13 Haziran 2013 Perşembe

Taksim Gezi Parkı Gezisi

Elimizdeyken değerini yeterince bilmediğim kaybederkense dört elle sarıldıklarımızdan birini dolaşacağız bugün. Bütün bir ülkeyi ayağa kaldıran Gezi Parkı'nı 8 Haziran 2013'te yani olaylar daha nereye varacak bilmiyorken sıcağı sıcağına gezmek istiyorum sizlerle... Önce bi tarihe not düşmek adına benim gözümden neler yaşandığıyla ilgili biraz uzunca bir girizgah:

Taksim Meydanı'nın hemen yanındaki, bu aslında oldukça küçük park onbinlerce kişiyi bedenen, milyonlarca kişiyi ise kalben bir araya getirebilme kapasitesindeymiş de bilmiyormuşuz meğer.

Her şeyi Gezi Parkı'na AVM yapma projesi kapsamında Kalyon İnşaat'ın park duvarlarını yıkmaya kalkmasıyla başlatacağım. Elbette yavaş yavaş geriye gidecek olursak Emek Sineması'nın yıkılıp yerine AVM yapılması projesi, gittikçe artan polis şiddeti, Üçüncü Köprü'nün ve Havalanı'nın şehrin kuzeyindeki son yeşil alanları da yapılaşmaya açacak olması, hükümetin sürekli yasaklar getiren antidemokratik uygulamaları, hatta yan tarafındaki Ağa Camii'ni çatlatmak pahasına inşa edilen Demirören AVM hep bir rahatsızlık biriktirdi halkta. Gittikçe yaşanmaz hale gelen İstanbul'da trafik çilesini çözecek kalıcı - sürdürülebilir uygulamalar yerine hep bir peşkeş çekme ya da yağma kaygısıyla geleceğe hiç bir şey bırakmamacasına alınmış hissi yaratan kararlarla karşılaşmak da herkesi çok kötü etkiliyordu. Altyapı çalışmaları yapılmadan inşa edilen AVM'ler tüm şehirde trafiği kilitliyordu.

İşte böyle bir havada başladı Gezi Parkı'ndaki ağaçları korumak için yapılan eylemler. Bir grup aktivist Gezi Parkı'na çadırlarıyla yerleşip parkı ve kesilmeye çalışılan ağaçları korumak için eyleme başladığında her şey gayet normaldi. Ancak herhangi bir eylem, herhangi bir direniş yönetim kademeleri gözünde 'hemen ortadan kaldırılması gereken bir bela'ydı. Sabah saatlerinde parkta bekleyenlere polis gaz bombalarıyla saldırdı. Biber gazı da kullanarak yapılan müdahalede özellikle yüzüne biber gazı sıkılırken kımıldamadan bekleyen 'kırmızılı kadın'ın cesaretinin ne anlama geldiğini o gün anlayamayanlar, ilerleyen günlerde gaza maruz kaldıkça anlamaya başladılar.

31 Mayıs'ta gündüz 4 gibi ulaştım Taksim'e. Akşam 7'de herkes toplanacaktı Gezi Parkı'nı korumak için. Park polis tarafından işgal edilmiş, etrafı barikatlarla kapatılmıştı. İstiklal Caddesi her zamanki gibi kalabalıktı ve polis panzerleri bir araya gelen grupları dağıtmaya çalışıyorlardı. Sorun şuydu ki polis ilerideki gruba saldırınca buradakiler bir araya geliyor, polis buraya saldırınca ilerideki gruplar toplanıyordu. İstiklal Caddesi ve ara sokaklar gaz bombalarıyla insansızlaştırılmaya çalışıldıkça direnen halk daha da kalabalıklaşıyordu. Etraftaki dükkanların önemli bir kısmı halka kapılarını açarken Starbuck's kapılarını kapatıyor (Gelen tepkiler üzerine bir daha da açamadı zaten), Mado halka değil halka saldıran polislere yardım ediyor, Kızılkayalar da keza direnen halka ağza alınmayacak hakaretler etmeyi tercih ediyordu. Divan Otel'in, gaz bombalarına maruz kalan halka yardımları ise herkesin dilindeydi.

31 Mayıs Cuma akşam 19:00. Sıraselviler, Harbiye, Gümüşsuyu... Her yönden Gezi Parkı'na ulaşmaya çalışan halka karşı polis Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'na çekilip halka bombalar yağdırarak meydanı korumaya girişti. İstanbul'da olağanüstü şeyler yaşanırken tüm medya sanki hiç bir şey olmuyor gibi davranıyordu. Halk da bunun üzerine Twitter ve Facebook üzerinden haberleşmeye başladı. Birebir duyulan haberlerin kimileri yalan çıkabiliyordu ama haberleri duyanlar, gaz bombalarını ve bombalara maruz kalanları görenler meydanlara akıyordu.

Cuma gecesi 11'de terk ettiğim Taksim'e cumartesi akşamı 5'te ulaşabildim. Cumartesi günü öğleden sonra 4 gibi polis Gezi Parkı ve Taksim Meydanı'nı boşalttığı için ben gittiğimde meydan ve parkta kutlamalar çoktan başlamıştı. Kimler yoktu ki meydanda? Sosyalistler, Çevreciler, Komünistler, Anarşistler, Ulusalcılar, Geyler, Kürtler, Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Beşiktaşlılar, Ülkücüler, Anti-Kapitalist Müslümanlar, Atatürkçüler ve daha aklıma gelmeyen bir dolu kesim. Bir dolu da hiç bir örgüt altında yer almayan insanlar doldurmuştu parkı. Sonraki bir hafta boyunca park ve etrafında yüzbinlerce insan bir aradayken, etrafta inşaat çalışmalarının kalıntıları duruyorken polis saldırılarına maruz kalanlar dışında (bir de AKM inşaatında dolaşırken düşen kağıt toplayıcısı vatandaşın yaralanmasını duyduk) hemen hiç bir problemin meydana gelmemesi polisin davranışlarının gösterilerdeki çatışmaları yaratan unsur olduğunu ispatlıyor gibiydi sanki.

Polis önce ağaçları ve parkı korumaya çalışan halka saldırdı, sonra yapılan saldırıya kayıtsız kalamayanlara... Polis halka saldırdıkça direnenlere katılanların sayısı artmaya başladı. Yıllardır süren antidemokratik uygulamaları ortadan kaldırma iddiasıyla gelen hükümetin kendi padişahlığını uygulamaya geçirmesinden rahatsız olan AKP karşıtı ya da AKP'li herkes polise direnen halkın yanında yer almaya başladı. Tayyip Erdoğan "Bunlar 3-5 çapulcu" dedikçe daha da arttı sayı, "Ne yaparsanız yapın, Gezi Parkı'na AVM inşa edeceğiz!" dedikçe daha da arttı, "Höt!" dedi sayı ikiye katlandı "Zöt!" dedi daha da arttı sayı.

Tayyip Erdoğan ülke bu haldeyken hemen yurtdışına gitti. Olayları çözme işini daha yumuşak tavırlar üstleniyormuş gibi yapan Abdullah Gül ve Bülent Arınç üstlendiler. Ancak tavır yine aynıydı: Suçu halka yükleyip, özür diliyormuş gibi yapıp aynı tarzda halka saldırmaya devam etmek! Olayların başından itibaren tüm televizyonlar baskı altına alındığı için (Halk TV ve Ulusal Kanal'dan olayları izlemeye başlayana kadar) Norveç televizyonunu internet üzerinden canlı takip eden halk 3 Haziran itibariyle olayları ana akım medyadan da izleyebilmeye başladı. Yukarıdan emir geçmişçesine aynı anda başlayan haber yayını "haberleri baskı altında tutunca zemin kaybediyoruz. Serbest bırakmış gibi yaparsak en azından kontrol altında tutabiliriz" amacı güdüyor gibiydi. Özellikle hükümete yakınlığıyla bilinen gazeteler ve televizyon kanalları olayları çarpıtarak veriyorlardı. Yolda dinlediğim TRT Radyo 1 yayınında  meydanlardaki gösterici sayısının azalmaya, barikatları belediyelerin kaldırmaya başladığı belirtiliyordu. Her gün Taksim'e korkarak gittim. 80 sonrası her türlü gösteri ve eylemde polisin halka uyguladığı şiddet, katılımcıların yıllarca hapis yatması ve fişlenmeleri hepimizi o kadar sindirmişti ki halkın çok büyük bir kesimi gerçekten çok korkuyorduk. "Acaba bu akşam da Park'ta birileri olacak mı?", "Halk Hükümetin açıklamalarından korkup parktakileri yalnız bırakır mı?", "Polis saldırısı tehdidi insanları vazgeçirir mi?" gibi sorularla Gezi Parkı'na her gelişimde kalabalık daha da artıyordu. İş dışındaki tüm vakitlerimde parktaydım ve o kadar çok arkadaşım da parkı korumak, direnenleri desteklemek için parka geliyordu ki... Haksızlığa karşı polise direnme cesareti gösterenler sadece Taksim'de değil İstanbul'un değişik semtlerinde de eylem yapıyorlardı. Beşiktaş çok karışıktı. Kadıköy'den Taksim'e ulaşmak isteyenleri engellemek için vapur seferleri iptal ediliyor halk yine de köprüden yürüyerek Taksim'e ulaşıyordu. Demokrasiye inanan insanlar en demokratik haklarını kullanmak için bir araya geliyorlardı.

