11 Mayıs 2017 Perşembe

Granada ve Al Hamra Sarayı - Avrupa'nın Batısında İslam Şaheseri

İlk planımda Granada'da 1 gün geçirmek vardı. Ama sonra umulmadık şeyler olunca (ülkede darbe yapmaya kalkıştılar, arkadaşımın izni ve uçaklar iptal oldu, Granada çok hoşuma gitti vs.) ben de bir gün daha kalmaya karar verdim. Lafı hiç gevelemeden söyleyeyim: Granada, Malaga'dan sonra cennet gibi geldi bana. Çok iyi durumda olmasa da tarihi dokusunu çok sevdim. 

Granada İspanya'yla Fas'ın karışımı bir şehir. Mimari doku Arap etkileriyle harmanlanmış ama Fas'ta değil Avrupa'da gezdiğinizi rahatça anlıyorsunuz. Fas kadar otantik değil de öyleymiş gibi yaptığını da. Daha hijyenik anlayacağınız. İnsanlar Fas'taki gibi yapışmıyorlar mesela, ortalık da çok daha temiz. Ama işte oradaki gerçeklik duygusu da yok burada (ben de ne emmeye geliyorum ne gömmeye :) ).

Granada'nın bu kadar popüler bir turizm merkezi olmasının sebebi tabii ki Al Hamra Sarayı. Ben de ilk günümü Al Hamra Sarayı'na adadım. Sabah erken kalkmak niyetindeydim lakin öyle yorulmuşum ki 11'i buldu kalkmam. 12 gibi vardım sarayın önüne, daha önce söylendiği gibi uzun bir kuyruk beni bekliyordu. Önceden internetten bilet almış olsam en fazla 5 dakika beklerdim ama bu sefer 45 dakika sıra bekledim. Aldığım bilet de 2'den sonra girmeye izin veriyor. Ben de yakınlardaki Mirador del Camen de los Martyres Parkına gidiyorum biraz vakit geçirmeye. Al Hamra'ya 400-500 metre mesafedeki bu park bi kaç saat ağaçlar ve havuzlar arasında dolaşıp keyif çatmak için ideal. Eğer gözlerinizi dört açarsanız etrafta dolaşan kuşları da görebilirsiniz.

Al Hamra Sarayı:

Saat 2 oldu bile. Gelelim Al Hamra Sarayı'na. Al Hamra Sarayı İspanya'nın en çok ziyaret edilen yerlerinden biri ve yoğunlukla mücadele etmek için özellikle meşhur Nazaries Sarayları kısmına sadece bilet alırken belirtilen zamanda girebiliyorsunuz. İçeri girince anlıyorsunuz niye böyle yapıldığını; alınan önlemlere rağmen sarayın daracık koridorları insan kaynıyor.

Günlerden pazar, Carlos Sarayı'nın alt katı 2.30'da üst katı 3.30'da kapanacak diye hemen oraya gidiyorum öncelikle. Alt kattaki eserler Arap döneminden kalma mermer, ahşap, cam ve dokuma ürünlerden günümüze ulaşan örnekler. Özellikle ahşap oymacılığı döneminde zirveye ulaşmış. Üst kattaysa İspanyol ressamların tabloları sergileniyor. Saraya gelecek olursak dikdörtgen yapının ortasında hafif ovalimsi avlusuyla Arenayı hatırlatan bu yapı diğer taraflarda görülecek Arap mimarisinin hiç benzemeyen tarzıyla tam bir tezat oluşturuyor. Hristiyanların şehri almalarından sonra inşa edilmeye başlanmış ama bitirilememiş bu saray için şehirde oturan Müslümanlardan toplanan vergiler kullanılmış. Benim özellikle  oval yapısı ilgimi çekti.

Bir sonraki güzergahım Alcazaba. 13. yüzyılda inşa edilmiş bu kalenin sadece kalıntıları günümüze ulaşmış olsa da aralarında gezinmek keyifli. Ayrıca şehir manzarası da güzel (birazdan ziyaret edeceğim sarayınki kadar olmasa da). Ayrıca içindeki bahçe de mola vermek için ideal. Dağlardan gelen suyla beslenen çeşmenin doldurduğu küçük havuzun suyunun soğukluğu da serinlemek için ideal.

Nazari Sarayları

İşte filmin en heyecanlı yeri geldi. Al Hamra'yı bu kadar önemli ve ilgi çekici yapan içiçe geçmiş üç kısımdan oluşan bu saray yapısı: Kraliyet Sarayı (Palacio Real), Karşılama Odaları Sarayı (Palacio de Comares) ve Aslanlar Sarayı (Palacio de los Leones ki burası sultanın özel bölümüdür).

15.30 için bi 10 dakika kadar sıra bekleyip içeri girince önce Mexuar kısmı çıkıyor karşıma. Hristiyanlardan sonra Şapel olarak kullanılan bu yapı Müslümanlar zamanında büyük toplantılar için ve mahkeme olarak kullanılıyormuş. Buradan Mersin Avlusu diye çevirebileceğimiz Patio de los Mortos bölümüne geçiliyor. Küçük gölet etrafındaki bitkiler nedeniyle bu isim verilmiş. İncecik kalem gibi sütunları izlemek büyük keyif.

Bir sonraki avlu ismini ortasındaki 12 aslanlı çeşmeden alan Aslanlı Avlu (Patio de los Leones). İşte en görkemli kısımlardan birisi burası. Sıra sıra dizilmiş sütunlar, sütun üstü ve tavan süslemeleri, mermeri iki boyutlu olmasına alıştığımız yüzeylerde üç boyutlu olarak kullanarak yaratılan ambians... Al Hamra Sarayı İslami sanatın doruk noktalarından biri olarak beliriyor karşımızda. Onlarca sütun olmasına rağmen bir hafiflik hissi veriyor ortam...

Sırada İki Kız Kardeş Salonu (Sala de las dos Hermanas) var. Bu kısmın tavanı da büyüleyici. Sarayın kadınlara has bu kısmına ismi zemindeki iki büyük mermer tabaka nedeniyle verilmiş. Ayrıca duvardaki süslemeler arasında görebileceğiniz Arapça yazı da Sultanın sünnet olan oğlu için yazılmış bir kaside. Buradan sonra mükemmel şehir manzarası olan içinde hamamı da barındıran kısım geliyor. Sarayı yaptıkları arazinin manzarasından da sonuna kadar faydalanmışlar.

Saraylardan çıktıktan sonra büyülenmiş gibiyim. Kendimi çıkıştaki bahçedeki banklardan birine atıp dinleniyorum bir süre. Stendhal Sendromu geçirmiyor da olsam bu kadar etkileyici bir yapı başımı döndürdü. Son kısımdaki Generalife Bahçeleri'ne kadar olan kısım da yeşilliklerden oluşuyor. Arada bir kilise, eski banyo kalıntıları, otel, kuleler ve sarayı çevreleyen duvarları geçiyorsunuz ve zamanında daha çok meyve bahçelerinden oluşan Generalife Bahçeleri'ne ulaşıyorsunuz. Aldığım komple bilet Nazari Sarayları, 5. Carlos Sarayı, Alcazaba ve bu kısmı içeriyor. Her bölüm için ayrı bilet de alabilirsiniz. Generalife Bahçeleri'ni görünce Müslümanların bu bölgeyi neden bu kadar sevdiğini anlıyorsunuz. Kuran'da cennet nasıl içinde ırmaklar akan, bahçeler yeşilliklerle dolu bir yer olarak geçiyorsa bu bölgeyi ele geçiren Müslümanlar da o dönem burayı cennet gibi görmüş olmalılar. Dağlardan gelen su, verimli yemyeşil topraklar, enfes bir doğa... Onlar da bu topraklara hakkını vermiş ve cennet gibi bir şehir yaratmışlar. Al Hamra İspanya'da görülmeyi en çok hakeden yerlerden biri. Bu arada Al Hamra Sarayı'nı gece de ziyaret edebilirsiniz. Yaklaşık 3 saatlik bir süreyi içeri girdikten sonra sarayda geçirmeye hazır olun, biletinizin hangi saate denk geleceğini de hesaba katarsak bir günün önemli bir kısmı bu Sarayı görmeye gidebilir.

Akşam için planım Flamenko izlemek. Flamenko izlemek için Le Chain Andalou isimli mekana geldim. Akşamüstü Al Hamra çıkışı  aldım akşam 22'deki gösteriye 10 €'luk bileti. (Mekan ismini Bunuel'le Dali'nin Endülüs Köpeği isimli meşhur kısa filminden alıyor merak edene). Gösteri yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Küçük bir mekan burası ama gösteri fena değildi.

Albayzin ve şehrin geri kalanı:

İkinci günümü şehir merkezine ve Albayzin kısmına ayırdım. Aslında kaldığım ev de Albayzin'de ve evden çıktıkça fırsat buldukça bu kısımda yürüme şansım olmuştu. Şehrin bu eski yerleşimi özellikle dar sokakları, eski evleri ve ummadığınız anda karşınıza çıkan meydanlarıyla dikkat çekiyor. Bu meydanlarda oturup Al Hamra'yı izlemek tıpkı Atina'da Akropol'ü izlemek gibi keyifli. Size 4 tane meydandan bahsedeyim de oralara kadar gitmişken şehrin tadını çıkarmaktan mahrum kalmayın.

Bu meydanların ilki San Nicolas Meydanı. Bu sevimli parkta günün hemen her saati oturup manzarayı izleyen, içen ya da müzik yapan insanlarla karşılaşabilirsiniz. Buranın Al Hamra manzarası şehrin en iyilerinden biri. Hemen alt tarafındaki kafe-restoranlarda oturarak da manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz. (Mesela ben şimdi El Balcon San de Nicolas isimli mekandayım. Mekanın tek eksiği Wi-Fi'ın olmaması.)

İkinci meydan ilki kadar büyük değil ama o da çok keyifli bir meydan: Placeta de Carvajales. Burada keyif çatmak dışında meydanı arkanıza alıp sol tarafa devam ederek bulacağınız 4 Gatos isimli mekanda oturup bir şeyler içmenizi de tavsiye ederim. Wi-Fi'ı da var hem. Atıştırmalıkları da lezzetli.

Üçüncü önerim yine çok da büyük olmayan bir park: Huerto del Carlos. Burada da yanınızda getirdiğiniz içkinizi Al Hamra manzarasına karşı yudumlayabilirsiniz.

Son olarak biraz daha Albayzin'in öbür tarafında bir manzara noktası önerebilirim: San Cristobal. Buradan Granada'nın en uç noktalarına kadar panaromik fotoğraf çekmeniz mümkün.

Albayzin şehrin eski yerleşimi. Buradaki daracık sokaklarda özellikle akşam hava biraz serinleyince yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim. Öğlen saatlerinde sokaklarda hele ki arada merdiven çıkmak gerektiren Albayzin'de yürümeniz gerekirse siesta gibi bir kavramın neden olduğunu anlıyorsunuz. Öğlen 2'ye kadar direnebilirsiniz ama sonrasında güneş ve sıcak iyice mayıştırıyor. Bu gibi zamanlarda yukarıda saydığım mekanlarda mola vermek en iyisi.

Albayzin'in dar sokaklarında dolaşırken karşınıza bir çok sivil mimari eseri çıkacak. Zamanın önde gelenlerinin yaptırdıkları evler bunlar. Al Hamra Sarayı tarafında derenin yanında tarihi hamam ve Arkeoloji Müzesi yer alıyor. Gran Via de Colon'un öbür ucundaysa güzel bir park, Jardines del Triunfo sizi bekliyor.

Şehrin görece daha merkezi yerlerinde gezmek de çok keyifli. Granada Katedrali şehrin bu kısmında Gran Via de Colon'un öbür tarafında yer alıyor. Sokakların arasına serpiştirilmiş meydanlardan oluşan yapı burada da var. Mesela Plaza de Bib-Rambla etrafında kafeler olan güzel bir meydan. Bu meydanın etrafındaki kafelerde yerel lezzetler bulmanız da mümkün.

Biraz da genel bilgi:

- Otobüs Terminalinden şehir merkezine gelmek için SN1'e binebilirsiniz, otobüse binişte şoför 1.20 €'luk biletlerden satıyor.
- Triposo uygulaması size güzel bir offline harita sunacaktır onu da ihmal etmeyin.
- Ben konaklama için Airbnb'yi tercih ettim. Granada'da çok uygun fiyata güzel evler bulabilirsiniz. 
- Endülüs'ü gezerken "Endülüs'te Raks" şarkısını dinlemek keyifli oluyor tavsiye ederim. 

Fotoğraf Listesi:

1- Nazaries Sarayları içindeki avlulardan biri
2- Albayzin'deki Al Hamra manzaralı meydanlardan biri
3- Generalife Bahçeleri'nden bir kare
4- İnce işçiliğinin yanı sıra manzarasıyla da göz kamaştıran Al Hamra Sarayı'nın bir odasından
5- Carlos Sarayı'nın alt katı ve oval avlu
6- Le Chain Andalou'da izlediğim Flamenko dansından bir kare
7- Albayzin'in taş döşeli dar sokakları

Önerilen Sayfalar:

Lizbon - Fado'nun büyüsü
Beyrut'ta Gece ve Gündüz
Barcelona'da Gaudi'nin Peşinde Gezmek...
Şarm el Şeyh ve Kahire
Pembe Marakeş'te İki Gün
Fes'in Sarı Labirentleri ve Kısa Kazablanka Gezisi
İstanbul'da Erguvan Peşinde...
Bosna Hersek Gezimiz: Saraybosna ve Mostar
Tahran'da Bir Gün
* Malta
* Malaga





28 Nisan 2017 Cuma

Malaga

Endülüs'ü gezmeye Malaga'dan başlayacak ve güney İspanya'yla beraber Fas'ın Tanca şehrini de planımıza dahil edecektik. Ancak Türkiye'de darbe olunca her şey birden değişti, arkadaşımın izni iptal oldu benim modum düştü vs. Sonunda ülke gittikçe daha kötüye giderken bir yandan internetten olayları takip edip diğer yandan gezmeye çalıştım. Malaga belki de bundan çok enteresan gelmedi bana.

Ulaşım:

Öncelikle Endülüs'ü gezecekseniz başlangıç için en uygun şehir Malaga çünkü çok yoğun bir havaalanı var, her yerden ulaşım çok kolay. THY de her gün Malaga'ya uçuyor. Havaalanından şehir merkezine gitmek için hemen çıkıştaki trene binip 4. ya da 5. durakta inebilirsiniz. Yaklaşık 10 dakika sürüyor yol. Bileti turnikelerden önceki makinelerden alabilirsiniz (çok kolay bir sistemi var ve ben 1.80 € ödedim). Bileti turnikede okuttuktan sonra sakın atmayın çünkü çıkışta bir daha okutacaksınız yoksa çıkamıyorsunuz.

Malaga'dan Granada'ya gitmek içinse merkeze 10 - 15 dakika yürüme mesafesindeki otobüs terminaline gitmeniz gerekiyor. María Zambrano tren istasyonunun hemen yanındaki bu terminaldeki makinalardan da şehirlerarası biletinizi alabilirsiniz; trenden daha hızlı, daha ucuz ve çok daha sık sefer var (yaklaşık saatte bir gibi ve makineden bilet alınca 11.43 €).

Gezilecek Yerler:

Malaga'da canlı bir sokak hayatı var. Gece gündüz (öğlen sıcağında biraz tenhalaşsa da) sokaklar cıvıl cıvıl. Öncelikle deniz kenarına bir bakalım. Limanın hemen kuzeyinde bulunan ve içinden iki tane geniş yol geçen park şehrin keyifli yerlerinden birisi. Araçlar biraz gürültü yapsa da bu parkı ağaçların altında öğlen sıcağında soluklanmak için kullanabilirsiniz. Parkın hemen doğusunda denize dik uzanan yürüyüş yolu hem şehrin plajlarına götürüyor hem de tam piyasa yapmalık ya da kafelerinde oturmalık bir yer. İki katlı bu yolun bitimine yakın doğuya doğru saparsanız Malaga'nın meşhur Malagueta Plajına ulaşırsınız. Doğuya doğru kilometrelerce giden kumsal üzerinde çok sayıda irili ufaklı, kimisi daha tenha koylar bulmanız da mümkün. Şehir merkezinde denize girilebilen şehirler ne şanslı...

Malagueta plajının başlangıcına geri dönelim şimdi ve denize sırtımızı verip kuzeye yürüyelim. Karşımıza İspanya'nın meşhur boğa güreşlerinin Malaga'daki merkezi olan La Malagueta Arena'sı çıkacak. 10 sene önce hayvan hakları konusunda çok da hassas değilken Madrid'te boğa güreşi izlemiştim içim kalkarak. Şimdi olsa böyle bir katliamı izlemeyi hayatta başaramam. Yine de meraklısı için mekanın yerini söyleyelim ve hemen üst taraftaki merdivenlerden tırmanmaya başlayalım. Bu merdivenler bizi hemen yukarıdaki Gibralfaro'ya çıkaracak. Aman diyeyim yanlışlıkla tepenin arkasına geçmeyin, o taraftan tepeye tırmanmak çok uzun bir yol yürümenizi gerektiriyor. Gibralfaro, hemen yan taraftaki tepede kurulu Alcazaba'yla beraber şehrin iki manzaralı tarihi kalesinden birine ev sahipliği yapıyor. Bu ikisi arasında doğrudan bağlantı yok o yüzden birinden çıkıp diğerine girmek gerekiyor. Neyse ki Alcazaba'ya çıkan bir asansör var yerini bulmak zor olsa da... İki yapıya birden bilet alabilirsiniz Roma Tiyatrosunun yan tarafındaki gişeden. Yolunuz Granada'daki Al Hamra'ya düşecekse ya da orayı gördüyseniz bu iki yapı da size çok sıradan gelecektir belirteyim.

