabalık olmuyor. Spor salonu da çok geniş değil lakin iş görüyor. Kahvaltısı gayet iyi. Afrika'da tropikal meyve suları bulunca kaçırmayın; Stanley'in açık büfe kahvaltısı bu açıdan da doyurucu.
Gelelim gezilecek yerlere. Trip Advisor'da en beğenilen yerlere bakacak olursanız bolca hayvan barınağı göreceksiniz. Biz de günübirlik gezimizde bu yerleri ziyaret ettik. Böyle bir gezi için taksicilerle pazarlık yapabilirsiniz. Biz Turkenya Tur'un minibüsüyle seyahat ettik. Günlük 80$ minibüse ödedik. Diğer bütün girişlerin parası da bizdendi. Taksiciler size daha uygun fiyat verebilirler belki.
İlk durağımızda yavru filleri ziyaret ediyoruz. David Shedrick The Home of Young Elephants, annesiz yavru filleri besleyip büyüten ve sonra da doğal ortama salan bir merkez. Sakın fillerin sırtlarında turistleri taşıdıkları yerler gibi düşünmeyin. Hayvanların bu şekilde çalıştırılmasına karşı bir merkez burası. Zaten bir tek 11-12 saatleri arasında ziyaretçi kabul ediyorlar ve yavru fillerin öğlen yemeği ziyafetlerini izlemine izin veriyorlar. Giriş ücreti kişi başı 500 Kenya Şilini.
Bir sonraki ziyaret ettiğimiz mekan zürafaları beslememize izin veriyor. Kişi başı 10 $'a girdiğimiz Giraffe Center'da zürafaları besleyecek kadar yakın olmak hepimizi çok mutlu ediyor. Merkezde zürafalarla ilgili bilgilerin paylaşıldığı bir kısım da var. Bu kısımda Afrika'da yaşayan zürafaların kaç cins olduğunu, hangi bölgelerde yaşadığını, sayılarının ne kadar azaldığını ve diğer temel bilgileri bulabilirsiniz. Zürafalarla beraber bu merkezde domuz benzeri bir hayvan da göreceksiniz. Ağzının iki tarafındaki dişlerle domuzdan ayrılan bu hayvanın İngilizce adı Warthog.
Timsahları göreceğimiz Crocodile Farm'a gidiyoruz ardından. Rehberimiz hiç hareket etmeden yatan kocaman timsahların sopa sallayıp harekete geçmesini sağlıyor. Kim bilir ne cins bir hayvan sandığı sopayı ısırırken, tehlikenin net bir şekilde farkına varmamak elde değil. Bu merkezde isteseniz yavru timsahları da sevebilirsiniz. Keza kaplumbağalar ve deve kuşları da görebileceğiniz hayvanlar arasında. Merkezin yan tarafında güzel bir park yeri var ve şansımıza bugün okulların tatile gireceği gün olduğundan son gün şerefine hocaları öğrencileri gezmeye bu parka getirmiş. Sevimli Kenyalı çocuklarla oynamadan duramıyoruz. Zaten onlar da yanımızdan ayrılmıyorlar. Parkın içindeki eski tarz oyuncaklar da çok ilgimi çekiyor. Çocukluğumun dönme dolabı, salıncağı meğer Nairobi'ye gelmiş yıllar önce ve benim onu bulmamı bekliyormuş. Çocuklar neşe içinde dönüp duruyorlar kocaman oyuncaklarda...
Yavaş yavaş öğleden sonra oldu ve yorulmaya başladık. Programda Nairobi Safari Walk da var ama biz onu yapmaktan vazgeçiyoruz. Programın sonunda Bomas of Kenya ziyareti var. 1971'de yapılmış bu merkez değişik kabilelerin yaşam alanlarını gösteren evler çok ilgimizi çekiyor; hatta bu evleri anlatan bir kitapçık da alıyorum hazır gelmişken. Ardından kişi başına 10 $ ödediğimiz dans gösterisini izlemeye geçiyoruz. Dans gösterisinden pek ümitli değildim aslında ama değişik yörelerin yerel dansları gezinin en güzel yanlarından biriydi. İyi ki gelmişiz buraya da dedik hepimiz. Dans gösterisi haftaiçi 14.30 ve 16.00 haftasonu ve tatil günlerinde 15.30 ve 17.15 saatlerinde.