Taksim bütün dünyanın öyle gündemindeydi ki polis tamamen çekilmiş, bir nevi "bakın Türkiye'de her şey yolunda. Polis şiddeti falan yok." mesajı verilmeye çalışıyordu. Oysa Ankara, İzmir, Antakya ve daha bir dolu şehirde polis öyle sert müdahalelerde bulunuyordu ki Gezi Parkı'ndakiler bile bütün ilgiyi oralara yönlendirmeye çalışıyorlardı.

Tayyip Erdoğan'ın Afrika gezisi dönüşü daha ilginç olaylara gebeydi. İlk başta "%50'yi evlerinde zor tutuyorum" diyen, Gezi Parkı'ndaki olayları "Polis izinsiz gösterilere müdahale eder" şeklinde yorumlayan Tayyip Erdoğan'ın geldiği gece SMS mesajlarıyla insanlar Atatürk Havalimanı'na toplandı. Taksim miting yeri değil diyenler havalimanında miting düzenlediler. Valilikten izin alınmamasına rağmen polis kimseye müdahale etmedi. "Kalabalık kendi kendine toplandı organize bir olay yok" dendi ancak ses sistemi bile kurulmuştu... İnsanların gözünün içine baka baka yalan söylenmeye devam ediliyordu. Ertesi gün 7 gazete birden aynı manşetle çıktı: Resmen basına haber servis edilmiş "bu haberle çıkacaksınız" denmişti. Kopya çeken öğrenciler bile en azından biraz değiştirir cevabı ki anlaşılmasın, bunlar onu da yapmadılar.

Sonuç itibariyle Gezi Parkı'nda toplananlar buradan ayrılmamacasına meydanı korumaya devam ediyorlardı.

Bu uzun girizgahın üzerine Gezi Parkı eyleminde park ne durumda onu anlatayım biraz da. Gerçi bu güzel olayı görmeye o kadar çok insan geldi ki...

Parkın meydana inen merdivenleri eylemler sırasında partiler tarafından tutulmuştu: BDP, Anti-Kapitalist Müslümanlar, Sosyalist-Komunist oluşumlar... Parkın içiyse daha çok sivil toplum örgütleri (çevreciler, eşcinseller vs.), bir örgüte bağlı olmayanlar ve Ulusalcılarla doluydu. Parkın Gezi Oteli tarafından ilerledikçe yemek dağıtan stant ve en sonda Revir, revirin solundaysa Yemekhane yer alıyordu. Kapitalizm parkları AVM'ye çevirmeye çalışırken parkta toplananlar elbirliğiyle mutfak kurup burada pişirdikleri yemekleri ücretsiz parktakilere dağıtarak adeta başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteriyorlardı. Gerek mutfağın gerekse diğer kısımların ihtiyaç listeleri en kısa zamanda halk tarafından karşılanıyordu. Erzaklar tamamlanıyor battaniye, çadır, yağmurluk hatta jeneratör ihtiyacı bile bir şekilde tamamlanıyordu.

Olayların başlangıcında Taksim'de otobüsler ve canlı yayın araçları yakıldı, kullanılamaz hale getirildi. Ardından da polis saldırısını önlemek için barikat olarak kullanıldılar. Taksim'e çıkan bütün yollar halkın barikatlarıyla kapatıldı. Bunlardan biri hemen meydandan Gezi Otel'e doğru giderken olan kütüphaneye dönüştürüldü. Bir başka kütüphane de parkın diğer ucuna inşa edildi. Buralara kitap bağışlayabilir ya da buradan ücretsiz istediğiniz kitabı almak mümkün. 

Bütün bu anlattığım süreçte Açık Radyo mütemadiyen parktan haberler yayınlayan ve canlı bağlantılar yapan bir radyo kanalına dönüştü. Parktan uzakta olduğumda bir çok bilgiyi oradan alma şansım oldu. Gezi Parkı'nda bulunan derneklerden biri de ... Derneği. Türkiye'deki Ermeni derneklerinden biri olan ... Açık Radyo'nun canlı bağlantılarına katılan derneklerden biriydi. O yayından öğrendik ki parkın bulunduğu alan, İnter Continental Otel, TRT binası ve Harbiye Orduevi Cumhuriyet'ten hemen sonra 30'lara kadar Ermeni mezarlığıymış. Ardından alınan bir kararla mezarlık ortadan kaldırılmış ve bir iddiaya göre de mezar taşları Gezi Parkı'nın altına gömülmüş. Aynı bakış açısıyla devleti yönetenlerin şimdi de Gezi Parkı'nı benzer bir şekilde yok etmesini önlemek için onlar da Gezi Parkı'ndaymış.

Parkta en çok alkış alan herkesin çok pozitif yaklaştığı gruplardan biri de gökkuşağı bayraklarıyla parkta yer alan eşcinsellerdi. Ellerindeki dövizlerle parkta her yürüyüş yaptıklarında çılgıncasına alkışlandılar. LGBTT örgütleri olayların en başından itibaren hep en ön saflarda yer aldılar. 

Parkın meydan tarafındaki girişi kendilerine mesken edinen Anti-kapitalist Müslümanlar da parkın çok saygı duyulan renklerindendi. Cuma günü cuma namazı kılarlarken diğer gruplar tarafından bir zarar gelmemesi için zincire alındılar ve rahatça namaz kılmaları sağlandı. Keza girişteki bir barakayı da mescit haline getirdiler ve ibadetlerini orada gerçekleştirdiler. 

Kandil günüyse park kandil simitleriyle doldu. Herkes birbirine kandil simidi ikram ediyordu. Kandil günü parkta içki içilmedi.

Inter  Continental Otel tarafında ise çok güzel bir bostan hayata geçirildi. Bahçelerden uzaklaştırılıp toprakla ilişkisi kesilen halkın parkı yapılaşmaya açmamak için işgali sonrası attığı en güzel adımlardan biriydi belki de bu bostan. 


Parkın etrafındaki iş makinalı da rengarenk boyandı. Duvarlardaki grafitiler, yazılar bundan yıllarca sonra da unutulmayacak eminim ki. 


Parkta geceleri de yoğunluk azalsa da oldukça sağlam bir kalabalık oluyor. Parkta kaldığım gece saat 4'e 5'e kadar dinmedi sloganlar, bağırışlar. Saat 7 gibi de uyandırma ekipleri dolaşmaya başladı. Hemen ardından da önce parkta temizlik başladı. Kalabalık hazır azalmışken pırıl pırıl yapıldi park. Ardından şenlik yerine dönüştü park. Kalabalık parkı doldurmadan futbol oynayanlar, yoga yapanlar envai çeşit farklı organizasyon parkın dört bir köşesinde icra ediliyordu. Başta da anlatmaya çalıştığım gibi vahşi kapitalizmi fütursuzca uygulayan hükümetin insana yabancılaştıran, sadece para hırsıyla yapılan tüm faaliyetlerine tepkiydi bu direniş.

Olayların sonunu görmeden sıcağı sıcağına yazmak istedim bu yazıyı. Sonu nereye gider aşırı bir güç kullanımıyla bu güzel park dağıtılır mı gibi soruların cevapları beni çok korkutuyor. Direniş ilk başladığı günler kadar korkmuyorum belki ama hala çok korkuyorum... İnsanların Gezi Parkı'nı yalnız bırakmayacağını neyse ki anladım. İlk günler parka her gelişimde "Bu gece de mi eylem var?" diye soranlar oluyordu. Neyse ki artık ben gelmek isteyenlere "Aşırı bir kalabalık var, parka girmek bile çok zor" deyip kalabalık yatışana kadar gelmemelerini tavsiye ediyorum. Yine de ülkenin diğer şehirlerindeki parklarda en küçük bir toplanmaya dahi gaz bombalarıyla saldıran polisin bu güzel parkı da yok edip yerine AVM, recidence ya da müze yapmak için inşa etmesinden çok korkuyorum. İlk yemek yapılacağı gece Mutfak kısmına gidip "Neye ihtiyacınız var lütfen söyleyin hemen alıp geleyim" dediğimde mutfakta çalışan arkadaşın cevabıyla bitireyim: "Her şeyimiz var çok sağolun, bi tek yanımızda olun ve bizi yalnız bırakmayın başka bir ihtiyacımız yok."


Fotoğraf Listesi:

1- Gümüşsuyu'ndan barikatların arasından geçerken görülebilen "Taksim Komünü'ne Gider" afişi
2- Bostanın yan tarafından bir sahne
3- ELimde koca bir E harfiyle poz veren ben :)
4- Park etrafındaki zekice süslemelerden biri: Satranç taşları
5- Aynı gün aynı manşetle çıkıp Türk basınının durumunu bize özetleyen 7 gazete
6- Gezi Bostanı
7- Pembe iş makinası Gezi'nin en güzel objelerinden biri olarak zihinlerdeki yerini koruyacak
8- Duvarları süsleyen güzel afişlerden biri

Önerilen Sayfalar:

* Gezi Parkı işgali sonrası Yel Değirmeni'nda bir işgal evi - Don Kişot: Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
* Avrupa'dan alternatif yaşam örneği: Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
* Hamburg'da bir işgal evi - Rota Flora: Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün




6 Haziran 2013 Perşembe

Singapur'da İki Gün

Şubat ayında 10 buçuk saat süren bir uçak yolculuğuyla indik Singapur Changi Havaalanı'na. 6 saat saat farkı yüzünden indiğimizde bizim bedenimiz sabah 10:30'u gösterirken Singapur'da akşamüstü 16:30 yaşanıyordu. Gayet büyük bir havaalanı burası.Singapur'dan sonra Bali'ye gideceğiz ve dönüşte Singapur'da beklememiz olacak, o zaman burayı rahat rahat keşfederiz. 

Havaalanından şehir merkezine gitmeden önce Tourist Information'a uğrayıp harita ve bir kaç bilgi alıyoruz. Havaalanında döviz değiştirme oranları çok iyi olmadığından az miktarda döviz değiştiriyoruz. Şubat 2013 itibariyle 1 S$ 1,42 TL yapıyor.

Şehre ulaşım için önce havaalanındaki trenle Terminal 2'ye gidiliyor. Oradan da önce makinadan bilet alıp ardından Tanah Menah istasyonuna gidip burada tren değiştiriyoruz. Otelimiz "Bencoolen Hotel 81". Singapur'da her yerde Hotel 81 var o yüzden yolda gördüğümüz ilk Hotel 81'e girme hatamızdan sonra doğru otelimizi bulup yerleşiyoruz. 3 gece 2 kişi kahvaltı hariç 360 S$. Otelimiz gayet merkezi çok basit bir otel. 

İlk gecemizde dünyanın sayılı kulüpleri arasında gösterilen Zouk'a gitmeye karar veriyoruz. Günlerden çarşamba... Bu da demek ki Zouk'ta Ladies Night var, kadınlara giriş ücretsiz, erkeklere de 25 S$ iki içki de dahil. Aslında çarşamba gecesi Zouk'ta Mambo Night oluyor diye özellikle gidiyoruz. Singapurlu arkadaşımdan daha önce ününü pek çok kez duyduğum Mambo Night'ta aynı figürlerle dans eden insanlar çok ilginç gelmişti bana. Ama nedense artık Mambo Night yapılmıyormuş. Mekanın genç kızlar ve oğlanlarla dolu olduğunu da belirteyim... 

Sabah erken kalkmak adına Türkiye saatiyle 8:30-9 gibi yatıyoruz. Sabah da makul bir saatte kalkıp kahvaltı için Yakun Kaya Toast'çusunun Cathay Alışveriş Merkezi'ndeki şubesine gidiyoruz. Geleneksel Singapur kahvaltısı böyle bir şey oluyormuş: Şekerli tereyağlı tost, az pişmiş yumurta ve kopi (kahve - içine kendileri şeker koyuyorlar hazırlıklı olun). Benim gibi, tuzlu kahvaltı yapmaya alışkınsanız ilk başta yadırgayabilirsiniz.

Hazır Orchard Road'un başına gelmişken başlıyoruz Singapur'un bu en meşhur alışveriş caddesini gezmeye. Dünyanın hemen tüm ünlü markalarının bir kaç tane mağazası var bu caddede lakin fiyatlar hiç de ucuz değil. Arada "3 tanesi 10 S$" mağazaları da var. Çin malı ucuz ürünler satılıyor buralarda. 

Orchard Road gezimizin sonlarında yağmur bastırıyor. Çin mahallesine yürümeyip metroyla gidiyoruz ıslanmamak için. Singapur'da bir bölgeden başka bir bölgeye geçerken insan profili hemen değişiyor. Çin mahallesinde yazılar Çin alfabesine dönüyor, İngilizce soru sorduğumda çok az cevap alabiliyorum, Orchard Road'daki o tertemiz sokaklar yerini çok daha pis yerlere bırakıyor... Alışveriş merkezlerinde geziyoruz önce. O lüks markaların hemen hiç biri yok. Karnımız acıkmaya başladı ve benim Çin yemeklerine yumulasım var. Önce ördek rosto yiyorum. Fiyatlar makul ama lezzetli şeyler gelmiyor tabaklarımıza. O pilav neyin nesi öyle? Neyse ki derisini ayıklayınca ördek yeniyor. Bu arada vitrinlerde kafasıyla bütün halde asılı duran kızarmış ördekler de işimizi çok zorlaştırıyor... Neyse, tabaklarımızdakilerin çoğunu yiyip yan tarafa geçiyoruz. Buraya kadar gelmişken kurbağa yemek niyetindeyim. Yine kötü bir pilavla servis ediliyor 5 S$ ödediğim "Dried Frog bla bla" isimli yemeğim. Kurbağa eti tavuk etine benziyor. Tadı gayet lezzetli. Sanırım bacaklarıydı yediğim kısım. Frog Porridge isimli çorbamsı kurbağa yemeğine cesaret edemedim ama. Benimkisi böyle sosuyla falan gayet lezzetliydi. Yine olsa yenir, öyle bir şey yani. Bu arada yanında içtiğim 2S$'na satılan taze Dragon Fruit meyve suyu da güzeldi. 

Saçaklardan geçerek etraftaki tapınakları ziyaret etme vakti artık.  Önce bir Budist tapınağı buluyoruz. Yine etkileyici bir mimari, etrafta tütsüler yanıyor, içeride tek bir sesten dua okuyup ibadet eden insanlar, sarı kumaşlara sarılı Budistler... Ardından Çin tapınağı buluyoruz bir tane. İçeriye ayakkabılarla girilmediğinden sadece dışında dolaşıyoruz. Çin mahallesi çok hoşuma gitti. Çin'i ziyaret etmemiş biri olarak etkilendiğimi söyleyebilirim.

Chinetown'ı geride bırakıp metroyla Little India'ya geçiyoruz. Bu sefer herkes bir anda Hintliye dönüşüyor. Yemekler değişiyor, kokular, satılan ürünler değişiyor... Mustafa Center isimli mekan kocaman bir market. Giriş katı elektronik, kişisel bakım ve aksesuar üstüneyken alt kat kıyafet, üst kat da yiyecek ürünlerin satıldığı yerlerden oluşuyor. Pek bir şey yok gerçi içeride, dolaşıp çıkıyoruz... 

Dönüşte artık yağmur iyice azalmış durumda. Yürüye yürüye otelimize dönerken bir Thai restoranında Pad Thai yiyoruz. Ardından gezimiz sırasında aldıklarımızı otele bırakıp yeniden yollara vuruyoruz kendimizi. Sırada Marina Square ve Raffles Hotel var. Marina Square alışveriş merkezinin yemek katının manzarası hiç fena değil... Gayet pahalı mağazaları dolaşıp Raffles Hotel'in barına geçiyoruz. Bu tarihi otelin barı kolonyel dönem otellerini hatırlatıyor... Doğuyu ziyarete gelmiş batılılar hem tavandan sarkan pervaneler hem de Singapore Sling'leriyle serinlerken bir yandan da maceradan maceraya koşuyorlar...  Karşımızda oturan Amerikalı gerçekten sarhoş mu yoksa sarhoş taklidi mi yapıyor? Şu cep saatine bakan adam kimi bekliyor acaba? Peki ya çekik gözlü garson bizi mi dinliyor karşıdaki Amerikalıyı mı gözlüyor? Bu turistik otel hem atmosferi hem de tatlı Singapore Slingleriyle çarptı beni. Bu arada tanesine 30 S$ ödediğimizi de belirteyim. 

Gece geç olmadan yatıp sabah yine erken kalkıyoruz. Bu sefer otelimize yakın, 24 saat açık olan Kopitiam'da kahvaltımızı yapıp yürüyerek Singapore Flyer'a gidiyoruz. Şansımıza yağmur yok ve hava açık. Kişi başı 33 S$ ödeyip biniyoruz bu, dünyanın en büyük dönme dolaplarından birine. Ne güzel gözüküyor Singapur buradan... Bir tur yarım saat sürüyor. Bolca fotoğraf çekiyoruz yukarıdan. Şehrin Marina kısmında gezmeye çok fazla vaktimiz olmadı ne yazık ki. Ama bugün de vaktimiz olmayacak gibi çünkü son gün için tercihimizi Universal Studios'tan yana kullanıyoruz. Yakınlardaki Promenade istasyonundan turuncu hatta binip yaklaşık 45 dakikada tüm şehri dolaşıp Harbour Front istasyonuna varıyoruz. Yürüsek de neredeyse bu kadar sürerdi. İnmemizle Vivo City Alışveriş Merkezi'nin içinde buluyoruz kendimizi. Üçüncü kattaki bilet gişeleri Universal Studios biletleri hariç her bileti satıyorlar. Bir tek Sentosa Express bileti alıyoruz 3,5 S$'na ve bir durak sonra iniyoruz. Sentosa Adası bir dolu eğlenceli aktiviteyi içinde barındıran bir park. Özellikle çocuklu aileler ve gençler için 2 günü bu adaya ayırmak iyi bir fikir olabilir. Adadaki plajda denize girmek de mümkün. Ama bizim hedefimizde bir tek Universal Studios var. Daha önce hiç bir tema parkına gitmediğim için buradaki roller coster'lar, 5 boyutlu sinemaların biraz daha gelişmiş halleri hoşuma gidiyor. Kişi başı 70 S$ biletler. İlk baştaki Hollywood ve New York kısımlarında çok fazla vakit geçirmeden (bir tek Steven Spielberg'ün film efektleriyle ilgili New York'ta fırtına kısmını ziyaret ettik) ilk olarak Ancient Egypt kısmına gidiyoruz. Buradaki roller coster en basitlerinden. Sonra Lost World kısmında botta ıslanıp Far Far Away kısmında (daha çok küçük çocuklara yönelik) Shrek'in 3 boyutlu maceralarını izleyip Sci-Fi kısmına geçiyoruz. Burada iki roller coster var, biri Human diğeri Cyclon. Cyclon bana çok daha eğlenceli geldi. Human'dan bi gömlek üstün diyebilirim. Yağmur yeniden başlayıp şimşekler çakınca özellikle açıktaki aletler bir süre ara veriyor ama kısa süre sonra yeniden açılıyor. En son Transformers'ın 3 boyutlu filmini hareketli aracın içinde izleyip final yapıyoruz. 10'da açılıp 7'de kapanan Universal Studios bizim için bitti sayılır. Karnımız da acıktı. Viva City'ye geri dönüp bir şeyler yiyoruz. Üzerine tatlı olarak Pandan Cake'i deniyorum. Yeşil renk, yumuşacık bir kek ama yavan geliyor biraz. Artık dönme vakti. Metroya biniyoruz yine. Metroya binmek için aldığınız bileti inerken okutmayı sakın unutmayın yoksa çıkamazsınız. Bu arada Singapur'da çok katı kurallar uygulandığını duymuşsunuzdur. Mesela metroda ya da metroya giden kısımlarda bir şeyler yiyip içmek (su dahil) yasak. Buzdolabı magnetlerinin üzerinde bile ülkedeki garip cezalar yazılı. Bu arada bilet makinaları 10 S$ kabul etmiyor, benim gibi boşuna debelenmeyin. 
Sabah erken kalkıp yeniden yollara düşüyoruz. İki günlük Singapur gezimizin ardından Bali'ye geçeceğiz. Metro sabah 6 gibi başlıyor neyse ki. Tanah Melah'ta aktarma yapıp ulaşıyoruz Changi Havalimanına. 

Singapur'da bir kaç günümüz daha olsaydı keşke ve biraz daha güzel bir havada gelmiş olsaydık buraya. O zaman Sandosa Adasında bir gün daha geçirir, dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden biri olan Singapore Zoe'yu gezer, botanik bahçesini, Singapore Flyer'dan görme şansı bulduğumuz ağzından su fışkırtan Merlion'u ve Gardens by the Bay'i ziyaret ederdim. Gece hayatında daha fazla zaman geçirir, Çin Mahallesi'nde geceleri düzenlenen Red Light District turuna katılırdım... Maxwell House'da deniz mahsulleri yerdim, Malezya mutfağı örneklerini biraz daha test ederdim. Velhasılı kelam daha yapacak bir çok şey var Singapur'da. Bir dahaki doğu gezimi yine Singapur üzerinden yapayım en iyisi.

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Singapur'daki yasaklar
2- Sigapore Flyer'dan, tepesinde o meşhur havuz olan Marina Sand Bay Hotel manzarası
3- Çin Mahallesi'ndeki ördekler
4- Çin Mahallesi
5- Universal Studios'un girişi.

Önerilen Sayfalar:

Bali'de Egzotik Tatil
Singapur'da İki Gün
Phuket Gezisi

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Erzurum


Günübirlik geldim yine Erzurum'a. Daha önceki iki gelişimden de biraz bilgi sahibiyim şehirle ilgili ama görmediğim bir dolu yeri bu sefer gezeceğim. Taksiyle şehre iniyorum otelden; bu sefer Polat Renaissance'ta konakliıoruz. Otelin ne yazik ki servisi yok şehre ki dağın başındaki bi otel için büyük bi eksiklik. Erzurum'da taksi ücretleri diğer şehirlere göre biraz pahalı, gezi planınızı yaparken bunu da gözönünde bulundurun.

Önce karnımı doyurmak için Gel-Gör Cağ Kebapçısı'na gidiyorum. Daha önceki gelişlerimde Koç'ta ve Muammer Usta'nın Terminalin o taraflarda açtığı yeni yerde yemiştim. Meşhur Cağ Kebapçılarından bir tek Gel-Gör kaldı denemediğim. Koç'un kebabı gayet lezzetliydi, aslen tatlıcı
olan Muammer Usta ise artık etine güvenmediğinden mi bilmem basmıştı yoğun baharatı cağ kebabına, etin tadı tam alınamıyordu. Gel-Gör'deki cağ kebabı fena değil ama favorim kesinlikle Koç. Koç'taki muamele ve servisde çok daha iyiydi Gel-Gör'den. Cağ kebabı siz dur diyene kadar masanızagelen, şişe dizilmiş etten oluşuyor. Dönere boylamasına şiş sokup kestiklerini düşünün öyle bir şey. Bu sefer beş tane yedim ve fazla geldi. Benim gibi birine 4 şiş yeter sanırım. Cağ kebabının üstüne kadayıf dolması da yiyorum. O da çok lezzetli hele ki benim gibi şerbetli tatlıları seviyorsanız...

Yemek faslının üstüne şehrin merkezi olan Cumhuriyet Caddesi'ne doğru yürüyorum. Yolda Taşhan var. Oltutaşından yapılmış envai çeşit ürünü burada bulabilirsiniz. Tespih meraklısı tanıdıklarınıza hediye de alabilirsiniz.

Cumhuriyet Caddesine çıkınca hemen sağda Yakubiye Medresesi'ni göreceksiniz. Değişik minaresi ve oymalı kapısı görülmeye değer. Eğer cadde boyunca bu sefer sola doğru ilerlerseniz kümbetler ve camilerle karşılaşacaksınız. Türbe misali mezarlar olarak düşünebileceğiniz kümbetler bence Erzurum'da görebileceğiniz en ilginç yapıları oluşturuyor. Hele Üç Kümbetler'in yer aldığı bahçenin mistik havası beni çok etkiledi. Cadde üzerindeki Ulu Camii alçak tavanıyla ulu bir camiden ziyade büyük bir konağı andırıyor. Bursa'daki Ulu Camii'yi anımsatan ismi yüzünden bu hayal kırıklığını yaşamışımdır belki de kimbilir... Çifte Minareli Medrese ben gittiğimde restorasyondaydı. Üç Kümbetler'le beraber bu alanı yenileyip turizme açacakmış belediye, istimlak çalışmaları da devam ediyormuş. Umarım sonuçta güzel bir şey çıkar ortaya... Üç Kümbetler'in arkasında bir tane daha kümbet var görebileceğiniz.

Geri dönüp karşıya geçerseniz Erzurum Kalesi'ni görebilirsiniz. Kalenin içinde bir medrese ve sonradan eklenmiş saatle saat kulesine dönüşmüş bir minare mevcut. Saat kulesine tırmanma şansınız da var aşırı klostrofobik değilseniz. Hasankeyf'teki minareden de Barcelona'daki Sagra da Familia'nın kubbelerinden de çok daha az ürkütücü burası... Ama durmaksızın yükselen merdivenlerden oluşuyor bu kubbe de. Yukarıda manzara güzel, dört taraftan şehri görebilirsiniz.

Erzurum'a gelmişken eski bir sokağı yenileyip cafe-restorana dönüştürdükleri Erzurum Evleri'nde oturmayı da ihmal etmeyin. Müze gibi, eski eşyaların da sergilendiği bu mekana gidince eskiden Erzurum'da evler nasılmış sormayı da unutmayın. Evlerin, odaların yapısıyla ilgili duyacaklarınızın ilginizi çekeceğine eminim. Erzurum'a gelince. Tortum Şelalesi'ni de görmeyi tavsiye ediyorlardı ama şehre 120 km mesafedeki bu şelaleyi de başka bir boş vaktimde ziyaret ederim artık.

Fotoğraf Listesi:

1- Üç Kümbetler etrafında oyun oynayan çocuklar
2- Erzurum Kalesi
3- Üç Kümbetler
4- Saat Kulesinden Erzurum
5- Oltu taşından yüzükler

Önerilen Sayfalar: 

Meke Gölü ve Konya'nın Obrukları
Sümela Manastırı
Mardin - Hasankeyf
Trabzon Uzungöl
Hatay'ın lezzetleri
Gaziantep'te günübirlik yeme-içme-gezme
Trabzon Merkez ve Ayder

7 Mayıs 2013 Salı

İstanbul'da Erguvan Peşinde...


Sabah uyanıp camdan bakarken karşı bahçedeki erguvanın yapraklarını görmemle uyandım konuya: Erguvan mevsimi kaçıyordu! Boş bir günümü erguvanlara ayırmak için İstanbul'u turlama fikri böyle ortaya çıktı.

Mayısın hemen başında attım kendimi dışarıya. İstanbul'da Nisan ayında başlar erguvan mevsimi ve mayıs ayı içinde de biter genellikle. İstanbul denince akla gelen ağaçtır erguvan. Her ne kadar botanikçiler ağaç olduğunu kabul etmeyip çalı sınıfına soksalar da (onlar domates ve salatalığa da meyve derler zaten) bizim için İstanbul'un ağacıdır erguvan. Renge ismini veren çiçekler Nisan'a doğru baharı müjdelercesine şehri boyarken, aklımdaki İstanbul manzarasına bürünür şehir birden. İşte bu Nisan da aynı şey oldu; yaprakları açmadan erguvan çiçekleri kapladı ağaçları. Genellikle Mayıs ayının ikinci yarısında diğer ağaçların tam tersine çiçeklendikten bir süre sonra erguvanlar yapraklanır ve çiçeklerini dökerler. Ağaçların rengi toprağa, yollara yayılır bu gidişle...



İşte hemen evimin karşısındaki erguvanı bu halde görünce önce Yeşilköy sahiline attım kendimi. Sahilin Yeşilyurt'a doğru olan tarafındaki erguvan hala daha çiçekleriyle duruyordu ama yaprakları da yavaş yavaş çıkmaya başlamıştı. Gökyüzünde fır dönen uçakların altında vadesini dolduruyordu o da n'aapsın?

Erguvan benim için hep Aşiyan, Rumelihisarüstü ve Boğaziçi'dir... Yıllar önce İstanbul'a geldiğim ilk sene İstanbul'un her şeyi çok heyecanlandırıyordu beni ama ikinci dönem, kampüsü kaplayan erguvanlar aklımı başımdan almıştı. Sahilin ardından Boğaziçi'ne giderken yolda erguvanla ilgili hikayeler geçti aklımdan: 13. Havari Yahuda (Judas) kendini erguvana astığından İngilizce'de Judas Tree deniyordu mesela (Tamer Bey'in kulakları çınlasın).

Kampüse girip Güney meydana yürürken bu bahar erguvanları ziyaret etmek için geç kaldığımı anlamaya başladım. Hala daha çiçekleri üzerlerindeydi lakin o ilk bahar neşesini kaybetmeye başlamıştı erguvanlar.

Kampüsten çıkıp Aşiyan Mezarlığı içinden Bebek'e inerken gördüklerim de aynı kaderi paylaşıyorlardı. Bebek Parkı'ndan bu yakanın tepelerine ve karşı sahile baktığımda manzara yeşildi. Oysa şimdi Ortaköy'den Boğaz turuna çıksam, İstanbul'u, iki yakasına taktığı erguvanlarla görsem ne güzel olurdu...

En son Yıldız Korusu'na attım kendimi. Bir erguvanın yanına oturup yorgunluk atarken Hilmi Yavuz'un sevdiğim bir şiirini arayıp buldum internette:

Kim bilir ki dün’dür, ölgündür kalbimiz
Yollarsa her zaman biraz küskündür
Yokuşlarda ve inişlerde...
Zamandır seni sardığım kumaş
Bekledin örtünsün ki yavaş yavaş..
Erguvandın, kayboldun dile gelişlerde.

Seneye Nisan'a doğru daha erken yola çıkmaya karar vererek döndüm evime. Boğaz turu ne ki Adalar'a da gidecektim bu sefer, karşıya da geçecektim... Seneye erguvan rehberini çok daha güzel yapacaktım.


Önerilen Sayfalar:


İstanbul'da Günübirlik Kaçamak yapmak isteyenlere:


- Adalar'a Gidiyoruz 1- Kınalıada

- Adalar'a Gidiyoruz 2 - Heybeliada
İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası
Ballıkayalar'da Piknik
Yeşilköy'de günübirlik gezinti - Akvaryum ve Havacılık Müzesi

Fotoğraf Listesi:


1- Yeşilköy Sahilindeki erguvan

2- Uçakların altında göğe uzanırken
3- Yıldız Parkı'ndakiler toprağa serpmiş çiçeklerini
4- Boğaziçi Üniversitesi'ndeki erguvanların yaprakların arasından son gülümsemeleri

Nerede Görüldü: Yeşilköy Sahili, Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüs, Aşiyan Mezarlığı, Yıldız Korusu

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Belgrad'da Üç Gün

Sabah erkenden kalktım Belgrad uçağını yakalamak için. 7:40'ta kalkan uçağım 1 saat 40 dakikalık uçuşun ardından, aramızda 1 saat fark olan Belgrad'a oranın saatiyle 8:20'de iniyor. Sırbistan Türklere vize uygulamayan bir ülke ama internetteki bloglarda Türklerin ülkeye girişlerinde kapıda bekletilebildiklerini okumuştum. Gerçekten de Türkleri kenara ayırıp incelemek üzere pasaportlarını topluyorlar. Aklıma bir kurnazlık geliyor: Pasaportumdaki Shengen vizemi gösteriyorum polise ve tamam deyip bırakıyor beni. "İstesem İsveç'e Almanya'ya bile giderim! Tenezzül edip ülkenize geldim şu yaptığınız terbiyesizliğe bak!" diyorum aslında, polis de "kusura bakmayın tetbiyesizlik etmişiz buyrun lütfen" diyor aslında ama kimse duymuyor bu konuşmayı, tırıs tırıs geçiriyorum. Türk'ün pasaport polisiyle imtihanı bölüm 5!

Bagaj kısmında Tourist Information var. Şehir haritasını ve ihtiyaç duyduğum bir kaç bilgiyi alıp hemen üst kata çıkıp döviz bürosunda 1€ = 109 dinardan para bozduruyorum. Merak edenlere şehirde en iyi 111 dinara bozdurabiliyorsunuz ama biraz araştırma yapmanız lazım.

Çıkışta sol taraftaki otobüs durağından 72 numaraya binip son durakta ineceğim. Taksiler de normalde 30 € olan fiyatlarını 10€'ya düşürüyorlar gerçi.

İlk sürpriz: Meğer bugün maraton koşuluyormuş Belgrad'da (bilsem kayıt yaptırırdım) o yüzden otobüsler şehir merkezine gitmiyorlarmış. Şansımı bir de A1 minibüslerinde deniyorum ve işte 300 dinar ödeyip şehir merkezine doğru yola koyuldum. Kalacağım hostelin ismi "Hostel and Apartments Skadarlija Sunrise". Check in 14:00'da başladığı için hostele gitmek konusunda hiç acelem yok. Çantam çok ağır olmadığından hemen şehri gezmeye başlayabilirim.

Günlerden pazar ve bit pazarının nerede olduğunu internette yaptığım ufak araştırmada buldum: İlk hedefim Kalenic Pijaca. Son durak "Trg Slavija" da inip başlıyorum Makenzijeva boyunca yürümeye. İstanbul'daki soğuğa aldanıp biraz kalın giyinmişim, burası baharı çoktan getirmiş. Ara yollara sapıp buluyorum Kalenic Pijaca'yı. Meyve, sebze, et (kuru et de alınır buradan) ve bilimum ürünün yanında eski eşyalar satanlar da var aralarda. Çok fazla çeşit yok ne yazık ki ama yine de bir kaç hediyelik eşya bulup ayrılıyorum pazardan.

Az yukarıda Park Cirila var. Biraz soluklanıp güneşi özlemiş bedenimi doyurmak için birebir. Yolda ilk gördüğüm pastaneden bir kaç hamurişi alıp yiyorum parkta. Tatları çok güzel ama görüntüyle tadı birleştiremiyorum kafamda. Enfes peynir tadı alırken etli bir şeyler yiyorum mesela... Çözüm basit: Yerken yediğine değil parkın güzelliklerine odaklan!

Burada en çok görmek istediğim müzeye geldi sıra: Nicholas Tesla Müzesi. Yeri Krunska Caddesi üzerinde. Aslında Tesla hiç Belgrad'da yaşamamış birisi. Müzenin açıldığı binanın da Tesla'yla hiç bir ilgisi yok ama Tesla Amerika'da ölünce Sırplar aslen Sırp olan bu bilim adamına sahip çıkmışlar ve kişisel eşyalarını toplayıp Belgrad'a getirmişler. İşte müze bu şekilde hayata geçirilmiş. Yaklaşık 1,5 saat kaldığım müzede Tesla'nın geliştirdiği prensiplere dayalı aletler fizikle çok ilgilenmemiş olanların sihir diye nitelendireceği görsel bir şölen şeklinde sunuluyor. Şimdi ben böyle dedim diye lunaparka gitmişsiniz gibi bir ortam da beklemeyin gerçi. Fizik laboratuarından hallice bir şekilde İngilizce olarak Tesla'yı ve etraftaki aletleri anlatıyorlar, üstüne bir de film izletiyorlar Edison'la Tesla'nın rekabetine de bolca değinerek. Müze bileti 500 dinar.

Öğleni geçerken hostelime ulaşıyorum. Gayet keyifli bir sokağın birinci katındaki odamın penceresi cafelerle dolu sokağa bakıyor. 6 kişilik odada kişi başı 3 gecelik 3800 dinar (yaklaşık 80 TL) ödüyorum. Ücretsiz internet bağlantısı da gayet iyi. Oda ve hostel sakin, sevimli... Ayrıca boş da. Sanırım bu odada bu gece yalnızım. Çantamı dolaba atıp (saatler geçtikçe öküz ölüsüne dönmüştü meret!) yatağımı hazırlıyorum ve 'yatak beni çağırıyor', biraz dinlenip öyle çıkıyorum dışarıya.

Knez Mihailova etrafında dolanıp duruyorum. Ne kadar çok Türk var etrafta... Çoğunlukla tur kafileleri. Kalemegdan - Trg Republike (Cumhuriyet Meydanı) arasında İstiklal Caddesi'nin küçük bir benzeri gibi uzanan Knez Mihailova'yı talan edip karar veriyorum: Skadarlija kesinlikle çok daha güzel! Hemen hostelimin karşısındaki Kapetan Koca Putuje isimli mekana kurulup sipariş veriyorum. Sırp Hamburgeri (bildiğin köftenin büyüğü) ve bira. Jelen diye bi biraları var pek güzel değil, Staropramen (aslen Çek birası) daha iyi. Gerçi gezim boyunca Jelen içmeye de alıştım...

Yemek sonrası hostele dönünce öğreniyorum ki sadece benim odamda değil tüm hostelde bu gece yalnızım. Neyse ki resepsiyonda 24 saat biri var, başıma bir şey gelirse seslenmem yetecek. Pazar ve pazartesileri böyle oluyormuş, salı gibi dolmaya başlıyor çarşamba cumartesi arası full oluyormuş. Kaldığım hostelden gayet memnunum ve gideceklere de kesinlikle tavsiye ederim. Ayrıca çalışanlar hem çok yardımsever hem de güler yüzlüler. Hostelde bir süre takılıp bu gece nerelerde takılmam gerektiğiyle ilgili bilgiler alıp yine yollara vuruyorum kendimi. Kalenin etrafında dolaşıyorum önce; buralarda ne güzel manzara varmış meğer! Yarın akşam Tuna ve Sava nehirlerinde güneşin batışını izleyeyim madem. Gençler de kalenin arka tarafındaki düzlükte takılıyorlar. Kimileri gitarıyla gelmiş 'Akdeniz Akşamları'nın Sırpçasını çalıp söylüyor.

Yorgun yorgun şehir merkezinin kabasını alıp dolana dolana dönüyorum hostele. Bu gece hiç bir yerde takılacak halim yok. Kaldığım hostelin sokağında 11'e kadar müzik sesleri yükseliyor ama ardından sessizlikte rahat rahat uyuyorum.

9 saate yakın uyku gayet iyi geliyor. Hemen hazırlanıp başlıyorum şehre gezmeye. Önce yakınlardaki bir fırından peynirli 'Burek' alıp Pionirski Parkı'nda oturup yiyorum. Ardından durmadan Hram Svetog Save (St. Sava Kilisesi)'ne kadar gidiyorum. Bu Belgrad'ın en büyük kilisesinin içi hala yapım aşamasında ama kubbesiyle gayet güzel bir tapınak. Şehre dolana dolana dönüyorum. Önce Beogradska Caddesi'ni tırmanıp Tasmajdan (Taşmeydan) Parkı'na gidiyorum. Belgrad'ın parkları gayet güzel. Hemen yan tarafında Crkva Svetog Marka (St. Mark Kilisesi) var. Yine büyük bir kilise, bu sefer içi de yapılmış. Gayet etkileyici. Hemen yan tarafında mavi soğan kubbesi ile Rus Ortodoks Kilisesi duruyor. İçeri giremesem de küçücük bahçesiyle masallardan fırlamış gibi. Parkın içindeki kafede bir kahve molasını müteakip alt taraftaki Palilulska Pijaca'ya (açık pazar yeri) uğruyorum. Pazar yerleri fazlasıyla bizimkileri andırıyor, farklı olan kısımlar düzenli halleri ve kalabalık olmamaları.

Pionirski Parkı'na geri dönerken Narodna Skupstina (Parlamento Binası) tüm heybetiyle parkın karşısında beni bekliyordu. Özellikle önündeki meşhur heykelleri görmek istiyordum. Biraz fazla zoofili kokan iki heykel insanla atın garip bir dansını betimliyordu. Yüzümde muzur bir tebessümle Pionirski Parkı'nın Trg Nikole Pasica (Nikole Pasica Meydanı) tarafında bulduğum bir pilot shop'a girdim. Tesadüflerin beni alt kattaki dükkanına soktuğu bu yerde normal hatta hafiften pahalı fiyata pilot montları, Sırp Hava Kuvvetleri armalı montlar, tişörtler sweetshirt'ler bulabilirsiniz.   Ardından Pionirski Parkı'nın içinden aşağıya indim. Bu sefer Stari Dvor (Eski Saray) ve Novi Dvor (Yeni olan) Terazije Caddesi kenarındaydılar. Yanlarından cadde boyunca geçip önce tarihi Hotel Moskva'ya  (Moskova Oteli) göz gezdirdim ardından cadde boyunca Knez Mihailova'daki binalara. Yolun sonundan Pariska boyunca Bajrakli Dzamija'ya (Bayraklı Camii) uzandım. Küçük, kendi çapındaki bu camiden hemen yan taraftaki (Kralja Petra üzerinde) Yahudi Müzesi'ne geçtim ama bugün kapalıydı. Studentski Park bir sonraki hedefimdi. Bu güzel parkta biraz soluklanıp Trg Republika (Cumhuriyet Meydanı) üzerinden hostelime döndüm.

Ufak bi öğle molasını müteakip sırada şehrin biraz daha uzak kısımları var. Günlerden Pazartesi olduğu için tüm müzeler kapalı o yüzden bugün Zemun bölgesine gidip yarına şehrin güneyini ve müzeleri bırakacağım. Aslında 11 km yürünmeyecek bir mesafe değil, parkların kenarındaki yollar da haritadan gayet uygun görünüyor ama hem yorulmaya gerek yok hem de zamanım kısıtlı. Şimdi gelelim otobüse nasıl binileceğine: Önce BusPlus yazan bir büfe bulunur. Otobüs kartı istendiği söylenir. 40 dinar kart parası ayrica 72 dinar tek seferlik bilet parasından ne kadar para yükleneceği belirtilir. Otobüse binince de kart girişteki ekrana yaklaştırılır. İşte bu şekilde Zeleni Venac Pazarı'nın karşısındaki McDonald'ın önündeki kocaman duraktan 84 (15 de gidiyor) numaralı otobüse atlayıp Zemun'a gittim. Zemun'a ulaşmak için ,hostelden aldığım tarifi aktarıyorum, yeşillikler ve yeni
binalar bitince eski binaları gör ve orada in. Böylece kısa sürede Zemun'un trafiğe kapalı sokaklarını arşınlamaya başlıyorum. Zemunska Pijaca (pazar yeri) ve bir kaç kiliseden sonra asıl hedefim tepedeki Kula Sibinjanin Janka (Janos Hunyadi Kulesi). Tarihi 1000'li yıllara kadar götürülen kule tepeden Belgrad'a hakim bir konumda. Etrafındaki kafeler mola vermek isteyenler için ideal. Ancak ben yan taraftaki Zemun Mezarlığı'nı gezip sahile iniyorum. Vakti olanlar bu mezarlıkta 100-200 yıllık mezarları keşfe çıkabilirler.

Açlığımı bastırsın marketten aldığım bisküiler de işe yaramıyor artık. Sahilde yürürken gördüğüm restoranlardan birini gözüme kestiriyorum: Saint Andrea. Kremalı etli çorba, Arjantin Steak ve iki bira. Çorba ve biftek lezzetli. Çorba biftekten daha lezzetli hatta. Biranın kolalı içeceklerden daha ucuz olduğu ülkeleri sevdiğimi söylemiş miydim? Hesap 1600 dinar. Dün Skadarlija'da yediğimden pahalı ama yine de gayet makul.

Kalkmama yakın hava bozmaya başlıyor. Islanmadan hemen otobüse atıyorum kendimi. Bu akşam kalenin arkasındaki parktan güneşin batışını izleme hikayesi (ya o Mualla'yı sandala atıp...) de böylece yalan oluyor.

Hostelin salonunda biramı içip takılırken hostele yeni misafirler geliyor. Kısa sürede kaynaşıp atıyoruz kendimizi dışarıya. Önce bir Couchsurfing buluşmasına gidiyoruz. Ne yazık ki buluşma "Fransızca bilenler" buluşması. Biz de biralarımızı alıp kalenin arkasındaki parka gidiyoruz. Güneş çoktan batmış olsa da içmek için güzel bir yer. Bu geceyi dışarıda ve hostelde içerek bitiriyorum.

Sabah uykumu almış ama biraz akşamdan kalma uyanıyorum. Yoksa ilk işim yakınlardaki parkların birinde koşmak olacak.

İlk hedefimde kale var. Öğlene kadar kalenin etrafında dolaşıyorum. Belgrad'ı gezmek yetti sanki. Tito'nun mezarının da olduğu "Muzej Istorije Jugoslavije" (Yugoslavya Tarihi Müzesi) ve "Kuca Cveca" gezimden vazgeçiyorum. Keza modern sanat müzesi, Beli Dvor (Beyaz Saray) ve Ada Ciganlija'nın oraları da bir dahaki sefere bırakıyorum. Vakti ve enerjisi olanlar gezsinler ve tecrübelerini bana iletsinler lütfen. Hostelde, cafelerde ve yine kalenin arkasındaki parkta içip, takılıp geçiriyorum günümü. Bu akşam hava bulutlu değil. Kalenin arkasındaki park güneşin batışını izlemek isteyenlerle doluyor. Gerçekten güneşin güzel battığı şehirlerden biri Belgrad.

Akşam da sırada Sırp müzikleri dinlemek var. Sonunda otelimin sokağında oturmak mümkün oluyor.

Ve sabah erkenden Zeleni Venac'daki otobüs durağından 72 numaraya atlayıp havaalanına ulaşıyorum. Binişte şöför olmadığı için kartınızı okutmayın, ileride ellerinde makinalarla biletçiler gelip kartınızı isteyecekler.

Belgrad'dan mutlu mesut ayrılıyorum. Hostelde çalışanlardan ve dışarıda muhatab olduklarımdan edindiğim kadarıyla çok hoşsohbet, yardımsever ve kafa herifler Sırplar :) Ha kızları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim, desem desem Ediz Hun edasıyla  'güzel olduğunuz kadar suratsızsınız da hamfendi' diyebilirim, ama olsun. Onları da öyle kabul etmek lazım.

Yaza doğru havalar iyice ısınıp etraf kalabalıklaşınca daha da eğlenceli oluyormuş Belgrad. O zaman yine gelirim belki. Gelirim gelirim...

Önemli Notlar:

- Yemek konusunda hassas olanlar, içinde domuz eti (Pork) olmayan şeyleri bulmak için biraz uğraşmak zorundalar. Tavsiyem: Cevapcici gibi dana etinden köfte, kahvaltıda peynirli börek ya da bilimum tatlılar.
- Ummadığınız bir zamanda döviz bozdurmak zorunda kalırsanız Knez Mihailova üzerinde bu işi yapan Exchange ATM'leri var. Kurları da hiç fena değil.
- Havaalanı dışında Trg Republike ve Merkez Tren İstasyonunda Turizm Büroları var, mutlaka haritanızı alın çok işe yarıyor.
- Yeme içme için mekanlar Knez Mihailova etrafındakiler dışında Skadarlija Sokağı, Strahinjica Bana Sokağı, St. Michael Katedrali'nin alt tarafındaki merdivenlerin iki tarafı ve Zemun bölgesi nehir kenarında yoğunlaşmış durumda.
- Sırpların yerel biraları Jelen ve LAV ama herkes Jelen'i tercih ediyor. Jelen'in düşük alkollü meyveli seçenekleri de var.
- Kimi mekanlar kredi kartına %20'ye varan oranlarda komisyon uyguluyor, dikkatli olun.
- Pegasus'un seferlerine başlaması ve Hırvatistan'ın Shengen'e dahil olup vize istemeye başlamasıyla her yer Türk dolmuş durumda, yolda beride konuşmalarınıza dikkat edin.

En İyi Beş:

- Belgrad'ın sıcak insanları. Avrupa'nın hiç bir yerinde bu kadar bize yakın bir millet görmedim.
- Kalenin arkasındaki parkta bira eşliğinde güneşin batışını izlemek
- Tesla Müzesi. Kahrol Edison!
- Şehrin her yerine yayılmış yemyeşil parklar, tarihi doku, etrafındaki yerleşimi ezmeyen dini yapılar
- Bütün bunların çok uygun fiyata olması. İstanbul'la karşılaştıracak olursak fiyatlar yaklaşık %50-75 seviyelerine denk geliyor. 

Fotoğraf Listesi 


1- Kale Kapısı

2- Tesla Müzesi'nde elektromanyetik alanla enerji iletimi
3- Parlementonun önündeki meşhur heykeller
4- Kaleden gün batımı
5- Zemun'daki Milenyum Kulesi
6- Belgrad sokaklarında

Önerilen Sayfalar:

- Belgrad'ı bir de ablamın kaleminden okumak için Belgrad Gezisi 2 

Bosna Hersek Gezimiz: Saraybosna ve Mostar
Bir günlük Bratislava Gezisi
Viyana ve Modling'deki Seegrotte
Budapeşte'de 3 Gün
Çek Cumhuriyeti'nin Çok Bilinmeyen Şehri Brno
Şirin Çek Kasabası Olomouc

6 Nisan 2013 Cumartesi

Danimarka'da, Kopenhag'ın Göbeğindeki Komün: Christiania

Kopenhag'da kısa bir boş vakit yarattığımda 'acaba nerelerde vakit geçirsem?' diye internette araştırma yapmamla başladı her şey. Ve Kopenhag'ın tam ortasında 40 yıldır bir grup hippinin komün hayatı yaşadığını öğrenmemle gezi planım belli oldu: Christiania'da yarım gün geçirip neler olup bittiğini kendi gözlerimle görecektim.

Havaalanından trene binmek için bilet alırken "gidiş dönüş bileti alayım ki garanti olsun" dedim ve biletleri alınca anladım ki biletler 75 dakika geçerli. Yani dönüş biletini dönüşte almam gerekiyormuş .. Ayrıca Zone'ları da karıştırmış bi de fazla bilet almışım. "Danimarka pahalı bir ülke demişlerdi zaten" diye avuttum kendimi...12 dakika sonra Christianshavn durağında indim metrodan.

Bu arada Christiania'nın Kopenhaglılar arasında hiç de iyi bir şöhreti yok. Hele ki iş için buraya gelmişseniz Christiania sadece torbacıların, cankilerin mekanı olarak biliniyor. 'Siz de oraya gitmek istediğinize göre yolunuz belli' gibi bir tavır sergilediler bana, haberiniz olsun.

Neyse; durakta inince yolun karşısına geç, kulesi Babil'den apartılmış kilisenin yanından geçince Christiania'nın girişlerinden birini etraftaki grafitilerden hemen tanıyorsun. Girişten itibaren size ilk selam veren güneş gözlüklü abiler torbacılar işte. Biraz yürüyünce daha açıkta bir kaç tezgah daha görebilirsiniz. Her ne kadar özerk bir komün havasında takılsalar da Danimarka topraklarında uyuşturucu maddelerin satılması hala yasak, bu yüzden polis ara ara buraya baskın düzenleyebiliyor. İşte komünün kuralları burada ortaya çıkıyor: Fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Koşmak da yasak çünkü koşmak buranın halkı için polis baskını olduğunu bildirme yöntemi. Bir de ot dışındaki ağır uyuşturucuları yasaklamışlar. Christiania'yı bu kadar popüler yapan etmenlerden biri ot tabii. Kah merkezde, kah merkeze yakın göl kenarında gençler takılıyorlar... Onun dışında bir fark yaratmıyor ot.

Başka nasıl bir yer Christiania? Dışarısı kadar temiz, düzenli, her tarafı özenle tasarlanmış bir yer değil ama doğayla barışık, gayet işlevsel tasarlanmış bir yer. Yaşadığı topraklarda hüküm sürmektense tıpkı diğer canlılardan biri olduğunu kabullenip doğanın bir parçası olarak yaşayan insanlar tarafından düzenlenmiş burası. Ancak o kadar da sistem dışı bir yer hayal etmeyin; hediyelik eşya dükkanları, kafeleri, restoranları olan bir yer burası aynı zamanda. İlk girişteki mekanlar çok belli ki daha çok turistler için. Bu arada Christiania'daki yeme içme fiyatları da dışarıdan çok ucuz değil. Bir omlet 20 liraya özel hamburger 30 küsür liraya satılıyor. Bu arada bir sonraki gelişimde Christiania içindeki Vegan restoranı da ziyaret ettim. Yine fiyatlar pahalı ama Kopenhag'daki ender vegan mekanlardan biri burası, tavsiye ederim. 

Christiania'nın içinde ilerledikçe bir gölün iki tarafındaki patikanın iki tarafındaki evlerden oluştuğunu anlıyorsunuz. Eski fabrikalardan dönüştürülmüş yerler dışındakilerin hemen hepsi ahşaptan. Çok farklı tasarımlardaki bu evler genellikle küçük ve kimilerinin terası kimilerinin verandası var. Özel mülkiyet olmayınca çıkmaz sokaklar da olmuyormuş... Hangi yoldan giderseniz gidin bir yere çıkıyorsunuz.

Doğayla barışık bir yaşam geri dönüşümü ve buna uygun tasarımları da beraberinde getiriyor: Eski makinalar dönüştürülüp sandalye ya da masa olmuş, tahtadan çocuk bisikleti, ağaç kovuğundan saksılar yapılmış... Kimileri de ileride değerlendirilmek üzere depolanmış işlevlerini bulacakları günü bekliyorlar. Bisiklet fabrikası ve çocuk evi gibi yerlerin önünden geçip yaklaşık iki saatte tamamlıyorum yürüyüşümü. Christiania'nın hemen dışındaki evlerin buraya ait olmadığını içeri girişi engelleyecek uzun bahçe çitlerinden, evin kamerayla korunduğunu gösteren tabelalardan kolayca anlayabilirsiniz.

Oturup birileriyle konuşmadığım için gezip gördüklerim bunlar. Konuyla ilgilenenler internette daha fazla bilgi bulabilir ya da buraya gelip birilerinden bilgi alabilirler.

Kopenhag'da gezecek başka bir yerler arayanlar için başka bir tavsiyede daha bulunayım: Bot turu. 10 € fiyatı olan 1 saatlik bot turuna Gammel Strand'dan çıktık. 1 saat boyunca kanallardan dolaşarak Kopenhag'ı keşfetmenin tadını çıkarttığımız bu tur boyunca rehberimiz İngilizce olarak etraftaki binaları ve yerleşimleri anlatırken siz de düzenli kanallarda dolaşmanın tadını çıkartabilirsiniz. Küçük Deniz Kızı heykeli, Eski Borsa Binası, Yeni Opera Binası, Black Diamond adı verilen dalgaların bina yüzünde yansımasıyla gerçekten siyah bir elması anımsatan bina ve daha niceleri... Ödediğiniz paraya değiyor gerçekten de. 

dinceryazici79@gmail.com

Fotoğraf Listesi:

1- Christiania'nın girişindeki meşhur ev
2 -Christiania'nın girişlerinden bir tanesi
3- Göl kenarındaki patikalardan birinde yürürken...
4- Bot turu

Önerilen Sayfalar:


Kopenhag - Geniş Geniş
- Kopenhag'ın batısını Fredericksberg civarını gezmek isteyenler için: Kopenhag Bir Günde Gezilebilir mi?
- Hamburg'da bir işgal evi - Rota Flora: Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
- Yel Değirmeni'nde bir işgal evi - Don Kişot: Yeldeğirmeni'nde Neler Oluyor?
- Gezi Parkı İşgali Zamanları: Taksim Gezi Parkı Gezisi