23 Kasım 2014 Pazar

Trabzon Merkez ve Ayder

Aylardan Kasım. Trabzon'a daha önce de gelmiştim fakat şehrin merkezindense Sümela gibi Uzungöl gibi etrafındaki güzellikleri ziyaret etmeyi tercih etmiştim. Şimdi koca iki günüm varken önce şehrin merkezini turlayayım dedim. Yarın da Ayder Yaylası'na çıkacağım.

Güne merkezde Kuymak yiyerek başladım. Biraz yağlı olsa da Karadeniz'de yenebilecek en lezzetli yemeklerden biri bence Kuymak. (Muhlamayla Kuymak arasındaki farkı ben de tam olarak bilmiyorum). Ardından başladım yürüye yürüye şehri dolaşmaya. Sahil boyunca Batıya yani denizi karşınıza alırsanız sola doğru yürüyerek İlk ziyaret edeceğim yer Aya Sofya'ya vardım. 1200'lerde kilise olarak yapılan daha sonra kilise, cami ve müze olarak işlev gören bu yapı 2013 yılında yeniden camiye çevrildi. Herhangi bir dini yapının başka bir dinin tapınağına dönüştürülmesi hiç kafamın almadığı bir şey. 1950'lerde içindeki ikonalar ortaya çıkarılacak şekilde restore edilmiş bu yapının içi şu an tavanına ve başka bazı yerlerine kumaş kaplanıp (herhalde İsa ve Meryem'in resimleri gözükmesin isteniyordu) cami olarak hizmete açılmış durumda. Bu arada Aya Sofya'yı ziyaretinizde kadınlar kısmının girişindeki çizimlere de bakmanızı tavsiye ederim.

Aya Sofya, son yıllarda sahil doldurulduğu için biraz iç tarafta kalmış ama tepede olduğu için bulunduğu konuma hakim bir yapı. Bahçesindeki kafe de çay içmek, dinlenmek, hatta bir şeyler yemek için hoş bir yer. 

Aya Sofya'dan sonra denizi arkama alıp güneye saptım. Şehrin sokakları betona yenilmiş olsa da denize paralel merkeze doğru devam ettim gezmeye. Avni Aker Stadyumu'nun üstünden geçip Trabzon Kalesi'nin surlarına vardım. Surlar denize dik tek sıra uzanıyor ve arkasındaki vadide çevre düzenlemesi yapılarak yeni bir park oluşturulmuş. Arada cafelerin, derenin, bankların ve yeşil alanların olduğu bir park burası. Zağnos Köprüsü'nün iki tarafında vadi boyunca uzanıyor park. Baharda daha güzel olur eminim ki.

Köprüden sonra sahile doğru verev iniyorum çarşının içinden... Öğlen vakti geliyor; daha önce de çok beğendiğim Kalkanoğlu Pilavcısı'nda yemek yeme vakti. Zaten öğlen 2'den sonra yiyecek bir şeyler bulmanın garantisi yok Kalkanoğlu'nda. 1856'da aynı yerde pilavcılığa başlayan işletme öğlen vakti oldukça dolu. Pilavınız gelene kadar çatal-kaşığı koydukları kağıdın üstünde yazan mekanın öyküsünü okuyabilirsiniz. Kalkanoğlu'nda etli ya da kuru fasulyeli pilav, kuru fasulye, turşu ve yanında içecek olarak hoşaf ya da ayran bulabilirsiniz. Belli ki tereyağı özenle seçilmiş olan pilav çok lezzetli, hoşaf da güzel. 

Yemeğin üzerine sahilden doğuya doğru yürüyüp Çömlekçiler'e kadar yürüyorum. Burası şehrin erkekler için olan kısmı aynı zamanda; yan yana sıralanmış otellerin önü özellikle geceleri yabancı uyruklu kadınlarla dolu. O fıkralara konu olmuş yabancı hayat kadınlarının Trabzon'daki merkezi burası. Dik çarşı boyunca Meydan'a çıkıp meydandaki parkta dinleniyorum biraz. Şehrin merkezindeki parkın yan tarafında 2000'lerin ilk yarısında bombalanmış olan McDonald's var. 

Meydan'dan denize dik Boztepe'ye tırmanıp bitireceğim bugünkü gezimi. Yolumun üstünde Kızlar Manastırı var ancak henüz tadilatta olduğundan doğrudan Boztepe'deki çay bahçelerine çıkıyorum. Bu çay bahçelerinde çay istediğinizde size tek çay getirmiyorlar, koca semaveri içmeniz gerekiyor... Bir demlik 15 TL. Manzara şehre yukarıdan bakıyor ama Trabzon çoktan betona yenildiği için sizlere güzel bir manzara fotoğrafı sunamayacağım ne yazık ki.

Bayır aşağı inip Trabzon Müzesi'nin önünden geçiyorum. Bugünlük bu kadar yeter dediğim için müzeyi gezme işini bir sonraki ziyaretime bırakıyorum. Yaklaşık13-14 km. yürüyüş, bugün için yeterli.

Trabzon'daki ikinci günümü Ayder Yaylası'na ayırdım. Ayder Rize sınırları içinde yer alıyor aslında ama Trabzon merkezde bolca bulunan turizm şirketleri de Ayder'e günübirlik turlar düzenliyorlar. Bir gün önce 45 TL'ye anlaştığım turizm şirketinin önünden biniyorum 7 kişilik Mercedes Vito araca. Trabzon bu sene resmen Arap tursitler tarafından işgal edilmiş. Geçtiğimiz senelerde bolca Bursa'ya gelen Arap turistlerin yeni keşfi Trabzon. Aracımızda da iki tane Arap çift mevcut. Kasım ayının sonlarına doğru artık Trabzon'da da yavaş yavaş turizm sezonu bitiyor. Ayder'deki otellerin, pansiyonların, restoranların çoğu da kapalı. Haftasonları daha çok turist geldiğinden bir kısmı açık oluyormuş.

Tur şirketleri normalde 2 saat olan yolu 3 saatten uzun sürede alıyorlar. Bıçakçıda mola, tekstilcide mola diye diye sizi alışveriş yapmanız için turistlere özel hazırlanmış mekanlara götürüp duruyorlar. Yol boyunca ayrıca Fırtına Deresi yanındaki bir rafting tesisinde ve ufak bir şelalenin yanında da mola veriyoruz. (Fırtına Deresi 2000'lerde üzerine santral yapılması konuşulan ancak yöre halkının çevrecilerle elele giriştiği eylemler sonucu kurtarılan bir doğa harikası, hatırlayan hatırlar... Gezi Parkı süreci gelmeden önce 2000'lerin başarılı eylemlerinden biridir.) 9'da hareket eden araç 12'yi geçerek varıyor Ayder'e. Ayder'e giden yollar gayet iyi durumda, karakış olmadığı sürece aracınızla rahatça çıkabilirsiniz. Ayder zaten gayet rakımı düşük bir yerleşim yeri. Yayla demek doğru mu onu da bilmiyorum...

Ayder, günümüzde gayet otellerle restoranlarla dolmuş bir yer. Tek tük beton binalar, çirkin oteller çok bozmuş Ayder'in güzelliğini. Yeni yerler yapılır, eskiler düzeltilmezse her zamanki gibi yeni bir turizm çöplüğümüz daha olacak, hiç bir kıymeti kalmayan bozulmuş yerlere yeni birisi daha eklenecek. Tabii şimdi bir yandan Ayder'le ilgili tanıtıcı yazı yazıp bir yandan da mekanın bozulmasından şikayet etmek çelişkili bir durum yaratıyor. Turizmin uyumlusu olur mu? Her güzelliği işgal edercesine ziyaret etmek mi lazım? Yerel halkın gündelik hayatının aynı uyumla sürmesine izin verip bir yandan da içine turizmi yerleştirmek mümkün mü? Bilemedim ama Ayder'de bir aşağı bir yukarı yürürken bunları düşündüm durdum.

Ayder yaklaşık 50 tane yayla evine ve bir o kadar da otel, pansiyon, restoran ve hediyelik eşya dükkanına ev sahipliği yapan küçük bir yer. En tepesinden görülen şelalesi ile girişteki kaplıcası arasında sıralanmış bu yapılara gün geçtikçe yenileri ekleniyor ve Kasım ayında boş olmasına rağmen yazın buranın nasıl tıklım tıklım olduğunu hayal edebilmek için müneccim olmaya gerek yok. Hele arada kimi oteller var ki insanın tüyleri diken diken oluyor görünce... 

Biraz dolaşıp açık restoranlardan birine girdim. Muhlama yiyip çay içtim. Ayder'de fiyatlar Trabzon merkezdeki aynı ayar bir yerle kıyasladığımızda %50-60 daha pahalı. Açık mekanlardan birinden Hemşin helvası alıyorum. Mısır unuyla yapılan yoğun kıvamlı bir helva bu. Tadı gayet güzel. Laz böreği de yiyebilirsiniz buraya gelmişken...

Bölgede çıkan sıcak suyla beslenen kaplıcanın giriş ücreti 10 TL. Kaplıcaya girişte 20 tane kadın görünce önce kadınlar kısmına geldim sandım ama meğer girişler ortakmış. İçeride peştemal, terlik ve kasa var. Şort kiralamak isteyenler 1 TL daha ödüyorlar. Kaplıcanın içi çok sıcak değil ama şifalı olduğu söylenen havuzun sıcaklığı 50 dereceye yakın. Havuzda 5-10 dakikadan fazla durmak zor o yüzden ara vere vere girin havuza. 

12'de bizi Ayder'e getiren araç 3'te dönüş için hareket ediyor. Ayder'e daha uzun süreli gelinip daha yukarlardaki yaylalar günübirlik olarak araçlarla keşfedilebilir. Keza biraz daha yukarıda çadır ve kamp alanları da mevcutmuş; oralarda da konaklanabilir. Dönüşte bir yere uğramadan 2 saatte dönüyoruz Trabzon'a, Ayder'in halini gördükten sonra kafamda deli sorularla...

Fotoğraf Listesi:

1- "Karadeniz'de dağlar denize dik uzanır" konulu çalışma
2- Aya Sofya
3- Aya Sofya'dan bir kare
4- Zağnos Köprüsü altında yeni yapılan park
5- Boztepe'den Kızlar Manastırı'nı da gören Trabzon manzarası
6- Ayder'in üst tarafından görülebilen şelale
7- Ayder'in en tenha kısmının fotoğrafı

Önerilen Sayfalar:

Trabzon'la ilgili diğer gezi yazıları:


Karadeniz'den bir başka güzergah:

- Amasra - Betona Esir Olmadan Önce

11 Kasım 2014 Salı

Novosibirsk Gezi Yazısı

Bir Kasım sabahı erkenden vardım Novosibirsk'e. Gündüz bile 3-4 derecelerde dolaşan termometre, gün doğmadan önce eksi değerlere düşüyordu. Sabah trafiği yüzünden havaalanından otelimize 45 dakikada vardık. Şehrin merkezindeki 4 yıldızlı Novosibirsk Hotel, Rusya hizmet sektörü denilince aklımıza gelenin güzide bir örneğini temsil ediyor: Koca otele yetmesi mümkün olmayan asansörde sıra beklemek, kahvaltı için küçücük bir salonda hem masaların boşalması hem de yemek almak için girilen kuyruk, en son da bana verilen odaya girince karşımda gördüğüm, duştan yeni çıkmış, havluya sarılı bir çift! Neyse ki Türkiye'de değilim yoksa bu durum çok daha ağır sonuçlanabilirdi. Burada özür dileyip gülümseyerek kapattık kapıyı ve resepsiyona söylenerek yeni odama yerleştim.

Bu arada otelde Exchange Office para değiştirmek isteyenlere en az % 10 komisyon uyguluyor, belirteyim. Gidin bankalarda çok daha uygun kurdan bozdurun paranızı.

48 saatlik ziyaretimin ilk günü öğlene kadar uyuyup ardından attım kendimi caddelere. Önce dünyanın ikinci en büyüğü olan (Merak eden varsa en büyüğü Venezuela'daymış) Opera ve Bale binasına gittim. Bu yapıya ulaşmak için Lenin Meydanı'ndan geçmek gerekiyor. Meydanda Lenin heykeli ve Sovyet döneminden kalma devasa heykeller yer alıyor. Lenin heykelinin arkasındaki bahçenin sonunda yer alan Opera ve Bale Binası hemen her gece bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Gelmeden önce internetten öğrendiğim kadarıyla bu gece Junona And Avos balesi yarınsa Çaykovski'nin Eugene Onegin Operası var. Gişedeki kadınla beden dilinde anlaşıp bu geceye bilet olmadığını yarın akşamın ise müsait olduğunu anlıyorum. 250 Rublelik biletlerden alıyorum akşam 18.30'da başlayan etkinliğe. Geceler erken kararıyor tabii...

Sosyalizm zamanından kalma devasa heykellerden güneye devam edince bu sefer Lenin'in evi çıkıyor karşımıza. Politik olarak farklı olsalar da Türkiye'de nasıl her ilde Atatürk heykeli, bir çok şehirde Atatürk evi varsa Rusya'da da durum benzer. Lenin Evi şu an Novosibirsk Filarmoni Orkestrası'na ev sahipliği yapıyor.

Evin yan tarafındaki demir kapıdan girilen bahçe Devrim Şehitliği. Ortasında meşale tutan el heykeli bulunan bu mezarlıkta, gömülenlerin bir kısmının heykellerini de görebilirsiniz. Şimdilerde daha çok insanlardan uzak, ağaçlar altında baş başa kalmak isteyen sevgililere ev sahipliği yapıyor burası. Devir değişince şehitler unutuluyor, niyazi oluyor savaşlarda ölenler...

Kuzey - Güney aksinde uzanan şehrin ana caddesi Krasniy Prospect'in öbür tarafına geçerseniz, bu güneşsiz iklimin ender parklarından biri olan Pervomayskiya Skver çıkacak karşınıza. Hava soğuk da olsa biraz soluklanabilirsiniz. Keza yolun ortasında yer alan altın rengi kubbeli dini yapı da dikkatinizi mutlaka cezbedecektir. Bu küçük yapı 1915'te inşa edilen Aziz Nikola Şapeli.

Tekrardan Krasniy Prospect boyunca güneye devam ederseniz Aleksandır Nevski Katedrali çıkacak karşınıza. Bu küçük Ortodoks Kilisesi'nin içi rengarenk dini resimlerle dolu. 1899'da açılıp 1937'de Sovyet döneminde kapatılan kilise 1988'de yeniden açılmış.

Bu arada Krasniy Prospect'in batısında Aleksandır Nevski Katedrali'yle Pervomayskiya Skver Parkı arasına denk gelecek gibi ara sokaklarda 4-5 tane eski tarz ahşap Sibirya evlerinden görme şansınız var. Bu evlerden komşu şehirlerde olduğunu biliyordum ama Novosibirsk'te karşıma çıkmasını hiç beklemiyordum.


Hava 5'e doğru kararıyor ve soğuyor. Otele geri dönme vakti geldi. Otelin girişinde Beerman var; şehrin başka yerlerinde de şubeleri olan bir restoran. Karnımı doyurup yatıyorum erkenden.

Novosibirsk'teki ikinci günüme çok daha 'alışmış' uyanıyorum. İklime de, coğrafyaya da, kültüre de alışmış gibi bünyem. 9'da tıka basa kahvaltı yapıp (bu saatte ne asansörde ne kahvaltı salonunda sıra var) düşüyorum yollara. Bu sefer şehrin kuzeyindeki Hayvanat Bahçesi'ne gidiyorum yürüye yürüye. Yolumun üstünde Narimsky Park'ı var. Sevimli bir park burası. Dün kış havası olsa da en azından güneş vardı; bugün o da yok. Her yere boz bir hava sinmiş. Parkın kenarındaki Ascension Katedrali'nin altın rengi kubbelerini bile soluklaştırmış boz bulutlar. Yine daha çok kadınların ziyaret edip ikonalar önünde dua ettikleri bir Ortodoks Kilisesi var karşımda. Çok büyük olmayan rengarenk iç mekan yine çok etkileyici.

Yaklaşık yarım saat sonra Hayvanat Bahçesi'ndeyim. Bilet 250 ruble. TripAdvisor' a göre Novosibirsk'te yapılması gereken en güzel aktivite Hayvanat Bahçesi'ni gezmek. Hayvanların kafeslere hapsedildiği bu gibi mekanları sevmiyorum lakin uzunca bir zamandır görmek için yanıp tutuştuğum bir hayvan beni içerde bekliyor: Kaslan. Aslanla kaplanın çiftleşmesi sonucu dünyaya gelen Kaslan sadece hayvanat bahçelerinde görülebiliyor çünkü bu iki türün doğal hayatta karşılaşma şansları yok (Tabii ki benim "Aaaa Kaslan!" diye şaşırmam bu hayvanların kafeslere hapsedildiği gerçeğini değiştirmiyor). Afrika'da yaşayan Aslanlara karşı Asya'da yaşayan Kaplanlar ancak hayvanat bahçelerinde bir araya gelebiliyorlar. Sonucunda da Lion'la Tiger'dan türetilmiş Liger (Kaplan + Aslan = Kaslan) çıkıyor karşımıza.

Novosibirsk Hayvanat Bahçesi'yle ilgili bir diğer duyumum da burada Liliger yani Liger'la Aslanın çiftleşmesinden doğan canlının da olduğu yönündeydi lakin ben bir tek Liger görebildim.

Öncelikle Novosibirsk Hayvanat Bahçesi'nde Liger dışında da envai çeşit hayvan sizleri bekliyor. Ben önce kuzeydeki, daha kasımda buz tutmuş gölün etrafında turluyorum. Ardından kutup ayılarını ziyaret edip başlıyorum tek tek her hayvanı ziyaret etmeye. Bir kısmının ismini bile duymadığım hayvanlarla ilgili İngilizce sadece isimlerinin yazılı olması üzücü tabii ama buralarda biraz da devlet politikası sanırım bu. (İngilizce geçerli bir yabancı dil değil bu topraklarda. Rusça öğrenmeye itiyorlar insanları.) Aslan, kaplan, puma, kanguru, zebra, lama ve bilimum kuşlar, çeşit çeşit maymunlar arasında rahatça 3-5 saat gezebilirsiniz. Hayvanat bahçesinde sadece dünyanın değişik yerlerinden gelmiş hayvanları değil ayrıca buranın yerlisi sincapları görmek de çok eğlenceli. Yanınızda fındık fıstık getirirseniz elinizden kaptığı çerezi yakınlarda bir yerlere eminim daha sonra aklına bile gelmeyecek şekilde gömüşünü de izleyebilirsiniz. Ben oradayken Rus kadınların üzerlerinde dolaşıp duruyordu bir tanesi.

Akşamüstü biraz dinlenip 18.30'da operaya gidiyorum. Eski şaşalı yapılardan biri var karşımda. Kocaman kubbe tavanı, tavandan sarkan avizesi, her kata ayrı ayrı çıkan merdivenleri ile önce binayı dolaşıp ardından oturuyorum koltuğuma. Novosibirsk Opera ve Balesi'nin İngilizce internet sitesi ve çok şanssız değilseniz sergilenen eserlerle ilgili Wikipedia'da bilgiler var. Gayet keyifli bir şekilde döndüm otelime.

48 saatlik kısa gezimden buruk bir Rusya tadı kaldı bana. Buralara TransSibirya Ekspresi ile gelip etraftaki şehirleri de es geçmeyecek bir gezi planlamak lazım. İlerde... O da olur ilerde...

Fotoğraf Listesi:

1- Lenin Meydanı'ndaki devasa heykeller ve bu heykellerin gölgesinde kaykaya binen çocuklar.
2- Eski ahşap Sibirya evlerinden biri... İçinde hala insanların yaşadığını görmek hoş.
3- Hayvanat Bahçesi'nin yerlisi sincap
4- Kaslan (Liger)
5- Hayvanat Bahçesinde kuşlar bölümüne girişinde sergilenen yuvalar
6- Opera ve Bale Binası'nın içi

Önerilen Sayfalar: Rusya'da Sen Petersburg'u merak edenler için

St Petersburg'da 5 gün...

1 Kasım 2014 Cumartesi

Bologna'da Porticolar Altında Bir Gezi


İtalya gezimin son durağı Bologna'ya öğleden sonra ulaştım. İtalya'da Floransa'yla Bologna arasındaki tren hattı diğer hatlara nazaran biraz daha pahalı. Bu kısımda yanılmıyorsam sadece hızlı tren işliyor ve dağlık bir bölgede olduğundan sürekli tünellerden giderek yarım saatte yolu tamamlıyor. İkinci sınıf bilet 24 €, birinci sınıf bilet 36 €'ydu. İkisiyle de yolculuk yaptım bir farkını göremedim.

Bologna'da kalacağım oteli son gün Siena'da ayarladım. Yine en önemli kıstasım şehir merkezinde ve her yere yürüme mesafesinde olması. Bu seferki otelim Hotel Accademia ve gecelik şehir vergisi hariç 45 €'ya odayı tuttum. Kablosuz interneti hızlı, açık büfe kahvaltısı idare eder, şansıma gürültü yoktu ama barların yakınında üniversite bölgesinde bir otel. Trenden inince yürüyerek 20 dakikada otele varılıyor.

İlk gün yine akşama kadar ortalığın havasını koklayarak geçiriyorum. Akşam, Bologna Pastafaryan Piskoposu Marco gelip alıyor evindeki akşam yemeği için. Eşi, sağolsun, çok güzel vejateryan yemekler yapmış benim için. Biralarımız ve spagettimiz de eksik değil.

Yemeğin ardından Marco'yla şehre iniyoruz. Şehrin önemli yerlerini gezdiriyor bana yarın gündüz gözüyle gelip görmem için. Bu arada da yağmur başlıyor yine. Bologna'nın güzel bir yanı şehrin tarihi bölgesinde her sokakta rahatça yürümenizi sağlayan Portico'lar yani kemeraltı mı desem saçak mı desem bilemediğim o mimari yapı. Güneşli havada güneşten yağmurlu havada yağmurdan etkilenmeden rahatça şehirde yürümenizi sağlıyor. Bursa'yı bilenler ya da Bursalılar Heykel'de cadde boyunca uzanan yoldan çıkarak anlayabilirler Portico'nun ne olduğunu. 100 küsür sene önce İtalya'dan getirilen bir şehir planlamacının Bursa'da yaptığı bu yürüyüş yolu ne yazık ki sonradan devam ettirilmemiş. Eğer devam etmiş olsaydı Bursa'da da Bologna'daki gibi keyfini sürerdik.

Bologna'da çok vaktim ve gezimin sonu olduğundan çok halim olmadığından dünyanın en uzun Portico'su olan Sanctuary of the Madonna of San Luca katedralinin 666 kemerli Portico'sunu ne yazik ki tırmanamadım. Hali vakti olan arkadaşlar tırmanırlarsa anlatsınlar lütfen.

Ertesi gün sabah uyanıp şehri keşfe çıktım. Bu gezide özellikle Dünyayı Gezmek sitesinde hhy'nin yazdığı yazı çok işime yaradı. (İlgili yazıya şuradan ulaşabilirsiniz) Yazıda bahsettiği sırları arayıp durdum ve yine bahsettiği dondurmacıdan dondurmamı yedim.

Öncelikle merkezdeki Piazzo Maggiore'den (Maggiore Meydanı) başlayalım. Maggiore Meydanı'nda ilk olarak merkezdeki Neptün Çeşmesi ilgi çekici bir şekilde gelenleri selamlıyor. Meydanın etrafindaki Palazzo Re Enzo, Palazzo del Podesta, Palazzo dei Banchi gibi yapıların yanında yer alan Basilica di San Petronio'yı ziyaret ediyorum önce. Özellikle 2 € vererek girilen kısımdaki fresklerden Hz. Muhammed'in (resmin altına ismini yazmışlar) cehennemde, Lusifer'in yanında, zebaniler tarafından kafası kopartılırken resmedildiği, geçmişte Bologna'da Müslümanların eylem yapmasına sebep olmuş. Ne yazık ki fotoğraf çekmek yasak olduğu için burayla ilgili fotoğrafı koyamıyorum.

Bologna da İtalya'nın kuleli şehirlerinden biri. Şehrin en meşhur kulesi de Torre degli Asinelli. Kulenin yanında bi tane de daha kısa bir kule var. İtalya'da mimarların ince işçiliğinin şahaneliğini görüp, statik ve jeolojide nasıl bu kadar geri kaldıklarına her eğik kulede bir kez daha şaştım. Bu iki kule de tıpkı Pisa'daki gibi yana yatmış durumda. Kulelerden yüksek olanına tırmanma şansınız var. Manzarası da çok güzel diye duydum ama bacaklarımda o dermanı bulamadım ben.

Bu arada kulelerin hemen dibindeki Gelateria Gianni'den dondurma yemeyi de ihmal etmeyin. Ben limon kremalı, cheesecake'li ve ricotta peynirli denedim. Özellikle ilk ikisine bayıldım.

Yolumu Via Piella'ya çevirip dün gece Marco'nun da gösterdiği 18 numaradaki küçük pencereyi aramaya başladım. Burası Venedik Penceresi olarak geçiyor. Şehrin aralarından kimseye görünmeden, binaların arkasından akan sular bu pencereden bakınca Venedik'teymişsiniz hissi yaratıyor.

Casa Isolani bir sonraki hedefimdi. Strada Maggiore üzerindeki bu evle başlayan pasaj bir paralel sokakla bağlantıyı sağlıyor. Yıllarca uğraşılıp restore edilen pasajın girişindeki ahşap portico üzerindeki oku bulmak için biraz uğraşmanız gerekecek. Ama cidden ilgi çekici bir ok duruyor tam tepede.

Biraz ötede Santo Stefano kilisesi duruyor. İçiçe geçmiş 7 kilise var aslında burada. Halk arasında Sette Chiese (Yedi Kilise) denen yapının ön yüzündeki balkon çok hoş.

Yolunuzu eski şehrin sınırlarına kadar uzatırsanız Giardini Margherita'ya gidebilirsiniz. Şehrin içindeki bu park özellikle yeşillikler arasında yürümek,  çimenlikte güneşlenmek, yapay gölün yanındaki kafede bir şeyler içmek isteyenler için güzel bir seçenek. Göldeki küçük su kaplumbağaları da çok şeker.

Bologna'da kalan zamanımı şehrin ara sokaklarında dolaşarak geçirip çok geç olmadan havaalanının yolunu tuttum. İstanbul'a dönüş vakti geldi. Bi dahakine Toskana'nın bağ evlerine geleyim araba kiralayıp turlayayım İtalya'yı. On şehir gördükten sonra hala daha yeni yerler görmek için İtalya'ya gelme isteği duymak güzel bir his.

Fotoğraf Listesi:

1- Bologna'nın meşhur Portico'ları
2- Venedik Penceresi
3- Casa Isolani'nin girişinde ahşap portico'daki ok
4- Torre degli Asinelli 
5- Santo Stefano Kilisesi
6- Neptün Çeşmesi 

Önerilen Sayfalar: İtalya'da başka nereler gezilir?

Torino'da Bir Haftasonu
Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
* Pisa
* Günübirlik Milano
Roma'nın Mimari Şaheserleri
Floransa
Venedik'te Bir Gün...
Çarşılı Köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio