23 Şubat 2015 Pazartesi

Ve Johannesburg

Güney Afrika gezisini Cape Town'dan başlatmak konusunda bir şüphemiz yoktu ancak Joburg'u (yerel dilde Johannesburg'u böyle kısaltıyorlar) dahil edip etmemek konusunda kararsızdık. Haritayı açıp baktığımızda Merkador haritalama sisteminin geoid yerküre üstüne uygulanmasının gazabına uğrayıp "Cape Town'dan Zanzibar'a mı geçsek? Haritada yakın görünüyor." bile dedik başlangıçta. (Yakın falan değil haritaya aldanmayın).  Johannesburg konusunda duyduklarımız hiç iç açıcı değildi. Sonunda baktık ki Güney Afrika'ya gelmişken Johannesburg'a da uğranır ve bu şehir hakkında da bilgi edinilip öyle dönülür. Keza Cape Town - Joburg tren yolculuğu da çok aklımızı çeldi. Şimdi artık her şey bitmişken tren de, Joburg da hoş birer anıya dönüştü lakin yaşarken bizi zorladığını itiraf etmek zorundayım.

Tren yolculuğunu anlattığıma göre Joburg merkez tren istasyonundan başlayabilirim. Joburg'la ilgili hep aynı şeyleri duymuştuk: Dünyada suç oranı en yüksek metropol. Beyazlar sadece belli bölgelerde sokakta gezebiliyorlar. Polis arabalarının bile çalınabildiği dünyadaki tek şehir... Bütün bunlardan sonra gardan 220 Rand'e anlaşıp bindiğimiz taksinin bizi kaçırıp kaçırmayacağı konusunda çok gergin gittik otelimize. Karanlıkta bulduğumuz otelimiz de otelden çok gizli toplantılara ev sahipliği yapan bir tarikat merkezi gibiydi. Kocaman bir metal kapı, karanlıkta kapıda belirip tarikata üye miyiz değil miyiz gibi süzen çalışanlar... Girişteki metal bahçe kapısı biz geldikten 10 saniye sonra açıldı. Açılmasa sokakta taksi bulma şansımız sıfırdı. Hem tren yolculuğu hem de duyduklarımızdan o kadar gergindik ki o kapı açıldıktan sonra dahi gerginliğimiz bir süre geçmedi.

Marion Lodge Hotel, şehrin Sandown semtinde, büyük bir evden bozma sıcak bir butik otel. Bulunduğu sokak lüks, korunaklı evlerle dolu. Sahipleri Azeri kökenli İranlı bir çift. Odamıza yerleşip güzel bir uyku çektikten sonra anca kendimize geliyoruz. 2 gündür yaşadıklarımızdan sonra otelin havuzbaşında dahi geçirebiliriz uçağımız kalkana kadarki 48 saati. Neyse ki toparlayıp kahvaltı sonrası şehri tanıma turuna başlıyoruz.

Öncelikle duyduğumuz doğruymuş: Joburg şehir merkezindeki caddelerde tek bir beyazın dolaşmadığını söyleyeyim. Biz de Mandela Square dedikleri lüks alışveriş merkezi dışında sadece 500 metre yürümüşüzdür şehirde. Cape Town'dan çok farklı bir yer burası. Cape Town'da çok daha güvenli hissediyorduk kendimizi. Korkumuz ne kadar yersiz, saçma ya da haklı bilmiyorum ne yazık ki. Ama biz de taksiden inmeden ,ki bu konuda da sadece otelin taksisini kullandık, sadece güvenli denilen yerlerde geçirdik vaktimizi.

İlk günümüzde taksiye atlayıp (200 Rand ödedik - İlk gece 220 ödememiz normalmiş yani) merkezdeki gara döndük. Hop On Hop Off'ların kalkış yeri burasıydı. 150 Randlık günlük biletimizi alıp başladık gezmeye. 2 saat süren bir tam turu bitirdiğimizde gayet güzel yerler görmüş, faydalı bilgiler edinmiştik. Güney Afrika'daki City Sightseeing'lerin Türkçe dil seçeneğinin olması çok güzel. Biz çok memnun kaldık. İlk turun ardından Gandhi Meydanı'nda indik.1900'lerin başında, Hint Özgürlük Hareketini başlatmadan önce 21 yıl burada avukatlık yapıp ardından uğradığı ayrımcılıklar sonunda eşitlik ve özgürlük fikirleri kafasında şekillenip ülkesine döndüğünde Hindistan'ın bağımsızlığı için mücadeleye girişen Mahatma Gandhi, Johennesburg'da çok önemli bir şahsiyet olarak kabul ediliyor. Burada çektiğimiz bir kaç fotoğrafı müteakip Carlton Center'a yürüdük. (İşte merkezdeki tek avama karışma maceramız bundan ibarettir - bunun dışında Lordlar Kamaramızdan çıkmadık hiç.)

