19 Aralık 2011 Pazartesi

RocknCoke Merkezinde Müzik Festivalleri


60'lardaki Woodstock festivalinin hayaliyle, filmleriyle, hikayeleriyle büyümüş bir nesil olarak 90'ların sonunda müzik festivalleriyle tanıştığımıza çok sevinmiştim. 60'lar, Bukowski, Burroughs, çiçek çocuklar, hippiler, sex drugs & rock'n roll... 90'ların sonu gelirken artık 'altın çağ'ı yaşama imkanı yoktu elbette ama yine de şansımızı zorlamaya çalışıyorduk. Önce h2000 geldi radarıma. Biz de acemiydik, organizatörler de. Sağdan soldan bulduğumuz çadırlarla cebimizde üç kuruş para giderdik festivale. Doğru düzgün içecek paramız bile olmazdı. Organizasyonda da her şey aksardı: ulaşm, konaklama, müzik, tuvalet... Tuvaletler en problemli kısım olur daha ilk saatlerde iflas eder kullanım dışı olurdu. Kilyos'ta çalılık yerler boldu neyse ki... Bir seferinde hatırlıyorum da Starsailor gelecek diye gitmiştik, ödeme mi yapılmamış ne iptal olmuştu konser. Yine de dağda bayırda çadırda konaklamak, arkadaşlarla içip yıldızların altında geceyi geçirmek güzel gelirdi...

Sonra olaya Coca Cola ve Pozitif şirketleri dahil oldu. Şirketlere, kapitalizme karşıydık ama yapacak bir şey de yoktu. Hele bir de kola şirketinin yapacağı rock festivali olayı çok yumuşatıyordu. Hani rock muzik dinleyip devrim yapma hayallerimiz yoktu ama bu kombinasyon da çok abuk geliyordu. Yine de elimizdeki 'mal' buydu ne yazık ki. İlk Rock'nCoke'ta beleş biletlerim vardı elimde. Bütün arkadaşlarımı topladım festivale, çadır da kurmuştum görevli olduğumdan. Sabah erkenden başlayıp akşamın bi vaktine kadar içip durdum bu sayede. 2000'ler gelmiş çalışıp para kazanmaya başlamıştım ne de olsa. İlk Rock'n'Coke'ta karşılaştığımız bir problem var ki 2010'larda hala çözülememişti: Katılan gruplar çok zayıftı. Hatırladığım isimler Sugababes, Pet Shop Boys, Echo and the Bunnymen'e (ki çok sevmiştim onları sahnede, o ayrı) bakınca çok da heyecanlanmamamı anlıyorum aslında. Yıllar boyunca da devam etti bu hayal kırıklığı. İlk bir kaç seneden sonra artık heyecanımı iyice yitirmiştim. Zaten BarışaRock başlamıştı. Rock'nCoke'a olan tepki çok büyüktü. RocknCoke'un bütçesi Avrupa'daki festivaller ayarında bir programa izin vermiyordu kesinlikle. Barışarock da eklenince bir sene iptal ettiler RocknCoke'u. Yıllar sonra 2011'de festivaller de küreselleşti. Sonisphere sadece bir ülkede değil turneye çıkıp bir çok Avrupa ülkesinde düzenlenmeye başladı. Yıllardır Rammstein'ı bekliyordum ve bu fırsatı kaçırmadım. Bu sefer çadır-kamp-doğa yoktu. Beşiktaş İnönü Stadyum'undaydı festival. Hoş bir konser olması dışında bir anlam ifade etmedi ne yazık ki.

Aynı yaz RocknCoke yeniden başladı ve bu sefer arabanın arkasına yüklediğimiz çadırla gittik RocknCoke'a. Yaş sınırının 16 olduğunu teyit edip yeğenimi de aldım yanıma; hatta yeğenim bahane oldu 30'dan sonra festivale gitmek için. Decathlon'da ucuz çadır ve mat bulduk. 2 kişi 2 günlük sınırsız bilete 300 TL ödedik. Yılların deneyimiyle çadırı sınırdaki paravanların dibine kurduğum için sabah 2 saat fazla uyuyabildik ama güneş büyük bir problemdi, festivalde gölgelik alanların toplamı çok azdı ve gündüz yapacak hiç bir şey yoktu. 30 yaşından sonra da her ne kadar tüm lüksü sağlasan da festival şartları zorluyor adamı. Kim bilir kaçıncı kez "yeter artık bir daha gelmeyeyim festivale" diyerek ayrıldım RocknCoke'tan. Program yine zayıf kaçmıştı. Ben de biraz yaşlı sanırım... Bir uyumsuzluk olduğu kesin.

Bundan sonra tatilimi uydurursam Avrupa'daki büyük festivallerden birine gitmek anca paklar beni sanırım. Bir de Burning Man var tabii ki. Onu pek müzik festivalinden saymıyorum gerçi. Sorunun bende mi buradaki festivallerde mi olduğunu başka türlü anlayamayacağım... Bakalım belki yakın zamanlarda yurtdışı festivalleriyle karşılaştırırım Türkiye'dekileri belli mi olur.

Fotoğraf Listesi:

1- RocknCoke2011
2- RocknCoke'a sandalyeleriyle gelenlerin keyfi
3- Kadayıf kokan yaşlı herif Sonicsphere'de
4- Sonicsphere sahne
5- RocknCoke'ta çadırdan sahneler

6 Aralık 2011 Salı

İstanbul Karaburun'da Karadeniz Havası


İzmir Karaburun değil bu anlatacağım, İstanbul'daki Karaburun. Karadeniz kıyısında yer alan, şehre 70-80 km uzaklıktaki bu balıkçı köyüne Kasım ayının sonlarında serin bi havada gidiyoruz. Hem yürüyüş yapmak hem de fotoğraf çekmek hedefimiz... TEM boyunca Hadımköy sapağına kadar gittikten sonra kuzeye sapıp ardından Karaburun tabelalarını takip ediyoruz. Köyde limana park edip başlıyoruz gezmeye. Güneş bulutların arkasına her saklandığında üşütüyor Karadeniz'in havası. Limandan sola doğru gidip deniz fenerine doğru tırmanıyoruz. Bir tarafta deniz feneri, bir tarafta alabildiğine uzanan Karadeniz... Limana dönen balıkçı gemilerinin ardı sıra giden martılar balık tutmaya çalışmaktansa hazır tutulmuşunu yemenin derdindeler.

Aşağı doğru deniz kıyısına iniyoruz. Fotoğraf çekmek için güzel bir yere gelmişiz. Sahilden yukarıya tırmanıp köyün sokaklarında dolaşıyoruz. Aylardan Kasım günlerden Salı olunca ortalıkta in cin top oynuyor. Yazın ve haftasonları kalabalıklara teslim olan köy burası değil sanki.