Malaga'nın en meşhur ünlüsü Pablo Picasso. Şehirde onun adına açılmış ve eserlerinden bir kısmının sergilendiği bir müze de mevcut. Eğer Barselona'daki Picasso Müzesi'ni gezdiyseniz bu müze de sizi pek doyurmayacaktır. Fransa'daki Picasso Müzesi de sanırım çok daha kapsamlı bir koleksiyona ev sahipliği yapıyor her ne kadar ben gittiğimde tadilatta olduğundan gezememiş olsam da... Yine de büyük bir Picasso hayranıysanız bu müzeyi de gezin derim. Ben gittiğimde bir de Pollack sergisine ev sahipliği yapıyordu müze.

Şehrin batısında yaklaşık merkeze 2 km. uzaklıkta şehrin en büyük camisi Mezquita de al-Andalus yer alıyor. Yerleşim yerlerinin arasındaki Fas mimarisinin etkisi sezilen bu cami 1000 kişiyi aynı anda alabilecek kapasitesiyle Avrupa'nın da en büyük camilerinden birisi. 50.000 kişiyle Endülüs bölgesinin en kalabalık Müslüman nüfusu Malaga'da yaşıyormuş.

Yeniden şehrin merkezine dönersek buradaki en etkileyici yapı Malaga Katedrali'ni görmenizi tavsiye ederim. Katedraller ibadet etmektense ziyaretçilerin para ödeyip gezmesi için yapılmış gibi Endülüs'te ya da günümüzde böylesi turistik yapılara dönüşmüş. Malaga Katedrali'ne 5 € ödeyip girdikten sonra kulesine çıkmak isterseniz bir 10 € daha ödemeniz gerekiyor. 1500'lerde başlayıp 200 yılı aşkın bir sürede bitirildiği için her kısmı farklı bir mimari tarza sahip bu katedralin özellikle iç sütunlarla çevrili altarı görülmeye değer bir kısım.

Taze meyve sebze ve envai çeşit et almak için Atarazanaz Pazarı'na gidebilirsiniz. Calle de las Atarazanas'ta yer alan bu kapalı pazarın mimarisi de ilgi çekici.

Yemek, Flamenko ve Hamam

Malaga merkezdeki sokaklarda dolaşıp lezzetli dondurmalarından yemeyi unutmayın. Kimi dondurmacılarda uzun kuyruklar da oluyor. Egzotik meyveler, Baileysli ya da şaraplı dondurma gibi daha önce tatmadığım lezzetler çok hoşuma gitti. Ayrıca El Pimpi meşhur restoranlarından biri orada yemek yemek ya da Vino Mio'da Flamenko izlemek de akşamlarınızı renklendirecek etkinlikler arasında. Vino Mio'ya önceden internet sitesinden rezervasyon yaptırmazsanız yer bulamayabilirsiniz haberiniz olsun.

Müslüman kültürünün önemli öğelerinden biri hamam kültürü de Malaga'da devam ediyor. Hammam Al Andalus gibi mekanlarda hem yıkanabilir hem de masaj yaptırabilirsiniz.

Yemek için bir diğer seçenek de tapasları yanında vejetaryen seçenekleri de bolca olan La Plaza. Plaza de la Merced'in etrafında sıralanan restoranlardan biri olan La Plaza'da WiFi da bulunuyor.

Endülüs'ün gülü Granada bir sonraki güzergahımız...

Fotoğraf Listesi:

1- Şehir merkezindeki sokaklar yazın insan kaynıyor
2- Merkezdeki parkın az üstünde palmiyeler
3- Malaga'da boğa güreşleri izlenebilen arena ve sağ üst tarafında deniz kenarındaki yürüyüş yolu.

Önerilen Sayfalar:
- İspanya'dan Portekiz'e uzanın: Lizbon - Fado'nun büyüsü
- İspanya'nın en keyiflisi: Barcelona'da Gaudi'nin Peşinde Gezmek...
- Güneyde Fas dolu dolu: Pembe Marakeş'te İki Gün
- Picasso Müzesi isteyenler: Paris'te İki Günde Ne Yedim?
- Barcelona'dan Madrid'e yataklı tren: Yataklı Trende Yolculuk








11 Mart 2017 Cumartesi

Malta

Akdeniz'deki adalar ne kadar ilgi çekici... Her ülke bizim gibi ada fakiri değil elbette; bi Yunanistan bi Hırvatistan adadan geçilmiyor. Ama bizdeki eksikliklerden biri 'Ada havası'nın az olması sanki. Şehirlerde boğulup duruyoruz. Malta bu açıdan nefes alınabilecek bir ortam sunuyor. 3 adadan (Malta, Gozo ve Comino) oluşan bu ülkeyi en çok Kıbrıs'a (güneyi bilmiyorum ne yazık ki kuzeyden bahsediyorum) benzettim.

Haziran 2016. Malta'ya iner inmez biraz bekleyip bizi kalacağımız eve götürecek taksiye atlıyoruz. Airbnb'den şehrin en merkezi yerlerinden biri olan San Gilian'da tuttuğumuz eve havaalanından 30 Euro'ya gidiyoruz. Haziran ortasında 4 kişi 3 oda 1 salon kocaman eve 2 geceliğine 280 Euro ödedik. Biraz daha erken bakmış olsak belki daha uyguna bulabilirdik ama kaldığımız ev gayet merkezi ve ihtiyaçlarımızı karşılamaya uygundu.

Comino Adası:

Eve yerleşip hemen çıkıyoruz dışarıya. Doğru düzgün bir planımız yok; ilk gün karşımıza çıkan tur satıcısının gazıyla yarım günlük Comino Adası turu alıyoruz. Ertesi gün de yine aynı firma ile Gozo'yu gezeceğiz. Gozo Sightseeing markalı turları tavsiye etmiyorum; diğerleri nasıldır bilmiyorum ama bu firma ne saatlerine uyuyor ne doğru düzgün organizasyon yapabiliyor... İlk gün 5 dakika denilen otobüsü yarım saat ertesi gün 1 saatten fazla bekledik. İlla İndi-Bindi tur alacaksanız başka firmayı deneyin derim.

Comino üzerinde doğru düzgün yerleşim olmayan, Malta'nın 3 adasının en küçüğü. Yürüme - yüzme mesafesinde Cominotta var bi de ama o daha çok kayalık. Meşhur Blue Lagoon'u görmek için gittik bu adaya. Blue Lagoon'un denizi çok güzel bir mavi tonunda. Plaj yok ama şezlonglar var tüm gün 10, yarım gün 5 €'ya kiralamak için. Blue Lagoon'a yürüme mesafesinde bir plaj daha varmış ama oraya gitmeye uğraşamayıp bu küçük yerde sıkış tepiş yüzmeyi tercih ettik biz. Denizin en kötü tarafı siyah deniz analarıydı. Yüzerken bana dokunan bi tanesi omzumu fena yaktı; 24 saat sonra hala acısını hissedebiliyordum. Velhasıl-ı kelam Blue Lagoon çok da matah bi yer değil. Biz de akşamüstü turun dönüşünü beklemeden 68 yaşındaki çılgın kaptan Toni'nin botuna atlayıp dönüyoruz. Dönüş yolunda Toni Comino'daki mağaraları da gezdirdi sağolsun. Espriler, şakalar eşliğinde Valetta'ya bıraktı bizi.

Valetta

Valetta Malta'nın başşehri. Toplam nüfusu 400.000 olan Malta'da şehir denilen yerler daha çok ilçe - kasaba ayarında yerler tabii ki. Kimileri birbirine bitişik... Valetta da bugünlerde turistlerin en çok tercih ettiği, kafeler-restoranlar, hediyelik eşya mağazaları ile dolu, etrafı surlarla çevrili bir şehir. Zamanında Osmanlı'nın kuşattığı ama ele geçiremediği Malta'da, kuşatma sırasında üstün başarı gösteren şövalye de Valette anısına bu isimle anılıyor. Pazar günü bir kez daha geleceğimiz Valetta'da San John Kilisesi, Lascaris War Room ve Ulusal Arkeoloji Müzesi gezilecek yerler arasında. Ama beni en çok binaları ve sokakları çekti. Mdina kadar iyi korunmuş olmasa da mimarisi çok hoş kendine has öğeler taşıyan bir yer Valetta: Cumba benzeri çıkıntı kısımlar, rengarenk kapılar, Malta taşının yarattığı bir örnek kum rengi doku...

Valetta'da ayrıca asansörle de inilebilen Waterfront bölgesinde güzel restoranlar var. Biz ikinci gece Pepe Nero isimli mekanda güzel bir yemek yedik. Et, deniz mahsulleri ve makarna yanında güzel pizzaları ve başlangıç olarak lezzetli hamur işleri de olan bir yer Pepe Nero. Malta genel olarak İstanbul'un kalbur üstü semtleri ayarında fiyatlar sunan bir yer. Misal House Cafe ya da Midpoint gibi düşünebilirsiniz mekanlardaki fiyatları. Şarap düşük vergiler nedeniyle bizdekinin yarısından daha ucuza içilebiliyor.

Gece Hayatı ve Sen Gilian

Kaldığımız yer gece hayatının merkezi kabul edilen Paceville'e çok yakın San Gilian'da. İlk akşam yemeği için tercihimizi bu bölgeden yana kullanıyoruz. Two Buoys isimli deniz kenarındaki mekanda yemekler hem çok lezzetli hem de fiyatları yine yukarıda dediğim ayarda: İki tabak makarna, bir tabak pancarlı, kuşkonmazlı salata (sosuyla çok lezzetli olmuştu, kesinlikle tavsiye ediyorum), bir şişe şarap ve bir mantarlı kroket 60 €'ydu.

İlk gece yorgun olduğumuz için gece hayatına bakma şansımız olmadı ama cumartesi gecesi yorgun olsak da mekanları ziyaret ettik. 30 yaş altı, dans etmeyi seven kişiler için eğlenceli olma ihtimali olan mekanlar var ama biz pek eğlenemedik açıkçası gittiğimiz yerlerde: Alanya'daki mekanlar gibiydi ortam. Havana isimli mekan biraz farklı gibiydi ama onun yaş ortalaması da öyle yüksekti ki biz bile rahatsız olduk :) Netice itibariyle pek benlik bir gece hayatı yok Malta'nın ama test etmek isteyenler için LOVE yazısından yukarı çıktıktan sonra kalabalığı takip etmeniz yeterli.

Gozo Adası:

İkinci gün sabah otobüse atlayıp Cirkewwa'ya gidiyoruz. Tur otobüsü o kadar çok dolaşıyor ki bizim Gozo'ya varıp tura başlamamız 11.30'u buluyor. İlk gittiğimiz yer Ramla Bay isimli plaj. Hafif çırpıntılı olsa da güzel bir denizi var Ramla'nın. Kırmızı kumlar sıcakta alev alev olmuş ayaklarımızı yakıyor. Deniz ilk girdiğinde soğuk ama sonra alışıyorsun (kime göre neye göre tabii bu lakin ben ki soğuk denizi sevmem ben bile girebildim). Sahil geniş olduğu için sıkış tepiş bir durum da yok Blue Lagoon gibi. Denizde bazı yerler taşlık sadece ama deniz anası olmaması dahi tek başına bu kusuru kapatabilir. Plaj - deniz tatili isteyenler bu plajda gün boyu keyifle takılabilir acıkıp susadıklarında girişteki kafede takılabilirler.

Ramla'da tarife saatinden 10 dakika  önce durağa vardığımız indi bindi otobüsü bizi güneşin altında 1 saat bekletince sinirlerimiz tepemize çıkıyor. Lanet olsun sana Gozo Sightseeing! Şoförleri de kaba zaten. Calypso'nun mağarası bir sonraki durağımız ama manzarası dışında pek bir şey yok burada. Sonrasında vaktimiz azalınca tek atışlık hakkımızı Dwejra'dan (Azura's Window) yana kullanıyoruz ve çok memnun kalıyoruz. Bu doğa harikasında Game of Thrones'un bazı kısımları çekilmiş. (Mart 2017'de ne yazık ki Azura's Window çöktü. Artık böyle bir yer yok). Küçük havuzda yüzmek çok keyifli ama yan taraftaki Inland Sea denilen kısım da çok güzel. Kayaların içinden yüze yüze karşı tarafa geçebileceğiniz bu mağara zamanında belli ki korsanlara sığınaklık görevi görmüş. Bu su tüneli boyunca rengarenk duvarları ve katman katman tavanı izlemek çok keyifli. 1.30 saate yakın vakit geçiriyoruz burada. Biraz daha vaktimiz olsa biraz daha kalınır öylesine keyif alıyoruz. Tabii bu arada adanın merkezi olan Victoria'yı ve Ggantija Tapınağını gezme şansımızdan oluyoruz ama keyfimiz gayet yerinde. Keşke daha erken Gozo'ya varıp araba kiralasaydık o zaman her yeri görebilirdik.


Malta Adası:

İlk gün Comino ikinci gün Gozo'yu gezdikten sonra son günü en büyük ada olan Malta adasına ayırdık. Yine 10 gibi çıkabildik yola. Bu sefer araba kiraladık. Yaz sezonu, yine son anda, navigasyon cihazı olan otomatik vites eski bi arabaya 85 € ödedik ama başka türlü adayı gezemezdik. Navigasyon cihazı çok tırt çıktı almasak daha iyiymiş. 
Aracı iki kişi de kullanabilir diye ekstra para da ödemesek olurmuş.

Pazar sabahı önce pazarı ve rengarenk tekneleriyle meşhur Marsaxlokk'a (sanırım Marşalok diye okunuyor) gidiyoruz. Kahvaltı için zar zor bir yer buluyoruz ama tek başına mekanı işletmeye çalışan kadın omleti yakıp bizi biraz fazla bekletince kahvaltıdan bi keyif alamıyoruz. Zaten doğru düzgün kahvaltı servisi yapan bir mekan da yok ortalıkta. Marsaxlokk'ta fiyatlar adanın geri kalanından yaklaşık %20 daha pahalı. Pazar yeri bizdeki pazarları pek aratmıyor. Pazar gezmeyi seviyorsanız ziyaret edebilirsiniz ama beklentinizi çok da yüksek tutmayın.

Valetta'dan yukarıda bahsetmiştim. Valetta'nın ardından rotayı Mdina'ya kırıyoruz. Mdina (Emdina diye okunuyori) eski şehir merkezi ve sessiz bir şehir olarak tanınıyor. Çok iyi korunmuş restore edilmiş sokaklarında gezmek çok keyifli. St Pauls Katedrali'ni mutlaka görün çok güzel süslemeleri var. Biz ufak bi kahve molasını Palazzo de Piro'nun adaya tepeden bakan bahçesinde veriyoruz. Tatlıları lezzetli bir mekan burası. Mdina'da ayrıca Domus Romano ziyaret edilebilecek yerler arasında.

Megalitik Tapınaklar:

Malta'nın en meşhur yerleri arasında kocaman kayalardan MÖ 3000 yıllarında yapılmış tapınaklar da yer alıyor. Malta ve Gozo'da böyle yedi tapınak var. Biz vakit darlığı nedeniyle sadece Hagar Qim Tapınağını ziyaret edebildik ve çok beğendik. Girişindeki 4 boyutlu sinemada yedi dakikalık bir filmle tapınağın tarihi ve yapılışı anlatılıyor. 20 tonu bulabilen kayaların taşınma hikayesi de çok ilginç. İngiltere'deki Stone Hedge gibi dünyadaki ilk dini yapılar arasında yer alıyor Hagar Qim. Türkiye'ye dönünce Urfa'daki Göbeklitepe'yi en kısa zamanda ziyaret etme isteği uyandırdı Hagar Qim bende. Bir daha Malta'ya gelirsem ayrıca diğer megalitik tapınaklara da daha fazla zaman ayırırım.

Blue Grotta:

Gezimizin son saatlerini Blue Grotta'ya ayırdık. Vaktimiz olmadığı için bot turuna katılamayacaktık ama zaten dalgalar nedeniyle bot turu iptal edilmiş. Biz de yukarıdan bakmakla yetindik bu doğa oluşumuna. Malta'da kat kat kayalar, mağaralar, oyulmuş yüzeyler çok ilgi çekici.

2.5 gün Malta'ya yetmedi ne yazık ki. Keşke 1-2 günümüz daha olsaydı. Bir daha gelecek olursam Gozo adasını arabayla gezip Arkeoloji Müzesini ve Valetta'daki yeraltı sığınaklarını gezer, kalan tapınaklara daha fazla vakit ayırıp botla adanın değişik yerlerini keşfe çıkarım. Bakalım bir daha ne zaman yolumuz Malta'ya düşecek?

Fotoğraf Listesi:

1- Malta'nın başkenti Valetta şehri
2- 2017 Mart'ında çöken Azura's Window
3- Valetta sahili
4- Gozo Adası'nda Azura's Window'un yanındaki küçük havuz. O renk cümbüşü yosun değil rengarenk taşlar.
5- Blue Grotta
6- Hagar Qim Tapınağı

Önerilen Sayfalar:
* Hem bir Blue Lagoon'a evsahipliği yapan hem de Game of Thrones'un çekildiği başka bir ada: İzlanda
* Akdeniz'de bir başka ada: Kıbrıs
Kıbrıs'ın plajları, Karpaz ve Son Kale Bufavento
Kıbrıs'ın Kaleleri ve Yiyelim İçelim
* Ege'den iki ada:
Gökçeada
Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
* Hint Okyanusundan bir ada: Zanzibar

20 Şubat 2017 Pazartesi

Ulm ve Blaubeuren


Ulm şehri Almanya'nın turizm merkezleri arasında pek geçmez. Beni günübirliğine bu şehre iten iki şey oldu Lionman (Löwenmensch) ve Blaubeuren.

Duvarlara çizilen hayvan resimleri belki daha eski zamanlara tarihlenebilir lakin Ulm'daki 40.000 yıllık olduğu düşünülen Aslan Adam heykelini bu duvar resimlerinden ayıran en büyük özellik aslanla insanı birleştiren bir yaratıcılığın ilk örneklerinden olması. Soyut düşünme yeteneğinde bir sonraki seviyeyi gösteren bu adım, adeta homo sapiens'in artık çok daha ileriye gideceği zamanları müjdeliyor.

1930'larda Ulm yakınlarında bir mağarada bu heykelin ilk parçaları keşfedildikten kısa bir süre sonra çıkan 2. Dünya Savaşı parçaları bir süre gözden uzak tutuyor. Savaş sonrası yeniden ilgi gösterilen parçalar yıllar sonra bir araya getirildiğinde ortaya bu heykel çıkıyor ancak sadece şimdikinden daha eksik bir şekilde. O zamanlar arslanın cinsiyeti konusunda yaşanan belirsizlik sonraki yıllarda aynı mağarada yapılan yeni kazılarda bulunan parçalarla netleşiyor: Arslan erkek.

Mamut dişinden yapılan bu heykel dışında bu mağarada ve etraftaki diğer mağaralarda hayvan heykelleri ve kemikleri de bulunuyor. Ne yazık ki bugün bu heykelin anlattıkları muğlak. Ancak yine de bugün bu heykel sayesinde 40.000 yıl önce yaşamış insanların zihinsel seviyeleriyle ilgili daha fazla bilgi sahibiyiz. (Arslan Adam'la ilgili E.H. Gombrich'in sanat tarihi üzerine enfes kitabı Sanatın Öyküsü'nde daha fazla bilgi bulabilir homo sapiensin bugünkü durumuna gelmesinde yaşadığı bilişsel değişimle ilgiliyse Yuval Noah Harari'nin Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens kitabını okuyabilirsiniz.)

Arslan Adam heykeli merkezdeki Ulm Müzesi'nde. Müzede biz gittiğimizde Avrupa'daki dinler tarihi üzerine bir sergi daha vardı. Ayrıca modern sanat katındaki tablolar da konuyla ilgili olanları cezbedebilir.


Eski Ulm kısmında turistlerin en çok ilgi gösterdiği iki yapı göze çarpıyor: Ulm Katedrali ve Belediye Binası. Ulm Katedrali bugun hala en yüksek katedral kulesi ünvanını elinde tutuyor. Biz üşendiğimiz için 768 basamaklı bu kuleye tırmanmadık ama içi de dış süslemeleri kadar etkileyici bir yapı. The Rathaus'sa (Belediye Binası) özellikle üzerindeki süslemelerle ilgi çekiyor. Altı köşeli yıldız kullanılsa da Türkiye bayrağı da var üzerinde diğer belli başlı bayrakların yanında. Üzerindeki astronomik saat de ilgi çekici. Ayrıca bağıran adam heykeli de hemen girişin üzerinde köşede yer alıyor.

Eski Ulm hemen nehrin kenarında iyi korunmuş küçük bir kısım. Restore edilmiş evler arasında özellikle zamanında Dünyanın En Eğik Oteli seçilen Schiefes Haus hemen derenin kenarında hoş bir bina. Ayrıca Balıkçı Köyü Ficherviertel kısmında dolaşırken de güzel evler göreceksiniz. Albert Einstein'ın doğduğu ev de Ulm'da unutmayın.
Ulm'a veda edip yaklaşık 15 kilometre uzaklıktaki Blaubeuren'a geçiyoruz. Burası küçük kendi halinde bir kasaba ama özellikle Blautopf (Mavi tencere?) isimli su kaynağı bizi buralara çekti. Gördüğünüz resimlerdeki mavi tonu gölün kendi rengi. Nasıl oluyor da bu kadar mavi oluyor çözemedim ama kenarında ağzınız açık bakabilirsiniz Blauetopf'a.

Blauebeuren kasabasının sokaklarında gezmek de çok eğlenceliydi. Küçük Venedik denilen derenin kenarındaki evler, 1400'lerden kalma bugün kütüphane olarak kullanılan ev, yine aynı yıllardan kalma zamanında psikopos için inşa edilen bugünse belediyenin sahip olduğu yapı... Sokakları boş olsa da gezmesi keyifli bir yer Blauebeuren.
Almanya'nın guneyine yolu düşenlere tavsiye ederim.

Fotoğraf Listesi:

1- Arslan Adam
2- Schiefes Haus 
3- Rathaus - Belediye Binası
4- Yanında eski su değirmeniyle Blauetopf
5- Blauetopf'un mavisi

Önerilen Sayfalar:
Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Gün
Baden Baden ve Strasbourg
Lüksemburg
Brüksel ve Art Nouveau
Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht

26 Ocak 2017 Perşembe

Heildelberg

Almanya'nın küçük şehirlerinden biri olan Heildelberg'e bir boşumuzda günübirlik ziyaret şansı elimize geçince kaçırmadık. 150.000'lik nüfusunun 30.000'ini üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bu romantik şehri her sene yüzbinlerce turistin ziyaret etmesine şaşırmadım açıkçası; yüz yıllar öncesinin havasını çok güzel korumuş bir şehir var karşımda. 1386'da kurulan Heildelberg Üniversitesi Almanya'nın en eski üniversitesi. Zaten şehri bu üniversite domine ediyor.

Gezilecek Yerler:

Çok da büyük bir şehir olmayan Heildelberg'te ziyaret edilecek yerler hep yürüme mesafesinde. Öncelikle Heildelberg Kalesi'ne çıkıyoruz 7 €'luk tren artı kale giriş biletiyle. İnişte yürüye yürüye indik kaleden çok da uzun değil yolu. Kale zaman içindeki bombalamalar, saldırılar, düşen yıldırımlar ve zamanın yıpratıcılığına rağmen gayet iyi durumda. Kalenin içinde meraklısı için ücretsiz Eczacılık Müzesi de yer alıyor. Ayrıca dünyanın en büyük ahşap şarap fıçısı da kalenin içinde görülebilir. Kalenin manzarası da çok güzel. Şehrin o tarihi dokusu buradan çok güzel izlenebilir.

Kaleden aşağıya küçük Kornmark Meydanına iniyor yol; ordan iki adım yürüdüğünüzde de şehrin büyük meydanı Marktplatz'a çıkıyorsunuz. Tarihi şehir işte burada batıya doğru trafiğe kapalı şekilde uzanan Hauptsrtasse Caddesi ve caddenin sağlı sollu etrafındaki sokaklardan oluşuyor. Marktplatz'da şehrin en ünlü katedrali Heiliggeistkirche yer alıyor.

Cadde boyunca yürürken solunuzda kalacak Augustinergasse'yi sakın pas geçmeyin. Bu sokakta Heildelberg'in bence en ilginç yerlerinden biri olan Öğrenci Hapishanesi "Karzer Student Prison" bulunuyor. Demiştim ya Heildelberg demek üniversitenin çok baskın olduğu bir şehir demek. İşte 1700'lerden 1914'teki Birinci Dünya Savaşı'na kadar bu bina öğrenciler için özel hapishane olarak kullanılmış. Öğrenciler dışarıda bir suç işlediklerinde (ağır olmayan suçlardan bahsediyorum mesela sokaklarda gürültü yapmak, polis memuruna hakaret, aşırı alkol alıp olay çıkarmak vs.) cezaları üniversiteye bağlı bu binada veriliyormuş. Öğrenciler cezalarını çekerken üniversiteye içeriden bağlı kapıdan geçip derslerine devam edebiliyorlarmış lakin sonrasında yeniden bu binaya gelmek şartıyla. Bir günden dört haftaya kadar verilen cezalara çarptırılmak biraz da öğrenciliğin şanından olmuş ilerleyen yıllarda; Heildelberg Üniversitesine gelip de bu binada hapis yapmadan mezun olana iyi gözle bakılmazmış. İşte şimdilerde müzeye dönüştürülmüş bu ilginç yapıyı ziyaret edip hikayesini okumak, duvarları resimlerle doldurulmuş odalarındaki ortamı görmek çok ilginçti.

Barlar, kafeler, envai çeşit dükkanlar arasında yürüyüp caddeyi bitirdikten sonra nehir kenarına inebilirsiniz. Neckar Nehri kıyısına kurulmuş Heidelberg'de yapılabilecek en keyifli aktivitelerden biri nehrin iki tarafında yürüyüş yapmak. Özellikle karşı taraf daha güzel bir yürüyüş yoluna sahip.

Doğuya tekrar geldiyseniz tarihi köprüyü görmüş olmalısınız. Alte Brücke (The Karl Theodor Köprüsü) şehrin ilk taş köprüsü ve 1788'de inşa edilmiş. Köprünün hemen girişinde yer alan elinde ayna tutan maymun heykelindeki aynaya dokunmak zenginlik getirir diyorlar, benden söylemesi. Maymunun parmaklarına dokunursanız Heildelberg'e bir daha geliyormuşsunuz, hemen yandaki farelere dokunursanız da çok çocuğunuz olurmuş. Biz neresine dokunduk acaba heykelin?

Köprüden karşıya geçerseniz biraz dik bir şekilde tırmanan Filozof Yolunu bulacaksınız. Biz yukarıdaki düz yola kadar çıktık. Bu tırmanış boyunca mola verip karşıdaki güzel manzarayı izleyebileceğiniz dinlenme-seyir terasları yapmışlar. Almanlar malum en çok düşünürleriyle meşhur bir toplum; zamanında büyük filozoflar Heildelberg'e gelip bu yol boyunca tepelere doğru yürüyüşe çıkarlarmış. 

Akşam olurken ayrılıyoruz Heidelberg'den. Bakalım maymunun neresine dokunmuşuz?

Fotoğraf Listesi:

1- Öğrenci Hapisanesindeki odalardan biri
2- Heidelberg Kalesi
3- Dünyanın en büyük ahşap şarap fıçısı
4- Kaleden şehir manzarası
5- Bu da öbür yakadan, filozof yolundaki seyir teraslarının birinden Heidelberg

Önerilen Sayfalar:

Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Gün
Baden Baden ve Strasbourg
Lüksemburg
Brüksel ve Art Nouveau
Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht