11 Mayıs 2017 Perşembe

Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri

İlk planımda Granada'da 1 gün geçirmek vardı. Ama sonra umulmadık şeyler olunca (ülkede darbe yapmaya kalkıştılar, arkadaşımın izni ve uçaklar iptal oldu, Granada çok hoşuma gitti vs.) ben de bir gün daha kalmaya karar verdim. Lafı hiç gevelemeden söyleyeyim: Granada, Malaga'dan sonra cennet gibi geldi bana. Çok iyi durumda olmasa da tarihi dokusunu çok sevdim. 

Granada İspanya'yla Fas'ın karışımı bir şehir. Mimari doku Arap etkileriyle harmanlanmış ama Fas'ta değil Avrupa'da gezdiğinizi rahatça anlıyorsunuz. Fas kadar otantik değil de öyleymiş gibi yaptığını da. Daha hijyenik anlayacağınız. İnsanlar Fas'taki gibi yapışmıyorlar mesela, ortalık da çok daha temiz. Ama işte oradaki gerçeklik duygusu da yok burada (ben de ne emmeye geliyorum ne gömmeye :) ).

Granada'nın bu kadar popüler bir turizm merkezi olmasının sebebi tabii ki Al Hamra Sarayı. Ben de ilk günümü Al Hamra Sarayı'na adadım. Sabah erken kalkmak niyetindeydim lakin öyle yorulmuşum ki 11'i buldu kalkmam. 12 gibi vardım sarayın önüne, daha önce söylendiği gibi uzun bir kuyruk beni bekliyordu. Önceden internetten bilet almış olsam en fazla 5 dakika beklerdim ama bu sefer 45 dakika sıra bekledim. Aldığım bilet de 2'den sonra girmeye izin veriyor. Ben de yakınlardaki Mirador del Camen de los Martyres Parkına gidiyorum biraz vakit geçirmeye. Al Hamra'ya 400-500 metre mesafedeki bu park bi kaç saat ağaçlar ve havuzlar arasında dolaşıp keyif çatmak için ideal. Eğer gözlerinizi dört açarsanız etrafta dolaşan kuşları da görebilirsiniz.

Al Hamra Sarayı:

Saat 2 oldu bile. Gelelim Al Hamra Sarayı'na. Al Hamra Sarayı İspanya'nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri ve yoğunlukla mücadele etmek için özellikle meşhur Nazaries Sarayları kısmına sadece bilet alırken belirtilen zamanda girebiliyorsunuz. İçeri girince anlıyorsunuz niye böyle yapıldığını; alınan önlemlere rağmen sarayın daracık koridorları insan kaynıyor.

Günlerden pazar, Carlos Sarayı'nın alt katı 2.30'da üst katı 3.30'da kapanacak diye hemen oraya gidiyorum öncelikle. Alt kattaki eserler Arap döneminden kalma mermer, ahşap, cam ve dokuma ürünlerden günümüze ulaşan örnekler. Özellikle ahşap oymacılığı döneminde zirveye ulaşmış. Üst kattaysa İspanyol ressamların tabloları sergileniyor. Saraya gelecek olursak dikdörtgen yapının ortasında hafif ovalimsi avlusuyla Arenayı hatırlatan bu yapı diğer taraflarda görülecek Arap mimarisinin hiç benzemeyen tarzıyla tam bir tezat oluşturuyor. Hristiyanların şehri almalarından sonra inşa edilmeye başlanmış ama bitirilememiş bu saray için şehirde oturan Müslümanlardan toplanan vergiler kullanılmış. Benim özellikle  oval yapısı ilgimi çekti.

Bir sonraki güzergahım Alcazaba. 13. yüzyılda inşa edilmiş bu kalenin sadece kalıntıları günümüze ulaşmış olsa da aralarında gezinmek keyifli. Ayrıca şehir manzarası da güzel (birazdan ziyaret edeceğim sarayınki kadar olmasa da). Ayrıca içindeki bahçe de mola vermek için ideal. Dağlardan gelen suyla beslenen çeşmenin doldurduğu küçük havuzun suyunun soğukluğu da serinlemek için ideal.

Nazari Sarayları

İşte filmin en heyecanlı yeri geldi. Al Hamra'yı bu kadar önemli ve ilgi çekici yapan içiçe geçmiş üç kısımdan oluşan bu saray yapısı: Kraliyet Sarayı (Palacio Real), Karşılama Odaları Sarayı (Palacio de Comares) ve Aslanlar Sarayı (Palacio de los Leones ki burası sultanın özel bölümüdür).

15.30 için bi 10 dakika kadar sıra bekleyip içeri girince önce Mexuar kısmı çıkıyor karşıma. Hristiyanlardan sonra Şapel olarak kullanılan bu yapı Müslümanlar zamanında büyük toplantılar için ve mahkeme olarak kullanılıyormuş. Buradan Mersin Avlusu diye çevirebileceğimiz Patio de los Mortos bölümüne geçiliyor. Küçük gölet etrafındaki bitkiler nedeniyle bu isim verilmiş. İncecik kalem gibi sütunları izlemek büyük keyif.

Bir sonraki avlu ismini ortasındaki 12 aslanlı çeşmeden alan Aslanlı Avlu (Patio de los Leones). İşte en görkemli kısımlardan birisi burası. Sıra sıra dizilmiş sütunlar, sütun üstü ve tavan süslemeleri, mermeri iki boyutlu olmasına alıştığımız yüzeylerde üç boyutlu olarak kullanarak yaratılan ambians... Al Hamra Sarayı İslami sanatın doruk noktalarından biri olarak beliriyor karşımızda. Onlarca sütun olmasına rağmen bir hafiflik hissi veriyor ortam...

Sırada İki Kız Kardeş Salonu (Sala de las dos Hermanas) var. Bu kısmın tavanı da büyüleyici. Sarayın kadınlara has bu kısmına ismi zemindeki iki büyük mermer tabaka nedeniyle verilmiş. Ayrıca duvardaki süslemeler arasında görebileceğiniz Arapça yazı da Sultanın sünnet olan oğlu için yazılmış bir kaside. Buradan sonra mükemmel şehir manzarası olan içinde hamamı da barındıran kısım geliyor. Sarayı yaptıkları arazinin manzarasından da sonuna kadar faydalanmışlar.

Saraylardan çıktıktan sonra büyülenmiş gibiyim. Kendimi çıkıştaki bahçedeki banklardan birine atıp dinleniyorum bir süre. Stendhal Sendromu geçirmiyor da olsam bu kadar etkileyici bir yapı başımı döndürdü. Son kısımdaki Generalife Bahçeleri'ne kadar olan kısım da yeşilliklerden oluşuyor. Arada bir kilise, eski banyo kalıntıları, otel, kuleler ve sarayı çevreleyen duvarları geçiyorsunuz ve zamanında daha çok meyve bahçelerinden oluşan Generalife Bahçeleri'ne ulaşıyorsunuz. Aldığım komple bilet Nazari Sarayları, 5. Carlos Sarayı, Alcazaba ve bu kısmı içeriyor. Her bölüm için ayrı bilet de alabilirsiniz. Generalife Bahçeleri'ni görünce Müslümanların bu bölgeyi neden bu kadar sevdiğini anlıyorsunuz. Kuran'da cennet nasıl içinde ırmaklar akan, bahçeler yeşilliklerle dolu bir yer olarak geçiyorsa bu bölgeyi ele geçiren Müslümanlar da o dönem burayı cennet gibi görmüş olmalılar. Dağlardan gelen su, verimli yemyeşil topraklar, enfes bir doğa... Onlar da bu topraklara hakkını vermiş ve cennet gibi bir şehir yaratmışlar. Al Hamra İspanya'da görülmeyi en çok hakeden yerlerden biri. Bu arada Al Hamra Sarayı'nı gece de ziyaret edebilirsiniz. Yaklaşık 3 saatlik bir süreyi içeri girdikten sonra sarayda geçirmeye hazır olun, biletinizin hangi saate denk geleceğini de hesaba katarsak bir günün önemli bir kısmı bu Sarayı görmeye gidebilir.

Akşam için planım Flamenko izlemek. Flamenko izlemek için Le Chain Andalou isimli mekana geldim. Akşamüstü Al Hamra çıkışı  aldım akşam 22'deki gösteriye 10 €'luk bileti. (Mekan ismini Bunuel'le Dali'nin Endülüs Köpeği isimli meşhur kısa filminden alıyor merak edene). Gösteri yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Küçük bir mekan burası ama gösteri fena değildi.

Albayzin ve şehrin geri kalanı:

İkinci günümü şehir merkezine ve Albayzin kısmına ayırdım. Aslında kaldığım ev de Albayzin'de ve evden çıktıkça fırsat buldukça bu kısımda yürüme şansım olmuştu. Şehrin bu eski yerleşimi özellikle dar sokakları, eski evleri ve ummadığınız anda karşınıza çıkan meydanlarıyla dikkat çekiyor. Bu meydanlarda oturup Al Hamra'yı izlemek tıpkı Atina'da Akropol'ü izlemek gibi keyifli. Size 4 tane meydandan bahsedeyim de oralara kadar gitmişken şehrin tadını çıkarmaktan mahrum kalmayın.

Bu meydanların ilki San Nicolas Meydanı. Bu sevimli parkta günün hemen her saati oturup manzarayı izleyen, içen ya da müzik yapan insanlarla karşılaşabilirsiniz. Buranın Al Hamra manzarası şehrin en iyilerinden biri. Hemen alt tarafındaki kafe-restoranlarda oturarak da manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. (Mesela ben şimdi El Balcon San de Nicolas isimli mekandayım. Mekanın tek eksiği Wi-Fi'ın olmaması.)

İkinci meydan ilki kadar büyük değil ama o da çok keyifli bir meydan: Placeta de Carvajales. Burada keyif çatmak dışında meydanı arkanıza alıp sol tarafa devam ederek bulacağınız 4 Gatos isimli mekanda oturup bir şeyler içmenizi de tavsiye ederim. Wi-Fi'ı da var hem. Atıştırmalıkları da lezzetli.

Üçüncü önerim yine çok da büyük olmayan bir park: Huerto del Carlos. Burada da yanınızda getirdiğiniz içkinizi Al Hamra manzarasına karşı yudumlayabilirsiniz.

Son olarak biraz daha Albayzin'in öbür tarafında bir manzara noktası önerebilirim: San Cristobal. Buradan Granada'nın en uç noktalarına kadar panaromik fotoğraf çekmeniz mümkün.

Albayzin şehrin eski yerleşimi. Buradaki daracık sokaklarda özellikle akşam hava biraz serinleyince yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim. Öğlen saatlerinde sokaklarda hele ki arada merdiven çıkmak gerektiren Albayzin'de yürümeniz gerekirse siesta gibi bir kavramın neden olduğunu anlıyorsunuz. Öğlen 2'ye kadar direnebilirsiniz ama sonrasında güneş ve sıcak iyice mayıştırıyor. Bu gibi zamanlarda yukarıda saydığım mekanlarda mola vermek en iyisi.

Albayzin'in dar sokaklarında dolaşırken karşınıza bir çok sivil mimari eseri çıkacak. Zamanın önde gelenlerinin yaptırdıkları evler bunlar. Al Hamra Sarayı tarafında derenin yanında tarihi hamam ve Arkeoloji Müzesi yer alıyor. Gran Via de Colon'un öbür ucundaysa güzel bir park, Jardines del Triunfo sizi bekliyor.

Şehrin görece daha merkezi yerlerinde gezmek de çok keyifli. Granada Katedrali şehrin bu kısmında Gran Via de Colon'un öbür tarafında yer alıyor. Sokakların arasına serpiştirilmiş meydanlardan oluşan yapı burada da var. Mesela Plaza de Bib-Rambla etrafında kafeler olan güzel bir meydan. Bu meydanın etrafındaki kafelerde yerel lezzetler bulmanız da mümkün.

Biraz da genel bilgi:

- Otobüs Terminalinden şehir merkezine gelmek için SN1'e binebilirsiniz, otobüse binişte şoför 1.20 €'luk biletlerden satıyor.
- Triposo uygulaması size güzel bir offline harita sunacaktır onu da ihmal etmeyin.
- Ben konaklama için Airbnb'yi tercih ettim. Granada'da çok uygun fiyata güzel evler bulabilirsiniz. 
- Endülüs'ü gezerken "Endülüs'te Raks" şarkısını dinlemek keyifli oluyor tavsiye ederim. 

Fotoğraf Listesi:

1- Nazaries Sarayları içindeki avlulardan biri
2- Albayzin'deki Al Hamra manzaralı meydanlardan biri
3- Generalife Bahçeleri'nden bir kare
4- İnce işçiliğinin yanı sıra manzarasıyla da göz kamaştıran Al Hamra Sarayı'nın bir odasından
5- Carlos Sarayı'nın alt katı ve oval avlu
6- Le Chain Andalou'da izlediğim Flamenko dansından bir kare
7- Albayzin'in taş döşeli dar sokakları

Önerilen Sayfalar:

Lizbon - Fado'nun büyüsü
Beyrut'ta Gece ve Gündüz
Barcelona'da Gaudi'nin Peşinde Gezmek...
Şarm el Şeyh ve Kahire
Pembe Marakeş'te İki Gün
Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi
İstanbul'da Erguvan Peşinde...
Bosna Hersek Gezimiz: Saraybosna ve Mostar
Tahran'da Bir Gün
* Malta
* Malaga





28 Nisan 2017 Cuma

Malaga

Endülüs'ü gezmeye Malaga'dan başlayacak ve güney İspanya'yla beraber Fas'ın Tanca şehrini de planımıza dahil edecektik. Ancak Türkiye'de darbe olunca her şey birden değişti, arkadaşımın izni iptal oldu benim modum düştü vs. Sonunda ülke gittikçe daha kötüye giderken bir yandan internetten olayları takip edip diğer yandan gezmeye çalıştım. Malaga belki de bundan çok enteresan gelmedi bana.

Ulaşım:

Öncelikle Endülüs'ü gezecekseniz başlangıç için en uygun şehir Malaga çünkü çok yoğun bir havaalanı var, her yerden ulaşım çok kolay. THY de her gün Malaga'ya uçuyor. Havaalanından şehir merkezine gitmek için hemen çıkıştaki trene binip 4. ya da 5. durakta inebilirsiniz. Yaklaşık 10 dakika sürüyor yol. Bileti turnikelerden önceki makinelerden alabilirsiniz (çok kolay bir sistemi var ve ben 1.80 € ödedim). Bileti turnikede okuttuktan sonra sakın atmayın çünkü çıkışta bir daha okutacaksınız yoksa çıkamıyorsunuz.

Malaga'dan Granada'ya gitmek içinse merkeze 10 - 15 dakika yürüme mesafesindeki otobüs terminaline gitmeniz gerekiyor. María Zambrano tren istasyonunun hemen yanındaki bu terminaldeki makinalardan da şehirlerarası biletinizi alabilirsiniz; trenden daha hızlı, daha ucuz ve çok daha sık sefer var (yaklaşık saatte bir gibi ve makineden bilet alınca 11.43 €).

Gezilecek Yerler:

Malaga'da canlı bir sokak hayatı var. Gece gündüz (öğlen sıcağında biraz tenhalaşsa da) sokaklar cıvıl cıvıl. Öncelikle deniz kenarına bir bakalım. Limanın hemen kuzeyinde bulunan ve içinden iki tane geniş yol geçen park şehrin keyifli yerlerinden birisi. Araçlar biraz gürültü yapsa da bu parkı ağaçların altında öğlen sıcağında soluklanmak için kullanabilirsiniz. Parkın hemen doğusunda denize dik uzanan yürüyüş yolu hem şehrin plajlarına götürüyor hem de tam piyasa yapmalık ya da kafelerinde oturmalık bir yer. İki katlı bu yolun bitimine yakın doğuya doğru saparsanız Malaga'nın meşhur Malagueta Plajına ulaşırsınız. Doğuya doğru kilometrelerce giden kumsal üzerinde çok sayıda irili ufaklı, kimisi daha tenha koylar bulmanız da mümkün. Şehir merkezinde denize girilebilen şehirler ne şanslı...

Malagueta plajının başlangıcına geri dönelim şimdi ve denize sırtımızı verip kuzeye yürüyelim. Karşımıza İspanya'nın meşhur boğa güreşlerinin Malaga'daki merkezi olan La Malagueta Arena'sı çıkacak. 10 sene önce hayvan hakları konusunda çok da hassas değilken Madrid'te boğa güreşi izlemiştim içim kalkarak. Şimdi olsa böyle bir katliamı izlemeyi hayatta başaramam. Yine de meraklısı için mekanın yerini söyleyelim ve hemen üst taraftaki merdivenlerden tırmanmaya başlayalım. Bu merdivenler bizi hemen yukarıdaki Gibralfaro'ya çıkaracak. Aman diyeyim yanlışlıkla tepenin arkasına geçmeyin, o taraftan tepeye tırmanmak çok uzun bir yol yürümenizi gerektiriyor. Gibralfaro, hemen yan taraftaki tepede kurulu Alcazaba'yla beraber şehrin iki manzaralı tarihi kalesinden birine ev sahipliği yapıyor. Bu ikisi arasında doğrudan bağlantı yok o yüzden birinden çıkıp diğerine girmek gerekiyor. Neyse ki Alcazaba'ya çıkan bir asansör var yerini bulmak zor olsa da... İki yapıya birden bilet alabilirsiniz Roma Tiyatrosunun yan tarafındaki gişeden. Yolunuz Granada'daki Al Hamra'ya düşecekse ya da orayı gördüyseniz bu iki yapı da size çok sıradan gelecektir belirteyim.

Malaga'nın en meşhur ünlüsü Pablo Picasso. Şehirde onun adına açılmış ve eserlerinden bir kısmının sergilendiği bir müze de mevcut. Eğer Barselona'daki Picasso Müzesi'ni gezdiyseniz bu müze de sizi pek doyurmayacaktır. Fransa'daki Picasso Müzesi de sanırım çok daha kapsamlı bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor her ne kadar ben gittiğimde tadilatta olduğundan gezememiş olsam da... Yine de büyük bir Picasso hayranıysanız bu müzeyi de gezin derim. Ben gittiğimde bir de Pollack sergisine ev sahipliği yapıyordu müze.

Şehrin batısında yaklaşık merkeze 2 km. uzaklıkta şehrin en büyük camisi Mezquita de al-Andalus yer alıyor. Yerleşim yerlerinin arasındaki Fas mimarisinin etkisi sezilen bu cami 1000 kişiyi aynı anda alabilecek kapasitesiyle Avrupa'nın da en büyük camilerinden birisi. 50.000 kişiyle Endülüs bölgesinin en kalabalık Müslüman nüfusu Malaga'da yaşıyormuş.

Yeniden şehrin merkezine dönersek buradaki en etkileyici yapı Malaga Katedrali'ni görmenizi tavsiye ederim. Katedraller ibadet etmektense ziyaretçilerin para ödeyip gezmesi için yapılmış gibi Endülüs'te ya da günümüzde böylesi turistik yapılara dönüşmüş. Malaga Katedrali'ne 5 € ödeyip girdikten sonra kulesine çıkmak isterseniz bir 10 € daha ödemeniz gerekiyor. 1500'lerde başlayıp 200 yılı aşkın bir sürede bitirildiği için her kısmı farklı bir mimari tarza sahip bu katedralin özellikle iç sütunlarla çevrili altarı görülmeye değer bir kısım.

Taze meyve sebze ve envai çeşit et almak için Atarazanaz Pazarı'na gidebilirsiniz. Calle de las Atarazanas'ta yer alan bu kapalı pazarın mimarisi de ilgi çekici.

Yemek, Flamenko ve Hamam

Malaga merkezdeki sokaklarda dolaşıp lezzetli dondurmalarından yemeyi unutmayın. Kimi dondurmacılarda uzun kuyruklar da oluyor. Egzotik meyveler, Baileysli ya da şaraplı dondurma gibi daha önce tatmadığım lezzetler çok hoşuma gitti. Ayrıca El Pimpi meşhur restoranlarından biri orada yemek yemek ya da Vino Mio'da Flamenko izlemek de akşamlarınızı renklendirecek etkinlikler arasında. Vino Mio'ya önceden internet sitesinden rezervasyon yaptırmazsanız yer bulamayabilirsiniz haberiniz olsun.

Müslüman kültürünün önemli öğelerinden biri hamam kültürü de Malaga'da devam ediyor. Hammam Al Andalus gibi mekanlarda hem yıkanabilir hem de masaj yaptırabilirsiniz.

Yemek için bir diğer seçenek de tapasları yanında vejetaryen seçenekleri de bolca olan La Plaza. Plaza de la Merced'in etrafında sıralanan restoranlardan biri olan La Plaza'da WiFi da bulunuyor.

Endülüs'ün gülü Granada bir sonraki güzergahımız...

Fotoğraf Listesi:

1- Şehir merkezindeki sokaklar yazın insan kaynıyor
2- Merkezdeki parkın az üstünde palmiyeler
3- Malaga'da boğa güreşleri izlenebilen arena ve sağ üst tarafında deniz kenarındaki yürüyüş yolu.

Önerilen Sayfalar:
- İspanya'dan Portekiz'e uzanın: Lizbon - Fado'nun büyüsü
- İspanya'nın en keyiflisi: Barcelona'da Gaudi'nin Peşinde Gezmek...
- Güneyde Fas dolu dolu: Pembe Marakeş'te İki Gün
- Picasso Müzesi isteyenler: Paris'te İki Günde Ne Yedim?
- Barcelona'dan Madrid'e yataklı tren: Yataklı Trende Yolculuk








11 Mart 2017 Cumartesi

Malta

Akdeniz'deki adalar ne kadar ilgi çekici... Her ülke bizim gibi ada fakiri değil elbette; bi Yunanistan bi Hırvatistan adadan geçilmiyor. Ama bizdeki eksikliklerden biri 'Ada havası'nın az olması sanki. Şehirlerde boğulup duruyoruz. Malta bu açıdan nefes alınabilecek bir ortam sunuyor. 3 adadan (Malta, Gozo ve Comino) oluşan bu ülkeyi en çok Kıbrıs'a (güneyi bilmiyorum ne yazık ki kuzeyden bahsediyorum) benzettim.

Haziran 2016. Malta'ya iner inmez biraz bekleyip bizi kalacağımız eve götürecek taksiye atlıyoruz. Airbnb'den şehrin en merkezi yerlerinden biri olan San Gilian'da tuttuğumuz eve havaalanından 30 Euro'ya gidiyoruz. Haziran ortasında 4 kişi 3 oda 1 salon kocaman eve 2 geceliğine 280 Euro ödedik. Biraz daha erken bakmış olsak belki daha uyguna bulabilirdik ama kaldığımız ev gayet merkezi ve ihtiyaçlarımızı karşılamaya uygundu.

Comino Adası:

Eve yerleşip hemen çıkıyoruz dışarıya. Doğru düzgün bir planımız yok; ilk gün karşımıza çıkan tur satıcısının gazıyla yarım günlük Comino Adası turu alıyoruz. Ertesi gün de yine aynı firma ile Gozo'yu gezeceğiz. Gozo Sightseeing markalı turları tavsiye etmiyorum; diğerleri nasıldır bilmiyorum ama bu firma ne saatlerine uyuyor ne doğru düzgün organizasyon yapabiliyor... İlk gün 5 dakika denilen otobüsü yarım saat ertesi gün 1 saatten fazla bekledik. İlla İndi-Bindi tur alacaksanız başka firmayı deneyin derim.

Comino üzerinde doğru düzgün yerleşim olmayan, Malta'nın 3 adasının en küçüğü. Yürüme - yüzme mesafesinde Cominotta var bi de ama o daha çok kayalık. Meşhur Blue Lagoon'u görmek için gittik bu adaya. Blue Lagoon'un denizi çok güzel bir mavi tonunda. Plaj yok ama şezlonglar var tüm gün 10, yarım gün 5 €'ya kiralamak için. Blue Lagoon'a yürüme mesafesinde bir plaj daha varmış ama oraya gitmeye uğraşamayıp bu küçük yerde sıkış tepiş yüzmeyi tercih ettik biz. Denizin en kötü tarafı siyah deniz analarıydı. Yüzerken bana dokunan bi tanesi omzumu fena yaktı; 24 saat sonra hala acısını hissedebiliyordum. Velhasıl-ı kelam Blue Lagoon çok da matah bi yer değil. Biz de akşamüstü turun dönüşünü beklemeden 68 yaşındaki çılgın kaptan Toni'nin botuna atlayıp dönüyoruz. Dönüş yolunda Toni Comino'daki mağaraları da gezdirdi sağolsun. Espriler, şakalar eşliğinde Valetta'ya bıraktı bizi.

Valetta

Valetta Malta'nın başşehri. Toplam nüfusu 400.000 olan Malta'da şehir denilen yerler daha çok ilçe - kasaba ayarında yerler tabii ki. Kimileri birbirine bitişik... Valetta da bugünlerde turistlerin en çok tercih ettiği, kafeler-restoranlar, hediyelik eşya mağazaları ile dolu, etrafı surlarla çevrili bir şehir. Zamanında Osmanlı'nın kuşattığı ama ele geçiremediği Malta'da, kuşatma sırasında üstün başarı gösteren şövalye de Valette anısına bu isimle anılıyor. Pazar günü bir kez daha geleceğimiz Valetta'da San John Kilisesi, Lascaris War Room ve Ulusal Arkeoloji Müzesi gezilecek yerler arasında. Ama beni en çok binaları ve sokakları çekti. Mdina kadar iyi korunmuş olmasa da mimarisi çok hoş kendine has öğeler taşıyan bir yer Valetta: Cumba benzeri çıkıntı kısımlar, rengarenk kapılar, Malta taşının yarattığı bir örnek kum rengi doku...

Valetta'da ayrıca asansörle de inilebilen Waterfront bölgesinde güzel restoranlar var. Biz ikinci gece Pepe Nero isimli mekanda güzel bir yemek yedik. Et, deniz mahsulleri ve makarna yanında güzel pizzaları ve başlangıç olarak lezzetli hamur işleri de olan bir yer Pepe Nero. Malta genel olarak İstanbul'un kalbur üstü semtleri ayarında fiyatlar sunan bir yer. Misal House Cafe ya da Midpoint gibi düşünebilirsiniz mekanlardaki fiyatları. Şarap düşük vergiler nedeniyle bizdekinin yarısından daha ucuza içilebiliyor.

Gece Hayatı ve Sen Gilian

Kaldığımız yer gece hayatının merkezi kabul edilen Paceville'e çok yakın San Gilian'da. İlk akşam yemeği için tercihimizi bu bölgeden yana kullanıyoruz. Two Buoys isimli deniz kenarındaki mekanda yemekler hem çok lezzetli hem de fiyatları yine yukarıda dediğim ayarda: İki tabak makarna, bir tabak pancarlı, kuşkonmazlı salata (sosuyla çok lezzetli olmuştu, kesinlikle tavsiye ediyorum), bir şişe şarap ve bir mantarlı kroket 60 €'ydu.

İlk gece yorgun olduğumuz için gece hayatına bakma şansımız olmadı ama cumartesi gecesi yorgun olsak da mekanları ziyaret ettik. 30 yaş altı, dans etmeyi seven kişiler için eğlenceli olma ihtimali olan mekanlar var ama biz pek eğlenemedik açıkçası gittiğimiz yerlerde: Alanya'daki mekanlar gibiydi ortam. Havana isimli mekan biraz farklı gibiydi ama onun yaş ortalaması da öyle yüksekti ki biz bile rahatsız olduk :) Netice itibariyle pek benlik bir gece hayatı yok Malta'nın ama test etmek isteyenler için LOVE yazısından yukarı çıktıktan sonra kalabalığı takip etmeniz yeterli.

Gozo Adası:

İkinci gün sabah otobüse atlayıp Cirkewwa'ya gidiyoruz. Tur otobüsü o kadar çok dolaşıyor ki bizim Gozo'ya varıp tura başlamamız 11.30'u buluyor. İlk gittiğimiz yer Ramla Bay isimli plaj. Hafif çırpıntılı olsa da güzel bir denizi var Ramla'nın. Kırmızı kumlar sıcakta alev alev olmuş ayaklarımızı yakıyor. Deniz ilk girdiğinde soğuk ama sonra alışıyorsun (kime göre neye göre tabii bu lakin ben ki soğuk denizi sevmem ben bile girebildim). Sahil geniş olduğu için sıkış tepiş bir durum da yok Blue Lagoon gibi. Denizde bazı yerler taşlık sadece ama deniz anası olmaması dahi tek başına bu kusuru kapatabilir. Plaj - deniz tatili isteyenler bu plajda gün boyu keyifle takılabilir acıkıp susadıklarında girişteki kafede takılabilirler.

Ramla'da tarife saatinden 10 dakika  önce durağa vardığımız indi bindi otobüsü bizi güneşin altında 1 saat bekletince sinirlerimiz tepemize çıkıyor. Lanet olsun sana Gozo Sightseeing! Şoförleri de kaba zaten. Calypso'nun mağarası bir sonraki durağımız ama manzarası dışında pek bir şey yok burada. Sonrasında vaktimiz azalınca tek atışlık hakkımızı Dwejra'dan (Azura's Window) yana kullanıyoruz ve çok memnun kalıyoruz. Bu doğa harikasında Game of Thrones'un bazı kısımları çekilmiş. (Mart 2017'de ne yazık ki Azura's Window çöktü. Artık böyle bir yer yok). Küçük havuzda yüzmek çok keyifli ama yan taraftaki Inland Sea denilen kısım da çok güzel. Kayaların içinden yüze yüze karşı tarafa geçebileceğiniz bu mağara zamanında belli ki korsanlara sığınaklık görevi görmüş. Bu su tüneli boyunca rengarenk duvarları ve katman katman tavanı izlemek çok keyifli. 1.30 saate yakın vakit geçiriyoruz burada. Biraz daha vaktimiz olsa biraz daha kalınır öylesine keyif alıyoruz. Tabii bu arada adanın merkezi olan Victoria'yı ve Ggantija Tapınağını gezme şansımızdan oluyoruz ama keyfimiz gayet yerinde. Keşke daha erken Gozo'ya varıp araba kiralasaydık o zaman her yeri görebilirdik.


Malta Adası:

İlk gün Comino ikinci gün Gozo'yu gezdikten sonra son günü en büyük ada olan Malta adasına ayırdık. Yine 10 gibi çıkabildik yola. Bu sefer araba kiraladık. Yaz sezonu, yine son anda, navigasyon cihazı olan otomatik vites eski bi arabaya 85 € ödedik ama başka türlü adayı gezemezdik. Navigasyon cihazı çok tırt çıktı almasak daha iyiymiş. 
Aracı iki kişi de kullanabilir diye ekstra para da ödemesek olurmuş.

Pazar sabahı önce pazarı ve rengarenk tekneleriyle meşhur Marsaxlokk'a (sanırım Marşalok diye okunuyor) gidiyoruz. Kahvaltı için zar zor bir yer buluyoruz ama tek başına mekanı işletmeye çalışan kadın omleti yakıp bizi biraz fazla bekletince kahvaltıdan bi keyif alamıyoruz. Zaten doğru düzgün kahvaltı servisi yapan bir mekan da yok ortalıkta. Marsaxlokk'ta fiyatlar adanın geri kalanından yaklaşık %20 daha pahalı. Pazar yeri bizdeki pazarları pek aratmıyor. Pazar gezmeyi seviyorsanız ziyaret edebilirsiniz ama beklentinizi çok da yüksek tutmayın.

Valetta'dan yukarıda bahsetmiştim. Valetta'nın ardından rotayı Mdina'ya kırıyoruz. Mdina (Emdina diye okunuyori) eski şehir merkezi ve sessiz bir şehir olarak tanınıyor. Çok iyi korunmuş restore edilmiş sokaklarında gezmek çok keyifli. St Pauls Katedrali'ni mutlaka görün çok güzel süslemeleri var. Biz ufak bi kahve molasını Palazzo de Piro'nun adaya tepeden bakan bahçesinde veriyoruz. Tatlıları lezzetli bir mekan burası. Mdina'da ayrıca Domus Romano ziyaret edilebilecek yerler arasında.

Megalitik Tapınaklar:

Malta'nın en meşhur yerleri arasında kocaman kayalardan MÖ 3000 yıllarında yapılmış tapınaklar da yer alıyor. Malta ve Gozo'da böyle yedi tapınak var. Biz vakit darlığı nedeniyle sadece Hagar Qim Tapınağını ziyaret edebildik ve çok beğendik. Girişindeki 4 boyutlu sinemada yedi dakikalık bir filmle tapınağın tarihi ve yapılışı anlatılıyor. 20 tonu bulabilen kayaların taşınma hikayesi de çok ilginç. İngiltere'deki Stone Hedge gibi dünyadaki ilk dini yapılar arasında yer alıyor Hagar Qim. Türkiye'ye dönünce Urfa'daki Göbeklitepe'yi en kısa zamanda ziyaret etme isteği uyandırdı Hagar Qim bende. Bir daha Malta'ya gelirsem ayrıca diğer megalitik tapınaklara da daha fazla zaman ayırırım.

Blue Grotta:

Gezimizin son saatlerini Blue Grotta'ya ayırdık. Vaktimiz olmadığı için bot turuna katılamayacaktık ama zaten dalgalar nedeniyle bot turu iptal edilmiş. Biz de yukarıdan bakmakla yetindik bu doğa oluşumuna. Malta'da kat kat kayalar, mağaralar, oyulmuş yüzeyler çok ilgi çekici.

2.5 gün Malta'ya yetmedi ne yazık ki. Keşke 1-2 günümüz daha olsaydı. Bir daha gelecek olursam Gozo adasını arabayla gezip Arkeoloji Müzesini ve Valetta'daki yeraltı sığınaklarını gezer, kalan tapınaklara daha fazla vakit ayırıp botla adanın değişik yerlerini keşfe çıkarım. Bakalım bir daha ne zaman yolumuz Malta'ya düşecek?

Fotoğraf Listesi:

1- Malta'nın başkenti Valetta şehri
2- 2017 Mart'ında çöken Azura's Window
3- Valetta sahili
4- Gozo Adası'nda Azura's Window'un yanındaki küçük havuz. O renk cümbüşü yosun değil rengarenk taşlar.
5- Blue Grotta
6- Hagar Qim Tapınağı

Önerilen Sayfalar:
* Hem bir Blue Lagoon'a evsahipliği yapan hem de Game of Thrones'un çekildiği başka bir ada: İzlanda
* Akdeniz'de bir başka ada: Kıbrıs
Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento
Kıbrıs'ın Kaleleri ve Yiyelim İçelim
* Ege'den iki ada:
Gökçeada
Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
* Hint Okyanusundan bir ada: Zanzibar

20 Şubat 2017 Pazartesi

Ulm ve Blaubeuren


Ulm şehri Almanya'nın turizm merkezleri arasında pek geçmez. Beni günübirliğine bu şehre iten iki şey oldu Lionman (Löwenmensch) ve Blaubeuren.

Duvarlara çizilen hayvan resimleri belki daha eski zamanlara tarihlenebilir lakin Ulm'daki 40.000 yıllık olduğu düşünülen Aslan Adam heykelini bu duvar resimlerinden ayıran en büyük özellik aslanla insanı birleştiren bir yaratıcılığın ilk örneklerinden olması. Soyut düşünme yeteneğinde bir sonraki seviyeyi gösteren bu adım, adeta homo sapiens'in artık çok daha ileriye gideceği zamanları müjdeliyor.

1930'larda Ulm yakınlarında bir mağarada bu heykelin ilk parçaları keşfedildikten kısa bir süre sonra çıkan 2. Dünya Savaşı parçaları bir süre gözden uzak tutuyor. Savaş sonrası yeniden ilgi gösterilen parçalar yıllar sonra bir araya getirildiğinde ortaya bu heykel çıkıyor ancak sadece şimdikinden daha eksik bir şekilde. O zamanlar arslanın cinsiyeti konusunda yaşanan belirsizlik sonraki yıllarda aynı mağarada yapılan yeni kazılarda bulunan parçalarla netleşiyor: Arslan erkek.

Mamut dişinden yapılan bu heykel dışında bu mağarada ve etraftaki diğer mağaralarda hayvan heykelleri ve kemikleri de bulunuyor. Ne yazık ki bugün bu heykelin anlattıkları muğlak. Ancak yine de bugün bu heykel sayesinde 40.000 yıl önce yaşamış insanların zihinsel seviyeleriyle ilgili daha fazla bilgi sahibiyiz. (Arslan Adam'la ilgili E.H. Gombrich'in sanat tarihi üzerine enfes kitabı Sanatın Öyküsü'nde daha fazla bilgi bulabilir homo sapiensin bugünkü durumuna gelmesinde yaşadığı bilişsel değişimle ilgiliyse Yuval Noah Harari'nin Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens kitabını okuyabilirsiniz.)

Arslan Adam heykeli merkezdeki Ulm Müzesi'nde. Müzede biz gittiğimizde Avrupa'daki dinler tarihi üzerine bir sergi daha vardı. Ayrıca modern sanat katındaki tablolar da konuyla ilgili olanları cezbedebilir.


Eski Ulm kısmında turistlerin en çok ilgi gösterdiği iki yapı göze çarpıyor: Ulm Katedrali ve Belediye Binası. Ulm Katedrali bugun hala en yüksek katedral kulesi ünvanını elinde tutuyor. Biz üşendiğimiz için 768 basamaklı bu kuleye tırmanmadık ama içi de dış süslemeleri kadar etkileyici bir yapı. The Rathaus'sa (Belediye Binası) özellikle üzerindeki süslemelerle ilgi çekiyor. Altı köşeli yıldız kullanılsa da Türkiye bayrağı da var üzerinde diğer belli başlı bayrakların yanında. Üzerindeki astronomik saat de ilgi çekici. Ayrıca bağıran adam heykeli de hemen girişin üzerinde köşede yer alıyor.

Eski Ulm hemen nehrin kenarında iyi korunmuş küçük bir kısım. Restore edilmiş evler arasında özellikle zamanında Dünyanın En Eğik Oteli seçilen Schiefes Haus hemen derenin kenarında hoş bir bina. Ayrıca Balıkçı Köyü Ficherviertel kısmında dolaşırken de güzel evler göreceksiniz. Albert Einstein'ın doğduğu ev de Ulm'da unutmayın.
Ulm'a veda edip yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki Blaubeuren'a geçiyoruz. Burası küçük kendi halinde bir kasaba ama özellikle Blautopf (Mavi tencere?) isimli su kaynağı bizi buralara çekti. Gördüğünüz resimlerdeki mavi tonu gölün kendi rengi. Nasıl oluyor da bu kadar mavi oluyor çözemedim ama kenarında ağzınız açık bakabilirsiniz Blauetopf'a.

Blauebeuren kasabasının sokaklarında gezmek de çok eğlenceliydi. Küçük Venedik denilen derenin kenarındaki evler, 1400'lerden kalma bugün kütüphane olarak kullanılan ev, yine aynı yıllardan kalma zamanında psikopos için inşa edilen bugünse belediyenin sahip olduğu yapı... Sokakları boş olsa da gezmesi keyifli bir yer Blauebeuren.
Almanya'nın guneyine yolu düşenlere tavsiye ederim.

Fotoğraf Listesi:

1- Arslan Adam
2- Schiefes Haus 
3- Rathaus - Belediye Binası
4- Yanında eski su değirmeniyle Blauetopf
5- Blauetopf'un mavisi

Önerilen Sayfalar:
Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Gün
Baden Baden ve Strasbourg
Lüksemburg
Brüksel ve Art Nouveau
Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht

26 Ocak 2017 Perşembe

Heildelberg

Almanya'nın küçük şehirlerinden biri olan Heildelberg'e bir boşumuzda günübirlik ziyaret şansı elimize geçince kaçırmadık. 150.000'lik nüfusunun 30.000'ini üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bu romantik şehri her sene yüzbinlerce turistin ziyaret etmesine şaşırmadım açıkçası; yüz yıllar öncesinin havasını çok güzel korumuş bir şehir var karşımda. 1386'da kurulan Heildelberg Üniversitesi Almanya'nın en eski üniversitesi. Zaten şehri bu üniversite domine ediyor.

Gezilecek Yerler:

Çok da büyük bir şehir olmayan Heildelberg'te ziyaret edilecek yerler hep yürüme mesafesinde. Öncelikle Heildelberg Kalesi'ne çıkıyoruz 7 €'luk tren artı kale giriş biletiyle. İnişte yürüye yürüye indik kaleden çok da uzun değil yolu. Kale zaman içindeki bombalamalar, saldırılar, düşen yıldırımlar ve zamanın yıpratıcılığına rağmen gayet iyi durumda. Kalenin içinde meraklısı için ücretsiz Eczacılık Müzesi de yer alıyor. Ayrıca dünyanın en büyük ahşap şarap fıçısı da kalenin içinde görülebilir. Kalenin manzarası da çok güzel. Şehrin o tarihi dokusu buradan çok güzel izlenebilir.

Kaleden aşağıya küçük Kornmark Meydanına iniyor yol; ordan iki adım yürüdüğünüzde de şehrin büyük meydanı Marktplatz'a çıkıyorsunuz. Tarihi şehir işte burada batıya doğru trafiğe kapalı şekilde uzanan Hauptsrtasse Caddesi ve caddenin sağlı sollu etrafındaki sokaklardan oluşuyor. Marktplatz'da şehrin en ünlü katedrali Heiliggeistkirche yer alıyor.

Cadde boyunca yürürken solunuzda kalacak Augustinergasse'yi sakın pas geçmeyin. Bu sokakta Heildelberg'in bence en ilginç yerlerinden biri olan Öğrenci Hapishanesi "Karzer Student Prison" bulunuyor. Demiştim ya Heildelberg demek üniversitenin çok baskın olduğu bir şehir demek. İşte 1700'lerden 1914'teki Birinci Dünya Savaşı'na kadar bu bina öğrenciler için özel hapishane olarak kullanılmış. Öğrenciler dışarıda bir suç işlediklerinde (ağır olmayan suçlardan bahsediyorum mesela sokaklarda gürültü yapmak, polis memuruna hakaret, aşırı alkol alıp olay çıkarmak vs.) cezaları üniversiteye bağlı bu binada veriliyormuş. Öğrenciler cezalarını çekerken üniversiteye içeriden bağlı kapıdan geçip derslerine devam edebiliyorlarmış lakin sonrasında yeniden bu binaya gelmek şartıyla. Bir günden dört haftaya kadar verilen cezalara çarptırılmak biraz da öğrenciliğin şanından olmuş ilerleyen yıllarda; Heildelberg Üniversitesine gelip de bu binada hapis yapmadan mezun olana iyi gözle bakılmazmış. İşte şimdilerde müzeye dönüştürülmüş bu ilginç yapıyı ziyaret edip hikayesini okumak, duvarları resimlerle doldurulmuş odalarındaki ortamı görmek çok ilginçti.

Barlar, kafeler, envai çeşit dükkanlar arasında yürüyüp caddeyi bitirdikten sonra nehir kenarına inebilirsiniz. Neckar Nehri kıyısına kurulmuş Heidelberg'de yapılabilecek en keyifli aktivitelerden biri nehrin iki tarafında yürüyüş yapmak. Özellikle karşı taraf daha güzel bir yürüyüş yoluna sahip.

Doğuya tekrar geldiyseniz tarihi köprüyü görmüş olmalısınız. Alte Brücke (The Karl Theodor Köprüsü) şehrin ilk taş köprüsü ve 1788'de inşa edilmiş. Köprünün hemen girişinde yer alan elinde ayna tutan maymun heykelindeki aynaya dokunmak zenginlik getirir diyorlar, benden söylemesi. Maymunun parmaklarına dokunursanız Heildelberg'e bir daha geliyormuşsunuz, hemen yandaki farelere dokunursanız da çok çocuğunuz olurmuş. Biz neresine dokunduk acaba heykelin?

Köprüden karşıya geçerseniz biraz dik bir şekilde tırmanan Filozof Yolunu bulacaksınız. Biz yukarıdaki düz yola kadar çıktık. Bu tırmanış boyunca mola verip karşıdaki güzel manzarayı izleyebileceğiniz dinlenme-seyir terasları yapmışlar. Almanlar malum en çok düşünürleriyle meşhur bir toplum; zamanında büyük filozoflar Heildelberg'e gelip bu yol boyunca tepelere doğru yürüyüşe çıkarlarmış. 

Akşam olurken ayrılıyoruz Heidelberg'den. Bakalım maymunun neresine dokunmuşuz?

Fotoğraf Listesi:

1- Öğrenci Hapisanesindeki odalardan biri
2- Heidelberg Kalesi
3- Dünyanın en büyük ahşap şarap fıçısı
4- Kaleden şehir manzarası
5- Bu da öbür yakadan, filozof yolundaki seyir teraslarının birinden Heidelberg

Önerilen Sayfalar:

Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Gün
Baden Baden ve Strasbourg
Lüksemburg
Brüksel ve Art Nouveau
Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht


2 Aralık 2016 Cuma

İzlanda

Daha önce İzlanda'ya gitmiş bir arkadaşım "Dünyanın 10 milyon önceki halini görmeye hazır ol" demişti İzlanda için. Alıştığınız coğrafyanın dışında bir ülke görmek isterseniz her türlü zorluğa rağmen İzlanda'ya gidin, pişman olmayacaksınız. 2016 yılında yaz ve kış olmak üzere iki kez İzlanda'yı ziyaret ettim. Bu iki geziden yola çıkıp ne var ne yok anlatayım biraz:

Ulaşım:

İzlanda'ya Icelandair ve Wow gibi ülkenin havayollarıyla ulaşabilirsiniz; Wow ucuz bilet satan havayolu ama kabin bagajı için bile ekstra para istiyor. Türk Hava Yolları uçmuyor henüz o yüzden Avrupa'dan aktarma yapmanız gerekiyor. En çok aktarma İzlanda'nın 1944'te bağımsızlığını ilan ettiği Danimarka'nın başkenti Kopenhag ve diğer İskandinav şehirlerinden ama Almanya ve Hollanda'dan da uçuşlar var. Air Berlin haftada bir kaç sefer uygun fiyatlı bilet sunuyor Almanya'dan, ben kışın Berlin'den Air Berlin'le geldim. Unutmamanız gereken şey uluslararası uçuşlar Keflavik Havaalanına yapılıyor, Reykjavik değil. Havaalanında indiğinizde Reykjavik Excursions'ın otobüsleri Reykjavik merkeze yaklaşık 45 dakikada ulaşım sağlıyor. İzlanda'yı gezmek için araba kiralamak en mantıklı yollardan biri ama turlarla da gezebilirsiniz.

Pahalılık:

İzlanda'yla ilgili biraz araştırma yaparsanız ülkenin ne kadar pahalı olduğunu duyacaksınız. Kuzey Avrupa ülkeleri pahalıdır, küçük ada ülkeleri pahalıdır; Kuzey Avrupa'daki küçük ada ülkesi İzlanda gördüklerim arasında en pahalısıydı diyebilirim.

Kasım 2016'da parite 120 İzlanda Kronu = 1 € şeklindeydi. Burdan TL çevrimini yapabilirsiniz.

Pahalılığın en önemli sebebi ülkede bir çok şeyin ithal ediliyor olmasıysa diğer bir sebebi de turizmin coşmuş olması. Mesela markette 1 kilo ıspanak 75 TL'ydi. Ya da herhangi bir mekanda bir bira içeceğinizde 30 lira çok normal bir fiyat. Günlük turlar 100 - 200 Euro civarı. Konaklama derseniz yazın 10 kişilik hostelde ranzada yatmayı göze alırsanız en ucuzu 50 €'dan başlıyor ki 100 €'ya ranzada yatmanız da gayet normal bir durum. Diğer fiyatları da burdan tahmin edin artık.

Alışveriş için Bonus marketlerini bulmaya çalışın; en uygun fiyatlı ürünler orada. Kışın 11'de açılıyormuş haberiniz olsun.

Bir kaç ürünün de fiyatını yazayım (fiyatlar kişi başıdır). Balina gözlem turu 9900 kron. Golden Circle turu 10500 kron. Jökursarlon turu 18900 kron. Havaalanından Reykjavik'e gidiş dönüş 4000 kron. Kuzey Işıkları turu 6400 kron. Blue Lagoon git gel 4200 kron. Blue Lagoon Premium giriş 80 Euro. Turlarda basit bir sandviç 1200 kron civarı. (Biz turlar için Bonus'tan alışveriş yapıp evde hazırladığımız sandviçleri yanımızda götürdük.) Herhangi bir mekanda 33'lük bira ya da bir kadeh şarap 1000 - 1500 kron.

Ayrıca alkol de pahalı olduğundan ya yanınızda getirin ya da duty free'den alışveriş yapın derim.

Alışveriş: 

İzlanda'dan alabileceğiniz hediyelik eşyalar arasında bence en güzeli lopapeysa. İzlandalı kazağı diyebileceğimiz Lopapeysa'dan ben aldım mı? Hayır. 250 Euro civarı fiyatı bana çok pahalı geldi çünkü, ama güzel bir kazak. İzlanda'nın pahalı olduğunu anlattım ya mesela buzdolabı magneti 8-9 Euro civarı, tişört yaklaşık 30 euro. 

Konaklama:

Biz tercihimizi şehir merkezindeki evlerden yana kullandık. Airbnb'den kiraladığımız ev 2 odalı ve tam merkezdeydi. Geceliği 150 €'ydu ve bölgedeki evlerin önemli bir kısmı doluydu. 3-4 kişi kalınacaksa Airbnb evleri en uygun seçenek gibi görünüyor; çiftler için de makul evler bulunabilir.

Gece hayatı için Laugavegur Caddesi'ni şehrin merkezi kabul edebilirsiniz. Özellikle haftasonu 12'den sonra önünde kuyruk olan mekanlar hep bu caddede ya da caddeyi kesen yan sokaklarda. American Bar mesela yaş ortalaması 20-25 civarı olan bir mekan. Girişte bir tek yaş kontrolü yapılıyor onun dışında bir problem görmedim.

Hallgrimskirkja da merkezdeki meşhur kilise. Laugavegur'a yürüme mesafesinde olan bu kilise etrafındaki yerler de gayet merkezi yerler.

TURLAR:

Golden Circle Turu:

Bu tur Reykjavik etrafında bir günde bir çok yeri görmenizi sağlayan tur. Biz bu turu aynı zamanda İzlanda'da yaşayan ve turlar düzenleyen dostum Çağlar'la yaptık. Reykjavik'ten başlayıp yine Reykjavik'te biten ve yaklaşık 300 km. yol yapılan bu tur boyunca önce Thingvellir ziyaret ediliyor. Th için başka bir harf var İzlandacada o yüzden şaşırmayın farklı bir isim görünce. Burası 1000 sene önce dünyadaki ilk parlamentonun toplandığı yer olması dışında 1944'te savaş sonrası İzlanda'nın Danimarka'dan bağımsızlığını ilan ettiği anlaşmanın da imzalandığı yer. 930'da İzlanda'da yaşayan Vikinglerin temsilcileri burada bir araya gelip kanunları belirlermiş. Bir çok önemli olay da burada kararlaştırılmış, mesela M.S. 1000'de İzlanda'nın Hristiyanlığı kabul edişi gibi. (Kısa bir tarih notu daha: Odin ve Thor gibi eski Tanrılara tapanlar bu tarihten sonra da bir süre varlıklarını devam ettirmişler ama sonra onlar da Hristiyan olmuş.) Şimdilerde bu parlamentodan herhangi bir kalıntı yok ortada ama bu tarihi dışında da doğal yapısıyla ilgi çeken bir yer Thingvellir. Amerika kıtasıyla Avrupa kıtası teknotik tabakalarının her sene 2 santim ayrıldığı yer tam buradan geçiyor. İzlanda adasının ortaya çıkışı başlı başına bu harekete bağlı gerçekleşmiş. Bundan 16-18 milyon yıl önce iki kıta tabanı ayrılırken patlayan yanardağ koskoca adayı oluşturmuş. Şimdilerde zaman içinde oluşmuş yarığın ilerleyişi de görülebiliyor; bir zamanlar yürüyüş yolu olan kısım ufak bir çöküşle anlaşılıyor ki altı boş bir yola dönüşmüş. Bugün bu kısım boyunca ahşap yürüyüş yolu yapılmış durumda. Ayrıca dereleri, gölleri ve şelaleleri ile de burada vakit geçirmek isteyenler için hoş bir ortamı olduğunu belirteyim. Dalış yapmak, şnorkelle yüzmek bile mümkün soğuğa dayanıklı bünyeler için.

Normalde turların uğramadığı yan taraftaki kamp yerine de götürüyor Çağlar bizi. Çadır kurulabilen bu kısım balık tutmak ya da doğada keyif çatmak isteyenler için ideal bir yer (geceliği çadır başına 10 €, ödeme akşamları dolaşan izcilere yapılıyormuş).

Bir sonraki ziyaret edeceğimiz doğa harikası Avrupa'nın debisi en büyük şelalesi Gullfoss (Altın Şelale diye çevirebilirsiniz). İzlanda'yla ilgili ilginç bir durumu anlatıyor Çağlar bize: Bu büyük şelalenin bir sahibi var. Zamanında etrafı çevrelediği yeri sahiplenen insanoğlu birazdan gideceğimiz volkanik krater gölünü ve gayzerin olduğu alanı da sahiplenmiş. İçlerinde bir tek volkanik göle girişte bilet kesiliyor olsa da böylesine önemli doğa harikalarının özel mülk olması ilginç geldi bana. Yine de el değmemiş bir ortamı var Gullfoss'un.

Sırada Geysir denilen bölge var. Bu kısım gayzeriyle meşhur ve hatta gayzer kelimesi bu bölgeden, önce İngilizceye oradan da Türkçeye geçmiş. Gökyüzüne sıcak su fışkırtan bu kuyulardan gayzere ismini veren Geysir ne yazık ki şimdilerde su fışkırtmıyor. Zamanında içine sabun tozu dökülünce daha hızlı ve fazla fışkırdığı keşfedilmiş, bu işlem aşırı yapılınca da gayzer tıkanmış diyorlar. Yine de Geysir gibi 70-80 metreye ulaşamasa da yan taraftaki Strokkur kuyusu her 4-6 dakikada bir yaklaşık 10 - 15 metreye su püskürtüyor.

Normalde Golden Circle turu bu kadar ama Çağlar bizi yakınlardaki volkanik krater gölüne de götürüyor. Özel mülkiyete ait olduğu için bilet alıp giriyoruz kraterin etrafında tur atmaya. Yeraltı sularıyla beslenen gölün derinliği 50 metreyi buluyormuş.

Güney İzlanda Gezisi:

İzlanda'nın en kolay gezilecek kısmı güney kıyıları. Reykjavik'ten başlayıp sahil boyunca doğuya devam eden hattı takip ederseniz, Golden Circle'da bahsettiklerimiz dışında öncelikli en batıda Keflavik'in tam altında Blue Lagoon'u görebilirsiniz. Biz Blue Lagoon'u yazın ziyaret etmeyip kışa bıraktık çünkü randevular hep dolmuştu. Bir kaç gün öncesinden bilet almak önemli yani.

Doğuya doğru devam ettikçe karşınıza iki tane şelale çıkacak (başkaları da çıkacak ama bu ikisini mutlaka görün). İlkinin özelliği arkasından geçilebilir olması: Seljalandsfoss. Biraz ıslanıyorsunuz lakin görülmeye değer. Diğeri çok daha gür akan bir şelale: Skogafoss. Onun da yanındaki merdivenlerden üst kısmına çıkabilir ve oradan manzaranın tadını çıkarabilirsiniz.

Buzul görmek isteyenler Solheimajökull Buzulunu ziyaret edebilirler. Her yıl küresel ısınma nedeniyle 50 metre çekilen bu buzulda isteyenler yürüyüş de yapabilirler ama ekipman şart.

Vik kasabası özellikle kaya şekilleriyle dikkat çekiyor. Denizin ortasındaki kayaların şekli hayal gücünüzü zorluyor ama siyah kumdan oluşan sahilin diğer tarafındaki kaya oluşumları gayet başarılı. Game of Thrones'un çekildiği yerlerden biri burasıymış. Ayrıca o sütunlu yapının üzerinde kısa kanatlı Puffin kuşlarını da görebilirsiniz.

Skogar Halk Müzesi'ni tur götürmese muhtemelen gezmezdim. Eski eşyaların sergilendiği ama etrafta doğru düzgün bilgilendirici notların olmadığı bir müze burası.

Skaftafell Milli Parkı İzlanda'da en beğendiğim yerlerden biri oldu. Bu parkın en meşhur yeri Svattifoss şelalesine ulaşmak için yaklaşık 2 km. yol yürümeniz gerekiyor. Yeşillikler arasında yapılan ve bir iki ufak şelalenin yanından geçilen bu yürüyüş sonrası karşınıza enfes bir şelale çıkıyor. Sıra sıra sütunların dizilmesiyle oluşan kaya parçasının üzerinden akan bu şelale İzlanda'da gördüğüm en güzel şelaleydi. Şehrin merkezine yapılan Hallgrimskirkja kilisesinin bu şelaleden ilham aldığı şelale incelendiğinde daha net anlaşılabiliyor; eksik sütunlar taşınmış da kilise onlarla inşa edilmiş gibi görünüyor.

Dönüşte eğer derenin diğer tarafından yürürseniz bu sefer de Sel isimli terk edilmiş bir çiftlikle karşılaşacaksınız. Ulusal müzenin restore ettiği bu evlerin kapısı açık ve örnek olması için içinde bir kaç fazla eşya var. Yıllar önce kullanılmaktayken şimdilerde sessiz bir uykuya terk edilmiş, çatıları bitki örtüsüyle kaplanmış bu binalar gayet iyi durumda görünüyorlar.

Parkın merkezine gelince bu sefer de diğer tarafa yürürseniz karşınıza içinde buzulların yüzdüğü ufak bir göl çıkacak. Buzullarda rehberli yürüyüşler de yapılıyor ama ben sadece gölün etrafında yürüdüm.

Bu rotanın en sonunda meşhur buzul Jökursarlon yer alıyor. Ben yazın vaktim kalmadığı için burayı da kışa bıraktım ama burası da İzlanda'nın çok tavsiye edilen bir kısmı.

Reykjavik:

Şehir merkezini gezmeye Hallgrimskirkja Kilisesinden başlayabilirsiniz. 1900'lerin ikinci yarısında yapılan nispeten yeni bu kilise ilginç mimarisiyle dikkat çekiyor. Üstü pürüzlü beton bloklarla inşa edilmiş yapı Kuzey Avrupa'da başka ülkelerde de görebileceğiniz sade modernist kiliselere örnek. Bu akımdan benim en sevdiğim örnek Kopenhag'da yer alan Grundtvig Kilisesi olsa da bu kilise de görülmeye değer bir yapı. Kilisenin kulesine bilet alıp çıkabilirsiniz ama manzara öyle çok da matah gelmedi bana.

Reykjavik merkezde ilk ziyaret ettiğimiz müze Penis Müzesi (The Icelandic Phallological Museum) oluyor. İlk başta daha şakalı komikli bir şey bekliyorduk oysa gayet dört başı mahmur bir müze çıkıyor karşımıza. Penisle kafayı bozmuş küratör bir adamın envai çeşit memeli penisini toplayıp açtığı müzede balina, yunus, deniz aslanı gibi İzlanda'ya özgü bir çok hayvanın penisini görebilirsiniz. Bir noktadan sonra kavanoz içindeki penisler benim midemi bulandırdı ama yine de ilginç bir müze kesinlikle.

Üniversitenin yanındaki National Museum İzlanda tarihini merak edenleri gayet doyurucu gelecek bir müze. M.S. 800-900 yıllarında İzlanda'ya gelen ilk yerleşimcilerin hikayelerinden başlayıp Hristiyanlığı kabul etme, Norveç hakimiyeti, Danimarka hakimiyeti, Protestanlık ve bağımsızlık şeklinde sıralanan tarihin detaylarını öğrendikten sonra İzlanda'ya bakışınız değişebilir.

Şehrin merkezinde limana kadar olan bölgedeki evler arasında dolaşırsanız değişik duvar resimleri ve renkli binalar da karşınıza çıkacak.

Eğer hava şansınıza biraz sıcaksa ve güneş varsa ve canınız açık havada oturmak istiyorsa o zaman şehrin merkezindeki Tjörnin Gölü etrafındaki park tam size göre. Yeşillik, ağaçlar, kuşlar...

İzlanda'da sosyalleşmek denince akla ilk gelen şey sıcak su havuzları. Yaz kış demeden sanki kahveye gider gibi havuzları tıka basa doldurmak tam bir İzlanda adeti. Biz de şehrin en büyük havuzu olan Laugardalslaug'a gittik Çağlar'la. Kişi başı giriş 900 kron olan bu havuzlarda değişik sıcaklıklardaki küçük havuzlar, deniz suyu havuzu, çocuk ve oyun havuzu dışında yüzmek isteyenler için kulvarların belirlendiği büyük havuz da var. Açıkhavadaki küçük sıcak su havuzlarında keyif çatmak gayet dinlendirici; tavsiye ederim. (Girişteki ortak duş ve soyunma alanları çıplaklıkla sorunu olanları gerebilir, söylemedi demeyin.)

Merkezde dolaşırken karşınıza çıkacak küçük bir meydanın yanındaki küçük Parlamento 300.000 nüfuslu bir ülke için gayet yeterli aslında. Eğer etraftaki tur rehberlerine kulak kabartırsanız başbakanın son Panama Belgeleri skandalı sonrası nasıl istifa etmek zorunda kaldığının hikayesini dinleyebilirsiniz.

Bunlar dışında şehrin işlek caddelerinde anormal fiyatlı mağazalarda alışveriş yapmak, marinadan kalkan turlarla balina izlemeye ya da balık tutmaya gitmek, şehrin konser merkezi Harpa'daki etkinliklere iştirak etmek de Reykjavik'te yapabileceğiniz aktiviteler arasında.

Blue Lagoon:

Kasım ayında bir kez daha İzlanda'dayım. İlk gün Blue Lagoon'a gitmek için bu sefer haftalar öncesinden bilet aldık. Standart paket 50 Euro Premium olursa 80 Euro. Premium'da bir içecek dahil ayrıca bornoz var. Bu fiyata ulaşım dahil değil bu arada. Onu ekstra almak gerekiyor.

Blue Lagoon yer altından çıkan yaklaşık 38 derecelik suyun doldurduğu bir açık hava havuzu. İçeri girince mayonuzu giyip çıkıyorsunuz dışarıya. Kışın dışarısı 1-2 derecelerde etrafta kar var yine de sıcak havuz çok keyifli. Sağ tarafta bar sol tarafta yüz maskesi kısmı var. Ayrıca küçük bir buhar banyosu ve mağara şeklinde bir bölümü de suya girince sol tarafa düşüyor. Yeme İçme ve istirahat kısmı da mevcut. Ciddi ciddi yemek isteyenlere lüks bir restoranda yemek imkanı da sunuluyor. Blue Lagoon İzlanda gezisinin en keyifli kısımlarından biriydi. 2016 sonunda Blue Lagoon'u genişletme çalışmaları vardı. 2017'de hem havuzu genişletmiş olacaklar hem de otel açılmış olacak. Biz 2'de girip 5'e doğru çıktık. Saat başını çeyrek geçe otobüsler var. Neyse ki 10 dakika erken gelmişiz otobüsün yanına. Otobüs dolar dolmaz erkenden kalktı. Özellikle akşam saatlerinde bu konuya dikkat edin derim.

Kuzey Işıkları:

İlk gün Blue Lagoon'da sıcak su pestilimizi çıkardı. Üzerine Kuzey Işıkları turu biraz ağır geldi bize ama haftanın geri kalanı hep bulutlu gözüküyordu, bir daha görememe ihtimalimiz vardı yani. Akşam 9'da yola koyulurken daha şehrin içinde ışıklar seçilmeye başlamıştı. Şehrin ışıkları nedeniyle çok net görülmese de karanlık bir bölgeye geçince çok daha net görülmeye başladı. Kuzey Işıkları turunun hiç garantisi olmuyor. Ne zaman nerede olacağınız bilme şansı yok ne yazık ki; sadece tahminlere göre çıkılıyor tura. Biz 15 dakika izledikten sonra başka bir bölgeye gidip 1.30 saat bekledik yeniden görmek için. Zifiri karanlık bölgede çok uzakta hafif bir aydınlık dışında tek gördüğümüz Samanyolu galaksisinin bir öbek halinde dizilmiş yıldızlarıydı. Hava buz gibi. 15-20 dakikadan fazla dışarıda durma şansı yok. Akşam 9'da başlayan tur 1'e doğru bizi kaldığımız yere getirdi. Kuzey Işıkları'nın fotoğrafını cep telefonlarıyla çekmek çok zor. Bunun için ya bir uygulama indirmeniz gerekiyor ya da telefonu sabitleyecek bir tripoda ihtiyacınız var. Yoksa benim gibi havada dans eden ışıkların tadını çıkarırsınız sadece, sonra da ne güzel olduğunu anlatırsınız.

Jökulsarlon:

Kışın çıktığım bir başka tur da Jökulsarlon'a olandı. Toplam 14-15 saat sürüyor tur ama Jökulsarlon çok büyüleyici bir yer. Yol boyunca daha önce güney sahilinde gördüğüm bir çok yerde duruyor tur. En son Jökulsarlon buz gölüne ulaşıyorsunuz. Denizin doldurduğu gölde yüzen buz kütleleri büyüleyici bir görüntü sunuyor. Aslında tur yerine kiralık araçla ya da özel bir turla buraları gezmek çok daha efektif olurdu; bir kez yola çıkıp 2-3 günde hepsini görür dönerdik. Yazınki fotolarını gördüm Jökulsarlon'un, kesinlikle kışın çok daha etkileyici.

Balina Gözlem Turu:

Kışın çıktım bu tura da ve turlar içinde en az ilgimi çeken oldu. Kışın etrafta balina yok ne yazık ki ama turlara devam ediyorlar. 4 saat süren tur boyunca 5 saniye uzaktan balina sırtı gördük o kadar. Biraz da yunusa denk geldik sadece dönüşte. Tur çok soğuk oluyor. Okyanusun kenarında açık havada rüzgar bir yandan soğuk bir yandan fena üşütüyor. Tura gittiğinizde size paltonun üstüne giymeye tulum verilse de o bile işe yaramıyor. Velasıl-ı kelam özellikle kışın balina gözlem turunu tavsiye etmiyorum.

Gezmediklerim:

İzlanda'nın kuzeyine geçme şansım olmadı, belki ilerleyen yıllarda gidip karavan kiralar o şekilde gezerim. Kuzeydeki Akureyri şehrinden kalkan balina gözlem turlarının güzel olduğunu duydum. Snafell tarafına yani Reykjavik'in kuzeyine de geçemedim. İzlanda'da yazları adanın ortasında dolanıp çadırla kamp kurmak ve vadilerin arasındaki şelaleleri keşfetmek de çok keyifliymiş. Bir de Çağlar'ın anlattığı helikopterle Golden Circle turu var ki 5 kişi 5000-6000 euro ödeyebilecek durumdaysanız tadından yenmez görüntülere gark olursunuz. 

Yeme İçme:

Yemek yapmak konusunda birbirinden usta iki kişiyle beraber gezince dışarıda çok da yemek yeme şansım olmadı ama yine de bir kaç tecrübemi paylaşayım. Kahve içmek için gittiğimiz Reykjavik Roasters'ın kahvesi yanında ekşi mayalı ekmeği de çok lezzetliydi. Zaten bolca ödül almış sevimli bir mekan. İsterseniz yazın hemen önündeki banklarda da oturup kahvenizi yudumlayabilirsiniz. İçerisi de sıcak bir tarzda dizayn edilmiş.

Skyr isimli geleneksel tatlıları marketlerde görebilirsiniz. Bizim yoğurttan farklı bir bakteri tarafından üretilen bu süt ürünü daha çok vanilyalı ve meyveli seçenekleriyle market raflarında yer alıyor. Yüzyıllarca önce adaya gelen Vikingler İskandinav yarımadasından Skyr'i de getirmişler. İlerleyen yıllarda Norveç'in ufak bir kısmı hariç İskandinavya'da kaybolmaya yüz tutan Skyr İzlanda'nın yeniden meşhur etmesiyle bir çok Avrupa ülkesinde yeniden üretilmeye başlanmış.

Vegan ve vejetaryenler için seçenekler sunan Glo'yu da önerebilirim. 2000 kron civarında bir fiyata 3 çeşit salata ve bir ana yemekten oluşan tabakları hem sağlıklı hem de lezzetli. Ana yemek seçeneği sınırlı da olsa et yiyenler için de bir seçenek sunuyor. Ayrıca glutensiz yemekleri de mevcut.

Önemli ve Önemsiz Bilgiler:

Kime göre neye önemli? Neyse... Aklınızda bulunsun şunlar da:

- Yazları hava kararmıyor kışın da aydınlanmıyor. Böyle okuyunca her şey çok laylayloy geliyor ama yazın gece 11'de hava hafif hafif kararırken parkta salıncakta sallanan çocuklar, gece 12'de sanki saat daha akşamüstü 6-7'ymiş gibi duran hava ya da kışın sabah 10'da daha zifiri karanlık gökyüzü benim psikolojimi çok bozdu. 

- Musluk suyu içilebilir mi? İçilmesi ne demek dünyada içtiğim en güzel sulardan biri var karşımda ve bu sadece musluk suları arasında değil doğal kaynak sularını da hesaba katıp söylüyorum. Şişe suyu alanla çok sağlam dalga geçiliyor anlayacağınız.

- Araçla İzlanda'ya ulaşım mümkün mü? Kopenhag'dan feribotla 3 günde ulaşmak mümkünmüş lakin geldiğinizde burada da araba kiralayabilirsiniz.

- Elektrik prizleri bizimkiyle aynı. İnternet hemen her mekanda var hatta tur ya da havaalanı-şehir merkezi arasında çalışan otobüslerde bile.

- Ne kadar soğuk? Ben temmuzda gittim ve polarla üşüdüm. Mutlaka rüzgara ve yağmura dayanıklı bir palto getirin. "Temmuzda ne kadar soğuk olabilir ki?" demeyin yani gayet soğuktu. Kışınsa hele rüzgar esiyorsa tam ayaz var. Ben termal içlik getirmediğime üzüldüm o kadar söyleyeyim.

- Kuzey ışıkları ne zaman görünür? Yazın değil ona emin olabilirsiniz. Şansınız varsa kışın gökyüzünün açık ve görüntü kirliliğinin az olduğu yerlerde görebilirsiniz. 

- İzlanda'nın para birimi: İzlanda'da İzlanda kronu kullanılıyor. 2016 yazında kronu 40'a bölünce yaklaşık olarak TL'yi buluyordunuz. Bu arada her yerde kredi kartı geçiyor. Euro da çoğu yerde kabul ediliyor. Ben gezim boyunca hiç İzlanda kronu kullanmadım, sadece kredi kartıyla gezdim.

- 2008'de ekonomik kriz yaşayan İzlanda bir gecede parası %50 değer kaybetse de çok hızlı bir şekilde durumunu toparladı. Bunda düşük nüfusun yanı sıra hızla gelişen turizm de büyük rol oynuyor. Şimdilerde neredeyse nüfusunun 3 katı kadar 1 milyon turistin ziyaret ettiği İzlanda'nın bir diğer gelir kaynağı da balıkçılık.

- İzlanda atları normal atların 4 yürüyüş tarzı dışında dünyada 5. yürüyüş tarzına sahip yek atlarıymış. At sürerken biralarını dökmeden içmek isteyen Vikinglerin geliştirdiği iddia edilen bu tarzda hayvanlar biniciyi dikey eksende hareket ettirmeden (yani zıplatmadan) hareket ilerliyorlar. İzlanda atlareı bir kez ada dışına çıkarılırsa bir daha İzlanda'ya alınmıyormuş. Zaten bu atları İzlanda dışına çıkarmak da hiç kolay bir iş değil. 

- İzlanda'nın Avrupa Birliği'ne üye olmamasının en büyük sebebi karasularındaki balık kotasını başka ülkelerle paylaşmak istememesi. Ancak yine de Shengen ülkeleri arasında yer alıyor. Eğer doğrudan İzlanda'ya vize almak isterseniz Danimarka Konsolosluğuna başvurabilirsiniz çünkü Türkiye'de İzlanda Konsolosluğu yer almıyor. Geçerli Shengen vizesi olanlar İzlanda'ya kolayca girebilirler.

- Geziniz sırasında Reykjavik sahilinde yer alan  Reagen'la Gorbaçov'un Soğuk Savaşı bitiren anlaşmaya imza attıkları Höfthi binasının yanından geçme ihtimaliniz yüksek.

- Bir de internette dolaşırken belki görmüşsünüzdür İzlanda'da insan bedeni şeklinde elektrik direkleri olduğu söyleniyor. Bu çizimler gerçek değil sadece açılan bir yarışmayı kazanan tasarımlar ve çok güzel olsalar da ne yazık ki hayata geçirilmemiş bir proje olarak kalmış.

- Yazın yol kenarlarında göreceğiniz mor çiçeklerin adı Alaska Lupini. Aslında bu yörenin çiçeği değil ama lav tabakaları üzerinde yaşayabilen ve kayayı toprağa çevirme özelliği nedeniyle getirilip bütün adaya ekilmiş. 

İzlanda dünyanın en huzurlu, en eşitlikçi ülkelerinden biri olarak biliniyor; yolunuz düşerse siz de bunu hissedeceksiniz. Doğal güzellikleri dünyanın geri kalanından çok başka bir coğrafya sunuyor. Aşırı pahalılığı dışında gezmesi çok keyifli bir ülke. Bakalım bir daha ne zaman yolumuz düşecek?

Fotoğraf Listesi:

1- Svattifoss Şelalesi.
2- Thingvellir Milli Parkı'ndan bir kesit.
3- Kapısında sahibinin bilet kestiği krater gölü.
4- Gayzerin patlama anı.
5- Gullfoss Şelalesi. 
6- Penis Müzesi'nden bir enstantane. Aramızdaki boyu 2 metreye ulaşan şeyle ilgili yorum yapmak istemiyorum.
7- Hallgrimskirkja Kilisesi.
8- Aylardan Temmuz, gece 3-4 ve hava tam kararmamış.
9- Black Sand Beach'teki kaya oluşumları.
10- Şehir merkezindeki parkta bir yaz günü...
11- Buzullardaki mavi rengin sebebi donma sırasında içine sıkışan hava kabarcıklarıymış.
12- Blue Lagoon'da şarap keyfi.
13- Seljalandsfoss Şelalesi
14- Jökulsarlon

İzlanda'ya Turla Gitmek ya da İzlanda'yı Türkiyeli Tur Rehberiyle Gezmek İsteyenler:

Ufak da bir reklamını yapayım arkadaşımın. Çağlar İzlanda'da çok keyifli turlar düzenliyor. Facebook Sayfası üzerinden kendisiyle iletişime geçebilirsiniz: Adventure Iceland