1 Mayıs 2013 Çarşamba

Belgrad'da Üç Gün

Sabah erkenden kalktım Belgrad uçağını yakalamak için. 7:40'ta kalkan uçağım 1 saat 40 dakikalık uçuşun ardından, aramızda 1 saat fark olan Belgrad'a oranın saatiyle 8:20'de iniyor. Sırbistan Türklere vize uygulamayan bir ülke ama internetteki bloglarda Türklerin ülkeye girişlerinde kapıda bekletilebildiklerini okumuştum. Gerçekten de Türkleri kenara ayırıp incelemek üzere pasaportlarını topluyorlar. Aklıma bir kurnazlık geliyor: Pasaportumdaki Shengen vizemi gösteriyorum polise ve tamam deyip bırakıyor beni. "İstesem İsveç'e Almanya'ya bile giderim! Tenezzül edip ülkenize geldim şu yaptığınız terbiyesizliğe bak!" diyorum aslında, polis de "kusura bakmayın tetbiyesizlik etmişiz buyrun lütfen" diyor aslında ama kimse duymuyor bu konuşmayı, tırıs tırıs geçiriyorum. Türk'ün pasaport polisiyle imtihanı bölüm 5!

Bagaj kısmında Tourist Information var. Şehir haritasını ve ihtiyaç duyduğum bir kaç bilgiyi alıp hemen üst kata çıkıp döviz bürosunda 1€ = 109 dinardan para bozduruyorum. Merak edenlere şehirde en iyi 111 dinara bozdurabiliyorsunuz ama biraz araştırma yapmanız lazım.

Çıkışta sol taraftaki otobüs durağından 72 numaraya binip son durakta ineceğim. Taksiler de normalde 30 € olan fiyatlarını 10€'ya düşürüyorlar gerçi.

İlk sürpriz: Meğer bugün maraton koşuluyormuş Belgrad'da (bilsem kayıt yaptırırdım) o yüzden otobüsler şehir merkezine gitmiyorlarmış. Şansımı bir de A1 minibüslerinde deniyorum ve işte 300 dinar ödeyip şehir merkezine doğru yola koyuldum. Kalacağım hostelin ismi "Hostel and Apartments Skadarlija Sunrise". Check in 14:00'da başladığı için hostele gitmek konusunda hiç acelem yok. Çantam çok ağır olmadığından hemen şehri gezmeye başlayabilirim.

Günlerden pazar ve bit pazarının nerede olduğunu internette yaptığım ufak araştırmada buldum: İlk hedefim Kalenic Pijaca. Son durak "Trg Slavija" da inip başlıyorum Makenzijeva boyunca yürümeye. İstanbul'daki soğuğa aldanıp biraz kalın giyinmişim, burası baharı çoktan getirmiş. Ara yollara sapıp buluyorum Kalenic Pijaca'yı. Meyve, sebze, et (kuru et de alınır buradan) ve bilimum ürünün yanında eski eşyalar satanlar da var aralarda. Çok fazla çeşit yok ne yazık ki ama yine de bir kaç hediyelik eşya bulup ayrılıyorum pazardan.

Az yukarıda Park Cirila var. Biraz soluklanıp güneşi özlemiş bedenimi doyurmak için birebir. Yolda ilk gördüğüm pastaneden bir kaç hamurişi alıp yiyorum parkta. Tatları çok güzel ama görüntüyle tadı birleştiremiyorum kafamda. Enfes peynir tadı alırken etli bir şeyler yiyorum mesela... Çözüm basit: Yerken yediğine değil parkın güzelliklerine odaklan!

Burada en çok görmek istediğim müzeye geldi sıra: Nicholas Tesla Müzesi. Yeri Krunska Caddesi üzerinde. Aslında Tesla hiç Belgrad'da yaşamamış birisi. Müzenin açıldığı binanın da Tesla'yla hiç bir ilgisi yok ama Tesla Amerika'da ölünce Sırplar aslen Sırp olan bu bilim adamına sahip çıkmışlar ve kişisel eşyalarını toplayıp Belgrad'a getirmişler. İşte müze bu şekilde hayata geçirilmiş. Yaklaşık 1,5 saat kaldığım müzede Tesla'nın geliştirdiği prensiplere dayalı aletler fizikle çok ilgilenmemiş olanların sihir diye nitelendireceği görsel bir şölen şeklinde sunuluyor. Şimdi ben böyle dedim diye lunaparka gitmişsiniz gibi bir ortam da beklemeyin gerçi. Fizik laboratuarından hallice bir şekilde İngilizce olarak Tesla'yı ve etraftaki aletleri anlatıyorlar, üstüne bir de film izletiyorlar Edison'la Tesla'nın rekabetine de bolca değinerek. Müze bileti 500 dinar.

Öğleni geçerken hostelime ulaşıyorum. Gayet keyifli bir sokağın birinci katındaki odamın penceresi cafelerle dolu sokağa bakıyor. 6 kişilik odada kişi başı 3 gecelik 3800 dinar (yaklaşık 80 TL) ödüyorum. Ücretsiz internet bağlantısı da gayet iyi. Oda ve hostel sakin, sevimli... Ayrıca boş da. Sanırım bu odada bu gece yalnızım. Çantamı dolaba atıp (saatler geçtikçe öküz ölüsüne dönmüştü meret!) yatağımı hazırlıyorum ve 'yatak beni çağırıyor', biraz dinlenip öyle çıkıyorum dışarıya.

Knez Mihailova etrafında dolanıp duruyorum. Ne kadar çok Türk var etrafta... Çoğunlukla tur kafileleri. Kalemegdan - Trg Republike (Cumhuriyet Meydanı) arasında İstiklal Caddesi'nin küçük bir benzeri gibi uzanan Knez Mihailova'yı talan edip karar veriyorum: Skadarlija kesinlikle çok daha güzel! Hemen hostelimin karşısındaki Kapetan Koca Putuje isimli mekana kurulup sipariş veriyorum. Sırp Hamburgeri (bildiğin köftenin büyüğü) ve bira. Jelen diye bi biraları var pek güzel değil, Staropramen (aslen Çek birası) daha iyi. Gerçi gezim boyunca Jelen içmeye de alıştım...

Yemek sonrası hostele dönünce öğreniyorum ki sadece benim odamda değil tüm hostelde bu gece yalnızım. Neyse ki resepsiyonda 24 saat biri var, başıma bir şey gelirse seslenmem yetecek. Pazar ve pazartesileri böyle oluyormuş, salı gibi dolmaya başlıyor çarşamba cumartesi arası full oluyormuş. Kaldığım hostelden gayet memnunum ve gideceklere de kesinlikle tavsiye ederim. Ayrıca çalışanlar hem çok yardımsever hem de güler yüzlüler. Hostelde bir süre takılıp bu gece nerelerde takılmam gerektiğiyle ilgili bilgiler alıp yine yollara vuruyorum kendimi. Kalenin etrafında dolaşıyorum önce; buralarda ne güzel manzara varmış meğer! Yarın akşam Tuna ve Sava nehirlerinde güneşin batışını izleyeyim madem. Gençler de kalenin arka tarafındaki düzlükte takılıyorlar. Kimileri gitarıyla gelmiş 'Akdeniz Akşamları'nın Sırpçasını çalıp söylüyor.