Carlton Center, Afrika'nın ve güney yarım kürenin en yüksek binasıymış. En tepedeki 50. katına "Top of Africa" adı verilmiş ve güzel bir Joburg manzarası sunuyor. 15 Randlık bilet alıp asansörle çıkılan Top of Africa'da lekeli camlar ardından bakınca çok da tehlikeli gözükmüyor Joburg.

Zemin katında hızlıca bir şeyler atıştırıp ilk gelen hop on hop off'u yakalıyoruz. Bir sonraki durağımız Apartheid Museum. Yaklaşık 10 günlük Güney Afrika gezisi bende Nelson Mandela ve Güney Afrika tarihine dair büyük bir merak oluşturdu. İki konuda da belgeseller ve kitaplardan bilgi edinmek dönünce ilk işim olacak. Bu müze de, Joburg'da altın bulunmasından sonra beyaz adamın önce bu toprakları sömürmesi ardından da 90'lara kadar sürecek ırkçı bir yönetim kurmasının hikayesini zenciler, Malaylar ve Hinduları da merkeze alıp anlatıyor. Apartheid rejimi sırasında beyazların ayrıcalıkları, sokaklardaki sadece beyazlara özel banklar, taksi sıraları, binalara giriş kapıları ve nüfuz cüzdanında ırkın belirtilmesi gibi uygulamalarla yüzleşmek çok sarsıcı. (Bu arada Türkiye'deki nüfus cüzdanlarında yer alan Din hanesi de dünyanın diğer yerlerinde kime göstersem sanki Irk hanesi varmış gibi bir tepkiyle karşılandı, belirteyim.)

Apartheid Museum'un kurulma hikayesi yan taraftaki Gold Reef City'nin kurulmasına dayanıyormuş. Buradaki eski maden sahası üzerine, içinde kumarhane de olan bir tema parkı kurma projesi geliştirilirken proje kapsamında yan tarafa Apartheid Museum da inşa edilmiş. Bir süre sonra Gold Reef Center'dan ayrılıp kar amacı gütmeyen bir yapıya dönüştürülen müze şu an bağışlarla varlığını sürdürüyormuş.

Hop On Hop Off turu boyunca üstünden geçeceğiniz Mandela Bridge de Boğaz'daki asma köprülerin küçük bir versiyonu. Herhangi bir deniz, göl, nehir kenarına kurulmamış olan Joburg'daki bu köprü, demir yollarını kateden trafik rahatlasın diye inşa edilmiş. Gezi boyunca görebileceğiniz diğer duraklar arasında, biz gezerken kapalı olan iki müze de vardı: İlki SAB Bira Müzesi. Miller'ı da üreten, dünyanın en büyük bira firmalarından biri olan SAB (South Africa Brewery) Güney Afrika merkezli bir firmaymış. Diğer kapalı müzeyse Origins Center - Afrika'dan tüm dünyaya yayılan insan neslinin kara kıtada keşfedilmiş ender fosillerini tanıtan müze. Aslen hepimiz Afrikalı olsak da zamanla renk farkını bahane ederek kendini üstün gösteren insanların durumlarına gülmek için bile ziyaret edilebilirdi bu müze. (Rengi farklı olmasa gözü büyük, olmadı boyu kısa, o olmadı zekası geri, hiç olmadı dili farklı diyecek yine kendini üstün gösterip ayrımcılık yaratmaya ve sonucunda sömürmeye kalkacaktı bu topraklara ayak basanlar orası da kesin...) Etiyopya Ulusal Müzesi'nde gördüğüm örneklerden sonra bu müzeyi keyifle gezmek çok hoşuma giderdi. Keza şehrin dışında bu fosillerin bulunduğu mağaralara yapılan turlar da varmış; onlara katılmak da isterdim. Bir daha yolum düşerse mutlaka bunu göz önünde bulundurayım.

Joburg'a gelip hop on hop off'a binmeye karar verdiyseniz Soweto turunu da satın alabilirsiniz. Ne yazık ki akşam 17.30'da son otobüsün gara dönmesiyle hop on hop off seferleri son buluyor. Biz de sabah erkenden başlayamadık gezmeye. O yüzden, zamanında madende çalıştırılan zencilerin yerleşmesi için inşa edilen ancak Joburg'un hızla gelişmesiyle onla birleşen Soweto (Adı South West Town - Güney Batı Kasabası'ndan geliyor) turuna katılamıyor, Mandela'nın Evini göremiyoruz.

Dönüşte, otel taksimizle Mandela Square'e geçiyoruz - şehirde güvenli bildiğimiz tek yere. Joburg'da en çok bu güvensiz ortamın hissettirdiklerini hatırlayacağım. Zenci - beyaz ayrımı gibi görünse de temelinde gelir dağılımında var olan büyük uçurumu barındıran bu ortam yüzünden üniversite kampüsleri bile yüksek bahçe duvarlarının üstüne gerilmiş elektrikli tellerle ve bolca kamerayla korunuyor. Bizde hayatlarını güvenlikli sitelerde geçirmeye kalkan insanların durumu da benzer aslında: Tehlikeyi dışarıda bırakmaya çalışırken kendini küçücük bir alana hapsetmek. Dışardaki fakirlik aslında içerdekilerin hayatında da o kadar büyük bir problemi ki...

Mandela Square'e gidene kadar gerçekten bir meydana gideceğimizi sanıyorduk. Oysa burası devasa Sandton City Alışveriş Merkezi'nin bir bölümüymüş. Mandela heykeli dikilene kadar Sandton Meydanı adı verilirken heykelden sonra Mandela Square denmeye başlanmış AVM'nin ortasındaki, kafeler ve restoranlarla çevrili bu alana. AVM dışında yürünecek sokaklar, dolaşılacak caddeler yok ne yazık ki. (Ya da var da biz bulamadık - gözümüz kesmedi diyelim, bilemiyorum.) Pazar günü akşam 6'da bütün mağazalar kapanıyor AVM'de. (Pazartesi günü de 7'de kapandılar.) Kafeler ve restoranlar açıktı ama. Joburg Hard Rock Cafe de bu meydanda, gitmek isteyene duyurulur. Beyaz ya da zenci fark etmeden ekonomik durumu iyi olanların vakit geçirdiği bir yer burası. Olayın ırk değil ekonomik temelli olduğunu en güzel burada anlıyorsunuz. Fakir beyaz yok tabii buralarda ama olsa onlar da bu ayrımcılıktan paylarını alacaklardı belli ki. Bugünlük bu kadar yeter deyip erkenden döndük biz de otelimize.

Şehirdeki ikinci günümüzü safariye ayırdık. Joburg Hayvanat Bahçesi'nde kafesler arkasındaki hayvanları görmeye içim elvermediği için şehrin dışında, geniş bir korunaklı parkta yaşayan hayvanları görmeye gittik otelin taksisiyle. Keşke bu geziyi bir turla biraz daha uzaktaki Krugerpark'a yapsaydık dedik ama ne yazık ki seçimimizi otelin taksisiyle Rhino&Lion Park'tan yana kullanmıştık. Yine de aramızda otomobilin camının korumasında 1 metre mesafe varken miskin miskin yatan beyaz aslanı, otların arasında yiyecek toplayan sincabı, Afrikalıların kutsal saydığı beyaz ve ismini bilmediğim upuzun kuyruklu siyah kuşu, deve kuşlarını, antilopları ve vahşi domuzları görmek enteresan bir tecrübeydi. Yine de siz giderseniz tur ayarlayın.

Dönüşte yine Joburg'a gelen çoğu turistin yaptığı gibi Sandton City AVM'sine gidip takıldık. Bilmemek ne kötü; insanı bu tüketim toplumunun kalelerine hapsediyor.

Johennesburg turumuz bu şekilde bitti. Dönüşte havaalanına Gautrain'le gidelim dedik. Taksi 450 istemişti biz 100 Rand ödeyip Sandton'daki Gautrain İstasyonuna gidip kişi başına 150 Randlık biletlerden alıp totalde 400 Rand'a O. R. Tambo Havaalanına ulaştık. Şehir içi toplu taşımanın bu kadar pahalı olduğu bir yer daha var mıdır acaba? Taksiyle aynı fiyata tren yolculuğu... (O verilen kartların depositosunu da ödemiyorlarmış, haberiniz olsun.) Şehre taksiyle ulaşım iki ve üstü kişi için daha mantıklı olabilir, belirteyim.

Uçağa binip dönerken Güney Afrika'yı tanımaktan mutlu ama yorgundum. Vakit sınırı olmayan Backpacker olsaydım Buzbus denilen hostel shuttle'ıyla şehirden şehire takılırdım herhalde Cape Town'dan itibaren. Keza yataklı tren olsa Cape Town - Joburg yolu da çok eğlenceli olabilirdi. Johannesburg'da ne yapılırı ben de çözemedim; bilen biri çıkar, bana da anlatırsa sevinirim.

Fotoğraf Listesi:

1- Safaride gördüğüm, uzun kuyruklu, ismini bilmediğim kuş (Bilenler yazsın lütfen yorum kısmına.)
2- Carlton Center'ın zirvesinden Joburg
3- Safari yaptığımız parka giriş kapısı
4- Miskin miskin yatan beyaz aslanlara araba camı korumasında yaklaşmak
5- Sincaplar da ortalıkta dolaşıp duruyordu...
6- O beyaz kuş tüm Afrika'da kutsal kabul ediliyor.

Önerilen Sayfalar:

* Güney Afrika gezisinin ilk durağı Cape Town ve Cape Town'dan trenle Joburg'a ulaşım yazıları

Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün
Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu

* Safari sevenlere Nairobi'den bir yazı:

Nairobi'de günübirlik vahşi yaşam gezisi


* Afrika'da tropikal tatil:

- Zanzibar

9 Şubat 2015 Pazartesi

İzmir'de Bir Gün

Kim bilir kaçıncı gelişim bu İzmir'e... Yaşamak için bile düşünebileceğim bir yer oldu İzmir hep (Kimin olmadı ki? Kimle konuşsam İzmir'i ne çok sevdiği var dilinde). Mübadele yıllarında Anadolu'daki bütün şehirler mübadele kapsamında olsa da, gayrimüslimlerin şehir ekonomisindeki ağırlığı nedeniyle İzmir'de yaşayanlara dokunulmadı. Bugün gavur İzmir diye anılması ve Türkiye'nin en renkli ve rahat şehirlerinden biri olmasında bu durumunun çok etkisi olduğunu düşünüyorum.

Kaldığım otel Balçova'da. Zamanında Agamemnon'un da yaşadığı bu topraklarda o yıllarda da sıcak su kaynakları çok rağbet görürmüş. Şimdilerde yine İzmir'in bu bölgesine sıcak su kaynaklarından faydalanmak için çok kişi geliyor. 


İzmir'de sabah güne otelde kahvaltı yaparak başlıyorum. İzmirlilerin gevrek dediği simit ve başka bir yerde bulamayacağınız, aslen Yahudilere ait bir hamur işi olan boyoz yiyip vuruyorum kendimi yollara. Boyozun tadı hala damağımdayken şehirdeki ender sinagoglardan olan Bet İsrail Sinagogu'na ulaşıyorum. Dünyanın bir çok yerinde polis korumasında olan sinagoglar gördüm. Türkiye'dekilerde durum biraz daha farklı oluyor: Etrafındaki tüm binalar boşaltılmış ya da sinagoga bağlı vakıflar tarafından satın alınmış oluyor (Bkz. Bursa'da Arap Şükrü'deki sinagog). Burası da aynı durumda. 1900'lerin başında inşa edilmiş bu yapı şu anda kullanılıyor mu bilmiyorum, tüm kapıları mühürlü gibi kapalıydı. Ancak semtteki diğer müstakil binalarla hoş bir havası var bu binanın da.


Hemen yan tarafa geçerseniz Dario Moreno Sokağı'na ulaşacaksınız. Asansöre giden bu sokakta yaşamış olan Dario Moreno anısına asansörde hep onun şarkıları çalınıyor. Deniz ve Mehtap'ı burada dinlemenin keyfi bir başka oluyor. Belli ki koruma altındaki bu sokaktaki binaların sonundaki asansörle yukarı çıktığınızda güzel bir İzmir manzarası sunan Ceneviz Cafe sizleri bekliyor. Aslında mola vermek için güzel bir yer burası ama hem daha yolun başındayız hem de gezecek çok yer var...

Asansörle aşağıya inip Konak Meydanı'na doğru yürürken Ayhan Işık'ın doğduğu evin de önünden geçiyoruz. Eski Türk filmleri nostaljisi yaşatan bir şehir İzmir. Sanki daha o vahşi alışveriş ve tüketim zombilerine dönüşmemiş insanlardan ve vahşi kapitalizme teslim olmamış semtlerden oluşuyor gibi (Evet, İzmir'e dışardan bakanlar aynen bu hislere kapılıyorlar. Gerçek olması gerekmiyor tabii bu hissettiklerimin. Bir süre İzmir'de yaşasam ben de İzmir Masalı'ndan uyanıp gerçek yüzünü görürüm elbette). Konak Meydanı'na ulaşınca gözünüze ilk önce İzmir'in sembolü Saat Kulesi çarpacaktır. Osmanlı'nın son dönemlerinde, modernleşme adına yurdun bir çok köşesinde inşa edilen saat kulelerinden biri bu da ama itiraf etmeliyim ki gördüklerim içinde en güzeli de aynı zamanda. Adana'daki, Bursa'daki ya da Urfa'daki hiç bu kadar zarif değil. Saat Kulesi'nin hemen yanında da ufak bir cami yer alıyor, Yalı Camii. Sevimli, kendi halinde, bağırmayan bir camii bu.


Konak Meydanı'nın yan tarafında İzmir'in merkez çarşısı Kemeraltı yer alıyor. Bursa'daki Uzun Çarşı ayarında bir yer burası. Hemen yakınlardaki ilk mola yerimiz olan Kızlarağası Hanı'na ulaşınca, hanın ortasındaki çay bahçesine çöküyoruz. Boş tabure bulmak hafta içi olmasına rağmen hiç kolay olmuyor. Handa gümüş ve hediyelik eşyalar da satılıyor.

Molanın ardından Agora'ya gidiyoruz okları takip ede ede. İzmir, Antik Yunan medeniyetinden beri (ve çok daha öncesinde de) aralıksız bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir yer olduğundan, Agora gibi kalıntılar yönünden çok zengin (Bir ara Efes'i de yazayım). Hala kazıların devam ettiği Agora'dan çok etkilendiğimi söyleyebilirim. Roma'daki Forum'un biraz küçüğü var karşımızda. Hala sapasağlam duran 1000 küsur yıllık kemerlerin altında dolaşıp buraların yıllar önceki halini düşünmek güzel. Gezi boyunca, fotoğrafta gördüğünüz köpek de bize rehberlik yaptı.


Agora'dan çıkınca başlıyoruz tırmanmaya. Bir sonraki ziyaret edeceğimiz yer Kadifekale. Nefesine güvenmeyen, yürümeyi sevmeyen taksiye binsin baştan söyleyeyim. İzmir'in doğudan göç almış bir semti Kadifekale. Ben Çingenelerin yaşadığını duymuştum ama duvar yazılarından ve konuşulan dilden anladığım kadarıyla Kürt nüfusu daha baskın burada. Sokak aralarında eski, hoş evler görmeniz de mümkün sokakta fare ölüsü de... Kaçak çay ve Mahmood Cafe satan, Mardin'e Nusaybin'e otobüs bileti satan turizm acentaları da semtteki yerleşimle ilgili bilgi veriyor. Bu arada şahane manzaralı mahalle kahveleri de gördüm. Eminim evlerin bir kısmının da enfes manzarası vardır. 2014 yılında restore edilmiş Kadifekale şehre panaromik gören tepelere kaleler kurulup şehre hakim olunan zamanlardan kalma bir yapı. Şimdilerde içinde çocuklar oyun oynuyorlar ve tek tük satıcılar hediyelik eşyalar satıyorlar ama semtin kötü şöhretinden midir bilinmez dışardan gelen pek kimse yok ortalıkta.

Sokak aralarından yardıra yardıra iniyoruz Fuar Alanı'na. İzmir Fuarı malumunuz zamanında şehrin en önemli etkinliklerinden biriydi. Dönemin en ünlü sesleri gelir, fuar alanındaki gazinolarda konserler verirler, biz de magazin sayfalarından takip ederdik bu konserleri. Şimdilerde şehrin içinde yeşil alan olarak kaldı Fuar Alanı. Haa bir de Lunapark var tabii içinde. Özellikle Türkiye'de başka hiç bir yerde görmediğim Uçan Halı çocukluğumdan beri favorim, belirteyim (3 sene önce bir geldiğimde gidip binmiştim bu korkunç alete... Kalbi olan binmesin.).

Aslında bugün eski İzmir kalıntılarını görmek üzere limanın öte tarafına da geçecektik ama ne yazık ki saat geç olduğundan onu bir sonraki sefere bırakıp Alsancak'a doğru devam ediyoruz. Yolumuzun üstünde St. John Katedrali var. Kapıdaki rahibe selam verip giriyoruz bu kiliseye. Dıştan bakında bu kadar büyük olduğu anlaşılmıyor ama gayet büyük bir Katolik kilisesi var karşımızda. Girişteki panoda Kasım ayında Türkiye'yi ziyaret eden Papa'nın gezi programı asılı.


Kordon'a ulaşınca keşke yaz olsaydı diyorum içimden. Bir de boş olsaydım... Biralarımı alıp yayılsaydım çimenlere... Kordon'un aslında çevre yolu yapılmak üzere deniz doldurulduktan sonra halkın tepkisi ve mücadelesiyle bu plan iptal edilince nasıl yeşil alan olduğunu anımsatan hikayesinin kalıntısı bir kaç viyadük ayağı hala shil şeridinin sonunda görülebilir. Şehrine sahip çıkanların mücadelesinin Gezi'yle başlamadığını da gösteriyor o beton ayaklar bize...

Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nin sonundaki Yakın Kitabevi'ne uğruyorum gelmişken. İzmir'in en güzel kitapçılarından biridir Yakın. İzmir'e geleceksem mutlaka kitap alışverişimin bir kısmını buradan yapmaya çalışırım. Şimdilerde ön kısmına açılan kafe "kapanmıyordur umarım" endişesi yarattı bende.


Bu arada İzmir'e gelince kumru yemeden dönmek istemeyen arkadaşımın hatırına Kumrucu Şevki'ye uğruyoruz. Çeşme'nin meşhur kumrusunu merkezde bir kaç yerde bulabilirsiniz.


Kıbrıs Şehitleri'nin diğer tarafında İzmir'in en meşhur buluşma yeri bulunuyor: Sevinç Pastanesi. Bir nevi Taksim Burger King gibi bir yer burası. İzmir'de hiç yaşamamış ben bile kim bilir kaç kez burada birileriyle buluşmuşumdur (En son Sibel'le buluşmuştum sanırım. Buradan kendisine de selam ederim :) ). Bu sefer bir şeyler atıştırmak için gidiyorum Sevinç Pastanesine. Mekan müşterilerinin yaş ortalaması gayet yüksek (ben ortalamayı düşürüyordum öyle düşünün). Çilekli, ahududulu meşhur Pavlova pastası gayet lezzetliydi.


Dönüşte kordon boyunca yürüyoruz Konak'a kadar. Kordon'da sıra sıra dizilip binalar tarafındaki kaldırımda rahat rahat yürümemizi engelleyen kafeleri saymazsam, Pasaport iskelesi, yıllar öncesinden kalma dalga desenli kaldırım döşemesi (aynısını Brezilya Recife'de görmek beni çok şaşırtmıştı), ama en çok da trafiğe takılmadan ve merdiven tırmanmadan karşı tarafta yürüyüşünüze devam etmenizi sağlayan yürüme yolu İzmir'e olan sevgimi daha arttıran şeyler oluyor. İzmir'e yerleşirsem bir gün ve maddi sıkıntım olmazsa, Alsancak'ta Yunan Konsolosluğu'nun yakınlarında, körfeze karşı sıra sıra dizilmiş apartmanlardan birinin üst katlarında oturmak isterim. Önünde trafik olmadan Kordon'u ve körfezi gören bu evlerin balkonlarının keyfini hayal edemiyorum...


Fotoğraf Listesi:


1- Agora gezimize eşlik eden rehberimiz

2- Asansörün üstünden İzmir manzarası
3- Ve Asansör
4- Eskiden kağıt paranın arkasında yer alırdı İzmir Saat Kulesi
5- Kadifekale'nin içindeki "İç Kale"
6- Son zamanlarda belediyenin grafiti anatçılarına trafoları boyatma projesinin sonunda ortaya çıkmış güzel grafitelerden biri. Umarım devam eder.

Önerilen Sayfalar:


İznik ve Yenişehir
Karayoluyla Yunanistan & Bulgaristan 1 - Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe, Kavala
- Kaplıca meraklıları için Baden Baden ve Strasbourg
- Üç Eski Rum Köyü (İzmir'den Mordoğan da var aralarında)
Atina Kaçamağı
Frig Vadisi'ni Gezememe
Bozcaada'da Kısa Bir Tatil
Kaz Dağlarının Eteklerinde...
Gökçeada

2 Şubat 2015 Pazartesi

Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu

Cape Town'dan uygun fiyata Johannesburg'a uçak da bulunabilir ama biz biraz macera yaşayalım deyip trenle gitmeye karar verdik. Asıl isteğimiz yataklı tren yolculuğuydu ama ne yazık ki günler önceden bitmiş bütün yataklı tren biletleri. Cape Town'da kaldığımız 6 gün boyunca bilet bulabilmek için her yolu denedik ama ne iptal oldu, ne değişiklik. Biz de pulman vagonda yolculuğa karar verdik. Hani Meksika'da tavuklarla otobüs yolculuğu vardır ya işte onunla karşılaştırılabilecek bir yolculuk macerası yaşadık.

Yolculuk normal şartlarda 26 saat sürüyor. Sabah 10'da yola çıkan tren ertesi gün öğlen 12'de varıyor Johannesburg'a. Bilet ücreti iki kişi için 920 Rand. 48 saat öncesine kadar %10 kesintiyle bilet iadesi yapılabiliyor. Bu bahsettiğim Shosholoza Trenleri.

Çok daha yüksek fiyatlı tren turları da varmış ama hepsi de çok önceden dolmuş. İnternette bir form var bilet almak için ama 19 Aralık - 5 Ocak arası maillere cevap verecek birisi dahi çalışmıyormuş. Bana formu doldurduktan sonra durumu açıklayan otomatik mesaj geldi. Bilet gişesi sabah 8-10.30 arası açıktı, gardaki platform 24'ün orada. Bu saatler dışında bir muhatab bulmak mümkün değil. Yerler numarasız, o yüzden yolcu alımı başlayınca hemen yerinizi tutun. Yol boyunca tren öyle doluyor ki, tuvaletleri bile yolcular işgal ediyor.

Hijyen konusunda çok hassas olmayan beni bile zorlayan şartlar arasında yapılıyor yolculuk. Treni kaplayan kokuya bir süre sonra alışıyor burnunuz. Yolculuğun sonlarına doğru tuvaletlerdeki suyu geçtim, içmek için şişe su bile bitti. O yüzden yanınızda ekstra su taşımakta fayda var.

Yolculuk yeşil savanalar, bozkırlar arasında geçiyor. Manzarayı izlemek güzel ama sürekli bir gürültü vardı vagonda. Herkes gece gündüz bağıra çağıra konuşuyor. Çoluk çocuk etrafta koşturuyor, bir süre sonra yerlere serilen battaniyeler üstünde uyumaya başlıyor çocuklar... Koridorda yürüyenler, etraftaki çocuklar yüzünden, size çarpmadan geçemiyorlar. Yemekli vagonda makul fiyata yemek ve içki var. Afrika'nın kenarında, savanlar arasında şarap içip yolu seyretmek gezinin en eğlenceli kısımları arasındaydı. Yemekli vagonda yenebilir lezzette her şey ama misal kahveyi getirdikleri fincanın etrafı siyah siyah lekelerle kaplıydı. Keza Amerikan servisler de hiç temiz hissi vermiyordu. (Beni tanıyanlar hiç de bu konularda hassas olmadığımı bilirler ama güvenin bana, şartlar gerçekten beni bile zorladı :) )

Yolculuğun daha ilginç anlarından biri yol boyunca vagonumuzda bağıra bağıra vaaz veren Hristiyan vaizdi. Üç dört kez yarımşar saatlik vaazlarıyla İsa'yı, Hristiyan haçını, hırsız ya da orospu bile olsak Hristiyanlığın nasıl kucaklayıcı olduğunu anlattı yol boyunca.

Bir başka ilginç olay tren raylarında tespit edilen 5 santimlik çatlak yüzünden 4 saat trenimizin yolda kalması oldu. Sonrasında da anlayamadığımız sebeplerle toplamda 3-4 daha saatlik beklemeler oldu. Tren müdürü denilen iri yarı beyaz adamın ters davranışları da herkesin sinirlerini zıplattı. En son gördüğümde, suyun bitmesinden şikayet eden yolculara "Bir daha otobüsle yolculuk edin madem" diye bağırıyordu. Havalandırması olmayan vagonlar neyse ki hareket halinde camları açınca serinliyordu.

Yataklı vagonda olunca bu problemlerin bir kısmını yaşamıyorsunuz tabii... Yatağınızda uzanıp yolun tadını çıkarabilir, müzik dinleyip kitabınızı rahatça okuyabilirsiniz. Gürültü de olmaz, koku da, vaiz de... Ama su sorununa ve gecikmelere karşı yapılacak bir şey yoktu tabii.

Yolculuk boyunca güvenliğe çok önem veriliyordu. Tren her durduğunda koridorda dolaşan 4 silahlı polis... Gece boyunca sabaha kadar ışıkların açık olması... Güvenlik konusunda bir sıkıntı hissetmedik. Tıka basa dolu her vagon başına tek beyaz düşen bir yolculuktu bu. Yemek kısmına sadece yataklı vagondakilerin gittiği (ekonomik sebeplerle), koridorda dolaşan satıcıların açıkta sattığı dondurmadan almanın tüm yolcuların en büyük zevki olduğu, 25 saatin sonunda o sıcakta hala çantalardan çıkan haşlanmış tavukları yiyerek koridorda koşturan sevimli çocukların kahkahalar atabildiği, yan koltuktaki yaşlı kadının saatlerce balonlu naylon patlattığı, arkasındaki adamın yan koltuğundaki buzluktan çıkartıp çıkartıp en az 20 tane bira içtiği, rötarlarla 8 saat uzayan, en son durduğumuz ıssız bir yerde trenden inip bu rötarlara isyan eden sarhoş adamın vagona dönünce kaymış diliyle bana "hakkımı aradığım için polis beni tutuklamaya kalktı! İnanabiliyor musun?" dediği, son arızadan sonra tüm trenin isyanına dayanamayan tren müdürünün 15 dakika uzaktaki istasyona kadar ulaşıp tüm yolcuları 2 saat süren otobüs yolculuğuyla Johannesburg'a ulaştırdığı 34 saat süren bir tren yolculuğu... İstasyonda inmeye çalışırken herkesi durdurmaya çalışıyordu sarhoş adam: "Kimse inmesin! O tren müdürü gelip bize açıklama yapmadan inmeyin! Bizi insan yerine koymuyorlar!" Otobüslerin dolmasından korkan bir kadının "Çekil! Çekil! İncem ben! Otobüsler dolsun da kal burada sen!" deyip insanları yara yara inmeye kalkmasıyla attık kendimizi trenden aşağıya.

Şimdi her şey bitmişken eğlenceli bir anıya dönüşmüş Shosholoza tren yolculuğumuzu okudunuz.

* Önerilen Sayfalar: Gezinin başlangıcı için: 

Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün
- Ve Johannesburg
Yataklı Tren Yolculuğu

Fotoğraf Listesi:

1- Trendeki sevimli ufaklıklarla ben :)
2- Yemekli vagonda şarap ve kitap keyfi
3- Trenin bozulduğu kısımlardan birinde ıssız bir yerde trenden inmişken...
4- Yol kenarı tabelaları
5- Yolun sonunda şoparlarla iyice kaynaşmışken :)