Tekrar limana inip bu sefer doğuya doğru sahil boyunca yürüyüşe çıkıyoruz. Sahil çok güzel; enine 30 metre boyuna 5 km uzanıyor neredeyse... Taşsız kumlarda yazın keyif çatmak güzel olur mutlaka ama Karadeniz'in soğuk suları Temmuz'dan önce ısınmaz, Ağustos'un sonuna kadar da ancak tutar bu sıcaklığı. Sahil boyunca boş kaldırımda yürüyoruz. Bir tarafta deniz ve kumsal diğer tarafta da yol kenarında tek sıra evler, pansiyonlar ve lokantalar uzanıyor. Denizde dikine yapılmış iskele gibi taşlık kısımlar sanırım Karadeniz akıntılarından etkilenmeden rahat rahat yüzmek için yapılmış.

Sonunda kaldırım da binalar da bitiyor. Yolun sonu geri dönüş vakti. Karnımız da acıktı... Limanda Hanimeli isimli mekan fazla havalı ve pahalı görünüyor. Tam karşısındaki salaş balıkçının bahçesine oturuyoruz. Balıklar ya daha yeni tutulmuş ya da 1-2 saat önce. Tekir, hamsi ve istavrit sipariş ediyoruz. Ortaya da salata... Balıklar çok lezzetli; martılar boşuna üşüşmemiş balıkçı teknelerine... Üç çeşit balık, salata ve içeceğe 55 lira hesap ödeyip kalkıyoruz. Tadı damağımızda kalıyor balıkların. Yazın yüzmeye ve konaklamaya da gelme niyetiyle ayrılıyoruz Karaburun'dan.

dinceryazici79@gmail.com

Foroğraf Listesi:

1- Deniz Baba Türbesi
2- Balıkçı gemileri peşi sıra karnını doyurmaya çalışan kuşlar
3- Deniz feneri
4- Deniz feneri etrafında yürüyüş
5- Tepeden Karaburun sahili

Önerilen Sayfalar:

Ballıkayalar'da Piknik
İstanbul'da Erguvan Peşinde...
Yeşilköy'de günübirlik gezinti - Akvaryum ve Havacılık Müzesi

14 Kasım 2011 Pazartesi

Barcelona'da Gaudi'nin Peşinde Gezmek...


Gezi planlarımın hep üst sıralarında yer alırdı Barcelona. Hem gelişmiş şehirlerin kozmopolitliği hem de bir Akdeniz sıcaklığı... İşte 3 saat 10 dakika süren bir yolculuktan sonra indiğimiz Barcelona'da heyecanlı olmamın en önemli nedeni buydu.

Biraz yolu uzatıp trenle ulaştık şehir merkezine. Universitate durağı hostelimize biraz uzakmış. İlk 3 günümüz için 'Hostel Barcelona City Center'da odamız hazır sonrası Allah Kerim. Balmes No:60'a gelince bize yakın olan istasyonun Pasaige de Garcia olduğunu anlıyoruz. Penceresi olmayan ama klimalı, sıcak sulu, banyolu odamızdan fazlasıyla memnunuz: Bizi içeride durmaktan ziyade dışarı çıkmaya teşvik ediyor ama geceleri yorgun argın odamıza geldiğimizde de istediğimiz tüm rahatlığı sağlıyor. 3 gece için de 150 avroluk fiyat gayet uygun.

İlk işimiz bir harita edinmek. Metro sistemini, durakları, şehrin karmaşıklığını anlamamız biraz zaman alıyor. İlk günümüzde boş boş geziyoruz Barcelona sokaklarında ve şehrin havasına alışıyoruz, Barcelona'yı Bartelona diye telaffuz etmeyi öğreniyoruz, "La Rambla da bizim İstiklal Caddesi'nin kötü bir kopyasına benzemiyor mu?" geyiği yapıyoruz... Ertesi güne dinç bir şekilde başlamak için enerji depoluyoruz.

Ve sabah uyanır uyanmaz başlıyoruz Barcelona'yı keşfetmeye. Barcelona demenin Gaudi demek olduğunu anlıyoruz ve hemen Sagra da Familia'ya gidiyoruz. İnşaatı halen devam eden ve muhtemelen 2083 yılında tamamlanacak olan bu son büyük tapınağın ihtişamı büyülüyor ikimizi de. 20 dakika asansör kuyruğunda bekleyip yukarı çıkıyoruz. kulelerden inmek başımı döndürüyor; onlar ne biçim merdivenler öyle. Yıllar sonra Hasankeyf'te de hissedeceğim aynı duyguyu.

İkinci durağımız masallardan fırlamış gibi duran Casa Battlo. 16 avroluk ücretiyle girişi en pahalı yer burası. Sagra da Familia'ya bile 11 avro ödemiştik. Her noktasına önem vererek yaptığı bu bina da gözümüzü doyuruyor. Casa Mila'nın önünden geçiyoruz sadece, vaktimiz yetmeyecek gibi sanki. La Rambla'yı, sahil şeridini, Barri Gotic kısmındaki katedral ve diğer önemli binaları geziyoruz. Şehrin üst kısmı yarına kaldı. Akşam 'Opera y Flamenco' isimli gösteriye bilet alıyoruz 30 avroya ama çok beğendiğimizi söyleyemeyeceğim. Gösterinin hemen arkasından kütük gibi sızıyorum hostelde.


Sabah bu sefer Eixample kısmını dolaşıyoruz. Dost Yayınları'nın Türkçe'ye kazandırdığı BArcelona şehir rehberinden çok memnunuz, rehberdeki gezi rotaları çok hoşumuza gidiyor. Birbirinden ilginç sokaklar, dükkanlar, yapılar arasında daha bir hayran kalıyoruz Barcelona'ya.

Yemeklere gelecek olursak: Öncelikle Paella en hayran kaldığım yemek oluyor. Pirincin bu safranla pişirilmiş ve içine deniz mahsulleri katılmış hali göze de çok hitap ediyor (deniz mahsulleri dışında da seçenekleri var). Sangria'yı soğuk içmek güzel, tapaslar nedense benim damak tadıma pek uymuyor.

Sabah kahvaltısı için gittiğimiz "Il Cafe del Francesca" daki tatlılar çok lezzetli.

3 gecenin ardından hemen yeni bir hostel buluyoruz kendimize çünkü hostelimizde boş yer yok. "Plaça de Goya" isimli hostelimiz yürüme mesafesinde. Balkonu ve kasası olan odamız gayet güzel ama minibar biraz fazla kaçmış odaya.

Şehrin dışına doğru yollanmaya başlıyoruz: "Parc del Laberint d'Horta" isimli parkı keşke çocukken ziyaret etseydim eminim o yüksek çalılarla ayrılmış olan duvarlar arasında çok eğlenirdim. 20'lerimin sonlarında ziyaret etmem eğlenmeme engel mi? Tabii ki hayır!

Ardından Gaudi'nin yaptığı Park Güell'e gidiyoruz. Metrodan inince biraz tırmanmamız gerekiyor ama sokaklardaki yürüyen merdivenler bu tırmanışta çok işimize yarıyor. Ucuz kitaplar satan Happy Books'tan 10 avroya aldığım Gaudi kitabı zaman geçtikçe daha ağırlaşıyor sanki... Park Güell de güzel bir park. Belki şehir merkezindeki yerleri gezmeye başlamadan önce bu parklardan başlansa daha mı güzel olur? 4 günlük metro bileti alırsanız buralara da rahatça gelebiliyorsunuz.

İstanbul'da yıllar önce gezdiğim Picasso sergisinin ardından Barcelona'da Picasso Müzesi görmek çok etkileyici bir deneyim oldu benim için. Picasso'yu anlatan kitaplarda görüp özellikle hayran kaldığım First Communion, ve Bilim ve Umut tablolarını burada bulabilirsiniz. Mavi Dönemine kadar olan zaman dilimindeki tablolar Barcelona'da sonrası için Paris'teki Picasso Müzesi tavsiye ediliyor ama 2010'daki Paris gezimde ne yazık ki 2012'ye kadar kapalı olduğu gerçeğiyle karşılaşacağım bu müzenin...

Bir diğer müzemiz Çikolata Müzesi çok da ilginç gelmiyor bize.

"Crema Catalanya" merak ettiğim tatlılardan bir tanesi. Fransız tatlısı Creme Brule'nin Katalan versiyonu. Orijinali kadar başarılı değil ne yazık ki.

5 gecenin ardından hayran, mutlu, mesut bir şekilde ayrılıyoruz Barcelona'dan. Bir sonraki durağımız Madrid. Air Europa'dan bulduğumuz 72 avroluk biletlerle son kez havadan bakıp ayrılıyoruz Barcelona'dan...

Fotoğraf Listesi:

1- Sagra da Familia
2- Kuleden inerken Sagra da Familia'nın diğer kuleleri
3- Casa Battlo
4- Labirent Parkı
5- Labirenk Parkında şımarırken :)

Önerilen Sayfalar:

- Malaga Brüksel ve Art Nouveau
Lizbon - Fado'nun büyüsü

dinceryazici79@gmail.com

3 Kasım 2011 Perşembe

Hatay'ın Lezzetleri


Hatay'a bu ikinci gelişim ve bir tam gün çok da kendimi yormadan Hatay'ı görme gibi bir amacım var. Meşhur Hatay mutfağının en güzel örneklerini tatmak da en büyük hedeflerimden biri.

Merkezde Büyük Antakya Oteli'nin önünde inip karşıdaki Hatay Arkeoloji Müzesi'yle başlıyorum gezime. Dünyanın en büyük ikinci mozaik koleksiyonuna sahip olan müzedeki eserler çok etkileyici. Gaziantep'e gidip Zeugma mozaiklerini de görme isteğim depreşiyor. Müzenin koleksiyonu daha çok, günümüzde de hayli popüler olan, Harbiye'de bulunmuş Bizans mozaiklerinden oluşuyor.

Ardından Uzun Çarsı'dan geçip yarım saatlik bir yürüyüşle St. Pierre Kilisesi'ne gidiyorum. Dağa oyulmuş bu küçük kilisenin Hıristiyanlık tarihinde önemli bir yeri var. Gidenler şaşırmasın sakın kilisenin önünde herhangi bir tabela bulunmuyor. Tıpkı Kapadokya yöresindekiler gibi zamanında gizli gizli dini ayinlerini yapmaya çalışan Hıristiyanların ani bir baskında kaçmak için kilisenin arkasına yaptıkları tünel de çok ilginç. İncil'de bahsi geçecek kadar eski olan bu kilisenin en etkileyici yanı o günlerin havasını taşıması...

Bu kadar gezmek yeter. Artık meşhur Hatay mutfağından lezzetlere dalma zamanı. Dönüşte daha önceki gelişimde de ziyaret edip tepsi kebabını çok beğendiğim Kasap Aydın'a uğruyorum öğlen yemeği için. Uzun Çarşı'nın içindeki Kasap Aydın titiz bünyelere pek hijyenik gelmeyebilir, bahçesindeki yaz kış uçuşan sinekler beni bile rahatsız etti ama lezzetine kefilim. Tepsi kebabı gramla satılıyor, bir porsiyonu 200 gr. Yanında bi de kutu kola içince 9 lira hesap geldi, bu lezzete gayet ucuz. Biraz fazla açsanız 300 gr da sipariş edebilirsiniz. Zaten biraz kalabalıksa 15-20 dakika beklemeniz garanti. Aç olmayan da acıkıyor beklerken...

Tepsi Kebabı'nın ardından közde künefe yemek için bir yer aramaya başlıyorum. Künefe on numara bir tatlı ama bir de közde pişmiş olunca tadından yenmiyor. Daha önce yediğim yer hep gözümün önünde ama ne ismi kalmış ne de adresi. Neyse ki sora sora caminin avlusundaki Çınar Altı Yusuf Usta'nın Yeri'ni buluyorum. 3,5 liraya yediğim közde künefe enfes. Tatlıya doydum aslında ama bir arkadaşımın tavsiyesi irmik tatlısını da denemek niyetindeyim. Çarşıdaki Anadolu Restoran'ın ününü öve öve bitiremeyen arkadaşıma başta biraz burun kıvırdığımı itiraf etmeliyim ama o nasıl bir lezzettir öyle! Midem şiş, yine de gidiyorum ve siparişi veriyorum. Aman Allahım! Sırf üstünde hindistan cevizi, antep fıstığı ve tarçın var. İçinde sakız gibi peynir... Gözüm dönüyor yerken. Kan şekerim mi çok yükseldi acaba ? Yarısını bırakıyorum lakin beğenmedim sanmasınlar diye sağlam bi bahşiş de bırakmayı ihmal etmiyorum :) Bi dahakine ilk tatlı tercihim o olacak.

Karnım tok sırtım pek olduğuna göre eski Hatay sokaklarına dalma vakti geldi demektir. Merkezdeki Ulucami'nin yanından yukarı doğru yürüyüp sağa sapıyorum ve eski binaların ruhları arasında yürüyorum... Kozmopolit yapıyı en çok burada hissediyorum, "Mardin'in Akdeniz görmüşü" sanki Antakya... Eski evlerin panjurları, avlulu bir ilkokul binası, Katolik Kilisesi'ni gösteren oklar, yolun kenarına değil de tam ortasına yapılmış su oluğu... Corto Maltese çocukken bu sokaklarda koşturmuş deseler inanacağım. Zihni bir yorgunluk kapladı bünyemi; otelime dönüyorum alel acele.

Hatay mutfağında eksik kalan lezzetlerin bir kısmını da akşam yemeğinde tadıyorum: Aşur, yoğurt aşı ve taze kekiğe nar ekşisi katarak yapılmış sağlık fışkıran zahter. Hiç abartmadan söylüyorum hepsi de çok lezzetliydi. Sırf yemekleri için Hatay'a gelinse yeridir...

Gezilip görülecek bir dolu yer daha var ama vaktim bu kadar ne yazik ki. Titus tüneli ve Harbiye'yi bir sonraki sefere bırakıp ayrılıyorum Hatay'dan. Nasıl olsa yolum bir daha düşer buralara...

Fotoğraf Listesi:

1- Bahtiyar Kambur mozaiği
2- Kemgöz mozaiği
3- St. Pierre Kilisesi'nin içeriden görünümü
4- Tepsi kebabı
5- Közde künefe

Önerilen Sayfalar:

Meke Gölü ve Konya'nın Obrukları
Günübirlik Halep Gezisi
Mardin - Hasankeyf
Gaziantep'te Günübirlik Yeme-İçme-Gezme

16 Ekim 2011 Pazar

Avrasya Maratonu - Boğazici Köprüsü Gezisi


Böyle bir gezi yok tabii aslında. Boğaziçi Köprüsü'nden yaya olarak geçmenin tek yolu Avrasya Maratonu'na katılmaktan geçiyor. Avrasya Maratonu 201 tarihi itibariyle toplam 4 faaliyeti barındırıyor içinde: Halk Yürüyüşü, 8 km. koşusu, 15 km. koşusu ve maraton. Boğaziçi Köprüsü'nü görmenin en güzel yolu eskiden Halk Koşusu denilen Halk Yürüyüşü'nden geçiyor.

Etkinliklerin başlama saati 9:00. Yarışa katılacak atletler için Taksim'den ve Sultanahmet'ten 7:30'da otobüs seferleri düzenleniyor. Altunizade'deki başlangıç noktasına beni bi arkadaşım bıraktı. Karşıya geçmek isteyenlerin tek yolu 2. köprüyü kullanmaktan geçiyor. Biz de öyle yaptık ve erkenden vardık Altunizade'ye. 7 tane otobüs çantasını ya da paltosunu bırakmak isteyenler için başlangıç noktasında bekliyordu, sonra bu eşyaları bitiş noktasında teslim alabiliyormuşuz. Ben koşma zevkimi de tatmin etmek için 8 km. koşusuna katıldım. Bunun için yarıştan önceki üç gün Harbiye'deki fuar alanına uğramak ve tişört, çanta ve çipinizi almanız gerekiyor. Bir de göğüs numaranızı tabii.

Yarış günü ayakkabısına çipi takmış olanlar dışındakiler Halk Yürüyüşü başlangıç noktasının ötesine geçemiyorlar. Köprüye en yakın yerde maratoncular ardından 15 km. koşucuları ve onların arkasında da 8 km. koşucuları diziliyor. Her etkinliğin tişört rengi de farklı.

9'da yeşil tişörtümle koşmaya başladığımda Boğaz köprüsünü geçme kısmı çok eğlenceliydi. Buz gibi hava ilk başta problem yaratsa da yarışa tişörtün üstüne mont ya da benzeri şeyler giyerek katılanların bir kısmı koşu boyunca kenarlara attığı görülüyordu. Yollar yağmurluk ve eşofman üstü doluydu. Köprü kısmını geçince zincirlikuyu'ya doğru bir bayır bekliyor sizi. Orada biraz hızınız düşse de sonrasında BArbaros Bulvarı boyunca son sürat bayır aşağı koşmak çok eğlenceliydi. Yollardaki "Yavaş 30 km." ikazları sanki benim için koyulmuştu. Bir yandan koşarken bir yandan da fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyordum. Böylesi çok daha eğlenceliydi... Beşiktaş'tan Eminönüne doğru dönünce ilerdeki beyaz tak önce beni heyecanlandırdı, ben de depar atmaya başladım ama sonra bunu Halk Yürüyüşü bitişi olduğunu gördüm. Ardından koşmaya devam ettim, sol taraf hep daha boş olduğundan soldan koşuyordum. Sonra bir kızımız "Siz yanlış koşuyorsunuz galiba" deyince anladım kı sağa doğru ayrılan 8 km. bitişini geçmişim :) Hemen geri dönüp bitirdim yarışı:47 dakika 45 saniye... Bayır aşağı koşmak kısmı hızımı arttırmış beklediğimden çok daha erken bitiş çizgisini görmemi sağlamıştı. 15 km'yi birinci bitiren Etiyopyalı atletin 44 dakikada yarışı bitirmesi de hiç moralimi bozmadı, eminim o benim kadar eğlenmemiştir bu yarışta :) Hem yarış hem de Boğaz Köprüsü'nden yaya olarak geçmek çok güzeldi. Seneye 15 km. yarışına katılmak isteğiyle ayrıldım Fındıklı'dan.

Önerilen Sayfa:

- Antalya'da düzenlenen Runtalya yarışını merak edenler Runtalya 2012 yazısına göz atabilirler.

11 Ekim 2011 Salı

Olympos Çok Bozdu Abi!


Olympos 90'larda el değmemiş kabul edilip özellikle üniversite gençliği arasında popüler olan ama her yer ve her zaman olduğu gibi sonrasında 'bozan' tatil yerlerimizden biridir. Benim ilk gidişim 90'ların sonlarına rastlar. Sonrasında defalarca ziyaret ettiğim olympos'a her seferinde "bi daha gelirsem!" deyip de ayrılmış olmam da ilginçtir tabii...

Olympos; ağaç evleri, bungolovları, alternatif tipleriyle meşhurdur. Kadir'in ağaç evleri zamanında her şeyin merkeziyken şimdi popüler bir yer olarak kalmıştır. Ucuz fiyata doğayla barışık tatil yapmak, etrafta çoluk çocuktan ailelerden ziyade kendi yaşıtın tiplerle takılmak için gidilirdi eskiden Olympos'a. Ha ben ilk gittiğimde de aynı laf konuşulmaya başlamış "olympos bitti abi eskiden ne şahaneydi buralar" söylemi çoktan tedavüle sunulmuştu. Rock müzik alternatif, elektronik müzik henüz yaygınlaşmamış, sahile gitmek için para ödeme zorunluluğu henüz başlamamıştı. İster çadır kur ister ağaç evlerde konakla üç beş kuruşa kalır Kadir'in o kötü yemeklerini yer Anzakları anmaya gelen Avusturalyalılarla bahçede yayılıp sohbet ederdik. Sabahlara kadar içilir, sahilde ateş yakılır, etrafta uyuşturucunun kol gezdiği konuşulurdu. Bu arada Bayram, Şaban ve Türkmen de popüler mekanlar olmaya başladılar. Öküz Bar dışında pek bi mekan yokken Gölge açıldı, canlı müzik ve konserler başladı. Sonra zamanla beraber gelen tipler de değişmeye başladı. Arabayla olympos'a gelmek çok ekstrem bi durumken 2000'li yılların ilk on senesi biterken araba park edecek yer bulmak çok zorlaşmıştı Olympos'ta.

Peki ne yapılır Olympos'ta? Otelde kalmaktansa doğayla daha barışık ağaç evlerde kalınır, isterseniz dağ bayırda yürüyüşe çıkılır. Akşamları Yanartaş'a gezi düzenlenir ve karanlıkta yürüyerek yerden sızan doğalgaz ateşinde demlenen çay içilir, sağa sola düzenlenen tekne turlarına katılınır...

Olympos'ta deniz kıyısına gitmek için tek yol antik kentten geçmektedir. Antik kent de koruma altında olduğundan giriş çıkışta para vermek zorunludur. Aslında kimsenin antik kentle ilgisi yoktur ama denizde yüzmek için bilet almak mecbur tutulmaktadır. İşte gençliğimizde bu zorunluluğun canımızı sıktığı bi seferinde denizi arkamıza almış sinirli sinirli pansiyonumuza yürürken dağlardan geçme fikri gelmişti aklımıza. Her yeri de tutamazlar ya kurumuş dere yatağını kesecek şekilde sola doğru başladık yürümeye ve ardından da dağa tırmanıp patikalar boyunca ulaştık denize. Antik kentin devamı bu dağlarda uzanıyormuş meğer, bir sürü eski taş yapı gördük bu yolculuğumuzda ve hepi topu diyeyim 2-3 lira ödememek için yaklasik yarım saat dağlarda dolaştık ama sanırım gezimizin en ilginç anılarından biri oldu bu... Bir de tabii güneşin denizden doğduğu ender yerlerden biridir Olympos. Şansınıza bulutlar kapatmazsa güneşi, denizin ortasında çıkan ateş topuna hayran kalacaksınız. Biraz serin olur sabahları yanınıza bir şeyler alıp da gidin ama...

Ben de geleneği bozmayayım madem olympos'la ilgili: Bizim zamanımızda daha bozmamıştı Olympos. Şimdi sahilde geceleri bulunmak içki içip ateş yakmak da yasaklanmış. Sağlık olsun... Olympos olmazsa başka yer mi yok gidecek? Zaytung'un şu güzel haberine link vermeden bitirmek istemedim yazımı: Olimpos'ta Hizmete Giren "Fikret's Tree Houses", En Kötü Hizmeti En Pahalıya Satma İddiasıyla Rakip İşletmelerin Korkulu Rüyası Oldu

Fotoğraf Listesi:

1- Türkmen'de yemek sırası...
2- Şanssız bir günde güneşin denizden doğuşunu beklerken bulutların arkasından doğduğunu gormek
3- Antik kentte denize doğru yürürken

Önerilen Sayfalar:

Kaz Dağlarının Eteklerinde...
Meke Gölü ve Konya'nın Obrukları
Yataklı Trende Yolculuk
Üç Eski Rum Köyü...
Brezilya'da Karnaval Keyfi - Olinda'da 2 hafta
Hatay'ın Lezzetleri
RocknCoke Merkezinde Müzik Festivalleri
Gaziantep'te Günübirlik Yeme-İçme-Gezme
Runtalya 2012
İğneada'da İki Gün Çadır Kampı
Uçmakdere'de Kamp ve Şarköy'e Kadar Uzanmak
Acarlar Longozu ve Maden Deresi'nde Kamp

dinceryazici79@gmail.com

23 Eylül 2011 Cuma

Eylül Ayında Tiflis...


İki geceliğine Tiflis'teyim. Kısacık bir tatili Gürcistan'da yaşayan arkadaşım nedeniyle Tiflis'te geçirmeye karar verdim. Akşam 16:30'da varan uçakla geldim tiflis'e. Aslında bir gece önce sabaha karşı olan uçakla gelmeyi de düşündüm ama hem yorgunluk hem de bilmediğim bir şehirde gece gece ortalıkta kalma ihtimali çok cazip gelmedi.


İki gecelik rezervasyon yaptırdığımız Boombully Hostel şehrin merkezinde Rustaveli Caddesi'nde. Havaalanından çıkar çıkmaz kapının önü otobüs durağı, taksiye binmek istemeyenler havaalanında döviz bozdurup ellerindeki bozukluğun 50'lik olanıyla 37 numaralı otobüse binip şehir merkezine gidebilirler. Eylül 2011 itibariyle döviz kurunu da bildireyim: 100 doları 164 GEL'e bozdular havaalanında. Otobus bileti de 0,5 GEL. GEL ve Lari aynı şey duyunca şaşırmayın.


Otobüsten Rustavali Caddesi'nin önünde indim. Sanırım otobüs hostelin önünden de geçiyormuş ama indiğim yer olan Freedom Square'den hostele yürüyerek 15-20 dakikada gitmek etrafı tanımaya başlamamı sağladı. Hostel'e vardığımda Mariana çoktan odaya yerleşmişti. Toplamda iki gecelik 150 lira gibi bi parayı peşin ödeyip odada Mariana'nın getirdiği birayı yudumlamaya başladık. Akşam yemeği için tercihimiz Khinkali House isimli mekan oldu. Khinkali, tepesinden tutulup tuttuğun yeri dışında her tarafı yenen bir yemek. İçine seçiminize göre kuzu eti, peynir, patates, mantar konuyor. Fiyatı da 0,30- 0,70 GEL arasında değişiyor ve en az 2 tane sipariş etmek gerekiyor. Ardından kababi sipariş ediyoruz ama icinde gollandro olduğu için ben yiyemiyorum. Sonra baktım da khinkalide de gollandro varmış ama neyse ki çok az. Khinkaliyi yerken ilk başta küçük bir ısırık aldıktan sonra açılan delikten içindeki karışımın suyunu emmeniz bekleniyor. Bu kısım bana çok cazip gelmedi. Ama khinkali genel olarak güzel ve ucuz bi atıştırmalık. Rustaveli Caddesi'nin sonlarına yakın olan Khinkali House'dan çıkıp içmek için bi yerlere gitmeye karar veriyoruz. Rustavali'nin sonlarında 1-2 sokak boyunca yayılmış olan barlar boş ve fazla avrupai, biz daha gürcü şeyler arıyoruz. Bu sefer ters yöne yürüyüp Freedom Square'e geliyoruz ve old town'a doğru yürürken içkilerimizi alıp küçük bi parkta içmeye başlıyoruz. İçki Tiflis'te çok ucuz. Her şey gayet ucuz ama içki ekstra ucuz. Bira, votka ve şarap gayet güzel. Sabah kahvaltısında bira içen tipler Tiflis'te gayet normal, parklarda rahatça içki içmek de öyle... Gecenin sonunda hostele döndüğümüzde çok yorgunuz.


Sabah yataktan kalkmak çok zor geliyor bana. Gidip kahvaltı yapacağımız bi yer arıyoruz. Sonunda bulduğumuz mekan Mariana'ya biraz pahalı geliyor ama sunulan yiyecek ve içecekler gayet doyurucu. Orta boy sipariş ettiğimiz Katchapuri'yi görünce büyük boyu nasıl oluyor diye sormadan edemedik. Bizim pidenin kapalı olani gibi bir şey Katchapuri, peynirlisi çok yaygın özellikle.


Ardından Rustaveli boyunca yürüyüp nehirden karşıya geçip Metekhi kilisesini ve şehrin çoğu yerinden görünen ve bulunduğum sürece karanlık bulutlara inat pırıl pırıl parlayan altın kubbeli Gürcistan'ın üçüncü yüksek kilisesi Sameba'yı ziyaret ediyoruz. İçi bilumum şeylerle süslü kiliselere alıştığımızdan Gürcü kiliseleri çok etkileyici gelmiyor ama dışarıdan bakınca mimari büyüleyici... Ardından sülfür banyolarının olduğu old town'a geri dönüp KGB'yi buluyoruz öğlen yemeği için. Proleterian pizza yiyip 'compost' dedikleri komposto içiyorum yanında. İkisi de lezzetli. Yeni yapılmış camdan köprünün hemen dibindeki King Erekle II sokağında olan KGB'den sonra ilginç koprüyü de görüp hostele geri dönüyoruz yürüye yürüye. Tiflis'in merkeze yakın ara sokakları harabe gibi ama nedense benim hoşuma gidiyor bu çok da pahalı olmama havası.


Gürcü müziği dinlemeden Tiflis'i terk etmek istemiyorum. Mariana beni Taglaura restorana götürüyor Bazaleti Palace Hotel'in hemen yanındaki. Fıstıklı patlican çok lezzetli değil ama yenilebilir, masaya gelen domates sosuna başka ne katmışlar bilmiyorum çok zorluyor beni. Khinkali dünkünden daha güzeldi. Barbekü tavuk normaldi, beyaz şarap diye sipariş edince gelen roseden daha kırmızı şarabı önce yanlışlıkla getirdler sandım ama burda beyaz şarap bu renk oluyormuş. Müziklere gelince içerisi aile gazinosu gibiydi; çocukları eşleri dostlarıyla gelmiş kalabalık aileler, genç çiftler, erkek erkege gelmiş gruplar... Gürcü ve Rus müzikleri başlayınca ise hepsi kendini piste atıyor yöresel dansları pop müzik ritmlerine uyarlamış şekilde dans ediyorlardı. Bazi figürler çok ilginç gelse de genellikle kadınlar da erkekler de güzel dans ediyorlar... Eğlenmeyi biliyorlar belli. Büyük büyük dedemden gelen Gürçü kanımmış belki de dans etmeyi sevmemin nedeni kimbilir? ;) Saat 11'i geçerken müzik bitti ne yazik ki. Ardından da yeni sipariş almayi biraktılar. Biz de daha önce 4 lari'ye gittiğimiz yoldan dönmek için taksicilerle pazarlık yapmaya başladık. 7 ila 10 lari arasında para istiyorlardı genellikle. Neyse 5'e anlaştık birisiyle ve Rustaveli'nin sonundaki barlar sokağına geldik. Canlı müzik yapılan yerlerden içerde hayat olanı 1-2 taneydi. Salı gecesi bunu bile bulduğumuza şükredip birine dalıyoruz. Metallica'dan Nothing Else Matters çalarken Gürcü abilerimden biri turist bi kadını dansa kaldırıyor... Bizim meşhur düğün dansına başladıklarında dudağıma yerleşen hafif tebessüme engel olamıyorum. Gecenin sonu gelmiş de uzatmaları oynuyoruz belli ki. Yorgun argın dönüyoruz hostelimize.


Sabah kalkıp yan sokaktaki Taglaura'nın işlettiği cafede kahvaltı yapıp ayrılıyoruz evlerimize dönmek için. 37 numara 50 dakikada götürüyor havaalanına. Bir dahaki gelişimde kükürtlü banyolarında yıkanmak ve buz şarabı içmek için şimdiden rezervasyon yaptırıp ayrılıyorum Tiflis'ten...


Önerilen Sayfalar:

- Erzurum
Trabzon Merkez ve Ayder
Trabzon Uzungöl
Sümela Manastırı

14 Ağustos 2011 Pazar

Trabzon Uzungöl


Bir ağustos sabahı vardım yine Trabzon'a. Geçen sene sonbaharda gelip Sümela Manastırı'na çıkmıştım bu seferki hedefim Uzungöl. Yıllardır hep duyup gitmek istediğim ancak son yıllarda etrafına yapılan duvar yüzünden çok kötülenen bu doğa harikası Trabzon'a yaklaşık 90 km mesafede. Çömlekçiler'den minibüs kalkıyormuş duyduğuma göre ama bu sefer araba kiralıyoruz. Zaten çok vaktimiz de yok...

Sahilden doğuya devam edip Of'a gelince sağa dağlara doğru Çaykara istikametine kırdık direksiyonu ve güzel dağ yolları arasından 1-1,5 saat süren bi yolculukla Uzungöl'e ulaştık. Vakti olanlar yol kenarlarındaki köprüleri görmeden dönmesinler. Şansımıza yağmur çiseliyor ve biz Ağustos sıcağından tişörtlerimizle kaçıp yağmura yakalandık. Ahmak ıslatan buna diyorduk sanırım. Size tavsiyem temmuz ağustos demeyip en azından bi şemsiyeyle yola çıkmanız. Sıcaklık o kadar problem olmuyor da yağmura yapacak bir şey yok.


Öğlen saatlerini geçmişiz, Ramazan nedeniyle etraf oldukça boş. Sezgi Restoran ve İnan Kardeşler'i önerdiler yemek için. Zaten etraf İnan Kardeşler'den geçilmiyor. Her yerde pansiyonları, restoranları... Biz de geçip oturuyoruz güzel bahçeli restoranlarına. Yandaki fotoğraf onların bahçesinde çekildi.

Yağmur çiselerken önce mıhlamamız sonra alabalığımız geliyor sofraya... Kuymakla mıhlama arasında ne fark var sorusuna kaymak kullanıldığını öğrenip cevap buluyoruz ve yemeğin üstüne enfes fırın sütlacımızı yiyoruz. Bu arada alabalıklar mekanın hemen arkasındaki havuzda canlı canlı yakalanıp geliyor sofraya.


Yemek sonrası dolaşmaya başlıyoruz gölün etrafında. Herhalde daha önce duvarsız halini görmediğim için gölün kenarındaki duvar çok da gözümü tırmalamıyor. Ama karacaların duvar yüzünden göle ulaşıp su içemediklerini öğrenince oyumu duvarın yıkılması gerektiğini söyleyenlerden yana kullandım. Gölün cami tarafının yamaçlarında yerel halkın evleri diğer tarafta ahşap kaplama ya da gerçekten ahşap konaklama-yeme içme mekanları var. 

Bisiklet kiralamak, hediyelik eşyalar almak ve (ne ilgisi var bilmiyorum) carting yapmak bile mümkün Uzungöl'de. Gelip konaklayacak olanlar için yılın 12 ayı açık yerler bulmak da. Örnegin İnan Kardeşler'de kalorifer olduğundan soğuk konusunda problem yaşanmıyormuş. (sordum iki kişi standart konaklama fiyatı ağustos 2011'de 150 TL'ydi. Çok reklam koktu bu yazı ama yapacak bir şey yok...)

1-2 gün konaklayıp etrafta yürüyüş yapmak, huzur içinde sevdiklerinizle vakit geçirmek ve şehir gürültüsünden uzakta doğayla içiçe temiz hava solumak isteyenler için ideal bir yer Uzungöl. Yakınlardaki yayla da ziyaret edilecek yerler listenizde olmalı. Çok da büyük beklenti içine girmeden giderseniz iyi vakit geçireceğinize eminim.

Gündüz gündüz aramadım ama duyduğuma göre ne restoranlarda ne de Tekel bayilerinde içki satılıyormuş. Alkol almak isteyenler tedarikli gitsinler; artık masa altı mı yaparlar, kaldıkları yerde mi içerler orasını bilemem...


Fotoğraf Listesi:


1- Uzungöl'ün meşhur camisi

2- İnan Kardeşler'in bahçesinden bir kare
3- Uzungöl
4- Göl kenarına yapılmış yeni setler
5- Göl etrafındaki evlerden bir kare

Önerilen Sayfalar:

Sümela Manastırı 

Trabzon Merkez ve Ayder
Amasra - Betona Esir Olmadan Önce
Eylül Ayında Tiflis...

26 Haziran 2011 Pazar

Goree Adası - Dakar



Senegal'in başkenti Dakar'da geçirilecek bir gün için seçtiğim hedef Goree Adası'ydı. Dakar'da görülebilecek en güzel yerlerden birini seçmişim gerçekten de. Bir günüm daha olsa Pembe Göl'e de gitmek isterdim ama o da bir dahaki sefere artık...


UNESCO tarafından dünya kültür mirasına dahil edilmiş olan Goree Adası şirin evleri, her köşesi özenle korunmuş - düzenlenmiş sokaklarıyla hem yerel halkın yaşamına devam ettiği hem de turistik bir ada. Eskiden Amerika kıtasına gönderilen kölelerin dağıtım noktası işlevi gören ada şimdilerde bu kara tarihinin unutulmaması için en son köle evlerinden birini müze olarak ziyaretçilerine sunuyor. Zamanında 20 milyona yakın kölenin geçtiği adadaki son köle evini mutlaka bir rehberden dinleyin ki o küçücük odalara onlarca kişinin nasıl sıkış tepiş doldurulduğu, daracık odada 120 kişinin günde sadece bir kere tuvalete gitmelerine müsaade edilirken nasıl yaşam savaşı verdikleri, kaçmaya çalışanların nasıl öldüğü gözlerinizde daha iyi canlansın. Adada adanın tarihini anlatan bir müze de mevcut.

Adadakilerin kalın kanvasa yaptıkları resimler de hediyelik almak isteyenler için birebir. Benim gibi büyük boyutlu resimlerden birini alacaksanız dönüşte pazarlık yapın ki bütün adayı o resimlerle gezmek zorunda kalmayın.


Limanda gemiden indikten sonra sizden 500 frank kadar (1 dolardan biraz fazla) vergi alıyorlar makbuzla. Ardından sol tarafa doğru tepeye çıkan yoldan giderseniz 2. Dünya Savaşı'nda adaya yerleştirilen topa ulaşırsınız. Ayrıca daha çok Madagaskar' la özdeşleşmiş olan baobab ağacını da görebilirsiniz. Küçük Prens kitabında da bahsedilen ve Afrika'da kutsal kabul edilen baobab ağacının köklerinin tepede, dallarının toprağın altında olduğuna inanılıyormuş.


Ada boyunca hoş heykeller de sokakları süslüyor. Rengarenk çiçekler, ağaçlar, evler çok hoş bir ambiyans yaratıyor. Limanın önündeki mekanlarda ister bir şeyler atıştırın, ister meşhur Gazelle birasından için. Ada'da kalmak isteyenler için bir otel ve bir guest house da mevcutmuş.


Adaya gidiş dönüş bileti 5000 frank. Dakar'da taksi fiyatları da uygun, ama öncesinde fiyatı konuşmayı ve pazarlık yapmayı unutmayın.


Dakar'dan Goree Adası'na gemi saatlerini de vereyim tam olsun: (haziran 2011 itibariyle)


06:15

07:30
10:00
11:00
12:30
14:30
16:00
17:00 (cumartesi hariç)
18:30
20:99
22:30
23:30 (sadece cuma)
00:45 (sadece cumartesi)

Goree Adasi'ndan Dakar'a


06:45

08:00
10:30
12:00
14:00
15:00
16:30
18:00 (cumartesi hariç)
19:00
20:30
23:00
00:00 (sadece cuma)
01:15 (sadece cumartesi)

Fotoğraf Listesi:


1- Yolda karşılaştığımız öğrenciler okula gidiyorlardı.

2- Adanın renkli evlerinden biri
3- Savaş zamanı yerleştirilmiş, günümüzde kullanılmayan sabit tank
4- Köleevi yakınındaki heykel
5- Goree Adası Hatırası

Önerilen Sayfalar:


- Zanzibar - Dakar'da Ngor Adası, Pembe Göl ve Afrika'nın Rönesansı Anıtı
Nairobi'de günübirlik vahşi yaşam gezisi
Cape Town'da Yılbaşı Zamanı 6 Gün
Cape Town - Johannesburg Tren Yolculuğu
Ve Johannesburg

7 Haziran 2011 Salı

Üç Eski Rum Köyü...

Kısa bir gezi için arabayla İstanbul'dan yola çıktık yine... Mayıs sonu 2011. 3 gecemiz var ve görmek istediğimiz 3 eski Rum köyünün yanı sıra arkadaşlarımızın yanına Alaçatı'ya da uğrayacağız.

Rotamızda ilk ziyaret edeceğimiz yer Adatepe köyü. Geçen sene gidip çok beğendiğim bu köyün havasını solumak bana yine geldi. Köyü ilk kez gören arkadaşım biraz tiyatro dekoruna benzetse de Adatepe'yi beğeniyor. Yerli halktan kimsenin yaşadığını görmediğim, sokaklarında çocukların koşturmadığı bu eski Rum köyünü başka bir yazıda anlattığım için o güzel taş evlerini, Zeus Altar'ını, Adatepe Pansiyon'da yaptığımız güzel kahvaltıyı anlatmıyorum hiç.

Adatepe'yi öğlen olmadan terk edip Alaçatı'ya yollanıyoruz. Gece Selçuk'a bağlı Şirince köyünde konaklamak niyetindeydik ama Alaçatı'da gördüğümüz arkadaşlarımızın tavsiyesiyle Şirince'yi bir gün sonraya bırakıp Mordoğan'a yollanıyoruz gece konaklamak için. Hedefimizde Ayışığı Pansiyon var. Otoyoldan yaklaşık 40 km içeride, kötü bir yolu olduğu için çok fazla yapılaşmaya maruz kalmamış şirin bir yer Mordoğan. Mordoğan'da deniz kenarındaki Ayışığı Pansiyon bir mimari harikası değil belki ama çok uygun fiyata konaklayabileceğiniz, sevimli ev sahileri olan bir yer. Rahime Abla'yla tanışmanın verdiği keyifle konaklıyoruz Ayışığı Pansiyon'da... Hava henüz daha denize girmeye uygun değil ama Mordoğan'da deniz havası almak, gece gece köpeklere aldırmadan deniz kenarından merkeze yürümek ve Yalı balıkçısında kötü balıklara rağmen bir şeyler yemek gayet zevkliydi.

Ertesi sabah Şirince'ye doğru yola çıkıyoruz. Şirince'nin yolları Mordoğan'la karşılaştırınca gayet güzel: Önce İzmir ardından Aydın otobanından giderken Selçuk yol ayrımına sapıyorsunuz ve Selçuk'a varınca bordo renk Şirince tabelalarını aramaya başlıyorsunuz. Ardından da yaklaşık 10 km virajlı bir yolla Şirince'ye varıyorsunuz. Şirince'de Nişanyan'ın pansiyonunda konaklamak istiyoruz. Şirince'de ucuza konaklamak pek mümkün değil. Biz Nişanyan'ın kiraladığı en ucuz köy evlerinden birine yerleşiyoruz. Yukarıdaki otel çok daha güzel ama fiyatları da güzelliğiyle orantılı olarak yüksek.

İkinci eski-Rum-köyümüz Şirince, Adatepe gibi steril bir köy değil. Her ne kadar turizm her şeyin merkezine yerleşmiş olsa da köy havası hala sürüyor Şirince'nin. Dar sokaklarının çok azında araba geçebiliyor. Her yer şarap ve hediyelik eşya dükkanı. Meyve Şarapları nasıl olsa artık Türkiye'nin her yerindeki büyük marketlerde bulunabilir olduğundan çok ilgimi çekmiyor. Şirince'de biraz daha ucuz sadece. Yemek yemek için Pervin Teyze'nin Yeri'ni tercih ediyoruz. Güzel bir tercih yapmışız. Gittiğimizde bomboş Pervin Teyze'nin Yeri. Köyün yüksek bir yerindeki mekanda güzel manzaraya karşı ayranlarımızı içip gözlemelerimizi yiyoruz. Mevsim otlarından yapılan yemek de gayet lezzetli. Gerçi aç kurt gibi saldırdığımız yemekler biraz ağırlık yapınca hemen kenardaki sedirlere seriliyoruz bir çaydanlık çayımızla beraber. Pervin Teyze'yle de iyi anlaşıyoruz. Öz teyzemizin evinde böyle iki seksen serilip saatlerce yatmaya çekiniriz ama burası pek bi sıcak geliyor bize. Keyif çatmak için birebir.

Şirince kilisesi, camisi, çarşısıyla görülmeye değer bir köy. Nişanyan'ın yaptığı evlerin yıkılma tehlikesi altında olması da biran önce ziyaret etmek için beni gaza getirdi. Öğrendiğim kadarıyla Sevan Nişanyan ölünceye kadar işletmesi kendisinde kalması koşuluyla bütün evlerini Nesin Vakfı'na bağışlamış Ayrıca kazancının %10'unu her yıl Nesin Vakfı'na ödeyecekmiş. Şimdilik yıkım tehlikesi ortadan kalkmış gibi görünüyor (sanırım Nesin Vakfı'nın olaya karışması da yıkılma ihtimalini azaltmış).

Sabah kahvaltı için yukarıdaki oteldeyiz. Burası gayet şık yapılmış bir bina. Kahvaltı da çok lezzetli. Dönüş yolumuz uzun olduğundan erkenden bitiriyoruz kahvaltımızı ve İstanbul'a doğru yola koyuluyoruz. Yolumuz üzerinde ziyaret edeceğimiz bir tane eski-Rum köyü daha var: Gölyazı. Bursa sınırları içinde Apolyont gölü kıyısındaki Gölyazı, Şirince kadar turistik değil. Turizm köylülerin geçim kaynakları arasında olsa da birinci sırada olmadığı çok açık. Eski evleri, dar sokakları, sanatsal etkinliklerden kalma heykelleriyle görülmeye değer bir köy Gölyazı da. Gölyazı'yla ilgili daha detaylı bir gezi yazısını şu adreste bulabilirsiniz: http://halilyazici.blogspot.com/2011/01/golyazi-apolyont.html

Üç eski-Rum köyünün tadı damağımızda kalarak Mudanya'dan feribotla dönüyoruz İstanbul'a, işimize gücümüze... Ama nasıl olsa arayı çok açmadan yeniden ziyaretlerine gideceğimizi de biliyorum.

Fotoğraf Listesi:

1- Adatepe Pansiyon'un bahçesi
2- Mordoğan sahilindeki hayalet gemi
3- Mordoğan Ayışığı Pansiyon'un bahçesinde keyif çatarken
4- Şirince'de Pervin Teyze'nin yeri
5- Apolyont Gölü
6- Gölyazı'da duvar süslemesi

Önerilen Sayfalar:

İzmir'de Bir Gün (Gelmişken İzmir Merkezi de gezmek isteyenler için.)
Kaz Dağlarının Eteklerinde... (Adatepe de var)
Bursa'da Huzur
Bozcaada'da kısa bir tatil
Trabzon Merkez ve Ayder
Gökçeada