İki boş günümüz olsaydı Masai Mara turuna da çıkabilirdik. Nairobi'den 5 saat uzakta yer alan Masai Mara turu hazır buralara gelmişken gerçek bir safari tecrübesi yaşamak isteyenlerin kaçırmaması gereken etkinliklerden biri.
Eğlenceli bir gezi oldu. Yorgun argın döndük otele. Nairobi'de yemek yenilecek mekanlardan ve gece çıkılacak yerlerden de bahsedip bitireyim bu yazıyı. Otelde yemek yemek istemeyenler iki tavsiyem var. Biri otelden çıkıp sağ bir daha sağ yapınca yolun karşısında göreceğiniz Stears hamburgercisi. Hamburgerleri lezzetli. Çarşambaları bir alana bir bedava promosyonu da var. Eğer hamburgerci sizi kesmezse o zaman şehirdeki Brezilya restoranlarından birine gitmenizi tavsiye ederim. Nairobi'de üç tane Brezilya restoranı olduğunu duydum. Bunlardan ilki merkezde, Black Diamond'a da yakın bir yerdeki Fogo Gaucho. Buranın özellikle haftasonları çok dolu bir yer olduğunu hatırlatayım; gitmeden rezervasyon yaptırmanız gerekiyor. Biz gittiğimizde yer bulamayıp hemen diğer Brezilya restoranına devam etmiştik. İkincinin ismi  Le Pampa Churrascaria. Havaalanı tarafında şehirden biraz uzak bir yerdeki bu restoran Panari Otel'in içinde yer alıyor. Taksiye pazarlıkla 1000 şilin ödedik gidişte. Dönüşte 1300 şiline dönebildik. Le Pampa Churrascaria'da yiyebildiğin kadar et, çorba ve salata 1800 şilindi (2012 fiyatdır bu). İ.ecekler için ekstra ücret ödeniyor: büyük su 200 kola 125 şilindi. Brezilya restoranlarının özelliği envai çeşit etin siz doyana kadar servis edilmesi. Dana, kuzu ve tavuk gibi bildik hayvanların dışında, hadi keçi de kolay bulunur olsun, deve, devekuşu, tavşan hatta timsah eti bile yemeniz mümkün. Şımarıp "aslan var mı aslan?" diye sorduğunuzda bazı hayvanları yemediklerini anlatıyor garsonlar. Doğal ortamında beslenmiş lezzetli etler yemek için güzel bir mekandı burası, tavsiye ederim.
Gece hayatı içinse Black Diamond gece 4'e 5'e kadar açık güzel bir mekan. 250 kenya şilinine yerel biraları Tuscer ya da Türkiye'de pek bulunmayan Smirnoff Ice içebilirsiniz. Bir diğer tavsiyem Florida. Burası 6'ya 7'ye kadar açık oluyor. İki mekana da kızlı erkekli gidebilirsiniz ama mekana erkek erkeğe ya da yalnız başına bir erkek olarak giderseniz mutlaka mekanda 'çalışan' kadınlar yanınıza gelip sizle tanışmaya kalkacak ve parada anlaşırsanız geceyi sizle geçirmeye kalkacaktır. Bu hatunlarla sadece sohbet etmeye bile kalksanız sonunda sizden para isteyeceklerini ve kolay kolay peşinizi bırakmayacaklarını unutmayın.
Nairobi'den alınacak hediyelik eşyaların başında ahşap ıvır zıvırlar geliyor. Maskeler, biblolar, tabak-çanak, süs eşyaları, kolyeler, taraklar... Haftanın bazı günleri Hilton'un arka tarafında yer alan otoparkta kurulan pazarda bu tarz Afrika'ya özgü hediyelik eşyaları bulabilirsiniz. Pazarlığın sünnet olduğunu unutmayın elbette ama ödeyeceğiniz paranın TL cinsinden çok cüzi miktarlara indiği durumlarda sineğin yağını çıkartmamaya çalışmanızı tavsiye ediyorum.

