21 Eylül 2017 Perşembe

Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres

Sabah Kavala'daki otelden yola çıkıp koyulduk yola. Önce Halkidiki'yi gezmek niyetindeyiz. Halkidiki denize doğru 3 parmak şeklinde uzanmış bir yarımada. Aslında en keyifli zamanı yazın ama kalabalıklara teslim olmadan gezilecek yerlerini görmek bizim niyetimiz. 

Gezilecek yerler:

Ouranoupoli: En doğudaki parmakla başlıyoruz gezmeye. Bu parmağın büyük bir kısmı ziyaretçilere kapalı ve özel izinle sadece erkeklerin girmesine izin verilen, içinde 12 tane manastırı barındıran dini bir bölge. İçeride yaklaşık 1800 erkek yaşıyor ve hac ziyaretine gelenler dışında ziyaretçi kabul edilmiyor. İşte Ouranoupoli bu özel bölgeden önceki son ziyarete açık kısım. Sahilinde şimdilerde müze olarak kullanılan tarihi bir kulesi olan, sokaklarında dolaşıp evlerine bakması çok keyifli küçük, şirin bir köy. Sahilinde kahvelerimizi de yudumlayıp yavaş yavaş yükselen güneşin keyfini çıkarıyoruz. 

Vourvourou: İkinci parmağı ziyarete Vourvourou'dan başlıyoruz. Kış sezonu olduğundan in cin top oynayan bir yazlık kasaba karşılıyor bizi. Biz de geçen sene arkadaşlarımın çok övdüğü bir mekanın yerini bulmaya güneye devam ediyoruz: Lacara Kampingi. Vourvourou'dan devam edip ormanlara daldıktan kısa süre sonra ulaşıyoruz Lacara Kampinge. 1 Mayıs 30 Eylül tarihleri arasında açık bir tesismiş. Artık yerini öğrendik, yazın gelebiliriz. 

Nikiti: İkinci parmakta aşağılara doğru Marmara Adası'ndan gelenlerin kurduğu Neo Marmara köyü de var aslında ama biz geri kalan kısımların keşfini bir yaz mevsimine bırakıp parmağın boğum kısmındaki Nikiti köyüne dönüyoruz. Deniz kenarında yeni kurulan siteleri eski Nikiti denilen kara tarafındaysa bakımlı taş evleri olan bir köy burası. Biraz daha devam edince kilisesi ve kilisenin yanında da şimdiye kadar gördüğüm en ilginç mezarlıklardan biri çıkıyor karşımıza. Hem çok bakımlı hem de rengarenk bir mezarlık burası. Ölenlerle ilgili heykeller, renkli renkli mumlar, çiçekler, ölenlerin fotoğrafları... Yunanistan'ın başka bir yerinde de böyle bir mezarlık hiç karşıma çıkmadı. 

Afitos: Son parmağın ortalarında yer alan Afitos, Neo Moudania'dan önce son uğrayacağımız yer. Burası da yazın çok keyifli bir turistik sahil kasabasına dönüşür belli ki. Bizim Alaçatı kıvamında bir köy. Sahilde Sparos Meze Bar'da daha önce de yemek yemiştim yine tercihimi aynı yerden yana kullanıyorum. Sahilde, deniz kenarına masalar atılmış, bolca Yunanlıların yemek yediği bir mekan burası. Yemeklerine gelecek olursak kızarmış kabak Yunanistan'da yediklerimizden en kötüsüydü. Risottonun sosu azdı, biraz pilav kıvamındaydı. Salatası ve kızarmış, ızgara yapılmış peynirleri çok güzeldi. 

Nea Moudania: Gece konaklayacağımız kasabaya geldik sonunda. Mübadele zamanı Mudanya'yı terk etmek zorunda kalanların kurduğu Nea Moudania'da o eski Mudanya havasını seziyorsunuz. Deniz Mudanya'daki gibi kuzeyde değil güneyde ama onun dışında limanı ve sahili Mudanya'yı andırıyor. Mudanya'da bolca vakit geçirmiş biri olarak Yeni Mudanya'yı görmek güzeldi. Gece Sokratis otelde konakladık. Çalışanları güler yüzlü ve yardımsever, kahvaltısı lezzetli odaları temiz ve rahat bir oteldi. 

Nea Triglia: Pazar sabahı erkenden uyanıp Yeni Trilye'ye doğru sürüyoruz arabayı. Daha iç kısımdaki bu köyde yaşayanlar en güzel kıyafetlerini giymiş, sabah sabah kiliseye gidiyorlardı. Bir bayram sabahı havası vardı Nea Triglia'da. 

Nea Tenesos: Burası da Bozcaada'dan gelenlerin kurduğu köy o yüzden gelirken Bozcaada'nın orijinal ismi Tenesos'u da yanlarında getirmişler. Bir ara mübadillerin hüzünlü anılarını dinleme fırsatı da olur belki bu köylerde. 

Petralona Mağarası: Halkidiki gezimizi bitirmeden önceki son durağımız Petralona Mağarası oluyor. Sarkıt ve dikitleriyle meşhur bu ferah mağara doğal oluşumları kadar burada bulunmuş hominid kafatasıyla da meşhur. Homo Erectus'la Homo Sapiens arasına tarihlenen bu insansı kafatasını önemli kılan ne kadar eski olduğuyla ilgili yapılan tartışma. 350.000 yılla 800.000 yıl arasında değişen tarihleme Afrika'dan çıkıp Avrupa'ya yayılma teorisindeki tarihleri yeniden gözden geçirmeyi gerektirecek bir aralık sunuyor. Mağara duvarına sabitlenmiş, yerden 30 cm yukarıda, vücudunun geri kalanı olmayan bu kafatasının mağaraya nasıl geldiği de muğlak. Mağarayı gezdikten sonra yan tarafındaki müzede kafatasının replikasını ve mağarada bulunmuş hayvan iskeleti parçalarını da görebilirsiniz. 

Selanik:

İşte sonunda annemin anneannesinin memleketindeyiz. Annemi bi hüzün kaplıyor buraya gelince. 

Selanik'te trafik büyük bir problem. Hele arabayı park edecek bir yer bulmak çok şanslı olmayı gerektiriyor. Biz bir tur attıktan sonra sahile yakın boş bir yer bulabildik. 

İlk hedefimiz Selanik'e gelmiş herkesin yaptığı gibi Atatürk'ün doğduğu evi görmek. Etraf polis kaynıyor. İçeri girmeden etrafı dolaşıp sahile doğru yöneliyoruz. Sahilin başında daha bizi Beyaz Kule karşılıyor. Bizanslılar zamanında aynı yerde bulunan kule yıkılınca Osmanlılar tarafından bu kule yapılmış.

Selanik'in İzmir'e benzemesini en çok sağlayan şey Kordon'a benzer sahil şeridi.  Gerçekten kendini İzmir'de gibi hissediyor insan. Ardından eskinin lüksünü yansıtan bir kafeyi gözümüze kestirip mola veriyoruz ve 60'lar 70'lerden Amerikan caz klasikleri eşliğinde kahvelerimizi yudumlayıp etrafı kesiyoruz. Ekonomik krize rağmen konumunu kaybetmemiş burjuva sınıfının varlığını gösteren bir mekan burası; pazar öğlen olmadan daha kimisi kiliseden çıkmış şık şıkıdım kadınlar ve erkekler masalara oturmuş kahvelerini yudumluyorlar. 2017 başlarında Yunanistan'da krizdeki ekonomi bir kez daha alarm zillerini çalarken bu kesim hala daha keyifli görünüyor. 

Mola sonrası Aristo Meydanına kadar yürüyüşümüze devam edip sahile paralel uzanan Selanik'in en işlek, mağazalarıyla meşhur caddesinden geriye doğru yürüyoruz. Önce karşımıza Galerius Kemeri çıkıyor. Navarinou Meydanının yanındaki kemerin ardından eski Bizans Sarayı kalıntıları bizi cezbediyor ve kuzeye doğru kalıntıları takip ede ede yürüyoruz. Sonunda silindir şeklindeki yapısıyla dikkat çeken Rotunda çıkıyor karşımıza. Şimdilerde kilise olan bu tapınak Roma İmparatorluğu döneminde pagan tanrılarına tapınmak için yapılıyor. Ardından Hristiyanlık Roma'nın resmi dini olunca kiliseye çevriliyor. Osmanlılar Selanik'i aldıktan sonra 1590'da yan tarafına minare inşa edilip camiye çevrilen yapı 1912'ye kadar cami işlevi görüyor. Balkan savaşında Yunanlıların şehri ele geçirmesinden sonra yeniden kiliseye çevrilen yapı şimdilerde ücretsiz gezilebiliyor. 

Daha gezilecek yerler var ama onları Selanik'e yeniden gelinceye bırakıp Selanik'teki son durağımıza geçiyoruz. Kafantari isimli bir mahalle kahvesi burası. 100 küsür yıldır Selanik'te olan bu mekanda Mustafa Kemal de içki içti diye anlatılıyor. Ne turist rehberlerinde ne de Google Maps'te yeri yurdu gözüken, kendi halinde salaş bir mekan burası. Biz gittiğimizde içeride bi masada kağıt oynayan erkekler vardı. Biz de kapı önüne bir masa attırıp oturup birer bira içtik. Türklerin yoğun yaşadığı bir mahalle burası. Fotoğraf çektiğimizi görünce bir Türk yaklaşıyor yanımıza ve sohbete başlıyoruz. Buraların eskiden hep Türk mezarlığı olduğunu anlatıyor. Ekonomik kriz de çok fenaymış. 500 Euro maaşa işe giriyormuş gençler. Fabrikalar hep kapanmış... Kordon boyunca işler hiç fena değildi ama biraz şehrin fakir mahallelerine girince tablo değişiyor. 

Seres: Yunanistan'dan ayrılmadan önce son durağımız Seres. Seres'in bizim için en meşhur kısmı Şeyh Bedreddin'in burada asılması. Kendisiyle ilgili hiç bir işaret yok ortalıkta ama biraz araştırma yapınca zamanında asıldığı bedestenin bugün Arkeoloji Müzesi olarak kullanıldığını öğreniyoruz. İçeride fotoğraf çekmek yasak.

Seres de pazar günleri ailelerin dışarıda yemek yenen yerleri doldurduğu ufak, sevimli bir yerleşim yeri. Biz de mola verip Yunanistan gezimizi Bulgaristan'a geçmek için bitiriyoruz. 

Sırada Melnik ve Sofya var. 

Fotoğraf Listesi:

1- Ouranoupoli
2- Nikiti Köyü Mezarlığı
3- Afitos Sahili
4- Nea Moudania Sahili
5- Selanik'teki Beyaz Kule

Önerilenler:




10 Ağustos 2017 Perşembe

Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala

Yunanistan'ın kuzeyini gezmeyi üç güne yaydık. Önce Alexandropolis'den Kavala'ya kadar Batı Trakya. Sonra Halkidiki ve son olarak da Selanik'ten kuzeye. 

Yunanistan'daki şehirlerin Türkçe isimleri:

Yunanlılar nasıl İstanbul'a Konstannitiyye diyorsa bizde de Batı Trakya'daki şehirlerin Türkçe isimleri var malumunuz üzere. Yazı boyunca tabelalarda karışıklık olmaması için Yunanca isimlerini kullanacağım ama belli başlı şehirlerin Türkçeleri şöyle:

Alexandropolis: Dedeağaç
Komotini: Gümülcine
Xanthi: İskeçe 
Kavala ve Selanik zaten iki dilde de aynı. 

Arabayla yurtdışına çıkış:

Arabayla yurtdışına çıkmak için bir kaç prosedürü halletmek gerekiyor. Çok zor şeyler değil ama yine de uğraştırabilir.

Öncelikle yurtdışında geçerli bir ehliyet gerekiyor. Yeni ehliyetler bu açıdan yeterli. Yeni ehliyeti olmayanlar Turing Derneği'nden alınabilen yurtdışında geçerli araç sürücü belgesini kullanabilir. 

Araç sigortası. Yeşil belge de denilen araç sigortası herhangi bir sigortacıdan yapılabildiği gibi sınır kapısındaki sigortacılardan da hemen alınabiliyor. Ben sınıra gelmeden yaptırdım, bir gün sonra elime geçti. İstediğiniz tarihte gündüz 12'de başlatılıyor sigorta. 15 günlüğü 63 €. Yıllık olursa 300 € civarına geliyor. 

Bu ikisi dışında sınırdan alınabilen ya da gelmeden bankaya yatırılıp sınırda banka dekontu ibraz edilebilen Yurtdışı Çıkış Harcı (çıkış pulu da denir) var bir de.

Araç sizin adınıza değilse bir de noterden alınan sahibinin onayı gerekiyor haberiniz olsun. 

Sınırdan geçerken önce plaka soruluyor. İkinci kısımda araç sahibinin pasaportu ve ruhsat son kısımda araçtakilerin pasaportu isteniyor. En son bi yerde ne istiyorlar anlamadım, görevliye bakıyorum ne isteyecek diye "geç geç" dedi geçtik biz de. Sigorta Yunanistan tarafında isteniyor haberiniz olsun. 

Batı Trakya'da yeme içme:

İlk gün kaldığımız Alexandropolis'de iki mekanda yemek yeme şansımız oldu. 

Ai Yorgi: Alexandropolis'den Makri tarafına giderken Makri sapağından önce sola sapılıp 400-500 metre gidilerek bulunan bir restoran Ai Yorgi. Mekan deniz kenarında ve ortam gayet lüks. Biz öğlen saatlerinde gittik, pek kimseler yok ama mekan açık. Türkçe menüleri de var ve porsiyonları büyük. 3 kişi 40 € civarı hesap ödedik. Hellim, kızarmış ince dilim kabak, fener balığı köftesi ve cacık gayet lezzetliydi. Kızarmış kabağı en güzel yapan mekan burası bence. Yağı az, kabaklar ince... 

Nisiotiko: Burası da Ai Yorgi ayarında ama şehir merkezinde bir Taverna. Türkçe bilen çalışanları olan, Türklerin çok rağbet gösterdiği bu mekana özgü Nisiotiko salata Yunan salatasından bile lezzetliydi. Ara sıcak peynirler şahaneydi. Köfte için yiyenler eh işte idare eder dediler ama geri kalanlar gayet iyiydi. 

Kahvelerimizi içmek için Alter Ego isimli mekanı tercih ettik. Sıcak, sevimli bir yer. Kahveleri de lezzetli. 

Gezilecek yerler: 

Alexandropolis:

Alexandropolis'de sahilde yürüyüş yapmak, Makri'deki plaja gitmek ve Türkiye'de bulunmayan ürünlere bakmak için süpermarket gezmek dışında pek gezmedik. Yazın Makri'nin sahili ve sahildeki mekanlarının yemekleri gayet lezzetli oluyor lakin kışın buralar kapalıymış. Market olarak da Alman Liddle en uygunu. Sahildeki büyük deniz feneri mutlaka gözünüze çarpacaktır.

Komotini:

Komotini'ye sabah uğradık. Pek gezilecek yerleri yoktu ama börekçilerinin yaptığı peynirli börekler gayet lezzetliydi. İmaret'le saat kulesi etrafında dolaşıp ayrıldık Komotini'den. 

Xanthi:

Batı Trakya'da, sokaklarında gezmesi en keyifli yer Xanthi'nin (Zanti diye değil Ksanti şeklinde okunuyormuş) Old Town kısmıydı. Bahçeleri, evlerin dış süslemeleri ve keyifli tasarımlarıyla çok beğendik biz. Sonra da ufak meydanlarının birinde oturup Yunan kahvelerimizi içtik. 

Kavala:

Akşam otelimize çekilmeden son ziyaret ettiğimiz yer Kavala oldu. Önce limana giden sahil yolunun köşesinden Kavala kurabiyelerimizi aldık ardından Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın şimdilerde müze olan evinin olduğu tepeye çıkan yola saptık. Karnımız acıktığı için yol üstündeki Kanados'ta yemek molası verdik. Önceki mekanlar kadar pahalı değil Kanados, neredeyse %30-40 daha ucuz. Yunan salatası biraz özensiz geldi ama kötü diyemeyeceğim. Kızarmış peynirleri yine çok lezzetliydi. Ev yapımı beyaz şarabı pek sevmedim. Ahtapot yendi bir de masada. 

Kavala'da yukarıdaki kaleye çıkmak biraz sağlam bacak kası istiyor. Ancak tepedeki sokaklara girerseniz keyifli evler görebilirsiniz. Aşağıya inerseniz su kemerleri karşınıza çıkacak. Son olarak biz Philippi kalıntılarını görmek üzere Drama yoluna saptık ama öğlen 3'te kapanıyormuş, geç kaldık ziyaret etmek için. 

Konaklama:

Marianna Hotel: Alexandropolis'de konaklama için tercihimizi Marianna Hotel'den yana kullandık. Daha önce bu otel tarafından işletilen yine merkeze yakın bir kilisenin müştemilatında kalmıştık. Tek kişilik odaları 40, çift kişilik 45 euroydu. Konumu iyi, odalar temiz ve rahattı. 

Philoxenia: Kavala'da şehrin dışında, tepede, ağaçlarla çevrili bir ortamdaki bu otelin konumu altında arabası olanlar için uygun ama gidiş yolunu iyi öğrenmek gerekiyor, biraz karışık çünkü. Etrafta yemek yemek için herhangi bir tesis de yok, hazırlıklı olun. Biraz macera dolu bir konaklama oluyor burada kalmak ama fiyatları makul en azından; 1 çift 1 fek kişilik odaya 75 euro ödedik. Temizlikle ilgili bir sorun yoktu. Bizim kaldığımız odanın çok güzel denizden güneşin doğuşunu görebileceğiniz manzarası vardı. 

Sırada Halkidiki var. 

Fotoğraf Listesi:

1- Makri Plajı yazları denize girmek için müsait
2- İskeçe'de eski şehrin sokakları
3- Kavala'da tepeye çıkıp sokak aralarında dolaşırken önce kilise olan, Osmanlılar zamanında yanına eklenen minareyle cami yapılan, en son da minaresi yıkılıp yeniden kiliseye dönüştürülen bu yapı karşımıza çıktı.
4- Kavala'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa heykelinin olduğu parka çıkarken göreceğiniz şehir manzarası.

Önerilen Sayfalar:

Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 2 - Halkidiki, Selanik ve Seres Atina Kaçamağı
Gökçeada
Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
İzmir'de Bir Gün
Edirne'de İki Gün
Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e Kadar Uzanmak
Saros Körfezi
İğneada'da İki Gün Çadır Kampı
Üç Eski Rum Köyü...

14 Temmuz 2017 Cuma

İznik ve Yenişehir

Temmuz 2017'de Bursa'dan günübirlik İznik ve Yenişehir gezisi için çıktık yola. İlk hedefimiz İznik. 

Ulaşım:

İznik'e gitmek için önce Yalova yoluna çıktık. Gemlik'ten sonra İznik sapağından girince İznik gölünün güneyinden İznik'e ulaştık. Yol boyunda Yeni Sölöz köyünde 4 katlı kagir binada, Müşküle köyü sapağındaki çay bahçesinde ve yolu tamamen örten çınar ağacının altında mola verdik. 

İznik'te Gezilecek Yerler:

Bugünkü İznik bir çok Anadolu yerleşimi gibi tarihi kalıntılara çok da iyi bakamamış durumda ne yazık ki. Yine de görülebilecek olanların bir kısmına burada değineyim. 

İznik'in tarihinde en önemli hadise M.S. 325'te İsa'nın Tanrı olup olmadığı konusunda karar alınması için toplanmış olan Konsildir. Bizde bu konsil yüzlerce İncil arasında 4 tanesinin seçilmesi için yapılmış olarak anlatılır. Bugün bu konsilin tam olarak İznik'in neresinde toplandığı bilinememektedir. İnciraltı bölgesindeki kalıntılar, İznik gölüne gömülmüş olan ve yakın zamanda keşfedilmiş Bazilika ve bugün cami olarak kullanılan Aya Sofya Camii konsilin düzenlendiği iddia edilen tarihi yapılar arasındadır. 

Yeşil Camii

İznik'teki camiler arasında özellikle çini ve tuğla kullanılarak örülmüş minaresiyle en dikkat çekeni Yeşil Camii'dir. İçi sade olsa da gerek minaresi gerekse de işlemeli mermer dış kaplaması ilgi çekicidir. 

Eşrefzade Camii


1500'lerden kalma olan bu caminin minaresi Yeşil Camii kadar süslü değil ama bence en az onunki kadar şık. Yenişehir'i gezerken de Eşrefzade Camii minaresi gibi İznik çinileriyle süslü minareler görebilirsiniz. 

Şehir Surları ve Kapılar 

İznik şehir surlarının bir kısmı bugüne kadar ulaşmış durumdadır. Biz gittiğimizde İstanbul Kapı restore ediliyordu. Bir diğeri olan Lefke Kapı'yı ve şehrin surlarının bir kısmını gezebilirsiniz. Surların bir bölümünde çökme tehlikesi vardı o kısımlardaki uyarı levhalarına uyarsanız iyi olur. 

Aya Sofya Camii

İznik'te en ilgi çekici tarihi yapılardan biri bugün cami olarak kullanılan bu eski kilise geldi bana. Yüzyıllar içinde defalarca yenilendikten sonra 1920'de Yunan işgalinin sonunda yakılan ve 2000'lerin başına kadar harabe olan bu yapı ardından üstü kapatılıp ufak bir tadilattan geçirilerek yeniden kullanılmaya başlanmış. Zemininde kilise olduğu dönemden kalma taş döşeme, duvarın bir kısmında İsa ve Meryem'i gösteren fresk, kapının karşı köşesinde rahiplerin oturduğu bölüm ve eski bir taş mezar kalıntısı bugün ibadete açık olan cami içinde ziyaret edilebilir durumda. 

İznik Müzesi

Orhan Gazi'nin karısı Nilüfer Hatun tarafından imarethane olarak yaptırılan bu yapı bugün İznik Müzesi olarak hizmet vermektedir. Ne yazık ki biz ziyaret ettiğimizde tadilattaydı. 

Dikilitaş

İznik merkeze 6 - 7 km. mesafedeki bu ilginç yapı Elbeyli köyü sınırları içinde, zeytin bahçeleri arasında yer almaktadır. Elbeyli köyü yoluna girdikten sonra tabelaları izleyerek kolayca bulabilirsiniz. 5 taşın üst üste dizilmesiyle oluşturulmuş bu dikilitaşın üstünde şimdilerde kayıp olan bir altıncı taşın daha olduğu düşünülmektedir. Wikipedia'dan aktaracak olursam yolun öbür tarafındaki yüzünde Yunanca "C. Cassius Philiscus, C. Cassius Asklepiodotus'un oğlu, 83 yıl yaşadı" yazmaktadır. 

Dikilitaşa giderken yolda merdivenli kaya ve yeraltı mezarları levhaları da göreceksiniz. Merdivenli kaya Dikilitaş yolunda, üzerine basamaklar kazınmış bir kaya. Yeraltı mezarlarıysa şu an üstü kapatılmış ve ziyarete kapalı durumda. 

İsmail Usta'nın el yapımı fıçıları:

İznik deyince akla önce çini geliyor elbette. Siz de gezerken bolca çinici göreceksiniz eminim ki. Ama ben size el sanatları konusunda başka bir yerden bahsedeceğim. İsmail Usta Türkiye'de fıçı yapan son ustalardan biri. İster dekoratif istet kullanım için çok güzel, çivisiz, yapıştırıcısız fıçılar yapıyor. Ben en çok suyu içinde buz gibi tutan meşe su fıçısını beğendim. Yakup Sokak 5 numaradaki marangoz atelyesine uğramanızı tavsiye ederim. 

Yeme İçme:

Aydo Pastanesi:

İznik'in içinde dondurma yemek için mola verdik. İznik'in yerel markası Aydo'nun sahildeki pastanesinde oturup dondurmalarımızı yedik. Açıkçası ailenin geri kalanı dondurmayı vasat olarak değerlendirildi ama beni özellikle ilk kez yediğim tahinli dondurma mest etti. 

Yenişehir:

İznik'ten Bursa yönüne devam ederken Yenişehir tabelasını takip ederseniz yeni yapılmış dik ve virajlı Yenişehir yoluna çıkarsınız. Bursa'dan gidecek olanlar İnegöl - Ankara istikametine giderken Yenişehir sapağından devam edebilirler. 

Gezilecek yerler:

Yenişehir İznik'le karşılaştırıldığında daha mütevazi bir ilçe. İznik'in göl kenarında olması ve turistik kimliği onu yaşamak için de daha popüler yapıyor. 

Yenişehir'de gezmek isteyenler bu geziye merkezden başlayabilirler. Saat kulesi şehrin göbeğinde en önemli yapı olarak durmaktadır. Biz gittiğimizde çatısına leyleklerin yuva yaptığı bu şirin kulenin hemen arkasında hükümet binası yer alıyor. Kuzeydeki, hamamın da olduğu küçük meydana giderseniz belediye binası karşınıza çıkacaktır.

Gezilecek yerler arasında Sinan Paşa Külliyesi de var ama biz gittiğimizde restore ediliyordu. 

Şemaki Evi:

Yenişehir'deki en önemli yapılardan biri de Şemaki Evi'dir. Bugün müze olarak kullanılan ev zamanında İran'ın Şemaki kasabasından Anadolu'ya gelen ve Yenişehir'e yerleşen Şemaki ailesi tarafından 18. yüzyılda yaptırılmıştır. Ev pazartesi günleri kapalıdır.

Baba Sultan Parkı:

Yenişehir'in en güzel parkı bir süredir eski güzelliğini kaybetmiş durumda. Şimdilerde ortasında minaresiz bir cami duran bu park eskiden püfür püfür esen rüzgarda serinleyip çay bahçelerinde vakit geçirilen bir parkmış. Şimdi cami yapılmış yer de müzeymiş. Biz gittiğimizde çalışmalar yapılıyordu bitince ortaya ne çıkar göreceğiz. 

Yenişehir'i gezmeyi erken bitiriyoruz. Bir dahakine daha bir alıcı gözle bakınayım ilçeye...

Fotoğraf Listesi:

1- İznik Yeşil Camii
2- Yalova yolundan İznik sapağına döndükten sonra Sölöz'den geçeceksiniz. İşte Sölöz'deki bu 4 katlı kerpiç ev de 2016 yılında koruma altına alındı.
3- İznik yolunda karşınıza çıkacak, yolun üstünü kapatan ağaç.
4- Aya Sofya Camii
5- Zeytinliklerin, meyve bahçelerinin arasındaki Dikilitaş.
6- Çömez'in evi diye bilinen bu ev, Yenişehir'deki en özel yapılardan biri. Mazisi 35-40 yıl önceye dayanan evin sadece yapımında kullanılan taşlar değil içindeki mefruşat da yurtdışındangetirilmiştir. Zamanında Hacıları Arabistan'a götüren Çömez lakaplı kişinin elde ettiği gelirle Ortadoğu'daki bir saraydan esinlenerek yaptırdığı ev bugün içindeki bölümler ayrı ayrı kiraya verilerek kullanılmaktadır.
7- Baba Sultan Parkı'nda camiye çıkan merdivenler.

Önerilen Sayfalar:

- Amasra - Betona Esir Olmadan Önce
- Atina Kaçamağı
- İzmir'de Bir Gün
- Acarlar Longozu ve Maden Deresi'nde Kamp
- Frig Vadisi'ni Gezememe
- Kapadokya Gezimiz
- Ballıkayalar'da Piknik
- 24 Saatte Eskişehir'i Yad Etmek
- Bursa'da Huzur





29 Haziran 2017 Perşembe

Antalya'dan Demre, Simena ve Kekova'ya

2 gün 1 gecede Antalya'nın batı kıyılarını keşfetme fırsatı bulunca sabah erkenden koyuldum yola.

Ulaşım: 

Antalya'dan pansiyonumuzun olduğu Kekova Üçağız köyü yaklaşık 2 saat mesafede. Sahil şeridinden Kemer - Kaş yolu boyunca batıya giderken popüler noktalar arasında öncelikle Olympos - Adrasan ayrımı var. Olympos hakkındaki görüşlerimi Olympos Çok Bozdu Abi! sayfasında bulabilirsiniz. Kemer'den sonra Finike'ye ulaşacaksınız ve Finike sonrasında yolun en sıkıntılı kısmı başlayacak. Demre'ye kadar yaklaşık 20 küsur kilometre, dağla deniz arasında virajlı şekilde kıvrılan yolda araba kullanacak olanlar çok dikkatli olsunlar. 

Üçağız köyüne giderken yolda Demre civarında 3 yeri ziyaret edeceğiz. Myra, San Nicholas Kilisesi ve Andriake. 

Gezilecek Yerler:

Myra:

Demre'de denize bir kaç kilometre uzaklıktaki antik şehir Myra'dan günümüze büyüleyici kaya mezarları ve amfitiyatro ulaşmış durumda. Kapıda Müzekartlarımızı alıp giriyoruz bu gayet iyi durumdaki kalıntıların olduğu ören yerine. Myra'daki tarihi tiyatro Türkiye'de o devirden kalanlar arasında en iyi durumda olanlardan. Binlerce kişilik tiyatro hemen arkasında yükselen tepeye dayanmış ve bugünlere kadar ulaşmış. Yan tarafındaki kaya mezarları da sarp kayaların nasıl işlevsel olarak değerlendirildiğini gösteriyor bize. Mezarların üstlerine biraz dikkatli bakarsanız günümüze ulaşmış insan figürlerini de görebilirsiniz. 

San Nicholas Kilisesi:

Demre'de ziyaret edeceğimiz ikinci yer Noel Baba olarak da bilinen San Nicholas Kilisesi. Hristiyanlığın erken dönemlerinde inşa edilen ilk kilise yıkıldıktan sonra yıllar içinde defalarca yenileri yapılıp bugünkü kilise günümüze kadar ulaşmış. En son 1800'lerin ortalarında Ruslar tarafından yenilenen kilisenin üst bahçesinde bugünün meşhur Noel Baba heykeli alt kattaysa özellikle Ruslar tarafından kutsal kabul edilen Aziz Nikola'nın heykeli yer alıyor. Sanırım devlet politikamız bu kilisenin Aziz Nikola'yla beraber anılmasından rahatsız durumda; onun yerine daha hayal kahramanı şeklinde yaklaşılan Noel Baba'yı ön plana çıkarmak istiyoruz sanki. 

Andriake ve Likya Medeniyetleri Müzesi:

Üçağız köyüne giderken yolda sola doğru bir ok sizi yaklaşık 500-600 metre ilerideki Andriake şehri kalıntılarıyla 2016'da açılan Likya Medeniyetleri Müzesi'ne götürecek. Myra'nın liman şehri olan ve Çayağzı'nda bulunan Andriake'den günümüze kalanlar arasında Sarnıç ve Buğday Ambarı gayet iyi durumlarıyla ilgi çekiyor. Özellikle Sarnıç hiç ummadığınız anda karşınıza çıkıyor. Kalıntılar arasında Sinagog, Kilise ve hamam kalıntıları da mevcut. Buğday Ambarı 2016 yılında Likya Medeniyetleri Müzesi'ne dönüştürülmüş durumda. Açıkçası bana biraz fazla baştan savma geldi. Yine de vaktiniz varsa göz atabilirsiniz. 

Simena:

Gezinin en etkileyici tarafı Simena kısmıydı. İlk gün yürüye yürüye Kalenin eteklerindeki lahitler arasından köye indik. Yaklaşık 30 - 40 haneden oluşan ve muhtemelen bunların çok az bir kısmı ev olan Simena'da daracık sokaklar, merdivenler, avlular ve bahçelerden geçerek bir yerden bir yere ulaşıyorsunuz. Tepedeki, neredeyse kaleyle eş yükseklikteki ev Rahmi Koç'unmuş. Evin ,ne yazık ki, özel mülk olduğu için ziyaretçiler için ulaşım imkanı yok ama kaleden köyü izlerken evi de görebilirsiniz. Sahilde denize doğru uzanmış platformlardaki yemek yerlerinin hepsinin pansiyonları da mevcut. Zaten otel yapmaya müsait bir alan yok köyde; sanırım köyü bu kadar güzel yapan şey de bu. Küçücük bir köy burası. Konaklama ve yeme içme dışında çok fazla yapılacak şey de yok. Kanoyla gezme, plajı olmasa da denizde vakit geçirme ya da bulduğunuz bir şezlongda - koltukta kitabınıza gömülme tepeden köyün tadını çıkarmıyorsanız yapılabilecek ender aktiviteler arasında sayılabilir. Bir de gitmişken denizin hemen içindeki lahiti de görmeden gelmeyin. 

Kaleye gelecek olursak, gayet iyi korunmuş bir kale burası. Tepesine çıkıp Simena'yı izlemek inanılmaz keyifli. Güneşin batışını izlemek için de güzel bir konumda kale. Bizim gibi boş bir zamanında giderseniz saatlerce manzaraya da dalabilirsiniz. 

Kekova tekne turu:

Demre'den (Andriake'nin hemen alt tarafındaki limandan) tekneyle Kekova turuna çıkabileceğiniz gibi bizim gibi Üçağız'dan 1.30 saatlik bir turla da Kekova adasını ve Simena'yı denizden görebilirsiniz. Kekova'daki batık şehir kalıntıları çok anlaşılmıyor, belki şnorkelle yüzülse görünebilir. Adanın ilerisindeki tersane kalıntılarının yanından adaya da çıkabilirsiniz. Zaten kıyı boyunca tekneyle ilerlerken bir çok bina kalıntısı gözünüze ilişecek. En son Simena'ya dönünce Simena'nın denizden de çok hoş göründüğünü göreceksiniz. 

Konaklama:

Kekova Adasının karşısında iki yerleşim yeri bulunuyor: Üçağız ve Simena. Simena'ya araçla ulaşım yok, sadece tekneyle ya da Üçağız'dan yaklaşık 40 dakikalık bir yürüyüş yoluyla ulaşılabiliyor. Biz konaklamayı Üçağız Ekin Pansiyon'da yaptık. İki kişi kahvaltı dahil konaklama ücreti Mayıs 2017'de 120 TL'ydi. Odaları temiz, manzaralı, konumu iyi, kahvaltısı güzeldi. Simena'da da pansiyonlarda konaklama imkanları mümkün. Henüz daha yoğun sezon açılmamış olsa da oda fiyatları 200 TL civarıydı. Sezonda 250 - 300'e çıkıyormuş. 

Yeme İçme:

Sedir Gözlemeevi: Antalya'nın batısını keşfe başlamadan önce kahvaltı için Çakırlar Köyüne uğruyoruz. Çakırlar, Antalya yöresinde kahvaltı salonlarının yoğunlaştığı bir köy. Merkeze 10 - 15 kilometre mesafede ve kahvaltısı lezzetli. Biz tercihimizi Sedir'den yana kullandık. İki kişi gözleme, kahvaltı, yumurta ve çaya 55 TL ödedik. Kahve ikramını da düşünürsek fiyatları fena değildi. 

Likya Restoran: Akşam yemeği için Simena'da Likya Restorandaydık. Denize uzanmış bu restoranda oturup biralarımızı yudumlarken Simena'yı seyre dalmak çok keyifliydi. Yemekler idare eder, deniz ürünleri yerseniz belki daha çok seversiniz. Biz patates kızartması (ev yapımıydı ve güzeldi), sigara böreği (eh işte) ve karışık salata (güzeldi) ile geçirdik öğünü. Yine de mekanın kendisinin tadı bir başkaydı. 

Ankh: Yemekten sonra dondurma için Ankh'a uğradık. Simena'nın ev yapımı dondurmaları meşhur. Biz şeftali, fındık ve muzdan oluşan karışık dondurma tabağı söyledik. Sanırım şeftali daha çok süt yerine sudan yapılmıştı ve çok beğenmedik ama diğer ikisinin tadı nefisti. 

Simena kalabalıktan uzak tatil arayanlar için ideal bir kaçamak yeri. Bir kaç gün keyifle vakit geçirebilirsiniz.

Fotoğraf Listesi:

1- Simena kalesinden seyre dalmışken (farkında değilmişim gibi çek kanka)
2- Myra Antik kenti kalıntıları, arka tarafta da amfitiyatro
3- Myra'daki kaya mezarlar
4- Denizden Simena
5- Simena yolunda karşınıza çıkan mermer lahitler
6- Kaleden Simena

Önerilen Sayfalar:


11 Mayıs 2017 Perşembe

Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri

İlk planımda Granada'da 1 gün geçirmek vardı. Ama sonra umulmadık şeyler olunca (ülkede darbe yapmaya kalkıştılar, arkadaşımın izni ve uçaklar iptal oldu, Granada çok hoşuma gitti vs.) ben de bir gün daha kalmaya karar verdim. Lafı hiç gevelemeden söyleyeyim: Granada, Malaga'dan sonra cennet gibi geldi bana. Çok iyi durumda olmasa da tarihi dokusunu çok sevdim. 

Granada İspanya'yla Fas'ın karışımı bir şehir. Mimari doku Arap etkileriyle harmanlanmış ama Fas'ta değil Avrupa'da gezdiğinizi rahatça anlıyorsunuz. Fas kadar otantik değil de öyleymiş gibi yaptığını da. Daha hijyenik anlayacağınız. İnsanlar Fas'taki gibi yapışmıyorlar mesela, ortalık da çok daha temiz. Ama işte oradaki gerçeklik duygusu da yok burada (ben de ne emmeye geliyorum ne gömmeye :) ).

Granada'nın bu kadar popüler bir turizm merkezi olmasının sebebi tabii ki Al Hamra Sarayı. Ben de ilk günümü Al Hamra Sarayı'na adadım. Sabah erken kalkmak niyetindeydim lakin öyle yorulmuşum ki 11'i buldu kalkmam. 12 gibi vardım sarayın önüne, daha önce söylendiği gibi uzun bir kuyruk beni bekliyordu. Önceden internetten bilet almış olsam en fazla 5 dakika beklerdim ama bu sefer 45 dakika sıra bekledim. Aldığım bilet de 2'den sonra girmeye izin veriyor. Ben de yakınlardaki Mirador del Camen de los Martyres Parkına gidiyorum biraz vakit geçirmeye. Al Hamra'ya 400-500 metre mesafedeki bu park bi kaç saat ağaçlar ve havuzlar arasında dolaşıp keyif çatmak için ideal. Eğer gözlerinizi dört açarsanız etrafta dolaşan kuşları da görebilirsiniz.

Al Hamra Sarayı:

Saat 2 oldu bile. Gelelim Al Hamra Sarayı'na. Al Hamra Sarayı İspanya'nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri ve yoğunlukla mücadele etmek için özellikle meşhur Nazaries Sarayları kısmına sadece bilet alırken belirtilen zamanda girebiliyorsunuz. İçeri girince anlıyorsunuz niye böyle yapıldığını; alınan önlemlere rağmen sarayın daracık koridorları insan kaynıyor.

Günlerden pazar, Carlos Sarayı'nın alt katı 2.30'da üst katı 3.30'da kapanacak diye hemen oraya gidiyorum öncelikle. Alt kattaki eserler Arap döneminden kalma mermer, ahşap, cam ve dokuma ürünlerden günümüze ulaşan örnekler. Özellikle ahşap oymacılığı döneminde zirveye ulaşmış. Üst kattaysa İspanyol ressamların tabloları sergileniyor. Saraya gelecek olursak dikdörtgen yapının ortasında hafif ovalimsi avlusuyla Arenayı hatırlatan bu yapı diğer taraflarda görülecek Arap mimarisinin hiç benzemeyen tarzıyla tam bir tezat oluşturuyor. Hristiyanların şehri almalarından sonra inşa edilmeye başlanmış ama bitirilememiş bu saray için şehirde oturan Müslümanlardan toplanan vergiler kullanılmış. Benim özellikle  oval yapısı ilgimi çekti.

Bir sonraki güzergahım Alcazaba. 13. yüzyılda inşa edilmiş bu kalenin sadece kalıntıları günümüze ulaşmış olsa da aralarında gezinmek keyifli. Ayrıca şehir manzarası da güzel (birazdan ziyaret edeceğim sarayınki kadar olmasa da). Ayrıca içindeki bahçe de mola vermek için ideal. Dağlardan gelen suyla beslenen çeşmenin doldurduğu küçük havuzun suyunun soğukluğu da serinlemek için ideal.

Nazari Sarayları

İşte filmin en heyecanlı yeri geldi. Al Hamra'yı bu kadar önemli ve ilgi çekici yapan içiçe geçmiş üç kısımdan oluşan bu saray yapısı: Kraliyet Sarayı (Palacio Real), Karşılama Odaları Sarayı (Palacio de Comares) ve Aslanlar Sarayı (Palacio de los Leones ki burası sultanın özel bölümüdür).

15.30 için bi 10 dakika kadar sıra bekleyip içeri girince önce Mexuar kısmı çıkıyor karşıma. Hristiyanlardan sonra Şapel olarak kullanılan bu yapı Müslümanlar zamanında büyük toplantılar için ve mahkeme olarak kullanılıyormuş. Buradan Mersin Avlusu diye çevirebileceğimiz Patio de los Mortos bölümüne geçiliyor. Küçük gölet etrafındaki bitkiler nedeniyle bu isim verilmiş. İncecik kalem gibi sütunları izlemek büyük keyif.

Bir sonraki avlu ismini ortasındaki 12 aslanlı çeşmeden alan Aslanlı Avlu (Patio de los Leones). İşte en görkemli kısımlardan birisi burası. Sıra sıra dizilmiş sütunlar, sütun üstü ve tavan süslemeleri, mermeri iki boyutlu olmasına alıştığımız yüzeylerde üç boyutlu olarak kullanarak yaratılan ambians... Al Hamra Sarayı İslami sanatın doruk noktalarından biri olarak beliriyor karşımızda. Onlarca sütun olmasına rağmen bir hafiflik hissi veriyor ortam...

Sırada İki Kız Kardeş Salonu (Sala de las dos Hermanas) var. Bu kısmın tavanı da büyüleyici. Sarayın kadınlara has bu kısmına ismi zemindeki iki büyük mermer tabaka nedeniyle verilmiş. Ayrıca duvardaki süslemeler arasında görebileceğiniz Arapça yazı da Sultanın sünnet olan oğlu için yazılmış bir kaside. Buradan sonra mükemmel şehir manzarası olan içinde hamamı da barındıran kısım geliyor. Sarayı yaptıkları arazinin manzarasından da sonuna kadar faydalanmışlar.

Saraylardan çıktıktan sonra büyülenmiş gibiyim. Kendimi çıkıştaki bahçedeki banklardan birine atıp dinleniyorum bir süre. Stendhal Sendromu geçirmiyor da olsam bu kadar etkileyici bir yapı başımı döndürdü. Son kısımdaki Generalife Bahçeleri'ne kadar olan kısım da yeşilliklerden oluşuyor. Arada bir kilise, eski banyo kalıntıları, otel, kuleler ve sarayı çevreleyen duvarları geçiyorsunuz ve zamanında daha çok meyve bahçelerinden oluşan Generalife Bahçeleri'ne ulaşıyorsunuz. Aldığım komple bilet Nazari Sarayları, 5. Carlos Sarayı, Alcazaba ve bu kısmı içeriyor. Her bölüm için ayrı bilet de alabilirsiniz. Generalife Bahçeleri'ni görünce Müslümanların bu bölgeyi neden bu kadar sevdiğini anlıyorsunuz. Kuran'da cennet nasıl içinde ırmaklar akan, bahçeler yeşilliklerle dolu bir yer olarak geçiyorsa bu bölgeyi ele geçiren Müslümanlar da o dönem burayı cennet gibi görmüş olmalılar. Dağlardan gelen su, verimli yemyeşil topraklar, enfes bir doğa... Onlar da bu topraklara hakkını vermiş ve cennet gibi bir şehir yaratmışlar. Al Hamra İspanya'da görülmeyi en çok hakeden yerlerden biri. Bu arada Al Hamra Sarayı'nı gece de ziyaret edebilirsiniz. Yaklaşık 3 saatlik bir süreyi içeri girdikten sonra sarayda geçirmeye hazır olun, biletinizin hangi saate denk geleceğini de hesaba katarsak bir günün önemli bir kısmı bu Sarayı görmeye gidebilir.

Akşam için planım Flamenko izlemek. Flamenko izlemek için Le Chain Andalou isimli mekana geldim. Akşamüstü Al Hamra çıkışı  aldım akşam 22'deki gösteriye 10 €'luk bileti. (Mekan ismini Bunuel'le Dali'nin Endülüs Köpeği isimli meşhur kısa filminden alıyor merak edene). Gösteri yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Küçük bir mekan burası ama gösteri fena değildi.

Albayzin ve şehrin geri kalanı:

İkinci günümü şehir merkezine ve Albayzin kısmına ayırdım. Aslında kaldığım ev de Albayzin'de ve evden çıktıkça fırsat buldukça bu kısımda yürüme şansım olmuştu. Şehrin bu eski yerleşimi özellikle dar sokakları, eski evleri ve ummadığınız anda karşınıza çıkan meydanlarıyla dikkat çekiyor. Bu meydanlarda oturup Al Hamra'yı izlemek tıpkı Atina'da Akropol'ü izlemek gibi keyifli. Size 4 tane meydandan bahsedeyim de oralara kadar gitmişken şehrin tadını çıkarmaktan mahrum kalmayın.

Bu meydanların ilki San Nicolas Meydanı. Bu sevimli parkta günün hemen her saati oturup manzarayı izleyen, içen ya da müzik yapan insanlarla karşılaşabilirsiniz. Buranın Al Hamra manzarası şehrin en iyilerinden biri. Hemen alt tarafındaki kafe-restoranlarda oturarak da manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. (Mesela ben şimdi El Balcon San de Nicolas isimli mekandayım. Mekanın tek eksiği Wi-Fi'ın olmaması.)

İkinci meydan ilki kadar büyük değil ama o da çok keyifli bir meydan: Placeta de Carvajales. Burada keyif çatmak dışında meydanı arkanıza alıp sol tarafa devam ederek bulacağınız 4 Gatos isimli mekanda oturup bir şeyler içmenizi de tavsiye ederim. Wi-Fi'ı da var hem. Atıştırmalıkları da lezzetli.

Üçüncü önerim yine çok da büyük olmayan bir park: Huerto del Carlos. Burada da yanınızda getirdiğiniz içkinizi Al Hamra manzarasına karşı yudumlayabilirsiniz.

Son olarak biraz daha Albayzin'in öbür tarafında bir manzara noktası önerebilirim: San Cristobal. Buradan Granada'nın en uç noktalarına kadar panaromik fotoğraf çekmeniz mümkün.

Albayzin şehrin eski yerleşimi. Buradaki daracık sokaklarda özellikle akşam hava biraz serinleyince yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim. Öğlen saatlerinde sokaklarda hele ki arada merdiven çıkmak gerektiren Albayzin'de yürümeniz gerekirse siesta gibi bir kavramın neden olduğunu anlıyorsunuz. Öğlen 2'ye kadar direnebilirsiniz ama sonrasında güneş ve sıcak iyice mayıştırıyor. Bu gibi zamanlarda yukarıda saydığım mekanlarda mola vermek en iyisi.

Albayzin'in dar sokaklarında dolaşırken karşınıza bir çok sivil mimari eseri çıkacak. Zamanın önde gelenlerinin yaptırdıkları evler bunlar. Al Hamra Sarayı tarafında derenin yanında tarihi hamam ve Arkeoloji Müzesi yer alıyor. Gran Via de Colon'un öbür ucundaysa güzel bir park, Jardines del Triunfo sizi bekliyor.

Şehrin görece daha merkezi yerlerinde gezmek de çok keyifli. Granada Katedrali şehrin bu kısmında Gran Via de Colon'un öbür tarafında yer alıyor. Sokakların arasına serpiştirilmiş meydanlardan oluşan yapı burada da var. Mesela Plaza de Bib-Rambla etrafında kafeler olan güzel bir meydan. Bu meydanın etrafındaki kafelerde yerel lezzetler bulmanız da mümkün.

Biraz da genel bilgi:

- Otobüs Terminalinden şehir merkezine gelmek için SN1'e binebilirsiniz, otobüse binişte şoför 1.20 €'luk biletlerden satıyor.
- Triposo uygulaması size güzel bir offline harita sunacaktır onu da ihmal etmeyin.
- Ben konaklama için Airbnb'yi tercih ettim. Granada'da çok uygun fiyata güzel evler bulabilirsiniz. 
- Endülüs'ü gezerken "Endülüs'te Raks" şarkısını dinlemek keyifli oluyor tavsiye ederim. 

Fotoğraf Listesi:

1- Nazaries Sarayları içindeki avlulardan biri
2- Albayzin'deki Al Hamra manzaralı meydanlardan biri
3- Generalife Bahçeleri'nden bir kare
4- İnce işçiliğinin yanı sıra manzarasıyla da göz kamaştıran Al Hamra Sarayı'nın bir odasından
5- Carlos Sarayı'nın alt katı ve oval avlu
6- Le Chain Andalou'da izlediğim Flamenko dansından bir kare
7- Albayzin'in taş döşeli dar sokakları

Önerilen Sayfalar:

Lizbon - Fado'nun büyüsü
Beyrut'ta Gece ve Gündüz
Barcelona'da Gaudi'nin Peşinde Gezmek...
Şarm el Şeyh ve Kahire
Pembe Marakeş'te İki Gün
Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi
İstanbul'da Erguvan Peşinde...
Bosna Hersek Gezimiz: Saraybosna ve Mostar
Tahran'da Bir Gün
* Malta
* Malaga