Yorgun yorgun şehir merkezinin kabasını alıp dolana dolana dönüyorum hostele. Bu gece hiç bir yerde takılacak halim yok. Kaldığım hostelin sokağında 11'e kadar müzik sesleri yükseliyor ama ardından sessizlikte rahat rahat uyuyorum.

9 saate yakın uyku gayet iyi geliyor. Hemen hazırlanıp başlıyorum şehre gezmeye. Önce yakınlardaki bir fırından peynirli 'Burek' alıp Pionirski Parkı'nda oturup yiyorum. Ardından durmadan Hram Svetog Save (St. Sava Kilisesi)'ne kadar gidiyorum. Bu Belgrad'ın en büyük kilisesinin içi hala yapım aşamasında ama kubbesiyle gayet güzel bir tapınak. Şehre dolana dolana dönüyorum. Önce Beogradska Caddesi'ni tırmanıp Tasmajdan (Taşmeydan) Parkı'na gidiyorum. Belgrad'ın parkları gayet güzel. Hemen yan tarafında Crkva Svetog Marka (St. Mark Kilisesi) var. Yine büyük bir kilise, bu sefer içi de yapılmış. Gayet etkileyici. Hemen yan tarafında mavi soğan kubbesi ile Rus Ortodoks Kilisesi duruyor. İçeri giremesem de küçücük bahçesiyle masallardan fırlamış gibi. Parkın içindeki kafede bir kahve molasını müteakip alt taraftaki Palilulska Pijaca'ya (açık pazar yeri) uğruyorum. Pazar yerleri fazlasıyla bizimkileri andırıyor, farklı olan kısımlar düzenli halleri ve kalabalık olmamaları.

Pionirski Parkı'na geri dönerken Narodna Skupstina (Parlamento Binası) tüm heybetiyle parkın karşısında beni bekliyordu. Özellikle önündeki meşhur heykelleri görmek istiyordum. Biraz fazla zoofili kokan iki heykel insanla atın garip bir dansını betimliyordu. Yüzümde muzur bir tebessümle Pionirski Parkı'nın Trg Nikole Pasica (Nikole Pasica Meydanı) tarafında bulduğum bir pilot shop'a girdim. Tesadüflerin beni alt kattaki dükkanına soktuğu bu yerde normal hatta hafiften pahalı fiyata pilot montları, Sırp Hava Kuvvetleri armalı montlar, tişörtler sweetshirt'ler bulabilirsiniz.   Ardından Pionirski Parkı'nın içinden aşağıya indim. Bu sefer Stari Dvor (Eski Saray) ve Novi Dvor (Yeni olan) Terazije Caddesi kenarındaydılar. Yanlarından cadde boyunca geçip önce tarihi Hotel Moskva'ya  (Moskova Oteli) göz gezdirdim ardından cadde boyunca Knez Mihailova'daki binalara. Yolun sonundan Pariska boyunca Bajrakli Dzamija'ya (Bayraklı Camii) uzandım. Küçük, kendi çapındaki bu camiden hemen yan taraftaki (Kralja Petra üzerinde) Yahudi Müzesi'ne geçtim ama bugün kapalıydı. Studentski Park bir sonraki hedefimdi. Bu güzel parkta biraz soluklanıp Trg Republika (Cumhuriyet Meydanı) üzerinden hostelime döndüm.

Ufak bi öğle molasını müteakip sırada şehrin biraz daha uzak kısımları var. Günlerden Pazartesi olduğu için tüm müzeler kapalı o yüzden bugün Zemun bölgesine gidip yarına şehrin güneyini ve müzeleri bırakacağım. Aslında 11 km yürünmeyecek bir mesafe değil, parkların kenarındaki yollar da haritadan gayet uygun görünüyor ama hem yorulmaya gerek yok hem de zamanım kısıtlı. Şimdi gelelim otobüse nasıl binileceğine: Önce BusPlus yazan bir büfe bulunur. Otobüs kartı istendiği söylenir. 40 dinar kart parası ayrica 72 dinar tek seferlik bilet parasından ne kadar para yükleneceği belirtilir. Otobüse binince de kart girişteki ekrana yaklaştırılır. İşte bu şekilde Zeleni Venac Pazarı'nın karşısındaki McDonald'ın önündeki kocaman duraktan 84 (15 de gidiyor) numaralı otobüse atlayıp Zemun'a gittim. Zemun'a ulaşmak için ,hostelden aldığım tarifi aktarıyorum, yeşillikler ve yeni
binalar bitince eski binaları gör ve orada in. Böylece kısa sürede Zemun'un trafiğe kapalı sokaklarını arşınlamaya başlıyorum. Zemunska Pijaca (pazar yeri) ve bir kaç kiliseden sonra asıl hedefim tepedeki Kula Sibinjanin Janka (Janos Hunyadi Kulesi). Tarihi 1000'li yıllara kadar götürülen kule tepeden Belgrad'a hakim bir konumda. Etrafındaki kafeler mola vermek isteyenler için ideal. Ancak ben yan taraftaki Zemun Mezarlığı'nı gezip sahile iniyorum. Vakti olanlar bu mezarlıkta 100-200 yıllık mezarları keşfe çıkabilirler.

Açlığımı bastırsın marketten aldığım bisküiler de işe yaramıyor artık. Sahilde yürürken gördüğüm restoranlardan birini gözüme kestiriyorum: Saint Andrea. Kremalı etli çorba, Arjantin Steak ve iki bira. Çorba ve biftek lezzetli. Çorba biftekten daha lezzetli hatta. Biranın kolalı içeceklerden daha ucuz olduğu ülkeleri sevdiğimi söylemiş miydim? Hesap 1600 dinar. Dün Skadarlija'da yediğimden pahalı ama yine de gayet makul.

Kalkmama yakın hava bozmaya başlıyor. Islanmadan hemen otobüse atıyorum kendimi. Bu akşam kalenin arkasındaki parktan güneşin batışını izleme hikayesi (ya o Mualla'yı sandala atıp...) de böylece yalan oluyor.

Hostelin salonunda biramı içip takılırken hostele yeni misafirler geliyor. Kısa sürede kaynaşıp atıyoruz kendimizi dışarıya. Önce bir Couchsurfing buluşmasına gidiyoruz. Ne yazık ki buluşma "Fransızca bilenler" buluşması. Biz de biralarımızı alıp kalenin arkasındaki parka gidiyoruz. Güneş çoktan batmış olsa da içmek için güzel bir yer. Bu geceyi dışarıda ve hostelde içerek bitiriyorum.

Sabah uykumu almış ama biraz akşamdan kalma uyanıyorum. Yoksa ilk işim yakınlardaki parkların birinde koşmak olacak.

İlk hedefimde kale var. Öğlene kadar kalenin etrafında dolaşıyorum. Belgrad'ı gezmek yetti sanki. Tito'nun mezarının da olduğu "Muzej Istorije Jugoslavije" (Yugoslavya Tarihi Müzesi) ve "Kuca Cveca" gezimden vazgeçiyorum. Keza modern sanat müzesi, Beli Dvor (Beyaz Saray) ve Ada Ciganlija'nın oraları da bir dahaki sefere bırakıyorum. Vakti ve enerjisi olanlar gezsinler ve tecrübelerini bana iletsinler lütfen. Hostelde, cafelerde ve yine kalenin arkasındaki parkta içip, takılıp geçiriyorum günümü. Bu akşam hava bulutlu değil. Kalenin arkasındaki park güneşin batışını izlemek isteyenlerle doluyor. Gerçekten güneşin güzel battığı şehirlerden biri Belgrad.

Akşam da sırada Sırp müzikleri dinlemek var. Sonunda otelimin sokağında oturmak mümkün oluyor.

Ve sabah erkenden Zeleni Venac'daki otobüs durağından 72 numaraya atlayıp havaalanına ulaşıyorum. Binişte şöför olmadığı için kartınızı okutmayın, ileride ellerinde makinalarla biletçiler gelip kartınızı isteyecekler.

Belgrad'dan mutlu mesut ayrılıyorum. Hostelde çalışanlardan ve dışarıda muhatab olduklarımdan edindiğim kadarıyla çok hoşsohbet, yardımsever ve kafa herifler Sırplar :) Ha kızları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, desem desem Ediz Hun edasıyla  'güzel olduğunuz kadar suratsızsınız da hamfendi' diyebilirim, ama olsun. Onları da öyle kabul etmek lazım.

Yaza doğru havalar iyice ısınıp etraf kalabalıklaşınca daha da eğlenceli oluyormuş Belgrad. O zaman yine gelirim belki. Gelirim gelirim...

Önemli Notlar:

- Yemek konusunda hassas olanlar, içinde domuz eti (Pork) olmayan şeyleri bulmak için biraz uğraşmak zorundalar. Tavsiyem: Cevapcici gibi dana etinden köfte, kahvaltıda peynirli börek ya da bilimum tatlılar.
- Ummadığınız bir zamanda döviz bozdurmak zorunda kalırsanız Knez Mihailova üzerinde bu işi yapan Exchange ATM'leri var. Kurları da hiç fena değil.
- Havaalanı dışında Trg Republike ve Merkez Tren İstasyonunda Turizm Büroları var, mutlaka haritanızı alın çok işe yarıyor.
- Yeme içme için mekanlar Knez Mihailova etrafındakiler dışında Skadarlija Sokağı, Strahinjica Bana Sokağı, St. Michael Katedrali'nin alt tarafındaki merdivenlerin iki tarafı ve Zemun bölgesi nehir kenarında yoğunlaşmış durumda.
- Sırpların yerel biraları Jelen ve LAV ama herkes Jelen'i tercih ediyor. Jelen'in düşük alkollü meyveli seçenekleri de var.
- Kimi mekanlar kredi kartına %20'ye varan oranlarda komisyon uyguluyor, dikkatli olun.
- Pegasus'un seferlerine başlaması ve Hırvatistan'ın Shengen'e dahil olup vize istemeye başlamasıyla her yer Türk dolmuş durumda, yolda beride konuşmalarınıza dikkat edin.

En İyi Beş:

- Belgrad'ın sıcak insanları. Avrupa'nın hiç bir yerinde bu kadar bize yakın bir millet görmedim.
- Kalenin arkasındaki parkta bira eşliğinde güneşin batışını izlemek
- Tesla Müzesi. Kahrol Edison!
- Şehrin her yerine yayılmış yemyeşil parklar, tarihi doku, etrafındaki yerleşimi ezmeyen dini yapılar
- Bütün bunların çok uygun fiyata olması. İstanbul'la karşılaştıracak olursak fiyatlar yaklaşık %50-75 seviyelerine denk geliyor. 

Fotoğraf Listesi 


1- Kale Kapısı

2- Tesla Müzesi'nde elektromanyetik alanla enerji iletimi
3- Parlementonun önündeki meşhur heykeller
4- Kaleden gün batımı
5- Zemun'daki Milenyum Kulesi
6- Belgrad sokaklarında

Önerilen Sayfalar:

- Belgrad'ı bir de ablamın kaleminden okumak için Belgrad Gezisi 2 

- Bosna Hersek Gezimiz: Saraybosna ve Mostar
- Bir günlük Bratislava Gezisi
- Viyana ve Modling'deki Seegrotte
- Budapeşte'de 3 Gün
- Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno
- Şirin Çek Kasabası Olomouc

6 Nisan 2013 Cumartesi

Danimarka'da, Kopenhag'ın Göbeğindeki Komün: Christiania

Kopenhag'da kısa bir boş vakit yarattığımda 'acaba nerelerde vakit geçirsem?' diye internette araştırma yapmamla başladı her şey. Ve Kopenhag'ın tam ortasında 40 yıldır bir grup hippinin komün hayatı yaşadığını öğrenmemle gezi planım belli oldu: Christiania'da yarım gün geçirip neler olup bittiğini kendi gözlerimle görecektim.

Havaalanından trene binmek için bilet alırken "gidiş dönüş bileti alayım ki garanti olsun" dedim ve biletleri alınca anladım ki biletler 75 dakika geçerli. Yani dönüş biletini dönüşte almam gerekiyormuş .. Ayrıca Zone'ları da karıştırmış bi de fazla bilet almışım. "Danimarka pahalı bir ülke demişlerdi zaten" diye avuttum kendimi...12 dakika sonra Christianshavn durağında indim metrodan.

Bu arada Christiania'nın Kopenhaglılar arasında hiç de iyi bir şöhreti yok. Hele ki iş için buraya gelmişseniz Christiania sadece torbacıların, cankilerin mekanı olarak biliniyor. 'Siz de oraya gitmek istediğinize göre yolunuz belli' gibi bir tavır sergilediler bana, haberiniz olsun.

Neyse; durakta inince yolun karşısına geç, kulesi Babil'den apartılmış kilisenin yanından geçince Christiania'nın girişlerinden birini etraftaki grafitilerden hemen tanıyorsun. Girişten itibaren size ilk selam veren güneş gözlüklü abiler torbacılar işte. Biraz yürüyünce daha açıkta bir kaç tezgah daha görebilirsiniz. Her ne kadar özerk bir komün havasında takılsalar da Danimarka topraklarında uyuşturucu maddelerin satılması hala yasak, bu yüzden polis ara ara buraya baskın düzenleyebiliyor. İşte komünün kuralları burada ortaya çıkıyor: Fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Koşmak da yasak çünkü koşmak buranın halkı için polis baskını olduğunu bildirme yöntemi. Bir de ot dışındaki ağır uyuşturucuları yasaklamışlar. Christiania'yı bu kadar popüler yapan etmenlerden biri ot tabii. Kah merkezde, kah merkeze yakın göl kenarında gençler takılıyorlar... Onun dışında bir fark yaratmıyor ot.

Başka nasıl bir yer Christiania? Dışarısı kadar temiz, düzenli, her tarafı özenle tasarlanmış bir yer değil ama doğayla barışık, gayet işlevsel tasarlanmış bir yer. Yaşadığı topraklarda hüküm sürmektense tıpkı diğer canlılardan biri olduğunu kabullenip doğanın bir parçası olarak yaşayan insanlar tarafından düzenlenmiş burası. Ancak o kadar da sistem dışı bir yer hayal etmeyin; hediyelik eşya dükkanları, kafeleri, restoranları olan bir yer burası aynı zamanda. İlk girişteki mekanlar çok belli ki daha çok turistler için. Bu arada Christiania'daki yeme içme fiyatları da dışarıdan çok ucuz değil. Bir omlet 20 liraya özel hamburger 30 küsür liraya satılıyor. Bu arada bir sonraki gelişimde Christiania içindeki Vegan restoranı da ziyaret ettim. Yine fiyatlar pahalı ama Kopenhag'daki ender vegan mekanlardan biri burası, tavsiye ederim. 

Christiania'nın içinde ilerledikçe bir gölün iki tarafındaki patikanın iki tarafındaki evlerden oluştuğunu anlıyorsunuz. Eski fabrikalardan dönüştürülmüş yerler dışındakilerin hemen hepsi ahşaptan. Çok farklı tasarımlardaki bu evler genellikle küçük ve kimilerinin terası kimilerinin verandası var. Özel mülkiyet olmayınca çıkmaz sokaklar da olmuyormuş... Hangi yoldan giderseniz gidin bir yere çıkıyorsunuz.

Doğayla barışık bir yaşam geri dönüşümü ve buna uygun tasarımları da beraberinde getiriyor: Eski makinalar dönüştürülüp sandalye ya da masa olmuş, tahtadan çocuk bisikleti, ağaç kovuğundan saksılar yapılmış... Kimileri de ileride değerlendirilmek üzere depolanmış işlevlerini bulacakları günü bekliyorlar. Bisiklet fabrikası ve çocuk evi gibi yerlerin önünden geçip yaklaşık iki saatte tamamlıyorum yürüyüşümü. Christiania'nın hemen dışındaki evlerin buraya ait olmadığını içeri girişi engelleyecek uzun bahçe çitlerinden, evin kamerayla korunduğunu gösteren tabelalardan kolayca anlayabilirsiniz.

Oturup birileriyle konuşmadığım için gezip gördüklerim bunlar. Konuyla ilgilenenler internette daha fazla bilgi bulabilir ya da buraya gelip birilerinden bilgi alabilirler.

Kopenhag'da gezecek başka bir yerler arayanlar için başka bir tavsiyede daha bulunayım: Bot turu. 10 € fiyatı olan 1 saatlik bot turuna Gammel Strand'dan çıktık. 1 saat boyunca kanallardan dolaşarak Kopenhag'ı keşfetmenin tadını çıkarttığımız bu tur boyunca rehberimiz İngilizce olarak etraftaki binaları ve yerleşimleri anlatırken siz de düzenli kanallarda dolaşmanın tadını çıkartabilirsiniz. Küçük Deniz Kızı heykeli, Eski Borsa Binası, Yeni Opera Binası, Black Diamond adı verilen dalgaların bina yüzünde yansımasıyla gerçekten siyah bir elması anımsatan bina ve daha niceleri... Ödediğiniz paraya değiyor gerçekten de. 

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Christiania'nın girişindeki meşhur ev
2 -Christiania'nın girişlerinden bir tanesi
3- Göl kenarındaki patikalardan birinde yürürken...
4- Bot turu

Önerilen Sayfalar:


- Kopenhag - Geniş Geniş
- Kopenhag'ın batısını Fredericksberg civarını gezmek isteyenler için: Kopenhag Bir Günde Gezilebilir mi?
- Hamburg'da bir işgal evi - Rota Flora: Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
- Yel Değirmeni'nde bir işgal evi - Don Kişot: Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
- Gezi Parkı İşgali Zamanları: Taksim Gezi Parkı Gezisi


27 Mart 2013 Çarşamba

Yeşilköy'de günübirlik gezinti - Akvaryum ve Havacılık Müzesi

Aslında ikisi de evime yürüme mesa- fesinde ama Yeşilköy'de oturunca iyice savsaklıyor insan bu yakınlardaki güzellikleri. Akvaryum ve Havacılık Müzesi'ni daha uzaklardan şehrin bu tarafına gelecek olanlar için hem ziyaret ettim hem de yazdım. Buyurun:

Aslında ,özellikle hava güzel olduğunda ve haftasonları, deniz kenarında güzel vakit geçirmek isteyenlerin yoğun bir şekilde ziyaret ettiği bir yer Yeşilköy. Ama işte deniz kenarını görmeye geleceklere iki seçenek daha sunayım.

Yeşilköy'ü gezmeye Havacılık Müzesi ile başlamak isteyenlere tavsiyem Sirkeci'den kalkan trenle (Yeşilyurt istasyonunda inip yürüyebilirsiniz) ya da Taksim'den Fransız Konsolosluğu arkasından kalkan sarı dolmuşlarla buraya ulaşmaları. 24 saat çalışan bu dolmuşlarla 5 TL'ye, yol açıksa 25 dakikada Yeşilköy'e ulaşabilirsiniz. (Bu arada Mart 2013 itibariyle banliyö tren hattı tadilat nedeniyle kapatıldı haberiniz olsun.)

Yeşilköy'de havaalanına bitişik bulunan Havacılık Müzesi uçak düşkünlerini çölde vaha bulmuş gibi sevindirecek bir yer. Girişteki otoparkı sayesinde arabayla kolayca ulaşmak isteyenleri de memnun eden müze kapalı ve açık alan olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Kapalı kısımda havacılık tarihini anlatan kısımların yanı sıra eski uçak örneklerini de görebilirsiniz. Ayrıca sinemasında dönüşümlü gösterilen filmler de ilginizi çekecektir. Giriş ücreti 2-3 TL civarında, ayrıca içeride uygun fiyatlı havacılık ürünlerinin satıldığı hediyelik eşya mağazası da mevcut.

Açık kısım komple uçaklara ayrılmış. F16, F5, F4 gibi görece yeni askeri uçakların yanı sıra DC9 gibi daha eski yolcu uçakları da burada ziyaret edilebilir.

Havacılık Müzesi'nden sonra isterseniz doğrudan deniz kıyısına inebilirsiniz... Bir ucu deniz feneri diğer tarafı Akvaryum'a uzanan (Akvaryum'dan sonrası biraz izbe bir yol) bu yol İstanbul'daki en güzel düzenlenmiş sahil şeritlerinden biridir. Yürüyüş yapmak kadar koşu meraklılarının da favori mekanlarındandır sahil.

Akvaryum, Florya'da sarı dolmuşların güzergahı üstünde yer alıyor, yanında da Aqua Alışveriş merkezi var. Bu AVM'nin yemek katının terasında, açık kısımda, güzel bir manzara olduğunu unutmayın.

Akvaryum nasıl bir yer diye soracak olursanız: Akvaryum'a girince öncelikle Türkiye'nin etrafındaki denizlere ayrılmış kısımlar sizi karşılıyor. Karadeniz'in dibinde suyun 100 metre altındaki, eski uygarlıklara ait kalıntıların bulunduğunu, Karadeniz'in nasıl oluştuğunu, denizlerdeki balık örneklerini görerek Türkiye kısmını bitirince bu sefer dünya denizlerine geçersiniz. Süveyş kanalının inşasını, mercan kayalıklarını ve büyük bir akvaryum şeklinde bütün alana yayılmış kısımda köpek balıklarını, vatozları görmek gerçekten insanı etkiliyor. En son Amazon yağmur ormanları kısmı ise aşırı nemli ortamıyla Amazon'da dolaşmaya çıkmanın nasıl olduğunu hissetmenizi sağlıyor. Arada kafelerde mola verme ya da en son hediyelik eşya mağazasını ziyaret etme şansınız da var.

Yeşilköy'e gelenlere bir tavsiyem de semtin sokaklarında turlamaları. Hele fotoğraf meraklıları bu yıllar öncesinin sayfiye kasabasında çok sayıda tarihi köşk, şirin eski binalar, güzel bahçeler bulacaklardır.

Gelelim yeme içme seçeneklerine: Aqua AVM'nin yemek katını zaten belirtmiştim. Alışveriş merkezlerini çok seçenek sunmasa da burasını manzarası nedeniyle özellikle öneriyorum. Sahilde devam ederseniz belediyenin tesisleri uygun fiyatlı ancak lezzetsiz yemekler sunar; yine de çay kahve içmeye uygundur. Şansınıza Atatürk Havalimanı'nda inişler 05 pistineyse üzerinize gelen uçakları izleyebilir ya da gürültüsünden rahatsız olabilirsiniz o kısım sizin bakış açınıza kalmış.

Sahilde devam ederseniz Kırmızı Koltuklar bir şeyler içmek isteyenler için iyidir. Devamında Rönopark simit poğaça alıp kahvaltıya gitmek için ya da sadece çay içmek için iyidir. Rönopark'ın hayvanat bahçesini andıran bahçesindeki tavus kuşlarını görmeyi de unutmayın. Yeşilköy merkezdeyse Kahve Dünyası, Mado, Robert Cafe gibi her yerde bulabileceğiniz mekanların yanı sıra fiyatları biraz tuzlu olan Van Gogh ya da Mienyu gibi bir çok kafe-restoran da acıkanları susayanları rahatlatacaktır.

Yeşilköy aynı zamanda alkollü mekanlarda eğlenmek isteyenlerin de geceleri favori yerlerindendir. Özellikle rakı-balık severler için çok sayıda mekan vardır. Alkolsüz balıkçılar da var elbette. Ayrıca eller havaya severler için Stones gibi popüler canlı müzik mekanları bulmak da mümkün.

Velasıl-ı kelam, İstanbul'da günübirlik bir kaçamak yapmak isteyenler Yeşilköy'ü es geçmesinler derim...

Fotoğraf Listesi:

1- Rönopark'taki tavus kuşları. Beyaz tavus kuşunu ilk kez burada gördüm.
2- Havacılık Müzesi
3- Deniz Feneri ve arkasındaki gökkuşağı (siz gittiğinizde orada olacak diye bir garanti yok!)
4- İniş yapan uçak.
5- Akvaryum'daki köpek balığı 

Önerilen Sayfalar:

- Adalar'a gidiyoruz 1 - Kınalıada
- Adalar'a Gidiyoruz 2 - Heybeliada
- Adalar'a Gidiyoruz 3 - Sedef Adası
- Adalara Gidiyoruz 4 - Büyükada
- İki Deniz Arası 1 - Yeniköy'den Baklalı'ya
- İstanbul'da Erguvan Peşinde...
- Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
- İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası

dinceryazici79@gmail.com





2 Mart 2013 Cumartesi

Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi


Marakeş'ten 8 buçuk saatlik bir tren yolculuğuyla öğlen 13:30'da varıyoruz Fes'e. Tren 1 buçuk saat rötar yapıyor. Bilet kişi başı 195 Dirhem. Otelimizi son gece Marakeş'ten ayarladık; 2 gece 2 kişi 800 Dirhem. Marakeş'ten daha pahalı bir şehir burası, ama kalacağımız Riad da (Dar El Yasmine, Adresi: 34 Talla Sghira Derb Ahl Tadl) daha lüks.

Marakeş'e karışık diyordum Fes ondan da karışık bir yer çıktı. Kalacağımız oteli seçerken kıstaslarımdan biri Medina'nın içinde merkezi bir yerde ve kolay bulunur olmasıydı. Ona rağmen biraz uğrastık oteli bulurken. Ama hoş bir otel burası; eski bir evi çok güzel restore etmişler. İçini de güzel dekore etmişler... Aziz ve Muhammed karşılıyor bizi otelde. Şansımıza öğle yemeği vaktiymiş, bizi de davet ediyorlar sofralarına. Afiyetle yiyoruz tajini.

Hemen Fes'in sokaklarına dalıyoruz. Marakeş'in çarşısına karmaşık diyorduk, burası ondan da 'kötü' çıktı. Marakeş'te elimizde harita olmadan bir şekilde buluyorduk yine yolumuzu, burada harita varken kaybolduk. Geçtiğimiz yolları aklımızda tutmaya çalışıyoruz ama hepsi aynı geliyor bize. Hele hava kararınca iyice zorlaşıyor işimiz Neyse sonunda çarşı, pazar, meydan demeden saatlerce dolaşıp en sonunda varıyoruz yine otelimize.

Marakeş pespembeydi, Fes sarı tonlarında daha çok... Marakeş gibi tek renk değil ama Fes, daha Arap şehri havasında geliyor bana. Çarşılarında satılanlar da turistik şeylerin yanı sıra daha çok yerel halkın kullanımı için olan şeyler. İki tane ana caddesi var çarşının: Talaa Kebira ve Talaa Seghira. Ama böyle paralel iki cadde gibi düsünmeyin bunları, birbirleri arasında geçis de çok az yerden sağlanıyor, tam bir labirent yani. Fes'te çarşıdaki sokaklar daha dar ama yine kapılar, pencereler, süslemeler çok etkileyici. Medina'da yaşam tam gaz tıpkı yıllar önceki gibi sürüyor.

Akşam yemeği için tajin ve kuskus dışında yerel bi yemek aramadık. Ama tatlılar burada da nefis. Sırf yerel tatlılar satan küçücük dükkanlar var, satılan tatlıların hemen her çeşidini denedim sokakları turlarken... İçi bademli, beyaz, kıvrık olanı (adina hornes des gazelles diyorlar) favorim.

Sabah erken kalkıp kahvaltıya iniyoruz otelin ortasındaki üstü kapalı küçük avluya... Masayı öyle güzel donatıyorlar ve biz o kadar açız ki hayran kalıyoruz kahvaltıya.  Ve yeniden yollardayız. Bu sefer Fes el Jedide denen kısma gidiyoruz önce. Royal Palace'a giriş yok. Moulay Abdullah tarafını da eski Yahudi Mahallesi olan Mellah'ı da geziyoruz. Şehirdeki en büyük problem sürekli birilerinin size bir şeyler satmaya ya da rehberlik yapmaya çalışması. Yaşlısı genci yapışkan seviyede rahatsızlık veriyorlar. Hele bazen kimileri uzunca bir süre peşinizi bırakmıyor. Sokaklardaki tüm erkekler ve çocuk yaştaki kızlar sizi bir yerlere götürüp üç-beş kuruş almak için aşırı derecede rahatsızlık veriyorlar. Bazen sokaklarda dolaşmak işkenceye dönebiliyor. Belki 100 tanesini egale ettiğimiz bu tiplere karşı olan kuralımızı bir tek Mellah'ta, 8-9 yaşlarında, işini tam bir profesyonel gibi yapan kız çocuğu için bozduk. Bizi Yahudi Mezarlığına ve sinagoga götürdü, sabırla kapıda sinagogu ziyaretimizi bekledi ve sonunda bahşişi kaptı :)

17. yüzyıldan kalma Danan Sinagog'u günümüzde müze durumunda ve sadece çok özel günlerde ibadet için kullanılıyormuş. Şehirde kalmış 100 kadar Yahudi şehrin yeni tarafında başka bir sinagog yapmışlar ve ibadetlerini ziyarete kapalı olan bu sinagogda yapıyorlarmış. Sanırım bu benim ilk ziyaret ettiğim sinagog. Kişi başı 20 dirheme bizi içeri alan müze bekçisi hamile kadın sinagogu güzelce anlatıyor bize. Üst kattaki kadınlar kısmı ve alt kattaki "purification" havuzu da ilginçti. Terastan yan taraftaki Yahudi Mezarlığını daha net görebilirsiniz. Etraftaki bir kaç bahçeyi de ziyaret edip şehri yukarıdan gören Merinid Tombs'a geçiyoruz. Medina'yı karşıdan görmek güzel. Musee des Armes olarak hizmet veren Borj Nord'un önünden geçerek gidiyorsunuz bu eski mezarlığa.


Sonra ara yollardan inip Bab Guissa'dan eski şehre giriyoruz yeniden. Kaybola kaybola Moulay Idriss II. türbesini buluyoruz. Müslüman olmayanlara giriş yasak; Türkiye'den geldik deyip giriyoruz. Uhrevi bir yer burası. Kenarda yüksek sesle Arapça bir şeyler okuyan adamlar (cehaletimi mazur görün, Yasin okuyorlardı sanırım) ve yanlarında da kupanın içinde su var. Ara ara birileri gidip bu 'okunmuş' sudan içiyor.

Sonra Karaouiyine Camii'ni buluyoruz. Yine sadece Müslümanlara açık ve kadınlar sadece bahçesine girebiliyorlar. 859 yılında yapılmış bir dini yapının içinde olma hissi enteresandı. Bahçe zeminindeki seramik kaplamaları da güzel...

Hemen yanında El-Attarin ve El-Cherratine Medreseleri var ama bu kadar yapı gezmek yetti bize. Keza Fondouk el-Nejjarine'i de şöyle bir dışardan görüp otelimize doğru yola çıkıyoruz. Akşam saatlerinde yolunuzu bulmak iyice zorlaşıyor çünkü haritadaki sokakların bir kısmı aslında sokak gibi uzanan hanlar ve bunlar akşam saatlerinde kapandığı için düz bir yol bulmak imkansızlaşıyor. Sokak tabelaları ve önsezilerimizle yine bulduk otelimizi ama biraz geç oldu. Kolay bulunur, merkezde bir otel seçmek önemli gercekten; yoksa işiniz çok zorlaşır söyleyeyim.

Akşam yemeği ardından yatıyoruz, sabah erken kalkıp 4:50 trenini yakalayacağız Kazablanka'ya doğru.

Sabah erkenden Bab Boujeloud önündeyiz lakin petit taxi yok etrafta. 10 dakika sonra gelene biniyoruz hemen ama şöför ve yanındaki arkadaşı zil zurna sarhoşlar. Sabah sabah bize de şarap ikram ediyorlar; mecbur içiyoruz. Arabayı defalarca durdurup, yolları karıştırıp, nereye gittiğimizi unutup ve bizimle Fransiıca bir şeyler konuşmaya çalışıp sonunda sağ salim tren garında kurtuluyoruz araçtan! Garın önünde araba girişini kontrol eden metal bara çarpıp kırmaya çalıştıkları yerde atıyoruz kendimizi dışarı. 40 dirhem para tutuşturuyorum arkadaşının eline, hiç memnun kalmıyor verdiğim paraya ama bence çok bile verdim. Koştura koştura gara giriyoruz belki rötar vardır diye ama nafile. 1 saat sonraki trene biniyoruz biz de. 5:50 treni 9'u 10 geçe Casa Voyageour'de. 110 dirhem kişi başı. Şehir merkezindeki istasyon Casa Port'a gitmek istiyoruz lakin öğreniyoruz ki oraya buradan tren yokmuş. Neyse taksiye bineceğiz yine. Tam gardan çıkarken Adanalı Mustafa buluyor bizi. Türkçe konuştuğumuzu duyunca hemen yanımıza gelmiş. Şehre nasıl gideriz ne öderiz nerden binelim gibi konularda ayaküstü bilgi alıp vedalaşıyoruz. Taksi 16 dirheme Medinaya bırakıyor bizi. İyi ki Kazablanka'ya sadece yarım gün ayırmışız. Her yeri şantiyeler kaplamış. Medinada bakımsızlıktan yürünmüyor bile. Çarşı kısmının da hiç ilgi çekici bir yeri yok. Marakeş ve Fes'ten sonra burası çok kötü geliyor bize. Şehrin modern yüzünde de ilgi çekici pek bir şey bulamıyoruz. O zaman Atlas Okyanusu'na doğru yürüyüp Mekke'deki camiiden sonra dünyanın en büyük ikinci camiini ziyaret ederiz biz de.

Muhammed V Camii özellikle 200 metre yüksekliğindeki minaresiyle büyülüyor bizi. Uzaktan heybeti daha çok belli oluyor. Dokunma mesafesine gelince Fas'ın geri kalan yerlerindeki yapılardaki işçiliğin olmadığı çok açık görülebiliyor. Karanlık iç mekan da çok etkileyici ama. 1993'te 3'te 2'si denizin üzerinde olacak şekilde inşa edilmiş yapıya Müslüman erkekler ön kapıdan kadınlar üst kattaki kadınlar kısmına minarenin altından giriyorlar. Sanırım sadece namaz vaktinde girebiliyor Müslümanlar da. Ben öğlen namazı çıkışında girdim ama 15 dakika sonra çıkarttılar dışarı. Müslüman olmayanlar günde 3-4 kez kişi başı 120 dirhem ödeyip gruplar halinde ziyaret edebiliyorlar. Son ziyaret 14'te.

Artık dönme vakti ama karnımız da aç. Fas yemekleri yetti de arttı bile. Ayrıca Kazablanka'da fiyatlar diğer şehirlerde yediklerimizin iki katından da pahalı. Bir hamburgerci buluyoruz Medina'nın az üstünde. Ve yine taksi, Casa Voyagiers, havaalanı ve 17:35 Air Arabia uçağıyla Sabiha Gökçen. Fes ve Marakeş'in tadı hala damağımızda ama bu süreler yetti de bir yandan. Belki bir gün daha Marakeş'te kalabilirdik. Ayrıca önce Fes'e gitsek daha mı güzel olurdu acaba?

Fes-Kazablanka'da İlk Beş

- Sinagog ve Yahudi Mezarlığı Gezisi
- Labirentimsi, sarı Medina sokaklarında gezinmek
- Muhammed V Camii
- Dar el Yasmine'de eski Fas konağında konaklama (Aziz ve Muhammed'in misafirperverlikleri ve kahvaltıları da cok iyiydi...)
- Arapca Küçük Prens gördünüz mu hiç? Bu geziden kendime hediyem bu güzel kitap oldu.

Fotoğraf Listesi:


1- Medina'nın sokaklarında gezerken

2- Karaouiyine Camii'nin bahçesi
3- Medina'nın surları gölgesinde toplanmış çocuklar
4- Fes'in ara sokakları
5- Danon Sinagog'u
6- Muhammed V Camii

Önerilen Sayfalar:

- Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri - Pembe Marakeş'te İki Gün
- Lizbon - Fado'nun büyüsü
- Barcelona'da Gaudi'nin peşinde gezmek...
- Şarm el Şeyh ve Kahire
- Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı

26 Şubat 2013 Salı

Kıbrıs'ın Kaleleri ve Yiyelim İçelim

Aylardan Şubat ve İstanbul'da bahar başı gibi bir hava varken Kıbrıs'a geliyorum. Girne'de misafiri olduğum arkadaşlarımla gezmek için sabırsızlanıyorum. Girne'deki ilk günümde tarihi yerleri gezmeye verdik kendimizi. İlk hedefimiz sahile inmek oldu. Sahilde yürüyüp Girne Kalesi'ne gittik. Kışları öğlen 2'ye kadar açık olan kale gayet iyi korunmuş ve elden geçmiş durumda. Hemen girişinde Bizans şapeli, zindanlar, Kıbrıs'taki kazılarda bulunmuş yerleşim ve mezar kalıntılarının sergilendiği odalar ayrıca 2300 sene önce batmış geminin kalıntıları görülmeye değer. Hele kalenin alt tarafına inen kısımlar yıllar önce buradaki yaşamı gözünüzün önünde canlandırıyor.

Arabaya atlayıp biraz daha uzakları keşfetme zamanı. Sırada St Hilarion Kalesi var. 1200'lerde yapımına başlanan ve Kıbrıs her el değiştirildiğinde el değiştirip çoğu zaman üzerine eklemeler yapılan bu kale, şehirde bahar havası eserken serin rüzgarlarıyla karşılıyor bizi. Walt Disney o meşhur şatolu amblemini  St Hilarion'dan esinlenerek yapmış meğer. Arabayı park ettikten sonra oldukça dik yolları çıkarak keşfediyoruz kale kalıntılarını. Manzara da enfes. Zaten kaledeki gözetleme kulelerindeki askerler de mutemadiyen gelecek saldırıları önceden tespit etmek amacıyla sürekli nöbet tutup etrafı gözetliyorlarmış. Akdeniz'i alabildiğine görebilen panorama nefes kesiyor. Yıllarca bir dolu medeniyetin hüküm sürdüğü topraklarla ilgili genel bir fikir oluşturması açısından ilham verici bir yer St Hilarion.



Ardından Bellapais Manastırı'na gidiyoruz. Gotik mimari tarzda inşa edilmiş bu manastırın kilise kısmı hala ayakta. Bellapais'in etrafında yemek yemeye değişik yerler de var.

Bir de Mavi Köşk'ü görmek istiyorum. İtalyan avukat ve silah kaçakçısı olan mafya babasının zamanında özene bezene inşa ettiği köşk şu an askeriye sınırları içinde turistik olarak gezilebilen bir yere dönüşmüş durumda. Köşk içerisinde fotoğraf çekmek yasak ne yazik ki.


Mavi Köşk, zamanında her türlü konfor düşünülerek inşa edilmiş yapısıyla bugün bile lüks kaçan bir yapı. Ses geçirmeyen perdeler, tüm odalara yayılmış havalandırma sistemi, bahçesindeki manzara ve bir dolu detayı bizi gezdiren asker rehberimiz anlatırken ilgiyle dinliyoruz. Depremde herkesi uyandıracak, sehpa üzerindeki heykel, sıcaklığa göre renk değiştiren, iguana derisinden dolap gibi detaylar, zamanında Rumlara silah sağlayan bu mafya babasının ne kadar lüks düşkünü olduğunu anlatıyor bize. Türkler adaya çıkartma yaptığında da yatak odasındaki tünelden kaçıp ardından da tünel tespit edilmesin diye tüneli yıkıp gitmiş kendisi... Yıllar boyunca da belki iki toplum arasındaki problem çözülür ben de köşkümü geri alırım sevdasıyla köşkün masrafları için Kuzey Kıbrıs hükümetine para göndermiş... Zevk ve sefa düşkünlüğü kokan hikaye ilgi çekici.

Akşam hedefimizde Kıbrıs meyhanesi var. Bir kaç yeri deniyoruz lakin şubat ayında haftaiçi çok fazla açık yer yok. The Meyhane'yi buluyoruz açık. Ful meze alıyoruz. Bu demek ki siz yedikçe geliyor mezeler, etler, köfteler, kebaplar... Şeftali kebabı da geliyor, en son nor peynirli tatlı da. Kişi başı yaklaşık 70 TL hesap ödediğimizi de belirteyim. Özellikle içki ucuz olduğundan meyhanelerdeki hesaplar Türkiye'dekilerden biraz daha ucuz oluyor burada.


Ertesi gün doğuya doğru yola çıktık. Kantara Kalesine gidiyoruz. Kıbrıs'ta adayı gözlemek için Girne, St Hillarion ve Kantara Kaleleri dışında bir de Buffavento Kalesi var. Sonuncu hariç üçünü gezme şansım oldu. Kantara Kalesi'ne çıktığımızda hava da açık olduğundan çok güzel bir manzara karşılıyor bizi. Karpaza'a doğuya doğru baktığımızda sağda İskele daha ileride Gazi Mağusa sol tarafta adanın kuzey kıyıları görülebiliyor. Açık havalarda kalenin öbür tarafından Girne'nin bile seçilebildiğini söylüyorlar. Kaleden özellikle İskele tarafındaki ovaları izlemek çok keyifliydi. 


Kıbrıs'la ilgili bir kaç tavsiyede bulunmam gerekirse öncelikle adada doğru düzgün bir toplu taişımanın olmadığını aklınızdan çıkartmayın. Trafiğin tersten aktığını da... Adayı keşfetmek için en mantıklı çözüm araba kiralamak ama tersten akan trafikte araç kullanmak da hiç kolay olmasa gerek, ben cesaret edemedim mesela. Havaalanından ulaşım içinse KIBHAS isimli bizdeki Havaş gibi servisleri var. Her şehre ulaşım bu KIBHAS'la sağlanabilir. 


Dönüşte Lefkoşa'yı gezme şansım da oldu. Özellikle ortadan ikiye bölünmüş olması, az ilerideki evlerin Rum kesiminde olması çok ilginçti. Tam anlamıyla ortadan ikiye bölünmüş bir şehrin ne demek olduğunu görmeden gözümde canlanmıyormuş meğer. Ne yazık ki Kuzey Kıbrıs vatandaşları karşı tarafı ziyaret edebiliyorlar ama Türkler'e geçiş izni verilmiyor. Lefkoşa'nın Türk tarafında güzel tarihi binaları, şimdiye kadar ilk kez gördüğüm Gotik Selimiye Camii'ni (Saint Sophia Katedrali camiiye çevrilmiş... Daha önce hiç Gotik bir kilisenin camiiye çevrildiğini görmemiştim... çok iilginç olmuş gerçekten mutlaka görülmeli) ve Bursa'daki Koza Han'ın aynısı olan Büyük Han'ı ziyaret ediyoruz. Acıkanlar Büyük Han'da Kıbrıs kahvesi ve norlu börek molası verebilirler. Ne lezzetli şeymiş şu norlu börek... Keza hellimli her şey de şahaneydi Kıbrıs'ta. Sabah kahvaltılarında fırından hellimli çörek alınabilir. Bütün bu saydıklarımın ve saymadığım Bandabulya Çarşısı, Arabahmet Mahallesi'nin ve Derviş Paşa Konağı'nın yürüme mesafesinde olduğunu da belirteyim. 


Ne yazık ki Kıbrıs'ta Lefke tarafındaki tarihi yerleri yerleri görme şansım olmadı. Kış olduğu için erkenden kapanıyordu müzeler ve Maronitlerin köyüne giderken ziyaret etme planımız hem saatin hem de aşırı yağmurun azizliğine uğradı. Bahar ya da yaz gibi geldiğimde hem denizini, plajlarını hem de eksik kalan kısımları anlatırım. Son olarak Maronitlerin köyünde Maria'nın mekanında yeme içme faslını anlatamadan geçemeyeceğim. Kıbrıs bölündüğünde Katolik olan Maronitler (aslen İtalyan kökenlidirler) Rum olmadıklarından topraklarını terk etmeyip Türklerle beraber yaşamaya devam etmişler. Maria da köydeki yeme içme mekanını babası Yorgo'yla birlikte işletiyor ve hem yemekleri, hem salaş ortamı hem de kendi yaptıkları şaraplarıyla bize hoş lezzetler sunuyor... Hırsız kebabını (diğer adı küp kebabı) burada denedik. Hiç fena bir lezzet değildi. Ama şarabına özellikle bayıldım. Kıbrıslılar en çok yeme içmeyi çok iyi biliyorlar ben bu gezimden onu anladım. 


2013 Ağustos'unda yeniden iki geceliğine Kıbrıs'a gitme şansım oldu. Ne yazık ki yazları Kıbrıs aşırı sıcak o yüzden tarihi yerleri gezmeyi düşünüyorsunuz kesinlikle yazın gitmeyin. Bahar ayları en uygun zaman sanırım yoksa 40 derecelerde helak olabilirsiniz. 


Bu sefer otelde konakladım. Kıbrıs genellikle çok yıldızlı büyük oteller ve kumarhanelerle bilinir ama ben bu sefer küçük bir butik otelde kalmayı tercih ediyorum. Bella View isimli bu otel Girne'de BellaPais'e yakın bir konumda. Küçük yüzme havuzu ve şirin bir bahçesi olan otelde konaklayanların tamamına yakını yaşlı yabancı çiftler. Yaz sezonunda fiyatlar hep değişir tabii ama biz 2 kişi 2 gece için kahvaltı dahil 440 TL ödedik. Kahvaltı fena değildi. Otel fena değil, Kıbrıs'a gidecekler bu oteli de değerlendirebilirler. http://www.bellaview.net/


Bu arada yeme içme olayına da yeniden değinmek istiyorum. Yaz sezonuyla beraber iki meyhaneye gitme şansım oldu. Birisi Girne'de Veranlar Restoran diğeriyse Ozanköy taraflarındaki Erol's Restoran. Veranlar çok hoş salaş bir meyhane. Küçük bir köy meydanına atılan plastik sandalyeler - masalarla hizmet eden bu mekan hem lezzetli hem de uygun fiyatlı bir yer. Ancak sizi şimdiden uyarayım mekanın işletmecisi Kamil Bey'in fiyat politikası biraz karışık. Size ne ödediğimi söylemeyeceğim çünkü duyduğuma göre herkesten farklı fiyatlar alıyormuş. Ne çıkarsa artık bahtınıza :) Erol's Restoran'a gelirsek Veranlar'dan daha lüks bir yer burası lakin nedense ne mezelerini ne de servisini Veranlar kadar sevdim. Fiyatı da Veranlar'dan çok daha yüksek. Pazartesi geceleri Veranlar Pazar geceleri Erol's Restoran kapalı. Ona göre planınızı yapıp bu meyhaneleri de gece gezmelerinize ekleyebilirsiniz. 


Fotoğraf Listesi:


1- Kantara Kalesinden İskele tarafı

2- Gotik kiliseden çevrilmiş Selimiye Camii
3- Bellapais Manastırı kalıntılarının iç kısmı
4- Büyük Han
5- Dağ başını duman almış... St Hillarion kalesi

Nerede Koşulur: Girne'de sahil kesimi biraz yokuş ama koşmak için uygun

Nerede İçilir?: Öncelikle meyhanelerde... Girne sahildekiler biraz pahalı olabilir lakin meyhanelerde yemek de içki de uygun fiyatlı.

Gezinin İlk Beş'i:


1- Meyhanelerde yeme içme faslı 

2- Kantara Kalesi'nin manzarası
3- Bölünmüş şehir Lefkoşe ve eski sokakları
4- Gotik Kiliseden dönüştürülmüş ilginç Selimiye Camii
5- Mavi Köşk 

Önerilen Sayfalar: 


- Kıbrıs Mağusa - Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento
- Gökçeada 
- Malta
- Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
- Atina Kaçamağı