Gezi boyunca tur hizmetini Turkenya isimli acentadan aldık. Güvenilir bir şirket arayacak olursanız tavsiye ederim:
www.turkenya.com +254 20 2424484

Fotoğraf Listesi:

1- David Shedrick fil evindeki yavru fillerden biri çamurlu suda keyif çatarken.
2- Zürafalar elimizdeki yemleri yemek için kafalarını uzatıp karınlarını doyurmak için beklerken.
3- Timsahlar hareketsiz beklerken
4- Eski Kenya evlerinden biri: Bu gördüğünüz 2'nci kadının evi. Birden çok evlilik yapılan dönemlerden kalma ev yapısının bir örneği. 1'inci kadının evi bundan daha büyüktü. Keza bir de 3'üncü kadının evi vardı o bundan da küçüktü.
5- Binilen aletlerin teknolojik olarak ne kadar gelişmiş olduğuyla çocukların yüzlerindeki gülümseme arasında hiç bir orantı olmadığının ispatı
6- Timsah çiftliğinde hareketsiz duran timsahlar en küçük bir kıpırtı sezdiklerinde hemen av pozisyonuna geçmeye hazırlardı
7- Bomas of Kenya'daki dans gösterisinden bir kare

Nairobi'deki gezinizdeki tecrübelerinizi paylaşmak ister ya da yardımcı olabileceğim bir konuda soru sormak isterseniz: dinceryazici79@gmail.com

Önerilen Sayfalar:
- Ve Johannesburg
Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu




29 Mart 2014 Cumartesi

Adalara Gidiyoruz 4 - Büyükada

Yavaş şehirleri bilir misiniz? Hayatın koşturmaca şeklinde değil de olabildiğince huzur içinde yaşandığı yerler. Kaynakların ve kazancın maksimuma ulaştırılması hedeflenmeden tasarlanan yerler. İstanbul'u yaşanmaz hale getiren ve Gezi'den beri büyük kitleleri sokaklara döken uygulamalar sonrası artık ne istediğimizi tartışıyor olsak da ne istemediğimizi biliyoruz: Kaotik yapılar arasında boğulmak istemiyoruz. 

 Martın sonlarına doğru, yağmurlu-bulutlu bir havada kaç zamandır yolumu düşürmediğim Büyükada'ya doğru yollandım. Adalar içinde en hareketlisi olsa da İstanbul'un merkezinden sonra sayfiye yeri burası. Şansıma şehir de beni isteklerime uygun uğurladı: Başbakan geçecekmişçesine süslenmiş sokaklar, ünlü yıldız için serilmiş kırmızı halılar gibi ıssız sokaklar uğurladı beni de... Yağmur yüzünden bomboştu vapur, iskele. iskeleye giden yollar. Sanki sükut arayan başbakandım da parti çalışanları elbirliği etmişcesine bu dekoru yaratmışlardı benim için. 


 Bostancı'dan bindiğim tekne önce Heybeliada'ya uğrayıp ardından Büyükada'ya bıraktı beni. Büyükada'yı gezmek için önünüzde üç seçenek var: Fayton, bisiklet ve tabanvay. Fayton seyahatimi bir sonraki sefere bırakıyorum. Bisikletin de o dik yollarda ne kadar zorlayıcı olduğunu hatırlıyorum. Geriye tabana kuvvet yola koyulmak kalıyor. 


Yıllardır bir çok kez ziyaret ettiğim bu adanın yine etrafından başladım gezmeye. Daha önceki gelişlerimin birinde Club Mavi'de bir diğerinde Princess Otel'de kalmıştım. Club Mavi Nidan ayında gayet soğuktu ama eski ahşap bir köşkte konaklamak güzeldi, her ne kadar merkezde yediğimiz akşam yemeği sonrası gece karanlığında merkezden yürümek çok vakit alsa da... Princess Otel ise biraz fazla üçüncü sınıf otel formatındaydı: Yerdeki halıfleksler, yataklar, duvarlar... Bu sefer günübirlik gezmeye geldim kalacak yer bulmak zorunda değilim. 


Büyükada'yı gezecekseniz aklınızda tutmanız gereken, adanın yollarının 8 şeklinde olduğu. Bu 8'in iki yuvarlağı iki tepe: Birinde Rum Yetimhanesi diğerinde de Aya Yorgi Manastırı'yla Adakule var. Yola ister sağdan başlayın ister soldan, en son 8'in göbeğindeki kesişim noktasına varacaksınız. At arabalarının park ettiği, kalabalık zamanlarda hediyelik eşya tezgahlarının açıldığı, mola vermek isteyenler için bir kır gazinosuna da ev sahipliği yapan bu nokta iki ayrı tepeye çıkan yolların da kesişim noktası. Ben önce gazinonun karşısındaki tepeye tırmanan patikayı tırmanmaya başlıyorum. Eski Rum Yetimhanesi'ne giden bu dik bayırın sonunda dünyanın ikinci en büyük ahşap binası beni bekliyor. Yıllardır kendi haline bırakılmış ve bakımsızlıktan dökülen bu binanın eski heybetli halini gözümde canlandırmaya çalışıyorum. İlk yapılışı otel olan bu yapı, şimdi bahçesindeki bekçiyle beraber günlerini dolduruyor. 


 Aşağı indikten sonraki rotam Aya Yorgi'ye doğru tırmanmak. Bu sefer çok daha dik bir bayır karşıma çıkıyor. Her sene 23 Nisan ve 24 Eylül'de yoğun bir şekilde insanların ziyaret ettiği bu manastıra çıkan yolun kenarlarındaki çalıların üstüne çaputlar bağlanmış. Peçeteler, ıslak mendiller, su şişesi etiketleri ya da envai çeşit başka çaputla dilekler dilenmiş. Yolun sonlarına yakın sağa doğru ayrılan patika sizi orman yangınlarını gözetlemek için dikilen Adakule'ye götürüyor. Kapıdaki "Girmek Yasaktır" tabelasından ziyade bahçesindeki köpekler nedeniyle ancak kapısından baktığım bu yapıya giden yol boyunca manzara açık ve etkileyici: Sedef Adası ve Rum Yetimhanesi'ni çok rahat görebilirsiniz. 


Geriye dönüp Aya Yorgi'ye çıktığınızdaysa küçük ama etkileyici bir manastır sizi bekliyor. Daha önce Heybeliada'daki Ruhban Okulu'nu gördüyseniz onun içindeki manastırın çok benzeri buradaki de. Kapısındaki efsaneleri okumaya vakit ayırmanızı öneririm. Manastırın inşa edilme öyküsü çok ilginç. 


Tekrardan aşağı indiğimde bu sefer Aya Yorgi'nin olduğu tepenin etrafını yürümeye başlıyorum. Aya Nikola yolu boyunca inip mezarlıktan sağa kıvrılıyorum ve yeşillikler arasında yol akıyorum. Bu kısım daha ıssız ve bakir. Arada faytonların merkezi, sahipsiz hayvanlar barınağı, şehitler için yapılmış orman ve kır kahvesi yolun kenarında karşınıza çıkacak. En son yol sizi yine 8'in göbeğindeki noktaya çıkaracak ve yine Aya Nikola yolundan aşağı inip lakin bu kez mezarlıktan sola dönerseniz merkeze ulaşacaksınız. Yol boyunca plajlar göreceksiniz, yazın buralara yüzmeye gelinebilir... Ama asıl birbirinden güzel evler mest edecek sizi. Adaları İstanbul'un geri kalanından ayıran en büyük özellik de bu birbirinden güzel evleri zaten. Yeni yapılaşmaya izin verilmediğinden, bütün evler bahçeler içinde yer aldığından hem dinginlik hem de rengarenk bir cümbüş karşılıyor sizi. Merkezi keşfetmeyi de size bırakayım artık. Arada kalmış camileri, kiliseleri, köşkleri gönlünüzce gezin. Ben yoruldum artık, dönüş vaktim de geldi. Bir daha bu kadar açmayayım arayı, baharda yeniden geleyim.


Fotoğraf Listesi:


1- Adalar'a giderken yolda...

2- Adalar havadan görünüş
3- Eski Rum Yetimhanesi
4- Aya Yorgi yolundaki çaput bağlı çalılar
5- Aya Yorgi Manastırı'nın içi. 
6- Büyükada'daki güzel evlerden birinin önünden fayton geçerken...

Önerilan Sayfalar:


* Büyükada dışındaki adalara gitmek isteyenler 


Adalar'a gidiyoruz 1 - Kınalıada
Adalar'a gidiyoruz 2 - Heybeliada ve 
Adalar'a gidiyoruz 3 - Sedef Adası yazılarına da göz atabilirler.

* İstanbul'da günübirlik gezilecek yerler arayan için:


İki Deniz Arası 1 - Yeniköy'den Baklalı'ya

İstanbul'da Erguvan Peşinde... 
Yeşilköy'de günübirlik gezinti - Akvaryum ve Havacılık Müzesi 
İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası

dinceryazici79@gmail.com