26 Ekim 2017 Perşembe

15. İstanbul Bienali

Ve iki yılın ardından İstanbul yine Bienal havasına girdi. Bir öncekinde şehrin çok çeşitli yerlerine yayılmış sergilerle karşılaşmıştık. Bu sefer işimiz daha kolay gibi; toplam 6 mekan var ve en uzağı Koca Mustafa Paşa Hamamı. Galata Rum İlköğretim Okulu, İstanbul Modern, Pera Müzesi, ARK Kültür ve Yoğunluk Sanat Atölyesi diğer mekanlar.

16 Eylül - 12 Kasım 2017 tarihleri arasında İyi Bir Komşu temasıyla düzenlenen 15. İstanbul Bienali şehri çağdaş sanatın dünyada hatırı sayılır mekanlarından birine dönüştürünce İstanbul'un diğer müze ve galerileri de boş durmamış, sezonun önemli sergilerini bu tarihlere denk getirmeye çalışmışlar. Gezdikçe yeni sergilerle güncellemek üzere başlayayım gördüklerimi anlatmaya.

15. İstanbul Bienali

Öncelikle Bienalin bu sene küratörler Elmgreen & Dragset’in elinden çıkmış İyi Bir Komşu teması bir arada yaşama konusunu gündeme taşıyarak ilgi çekici bir iş ortaya çıkarma potansiyeli taşırken ne yazık ki Bienal kapsamındaki işler bu açıdan çok da doyurucu değil. Konseptin içini doldurmak konusunda yetersiz kalmak ve konunun özüyle bağlantı kurmakta zorlanmak bir yana özellikle şimdiye kadar hep ana mekanlardan biri olan İstanbul Modern'deki işler ne yazık ki çok sönük ve derdini anlatmaktan uzak kalıyor. Teker teker bakalım mekanlara.

İstanbul Modern:

Önce güzel bir kaç işe değinmek istiyorum. Normalde favorim değildir videolar; vurucu yerleştirmeler her zaman beni çok daha fazla etkiler. Ne yazık ki İstanbul Modern'de böyle işlerle karşılaşamadım. En beğendiğim iş Volkan Aslan'ın Evim Evim Güzel Evim videosu oldu. Son yıllarda hep trajik öykülerle karşımıza çıkan tekneyle göç etme olgusuna teknedeki evle yeni bir pencere açıyor sanatçı. Evin içi ile dışını, yaşam alanının sınırlarını sorgulayan bir iş çıkıyor karşımıza. İstanbul Modern'de bir diğer beğendiğim iş de Güney Kore'de yaşayan Kim Heecheon'un Halter Kaldırmak videosu oldu. Bir ölümün ardından izleri takip eden anlatıcı yaşadığımız dünyaya paralel sanal dünyada devam hayatımızı gözler önüne seriyor. Bu ikisi dışındaki işler derdini anlatmaktan çok uzak geldi bana. Yonamine'in işleri Burhan Doğançay'ın yıllar önce yaptıklarının yanında çok sönük taklitler gibiydi. Young-Jun Tak'ın ters duran mobilyaları artık sanal ortamda bile ucuz bir eğlence malzemesine dönmüş ters ev kavramını yeni bir forma sokmaktan çok uzak. Tek tek değinmeyeyim ama diğer işler de eski Bienallerin yanında çok sönüktü.

Pera Müzesi:

İstanbul Modern'den daha az ama çok daha doyurucu işler vardı Pera Müzesi'nin üç katına yayılmış salonlarında. En üst kattan başlayacak olursak Tsang Kin- Wah'ın Dördüncü Mühür - O Gayesiz Ve O İkinci Defa Ölmek İstiyor isimli işi zihnin içinde dolanıp duran düşüncelerin hayat bulmuş formu gibiydi. Pera'da en beğendiğim işlerden biri o oldu. Alejandro Almanza Pereda Bienal açılmadan işleriyle ilgili haberler gelmeye başlayan bir isimdi. En üst katta ve ikinci katta sergilenen betona hapsolmuş doğa resimleri ile doğanın şehirleşmeyle yok edilmesi kadar estetiğin de modernlikle yok oluşu üzerine düşündürüyor. Hemen yan taraftaki Njideka Akunyili Crosby'nin üç tablosu da imgelerden üretilmiş imgeler olarak karşımıza çıkıyor. 

Dördüncü katta Vajiko Chachkhiani'nin ilgimi çekmeyen videosunu geçiyorum. Yan tarafta Sim Chi Yin'in Sıçan Kabinesi, penceresiz sığınaklarda yaşayan işçilerin yaşam alanlarını gün ışığına çıkararak ilgi çekici kareleri bize ulaştırıyor. Bu katta bir diğer beğendiğim iş de Gözde İlkin'in buluntu kumaşlarla yarattıkları oldu. Gerek çizimler, gerekse de işleme ve dikişlerle bu ortak hafızada yer etmiş desenlere sahip kumaşlardan yüzü seçilemeyen insanların bir arada olduğu tablolar çıkaran sanatçı geçmişle bugünü yerel öğeler eşliğinde başarılı bir şekilde bir araya getiriyor. 

Üçüncü katta üç sanatçının eserleri yer alıyor. Lee Miller'ın çektiği resimlerdeki tekinsizlik bir an ilgimi çekse de asıl Fred Wilson'un Afro Kısmet enstalasyonu eski eserlerdeki detayları gün yüzüne çıkararak sanat eserlerinde yeni bir okuma nasıl yapılır konusunda başarılı bir örnek çıkarıyor karşımıza. 

Galata Özel Rum İlköğretim Okulu:

Rum Okulu'nun girişinde bizleri Pedro Gomes-Egana'nın Eşyaların Etki Alanı karşılıyor. Yeraltı'ndaki hareketlerin yukarıda yarattığı değişimleri sorgulayan bir performans bu. Bir üst katta en ilgi çekici iş Heba Y. Amin'in 'Kuşlar Uçarken' videosuydu. 1995 Mısır yapımı 'Birds of Darkness' filmindeki dialogları kuş görüntüleri üzerine yerleştiren bu işte uygulamadan ziyade fikri çok başarılı buldum.

2. katta Bilal Yılmaz'ın Kirli Kutu isimli işi İstanbul haritası üzerinden kaybolmakta olan zanaatlere ve burdan yola çıkıp şehrin ruhuna ışık tutuyor. Bir hapishanede etrafı aydınlatan projektör misali hareket eden robotik kol ucundaki lamba şehir haritasını duvara yansıtırken ara ara belirli bölgelere odaklanıyor. Bu kattaki bir diğer odada Andrea Joyce Heimer'in resimleri karşılıyor bizleri. Kendi kişisel tarihini perspektifi bozarak oluşturduğu tablolar ve onlara eşlik eden notlarla göz önüne sunan Heimer'in işleri samimiyeti yansıtış şekliyle en beğendiğimiz işlerden biriydi. Morag Keil ile Georgie Nettell'in 'Günlük Hayatın Faşizmi' isimli videosu İngiltere'den yola çıkıp yeni neslin bugünün ekonomik koşulları altında barınma ihtiyacını karşılamakta ne kadar zorlandığına ışık tutuyor. Rum Okulu'ndaki en beğendiğim iş Jonah Freeman ile Justin Lowe'nin Gölgede Senaryo yerleştirmesi ve videosu oldu. Retro fütüristik bir ortam tasarımı (ki Herman Kahn'ın 1967'de yayınlanan 2000 Yılı kitabına dayanıyor) ardından da bu geçmişte yapılmış gelecek tasarımının 1.30 saatlik video çok keyifli bir seyir sunuyordu. 3. katta Erkan Özgen'in Harikalar Diyarı videosu duyma ve konuşma engelli Muhammed'in Ocak 2015'te IŞİD tarafından kuşatılan Kobani'de yaşadığı travmaları beden diliyle anlatması üzerine kurulu. Beden dilinin ne kadar gerçek bir anlatım olduğunu gösteren sade ama çok vurucu bir videoya imza atmış Özgen. Bu kattaki bahsedeceğim son iş Lungiswa Gqunta'nın kırık cam şişelerinden ürettiği 'Çimen' isimli enstalasyon. Geçişi engellemek için bahçe duvarları üzerine yerleştirilen keskin cam şişeler bu sefer zenginlik sembolü olan çimenden bir bahçe olarak karşımıza çıkıyor. 

En üst kattaki Leander Schönweger'in 'Ailemiz Kaybetti/Kayboldu' isimli yerleştirmesi içiçe geçmiş odalardan oluşan bir labirent. Gittikçe küçülen kapılarla odadan odaya geçerek içinde ilerlenen bu labirent modern kentlerde mekanda kurulan/kurulamayan ilişki ve kaybolmuşluk duygusunu başarılı bir şekilde hissettiriyor. 

Gelelim Bienal'e paralel düzenlenen etkinliklere.

Ai Weiwei
Porselene Dair
Sakıp Sabancı Müzesi
12 Eylül - 28 Ocak

Ai Weiwei son yıllarda sadece kültür sanat sayfalarında değil aktivist kimliğiyle dış politika sayfalarında da bolca karşımıza çıkan bir isim. Ülkesindeki rejimle yaşadığı sıkıntılar kadar günümüzün en önemli konularından göç etrafında yaptığı çalışmalar da onu sürekli gündeme taşıyor. Sakıp Sabancı Müzesi Ai Weiwei'nin porselen işlerini ön plana çıkaran bir sergi açacağını duyunca açıkçası beklentim çok da yüksek değildi. Buram buram Çin kültürü kokan sergide Ai Weiwei porselenle çok ilgi çekici işler de çıkarmış ama serginin tamamı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kendi kişisel hikayesini işleyen kimi işler biraz fazla drama sırtını yaslamış gibi geldi bana. Tamam baskıcı rejimlere lanet olsun, tamam çok zor şartlardan geçmiş sanatçı ama yine de kişisel acıların bu kadar göze sokulduğu bir sergiyle karşılaşınca ister istemez Acıların Kadını Bergen geldi gözümün önüne. Neyse, çok da kötü değildi şimdi hakkını da yemeyeyim. Legolarla yaptığı duvar halısı benzeri işler, porselen çiçek tarlası, Çin vazolarına deforme olabilen elastik malzemeymişçesine yaklaşımı ilgi çekiciydi. 

Canan 
Kaf Dağı'nın Ardında
ARTER
12 Eylül - 24 Aralık

Daha önce İstanbul Modern'de işlerine rastladığım Canan'ın Kaf Dağı'nın Ardında sergisi Bienal döneminde karşıma çıkan işler arasında en beğendiklerimden biriydi. Üç kata yayılan sergi yukarıdan aşağıya Cehennem, Araf ve Cennet bölümlerinden oluşuyor. Doğu mistisizmi, masallar ve mitolojiden faydalanarak buram buram bu topraklar kokak işlere imza atmış Canan. Bizleri yabancılaşmanın günümüzde ulaştığı noktadan uzaklaştırıp gerçekle, var olanla yüzleştirmeye çalışan bir kadınsı dokunuş var Canan'ın işlerinde.

En üstteki Cehennem katındaki Garaibü'l-mevcudat serginin de en başarılı işlerinden biriydi. Işıklar yandığında karşımıza çıkardığı çizimlerle bu karanlık oda bizleri korkularımızla yüzleşmeye çağırıyor. 

Araf katı sosyal medyada bolca paylaşılan Dışarıda Çok Kötülük Var yerleştirmesiyle gündeme geldi. Aşkın fazlasının delilik olarak algılandığı bu topraklarda Canan çok sevmenin o kadar da negatif olmadığını göstermeye çalışıyor adeta. Benim favorimse 60 dakikalık Hezeyan videosu. Bu kadar uzun videolar sıkıcı olma potansiyelini barındırsa da saat başında salonda yerinizi alıp günümüzde geçen bu hikayeyi ilgiyle izlemenizi tavsiye ediyorum. 

Giriş kattaki Cennet bölümü İstiklal Caddesi'nden de görülebilen Hayvanlar Alemi yerleştirmesiyle başlıyor. Canan'ın bu sergide en çok kullandığı malzemelerden biri renk renk kumaşlar. Burada da masallardan fırlamış hayvan yastıkları var karşımızda. Cennet bölümünün sonunda Ay Işığında Yıkanan Kadınlar videosu çıkıyor karşımıza. 1980'lerin sonunda Burgazada'da yaşamış, özgür ruhlu Madam Marta için yapılmış bu video da serginin ilgi çekici eserlerinden. 

Unutmadan, serginin girişinden alabileceğiniz Audioguide, sergideki eserleri daha iyi anlamak için güzel bilgiler veriyor. 

Ahmet Polat
The Myth of Men
Leica Galeri
7 Eylül - 2 Aralık

Bomontiada'daki Leica Galeri, Leica fotoğraf makineleri satış mağazasının bir kısmında sergiler düzenleyen bir mekan. Markaya biraz fazla angaje olmuş sergi alanındaki eserler de Leica marka makinelerden çıkmış. Art arda dizilmiş fotoğraflarla yaratılan hareketli görüntülerle ataerkil toplumda erkek olma halini sorguluyor Ahmet Polat. Vakti olan ve fotoğrafa ilgi duyanlara tavsiye ederim. 

Fotoğraf Listesi:

1- Gözde İlkin'in Pera Müzesi'nde sergilenen işlerinden biri
2- Ai Weiwei'nin porselen çiçek bahçesi
3- Ai Weiwei'nin legolarla yapılmış duvar halısı benzeri tablosu
4- Canan'ın Dışarıda Çok Kötülük Var yerleştirmesi

Önerilen Sayfalar:


21 Eylül 2017 Perşembe

Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres

Sabah Kavala'daki otelden yola çıkıp koyulduk yola. Önce Halkidiki'yi gezmek niyetindeyiz. Halkidiki denize doğru 3 parmak şeklinde uzanmış bir yarımada. Aslında en keyifli zamanı yazın ama kalabalıklara teslim olmadan gezilecek yerlerini görmek bizim niyetimiz. 

Gezilecek yerler:

Ouranoupoli: En doğudaki parmakla başlıyoruz gezmeye. Bu parmağın büyük bir kısmı ziyaretçilere kapalı ve özel izinle sadece erkeklerin girmesine izin verilen, içinde 12 tane manastırı barındıran dini bir bölge. İçeride yaklaşık 1800 erkek yaşıyor ve hac ziyaretine gelenler dışında ziyaretçi kabul edilmiyor. İşte Ouranoupoli bu özel bölgeden önceki son ziyarete açık kısım. Sahilinde şimdilerde müze olarak kullanılan tarihi bir kulesi olan, sokaklarında dolaşıp evlerine bakması çok keyifli küçük, şirin bir köy. Sahilinde kahvelerimizi de yudumlayıp yavaş yavaş yükselen güneşin keyfini çıkarıyoruz. 

Vourvourou: İkinci parmağı ziyarete Vourvourou'dan başlıyoruz. Kış sezonu olduğundan in cin top oynayan bir yazlık kasaba karşılıyor bizi. Biz de geçen sene arkadaşlarımın çok övdüğü bir mekanın yerini bulmaya güneye devam ediyoruz: Lacara Kampingi. Vourvourou'dan devam edip ormanlara daldıktan kısa süre sonra ulaşıyoruz Lacara Kampinge. 1 Mayıs 30 Eylül tarihleri arasında açık bir tesismiş. Artık yerini öğrendik, yazın gelebiliriz. 

Nikiti: İkinci parmakta aşağılara doğru Marmara Adası'ndan gelenlerin kurduğu Neo Marmara köyü de var aslında ama biz geri kalan kısımların keşfini bir yaz mevsimine bırakıp parmağın boğum kısmındaki Nikiti köyüne dönüyoruz. Deniz kenarında yeni kurulan siteleri eski Nikiti denilen kara tarafındaysa bakımlı taş evleri olan bir köy burası. Biraz daha devam edince kilisesi ve kilisenin yanında da şimdiye kadar gördüğüm en ilginç mezarlıklardan biri çıkıyor karşımıza. Hem çok bakımlı hem de rengarenk bir mezarlık burası. Ölenlerle ilgili heykeller, renkli renkli mumlar, çiçekler, ölenlerin fotoğrafları... Yunanistan'ın başka bir yerinde de böyle bir mezarlık hiç karşıma çıkmadı. 

Afitos: Son parmağın ortalarında yer alan Afitos, Neo Moudania'dan önce son uğrayacağımız yer. Burası da yazın çok keyifli bir turistik sahil kasabasına dönüşür belli ki. Bizim Alaçatı kıvamında bir köy. Sahilde Sparos Meze Bar'da daha önce de yemek yemiştim yine tercihimi aynı yerden yana kullanıyorum. Sahilde, deniz kenarına masalar atılmış, bolca Yunanlıların yemek yediği bir mekan burası. Yemeklerine gelecek olursak kızarmış kabak Yunanistan'da yediklerimizden en kötüsüydü. Risottonun sosu azdı, biraz pilav kıvamındaydı. Salatası ve kızarmış, ızgara yapılmış peynirleri çok güzeldi. 

Nea Moudania: Gece konaklayacağımız kasabaya geldik sonunda. Mübadele zamanı Mudanya'yı terk etmek zorunda kalanların kurduğu Nea Moudania'da o eski Mudanya havasını seziyorsunuz. Deniz Mudanya'daki gibi kuzeyde değil güneyde ama onun dışında limanı ve sahili Mudanya'yı andırıyor. Mudanya'da bolca vakit geçirmiş biri olarak Yeni Mudanya'yı görmek güzeldi. Gece Sokratis otelde konakladık. Çalışanları güler yüzlü ve yardımsever, kahvaltısı lezzetli odaları temiz ve rahat bir oteldi. 

Nea Triglia: Pazar sabahı erkenden uyanıp Yeni Trilye'ye doğru sürüyoruz arabayı. Daha iç kısımdaki bu köyde yaşayanlar en güzel kıyafetlerini giymiş, sabah sabah kiliseye gidiyorlardı. Bir bayram sabahı havası vardı Nea Triglia'da. 

Nea Tenesos: Burası da Bozcaada'dan gelenlerin kurduğu köy o yüzden gelirken Bozcaada'nın orijinal ismi Tenesos'u da yanlarında getirmişler. Bir ara mübadillerin hüzünlü anılarını dinleme fırsatı da olur belki bu köylerde. 

Petralona Mağarası: Halkidiki gezimizi bitirmeden önceki son durağımız Petralona Mağarası oluyor. Sarkıt ve dikitleriyle meşhur bu ferah mağara doğal oluşumları kadar burada bulunmuş hominid kafatasıyla da meşhur. Homo Erectus'la Homo Sapiens arasına tarihlenen bu insansı kafatasını önemli kılan ne kadar eski olduğuyla ilgili yapılan tartışma. 350.000 yılla 800.000 yıl arasında değişen tarihleme Afrika'dan çıkıp Avrupa'ya yayılma teorisindeki tarihleri yeniden gözden geçirmeyi gerektirecek bir aralık sunuyor. Mağara duvarına sabitlenmiş, yerden 30 cm yukarıda, vücudunun geri kalanı olmayan bu kafatasının mağaraya nasıl geldiği de muğlak. Mağarayı gezdikten sonra yan tarafındaki müzede kafatasının replikasını ve mağarada bulunmuş hayvan iskeleti parçalarını da görebilirsiniz. 

Selanik:

İşte sonunda annemin anneannesinin memleketindeyiz. Annemi bi hüzün kaplıyor buraya gelince. 

Selanik'te trafik büyük bir problem. Hele arabayı park edecek bir yer bulmak çok şanslı olmayı gerektiriyor. Biz bir tur attıktan sonra sahile yakın boş bir yer bulabildik. 

İlk hedefimiz Selanik'e gelmiş herkesin yaptığı gibi Atatürk'ün doğduğu evi görmek. Etraf polis kaynıyor. İçeri girmeden etrafı dolaşıp sahile doğru yöneliyoruz. Sahilin başında daha bizi Beyaz Kule karşılıyor. Bizanslılar zamanında aynı yerde bulunan kule yıkılınca Osmanlılar tarafından bu kule yapılmış.

Selanik'in İzmir'e benzemesini en çok sağlayan şey Kordon'a benzer sahil şeridi.  Gerçekten kendini İzmir'de gibi hissediyor insan. Ardından eskinin lüksünü yansıtan bir kafeyi gözümüze kestirip mola veriyoruz ve 60'lar 70'lerden Amerikan caz klasikleri eşliğinde kahvelerimizi yudumlayıp etrafı kesiyoruz. Ekonomik krize rağmen konumunu kaybetmemiş burjuva sınıfının varlığını gösteren bir mekan burası; pazar öğlen olmadan daha kimisi kiliseden çıkmış şık şıkıdım kadınlar ve erkekler masalara oturmuş kahvelerini yudumluyorlar. 2017 başlarında Yunanistan'da krizdeki ekonomi bir kez daha alarm zillerini çalarken bu kesim hala daha keyifli görünüyor. 

Mola sonrası Aristo Meydanına kadar yürüyüşümüze devam edip sahile paralel uzanan Selanik'in en işlek, mağazalarıyla meşhur caddesinden geriye doğru yürüyoruz. Önce karşımıza Galerius Kemeri çıkıyor. Navarinou Meydanının yanındaki kemerin ardından eski Bizans Sarayı kalıntıları bizi cezbediyor ve kuzeye doğru kalıntıları takip ede ede yürüyoruz. Sonunda silindir şeklindeki yapısıyla dikkat çeken Rotunda çıkıyor karşımıza. Şimdilerde kilise olan bu tapınak Roma İmparatorluğu döneminde pagan tanrılarına tapınmak için yapılıyor. Ardından Hristiyanlık Roma'nın resmi dini olunca kiliseye çevriliyor. Osmanlılar Selanik'i aldıktan sonra 1590'da yan tarafına minare inşa edilip camiye çevrilen yapı 1912'ye kadar cami işlevi görüyor. Balkan savaşında Yunanlıların şehri ele geçirmesinden sonra yeniden kiliseye çevrilen yapı şimdilerde ücretsiz gezilebiliyor. 

Daha gezilecek yerler var ama onları Selanik'e yeniden gelinceye bırakıp Selanik'teki son durağımıza geçiyoruz. Kafantari isimli bir mahalle kahvesi burası. 100 küsür yıldır Selanik'te olan bu mekanda Mustafa Kemal de içki içti diye anlatılıyor. Ne turist rehberlerinde ne de Google Maps'te yeri yurdu gözüken, kendi halinde salaş bir mekan burası. Biz gittiğimizde içeride bi masada kağıt oynayan erkekler vardı. Biz de kapı önüne bir masa attırıp oturup birer bira içtik. Türklerin yoğun yaşadığı bir mahalle burası. Fotoğraf çektiğimizi görünce bir Türk yaklaşıyor yanımıza ve sohbete başlıyoruz. Buraların eskiden hep Türk mezarlığı olduğunu anlatıyor. Ekonomik kriz de çok fenaymış. 500 Euro maaşa işe giriyormuş gençler. Fabrikalar hep kapanmış... Kordon boyunca işler hiç fena değildi ama biraz şehrin fakir mahallelerine girince tablo değişiyor. 

Seres: Yunanistan'dan ayrılmadan önce son durağımız Seres. Seres'in bizim için en meşhur kısmı Şeyh Bedreddin'in burada asılması. Kendisiyle ilgili hiç bir işaret yok ortalıkta ama biraz araştırma yapınca zamanında asıldığı bedestenin bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanıldığını öğreniyoruz. İçeride fotoğraf çekmek yasak.

Seres de pazar günleri ailelerin dışarıda yemek yenen yerleri doldurduğu ufak, sevimli bir yerleşim yeri. Biz de mola verip Yunanistan gezimizi Bulgaristan'a geçmek için bitiriyoruz. 

Sırada Melnik ve Sofya var. 

Fotoğraf Listesi:

1- Ouranoupoli
2- Nikiti Köyü Mezarlığı
3- Afitos Sahili
4- Nea Moudania Sahili
5- Selanik'teki Beyaz Kule

Önerilenler:




10 Ağustos 2017 Perşembe

Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala

Yunanistan'ın kuzeyini gezmeyi üç güne yaydık. Önce Alexandropolis'den Kavala'ya kadar Batı Trakya. Sonra Halkidiki ve son olarak da Selanik'ten kuzeye. 

Yunanistan'daki şehirlerin Türkçe isimleri:

Yunanlılar nasıl İstanbul'a Konstannitiyye diyorsa bizde de Batı Trakya'daki şehirlerin Türkçe isimleri var malumunuz üzere. Yazı boyunca tabelalarda karışıklık olmaması için Yunanca isimlerini kullanacağım ama belli başlı şehirlerin Türkçeleri şöyle:

Alexandropolis: Dedeağaç
Komotini: Gümülcine
Xanthi: İskeçe 
Kavala ve Selanik zaten iki dilde de aynı. 

Arabayla yurtdışına çıkış:

Arabayla yurtdışına çıkmak için bir kaç prosedürü halletmek gerekiyor. Çok zor şeyler değil ama yine de uğraştırabilir.

Öncelikle yurtdışında geçerli bir ehliyet gerekiyor. Yeni ehliyetler bu açıdan yeterli. Yeni ehliyeti olmayanlar Turing Derneği'nden alınabilen yurtdışında geçerli araç sürücü belgesini kullanabilir. 

Araç sigortası. Yeşil belge de denilen araç sigortası herhangi bir sigortacıdan yapılabildiği gibi sınır kapısındaki sigortacılardan da hemen alınabiliyor. Ben sınıra gelmeden yaptırdım, bir gün sonra elime geçti. İstediğiniz tarihte gündüz 12'de başlatılıyor sigorta. 15 günlüğü 63 €. Yıllık olursa 300 € civarına geliyor. 

Bu ikisi dışında sınırdan alınabilen ya da gelmeden bankaya yatırılıp sınırda banka dekontu ibraz edilebilen Yurtdışı Çıkış Harcı (çıkış pulu da denir) var bir de.

Araç sizin adınıza değilse bir de noterden alınan sahibinin onayı gerekiyor haberiniz olsun. 

Sınırdan geçerken önce plaka soruluyor. İkinci kısımda araç sahibinin pasaportu ve ruhsat son kısımda araçtakilerin pasaportu isteniyor. En son bi yerde ne istiyorlar anlamadım, görevliye bakıyorum ne isteyecek diye "geç geç" dedi geçtik biz de. Sigorta Yunanistan tarafında isteniyor haberiniz olsun. 

Batı Trakya'da yeme içme:

İlk gün kaldığımız Alexandropolis'de iki mekanda yemek yeme şansımız oldu. 

Ai Yorgi: Alexandropolis'den Makri tarafına giderken Makri sapağından önce sola sapılıp 400-500 metre gidilerek bulunan bir restoran Ai Yorgi. Mekan deniz kenarında ve ortam gayet lüks. Biz öğlen saatlerinde gittik, pek kimseler yok ama mekan açık. Türkçe menüleri de var ve porsiyonları büyük. 3 kişi 40 € civarı hesap ödedik. Hellim, kızarmış ince dilim kabak, fener balığı köftesi ve cacık gayet lezzetliydi. Kızarmış kabağı en güzel yapan mekan burası bence. Yağı az, kabaklar ince... 

Nisiotiko: Burası da Ai Yorgi ayarında ama şehir merkezinde bir Taverna. Türkçe bilen çalışanları olan, Türklerin çok rağbet gösterdiği bu mekana özgü Nisiotiko salata Yunan salatasından bile lezzetliydi. Ara sıcak peynirler şahaneydi. Köfte için yiyenler eh işte idare eder dediler ama geri kalanlar gayet iyiydi. 

Kahvelerimizi içmek için Alter Ego isimli mekanı tercih ettik. Sıcak, sevimli bir yer. Kahveleri de lezzetli. 

Gezilecek yerler: 

Alexandropolis:

Alexandropolis'de sahilde yürüyüş yapmak, Makri'deki plaja gitmek ve Türkiye'de bulunmayan ürünlere bakmak için süpermarket gezmek dışında pek gezmedik. Yazın Makri'nin sahili ve sahildeki mekanlarının yemekleri gayet lezzetli oluyor lakin kışın buralar kapalıymış. Market olarak da Alman Liddle en uygunu. Sahildeki büyük deniz feneri mutlaka gözünüze çarpacaktır.

Komotini:

Komotini'ye sabah uğradık. Pek gezilecek yerleri yoktu ama börekçilerinin yaptığı peynirli börekler gayet lezzetliydi. İmaret'le saat kulesi etrafında dolaşıp ayrıldık Komotini'den. 

Xanthi:

Batı Trakya'da, sokaklarında gezmesi en keyifli yer Xanthi'nin (Zanti diye değil Ksanti şeklinde okunuyormuş) Old Town kısmıydı. Bahçeleri, evlerin dış süslemeleri ve keyifli tasarımlarıyla çok beğendik biz. Sonra da ufak meydanlarının birinde oturup Yunan kahvelerimizi içtik. 

Kavala:

Akşam otelimize çekilmeden son ziyaret ettiğimiz yer Kavala oldu. Önce limana giden sahil yolunun köşesinden Kavala kurabiyelerimizi aldık ardından Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın şimdilerde müze olan evinin olduğu tepeye çıkan yola saptık. Karnımız acıktığı için yol üstündeki Kanados'ta yemek molası verdik. Önceki mekanlar kadar pahalı değil Kanados, neredeyse %30-40 daha ucuz. Yunan salatası biraz özensiz geldi ama kötü diyemeyeceğim. Kızarmış peynirleri yine çok lezzetliydi. Ev yapımı beyaz şarabı pek sevmedim. Ahtapot yendi bir de masada. 

Kavala'da yukarıdaki kaleye çıkmak biraz sağlam bacak kası istiyor. Ancak tepedeki sokaklara girerseniz keyifli evler görebilirsiniz. Aşağıya inerseniz su kemerleri karşınıza çıkacak. Son olarak biz Philippi kalıntılarını görmek üzere Drama yoluna saptık ama öğlen 3'te kapanıyormuş, geç kaldık ziyaret etmek için. 

Konaklama:

Marianna Hotel: Alexandropolis'de konaklama için tercihimizi Marianna Hotel'den yana kullandık. Daha önce bu otel tarafından işletilen yine merkeze yakın bir kilisenin müştemilatında kalmıştık. Tek kişilik odaları 40, çift kişilik 45 euroydu. Konumu iyi, odalar temiz ve rahattı. 

Philoxenia: Kavala'da şehrin dışında, tepede, ağaçlarla çevrili bir ortamdaki bu otelin konumu altında arabası olanlar için uygun ama gidiş yolunu iyi öğrenmek gerekiyor, biraz karışık çünkü. Etrafta yemek yemek için herhangi bir tesis de yok, hazırlıklı olun. Biraz macera dolu bir konaklama oluyor burada kalmak ama fiyatları makul en azından; 1 çift 1 fek kişilik odaya 75 euro ödedik. Temizlikle ilgili bir sorun yoktu. Bizim kaldığımız odanın çok güzel denizden güneşin doğuşunu görebileceğiniz manzarası vardı. 

Sırada Halkidiki var. 

Fotoğraf Listesi:

1- Makri Plajı yazları denize girmek için müsait
2- İskeçe'de eski şehrin sokakları
3- Kavala'da tepeye çıkıp sokak aralarında dolaşırken önce kilise olan, Osmanlılar zamanında yanına eklenen minareyle cami yapılan, en son da minaresi yıkılıp yeniden kiliseye dönüştürülen bu yapı karşımıza çıktı.
4- Kavala'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa heykelinin olduğu parka çıkarken göreceğiniz şehir manzarası.

Önerilen Sayfalar:

Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres Atina Kaçamağı
Gökçeada
Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
İzmir'de Bir Gün
Edirne'de İki Gün
Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e Kadar Uzanmak
Saros Körfezi
İğneada'da İki Gün Çadır Kampı
Üç Eski Rum Köyü...

14 Temmuz 2017 Cuma

İznik ve Yenişehir

Temmuz 2017'de Bursa'dan günübirlik İznik ve Yenişehir gezisi için çıktık yola. İlk hedefimiz İznik. 

Ulaşım:

İznik'e gitmek için önce Yalova yoluna çıktık. Gemlik'ten sonra İznik sapağından girince İznik gölünün güneyinden İznik'e ulaştık. Yol boyunda Yeni Sölöz köyünde 4 katlı kagir binada, Müşküle köyü sapağındaki çay bahçesinde ve yolu tamamen örten çınar ağacının altında mola verdik. 

İznik'te Gezilecek Yerler:

Bugünkü İznik bir çok Anadolu yerleşimi gibi tarihi kalıntılara çok da iyi bakamamış durumda ne yazık ki. Yine de görülebilecek olanların bir kısmına burada değineyim. 

İznik'in tarihinde en önemli hadise M.S. 325'te İsa'nın Tanrı olup olmadığı konusunda karar alınması için toplanmış olan Konsildir. Bizde bu konsil yüzlerce İncil arasında 4 tanesinin seçilmesi için yapılmış olarak anlatılır. Bugün bu konsilin tam olarak İznik'in neresinde toplandığı bilinememektedir. İnciraltı bölgesindeki kalıntılar, İznik gölüne gömülmüş olan ve yakın zamanda keşfedilmiş Bazilika ve bugün cami olarak kullanılan Aya Sofya Camii konsilin düzenlendiği iddia edilen tarihi yapılar arasındadır. 

Yeşil Camii

İznik'teki camiler arasında özellikle çini ve tuğla kullanılarak örülmüş minaresiyle en dikkat çekeni Yeşil Camii'dir. İçi sade olsa da gerek minaresi gerekse de işlemeli mermer dış kaplaması ilgi çekicidir. 

Eşrefzade Camii


1500'lerden kalma olan bu caminin minaresi Yeşil Camii kadar süslü değil ama bence en az onunki kadar şık. Yenişehir'i gezerken de Eşrefzade Camii minaresi gibi İznik çinileriyle süslü minareler görebilirsiniz. 

Şehir Surları ve Kapılar 

İznik şehir surlarının bir kısmı bugüne kadar ulaşmış durumdadır. Biz gittiğimizde İstanbul Kapı restore ediliyordu. Bir diğeri olan Lefke Kapı'yı ve şehrin surlarının bir kısmını gezebilirsiniz. Surların bir bölümünde çökme tehlikesi vardı o kısımlardaki uyarı levhalarına uyarsanız iyi olur. 

Aya Sofya Camii

İznik'te en ilgi çekici tarihi yapılardan biri bugün cami olarak kullanılan bu eski kilise geldi bana. Yüzyıllar içinde defalarca yenilendikten sonra 1920'de Yunan işgalinin sonunda yakılan ve 2000'lerin başına kadar harabe olan bu yapı ardından üstü kapatılıp ufak bir tadilattan geçirilerek yeniden kullanılmaya başlanmış. Zemininde kilise olduğu dönemden kalma taş döşeme, duvarın bir kısmında İsa ve Meryem'i gösteren fresk, kapının karşı köşesinde rahiplerin oturduğu bölüm ve eski bir taş mezar kalıntısı bugün ibadete açık olan cami içinde ziyaret edilebilir durumda. 

İznik Müzesi

Orhan Gazi'nin karısı Nilüfer Hatun tarafından imarethane olarak yaptırılan bu yapı bugün İznik Müzesi olarak hizmet vermektedir. Ne yazık ki biz ziyaret ettiğimizde tadilattaydı. 

Dikilitaş

İznik merkeze 6 - 7 km. mesafedeki bu ilginç yapı Elbeyli köyü sınırları içinde, zeytin bahçeleri arasında yer almaktadır. Elbeyli köyü yoluna girdikten sonra tabelaları izleyerek kolayca bulabilirsiniz. 5 taşın üst üste dizilmesiyle oluşturulmuş bu dikilitaşın üstünde şimdilerde kayıp olan bir altıncı taşın daha olduğu düşünülmektedir. Wikipedia'dan aktaracak olursam yolun öbür tarafındaki yüzünde Yunanca "C. Cassius Philiscus, C. Cassius Asklepiodotus'un oğlu, 83 yıl yaşadı" yazmaktadır. 

Dikilitaşa giderken yolda merdivenli kaya ve yeraltı mezarları levhaları da göreceksiniz. Merdivenli kaya Dikilitaş yolunda, üzerine basamaklar kazınmış bir kaya. Yeraltı mezarlarıysa şu an üstü kapatılmış ve ziyarete kapalı durumda. 

İsmail Usta'nın el yapımı fıçıları:

İznik deyince akla önce çini geliyor elbette. Siz de gezerken bolca çinici göreceksiniz eminim ki. Ama ben size el sanatları konusunda başka bir yerden bahsedeceğim. İsmail Usta Türkiye'de fıçı yapan son ustalardan biri. İster dekoratif istet kullanım için çok güzel, çivisiz, yapıştırıcısız fıçılar yapıyor. Ben en çok suyu içinde buz gibi tutan meşe su fıçısını beğendim. Yakup Sokak 5 numaradaki marangoz atelyesine uğramanızı tavsiye ederim. 

Yeme İçme:

Aydo Pastanesi:

İznik'in içinde dondurma yemek için mola verdik. İznik'in yerel markası Aydo'nun sahildeki pastanesinde oturup dondurmalarımızı yedik. Açıkçası ailenin geri kalanı dondurmayı vasat olarak değerlendirildi ama beni özellikle ilk kez yediğim tahinli dondurma mest etti. 

Yenişehir:

İznik'ten Bursa yönüne devam ederken Yenişehir tabelasını takip ederseniz yeni yapılmış dik ve virajlı Yenişehir yoluna çıkarsınız. Bursa'dan gidecek olanlar İnegöl - Ankara istikametine giderken Yenişehir sapağından devam edebilirler. 

Gezilecek yerler:

Yenişehir İznik'le karşılaştırıldığında daha mütevazi bir ilçe. İznik'in göl kenarında olması ve turistik kimliği onu yaşamak için de daha popüler yapıyor. 

Yenişehir'de gezmek isteyenler bu geziye merkezden başlayabilirler. Saat kulesi şehrin göbeğinde en önemli yapı olarak durmaktadır. Biz gittiğimizde çatısına leyleklerin yuva yaptığı bu şirin kulenin hemen arkasında hükümet binası yer alıyor. Kuzeydeki, hamamın da olduğu küçük meydana giderseniz belediye binası karşınıza çıkacaktır.

Gezilecek yerler arasında Sinan Paşa Külliyesi de var ama biz gittiğimizde restore ediliyordu. 

Şemaki Evi:

Yenişehir'deki en önemli yapılardan biri de Şemaki Evi'dir. Bugün müze olarak kullanılan ev zamanında İran'ın Şemaki kasabasından Anadolu'ya gelen ve Yenişehir'e yerleşen Şemaki ailesi tarafından 18. yüzyılda yaptırılmıştır. Ev pazartesi günleri kapalıdır.

Baba Sultan Parkı:

Yenişehir'in en güzel parkı bir süredir eski güzelliğini kaybetmiş durumda. Şimdilerde ortasında minaresiz bir cami duran bu park eskiden püfür püfür esen rüzgarda serinleyip çay bahçelerinde vakit geçirilen bir parkmış. Şimdi cami yapılmış yer de müzeymiş. Biz gittiğimizde çalışmalar yapılıyordu bitince ortaya ne çıkar göreceğiz. 

Yenişehir'i gezmeyi erken bitiriyoruz. Bir dahakine daha bir alıcı gözle bakınayım ilçeye...

Fotoğraf Listesi:

1- İznik Yeşil Camii
2- Yalova yolundan İznik sapağına döndükten sonra Sölöz'den geçeceksiniz. İşte Sölöz'deki bu 4 katlı kerpiç ev de 2016 yılında koruma altına alındı.
3- İznik yolunda karşınıza çıkacak, yolun üstünü kapatan ağaç.
4- Aya Sofya Camii
5- Zeytinliklerin, meyve bahçelerinin arasındaki Dikilitaş.
6- Çömez'in evi diye bilinen bu ev, Yenişehir'deki en özel yapılardan biri. Mazisi 35-40 yıl önceye dayanan evin sadece yapımında kullanılan taşlar değil içindeki mefruşat da yurtdışındangetirilmiştir. Zamanında Hacıları Arabistan'a götüren Çömez lakaplı kişinin elde ettiği gelirle Ortadoğu'daki bir saraydan esinlenerek yaptırdığı ev bugün içindeki bölümler ayrı ayrı kiraya verilerek kullanılmaktadır.
7- Baba Sultan Parkı'nda camiye çıkan merdivenler.

Önerilen Sayfalar:

- Amasra - Betona Esir Olmadan Önce
- Atina Kaçamağı
- İzmir'de Bir Gün
- Acarlar Longozu ve Maden Deresi'nde Kamp
- Frig Vadisi'ni Gezememe
- Kapadokya Gezimiz
- Ballıkayalar'da Piknik
- 24 Saatte Eskişehir'i Yad Etmek
- Bursa'da Huzur





29 Haziran 2017 Perşembe

Antalya'dan Demre, Simena ve Kekova'ya

2 gün 1 gecede Antalya'nın batı kıyılarını keşfetme fırsatı bulunca sabah erkenden koyuldum yola.

Ulaşım: 

Antalya'dan pansiyonumuzun olduğu Kekova Üçağız köyü yaklaşık 2 saat mesafede. Sahil şeridinden Kemer - Kaş yolu boyunca batıya giderken popüler noktalar arasında öncelikle Olympos - Adrasan ayrımı var. Olympos hakkındaki görüşlerimi Olympos Çok Bozdu Abi! sayfasında bulabilirsiniz. Kemer'den sonra Finike'ye ulaşacaksınız ve Finike sonrasında yolun en sıkıntılı kısmı başlayacak. Demre'ye kadar yaklaşık 20 küsur kilometre, dağla deniz arasında virajlı şekilde kıvrılan yolda araba kullanacak olanlar çok dikkatli olsunlar. 

Üçağız köyüne giderken yolda Demre civarında 3 yeri ziyaret edeceğiz. Myra, San Nicholas Kilisesi ve Andriake. 

Gezilecek Yerler:

Myra:

Demre'de denize bir kaç kilometre uzaklıktaki antik şehir Myra'dan günümüze büyüleyici kaya mezarları ve amfitiyatro ulaşmış durumda. Kapıda Müzekartlarımızı alıp giriyoruz bu gayet iyi durumdaki kalıntıların olduğu ören yerine. Myra'daki tarihi tiyatro Türkiye'de o devirden kalanlar arasında en iyi durumda olanlardan. Binlerce kişilik tiyatro hemen arkasında yükselen tepeye dayanmış ve bugünlere kadar ulaşmış. Yan tarafındaki kaya mezarları da sarp kayaların nasıl işlevsel olarak değerlendirildiğini gösteriyor bize. Mezarların üstlerine biraz dikkatli bakarsanız günümüze ulaşmış insan figürlerini de görebilirsiniz. 

San Nicholas Kilisesi:

Demre'de ziyaret edeceğimiz ikinci yer Noel Baba olarak da bilinen San Nicholas Kilisesi. Hristiyanlığın erken dönemlerinde inşa edilen ilk kilise yıkıldıktan sonra yıllar içinde defalarca yenileri yapılıp bugünkü kilise günümüze kadar ulaşmış. En son 1800'lerin ortalarında Ruslar tarafından yenilenen kilisenin üst bahçesinde bugünün meşhur Noel Baba heykeli alt kattaysa özellikle Ruslar tarafından kutsal kabul edilen Aziz Nikola'nın heykeli yer alıyor. Sanırım devlet politikamız bu kilisenin Aziz Nikola'yla beraber anılmasından rahatsız durumda; onun yerine daha hayal kahramanı şeklinde yaklaşılan Noel Baba'yı ön plana çıkarmak istiyoruz sanki. 

Andriake ve Likya Medeniyetleri Müzesi:

Üçağız köyüne giderken yolda sola doğru bir ok sizi yaklaşık 500-600 metre ilerideki Andriake şehri kalıntılarıyla 2016'da açılan Likya Medeniyetleri Müzesi'ne götürecek. Myra'nın liman şehri olan ve Çayağzı'nda bulunan Andriake'den günümüze kalanlar arasında Sarnıç ve Buğday Ambarı gayet iyi durumlarıyla ilgi çekiyor. Özellikle Sarnıç hiç ummadığınız anda karşınıza çıkıyor. Kalıntılar arasında Sinagog, Kilise ve hamam kalıntıları da mevcut. Buğday Ambarı 2016 yılında Likya Medeniyetleri Müzesi'ne dönüştürülmüş durumda. Açıkçası bana biraz fazla baştan savma geldi. Yine de vaktiniz varsa göz atabilirsiniz. 

Simena:

Gezinin en etkileyici tarafı Simena kısmıydı. İlk gün yürüye yürüye Kalenin eteklerindeki lahitler arasından köye indik. Yaklaşık 30 - 40 haneden oluşan ve muhtemelen bunların çok az bir kısmı ev olan Simena'da daracık sokaklar, merdivenler, avlular ve bahçelerden geçerek bir yerden bir yere ulaşıyorsunuz. Tepedeki, neredeyse kaleyle eş yükseklikteki ev Rahmi Koç'unmuş. Evin ,ne yazık ki, özel mülk olduğu için ziyaretçiler için ulaşım imkanı yok ama kaleden köyü izlerken evi de görebilirsiniz. Sahilde denize doğru uzanmış platformlardaki yemek yerlerinin hepsinin pansiyonları da mevcut. Zaten otel yapmaya müsait bir alan yok köyde; sanırım köyü bu kadar güzel yapan şey de bu. Küçücük bir köy burası. Konaklama ve yeme içme dışında çok fazla yapılacak şey de yok. Kanoyla gezme, plajı olmasa da denizde vakit geçirme ya da bulduğunuz bir şezlongda - koltukta kitabınıza gömülme tepeden köyün tadını çıkarmıyorsanız yapılabilecek ender aktiviteler arasında sayılabilir. Bir de gitmişken denizin hemen içindeki lahiti de görmeden gelmeyin. 

Kaleye gelecek olursak, gayet iyi korunmuş bir kale burası. Tepesine çıkıp Simena'yı izlemek inanılmaz keyifli. Güneşin batışını izlemek için de güzel bir konumda kale. Bizim gibi boş bir zamanında giderseniz saatlerce manzaraya da dalabilirsiniz. 

Kekova tekne turu:

Demre'den (Andriake'nin hemen alt tarafındaki limandan) tekneyle Kekova turuna çıkabileceğiniz gibi bizim gibi Üçağız'dan 1.30 saatlik bir turla da Kekova adasını ve Simena'yı denizden görebilirsiniz. Kekova'daki batık şehir kalıntıları çok anlaşılmıyor, belki şnorkelle yüzülse görünebilir. Adanın ilerisindeki tersane kalıntılarının yanından adaya da çıkabilirsiniz. Zaten kıyı boyunca tekneyle ilerlerken bir çok bina kalıntısı gözünüze ilişecek. En son Simena'ya dönünce Simena'nın denizden de çok hoş göründüğünü göreceksiniz. 

Konaklama:

Kekova Adasının karşısında iki yerleşim yeri bulunuyor: Üçağız ve Simena. Simena'ya araçla ulaşım yok, sadece tekneyle ya da Üçağız'dan yaklaşık 40 dakikalık bir yürüyüş yoluyla ulaşılabiliyor. Biz konaklamayı Üçağız Ekin Pansiyon'da yaptık. İki kişi kahvaltı dahil konaklama ücreti Mayıs 2017'de 120 TL'ydi. Odaları temiz, manzaralı, konumu iyi, kahvaltısı güzeldi. Simena'da da pansiyonlarda konaklama imkanları mümkün. Henüz daha yoğun sezon açılmamış olsa da oda fiyatları 200 TL civarıydı. Sezonda 250 - 300'e çıkıyormuş. 

Yeme İçme:

Sedir Gözlemeevi: Antalya'nın batısını keşfe başlamadan önce kahvaltı için Çakırlar Köyüne uğruyoruz. Çakırlar, Antalya yöresinde kahvaltı salonlarının yoğunlaştığı bir köy. Merkeze 10 - 15 kilometre mesafede ve kahvaltısı lezzetli. Biz tercihimizi Sedir'den yana kullandık. İki kişi gözleme, kahvaltı, yumurta ve çaya 55 TL ödedik. Kahve ikramını da düşünürsek fiyatları fena değildi. 

Likya Restoran: Akşam yemeği için Simena'da Likya Restorandaydık. Denize uzanmış bu restoranda oturup biralarımızı yudumlarken Simena'yı seyre dalmak çok keyifliydi. Yemekler idare eder, deniz ürünleri yerseniz belki daha çok seversiniz. Biz patates kızartması (ev yapımıydı ve güzeldi), sigara böreği (eh işte) ve karışık salata (güzeldi) ile geçirdik öğünü. Yine de mekanın kendisinin tadı bir başkaydı. 

Ankh: Yemekten sonra dondurma için Ankh'a uğradık. Simena'nın ev yapımı dondurmaları meşhur. Biz şeftali, fındık ve muzdan oluşan karışık dondurma tabağı söyledik. Sanırım şeftali daha çok süt yerine sudan yapılmıştı ve çok beğenmedik ama diğer ikisinin tadı nefisti. 

Simena kalabalıktan uzak tatil arayanlar için ideal bir kaçamak yeri. Bir kaç gün keyifle vakit geçirebilirsiniz.

Fotoğraf Listesi:

1- Simena kalesinden seyre dalmışken (farkında değilmişim gibi çek kanka)
2- Myra Antik kenti kalıntıları, arka tarafta da amfitiyatro
3- Myra'daki kaya mezarlar
4- Denizden Simena
5- Simena yolunda karşınıza çıkan mermer lahitler
6- Kaleden Simena

Önerilen Sayfalar: