26 Aralık 2014 Cuma

Ünlü Pastafaryan Bruder Spaghettus'la Bir Gün

Almanya gezime çıkmadan önce, internetteki videolarıyla Pastafaryan cemaati içinde meşhur olmuş Bruder Spaghettus'la iletişime geçmiş ve Christmas Tatili'nde kendisinin müsait olduğunu öğrenmiştim. 24'ü öğlen saatlerinde yaşadığı Templin kasabasında buluşmak üzere sözleştik. Berlin'e 70 km mesafedeki Templin kasabasında trenden indiğimde beni bekliyordu tren garında. Upuzun sakalı, iri yarı cüssesi ve samimi gülümsemesiyle tanımak hiç zor olmadı. Christmas ve Noel Baba aslında Pastafaryan adeti diye anlatmaya başladığında ben de onu tam Noel Baba kıyafeti içinde düşünüyordum. "Zamanında korsanlar Robin Hood gibi zenginden aldıklarını fakire verirlerdi." diye devam ediyor anlatmaya. "Sahilde toplanan halka çam ağacının altında çaldıklarını dağıtırlardı." Bu arada Christmas için kullanılan Almanca kelimenin yanlış yazıldığını aslında bahsedilenin "Şaraba saygı duyma" anlamına gelen bir kelime olduğunu da anlattı ama bu kısmı anlamaya Almancam yetmedi. Sonuçta anladım ki Christmas ve Noel de Pastafaryan adetiymiş. Cumartesi günü Berlin DDR Müzesi önünde dağıttıkları broşür de zaten bunu anlatıyormuş.
Bruder 2005'ten yani Uçan Spagetti Canavarı'nın Kutsal Kitabı çıkmadan bir sene öncesinden beri Pastafaryan olduğunu söylüyor. Eskiden Ateistmiş ama Peygamber Bobby Pastafaryanizmle ilgili herkese açık mektubu yayınladığı anda Uçan Spagetti Canavarı'nın (USC'nin) makarnavi uzuvları ona Hak yolunu göstermiş. 

Bruder'in Avrupa Pastafaryan cemaati arasında zaten yüksek olan şöhretini pekiştiren en son olay, Avrupa'daki tek Pastafaryan Kilisesi'ni Templin'de açmış olması. Alman kanunları gereği dini yapılar trafikte ayinleriyle ilgili trafik levhası asabiliyorlar. İşte Templin'deki Pastafaryan Kilisesi de kasabaya böyle 4 tane tabela asmış her cuma 10'da ayinleri olduğunu gösteren. Kıyamet de bundan sonra kopmuş zaten. Kasım ayından beri Bruder Çin televizyon kanalına bile röportaj vermiş. Yeni gelmiş bir zarfı uzatıyor bana açmam için. İçinde Der Spiegel'in son sayısı var. Der Spiegel bir tam sayfa ayırmış Bruder'e ve Pastafaryanizme. "Templin'de üç tane kilise var: Evangelist, Baptist ve Katolik" diye anlatıyor Bruder. "Aslında en kökten dinci olan Baptist Kilisesi olmasına rağmen Baptist papazdan hiç ses çıkmadı. Ama Katolik papaz küplere bindi bu tabelayı görünce. Hemen bir yazı yayınladı Pastafaryanizmi kötüleyen." diye devam ediyor gülümseyerek. Bu tarz hareketlerden çok memnun çünkü Pastafaryanizm duyuldukça inananlarının artacağını biliyor. Katolik papaz daha sonra kendisini ziyarete gelmiş elinde bir paket spagettiyle. Bruder'in, eskiden ahır olan kiliseyi ziyaret etme davetiniyse reddetmiş. 

Evine varmadan önce Templin'de kendisi ve karısı dışındaki tek Pastafaryan olan Tini'nin Çikolata dükkanına uğruyoruz Tini'nin sıcak çikolatasını içmek üzere. 11 000 nüfusu olan bir kasabada böyle büyük bir çikolatacı olması ne büyük şans... Ardından Bruder'in evinde eşi Elli karşılıyor bizi. Bütün bu süreçte Bruder'in en büyük destekçisi ve etkinliklerinin başrol oyuncusu eşi Elli. Videoları izlerseniz çok güzel dans ettiğine, şarkılar söylediğine ve sahnede çok güzel rol yaptığına siz de şahit olacaksınız. Ne yazık ki aşçılığı Pastafaryanlığı kadar iyi değil. O yüzden evde yemek pişirmek Bruder'in, sofrayı toplamak Elli'nin işi. Bruder bize makarna pişirirken sohbetimize devam ediyoruz. Bir oğulları varmış Berlin'de. Onun da Pastafaryan ayinlerindeki, etkinliklerindeki fotoğraflarını gösteriyorlar. Ailecek bu yola başkoymuşlar ve çok da başarılılar belli ki. 

Mütevazi evlerinin salonunda ıspanaklı makarnamızı yiyip biramızı içerken biraz da kendisinden bahsediyor. 25 yıldır Templin'deymiş, öncesinde Dresden'de. "Angelica Merkel de Templin'den." diyor Templin'i anlatırken. Eskiden Doğu Almanya sınırlarında kalan Templin'in çoğunluğu ateistmiş ve Pastafaryanizme ilgi düşükmüş. "Almanya gibi yeterli haklara ve özgürlüklere sahip ülkelerde Pastafaryanizmin gelişmesi çok zor oluyor, çünkü insanlar mücadele etmeleri gereken bir talepleri olmadığını düşünüyorlar. Oysa dini yapıların diğer kurumlara göre çok büyük hakları var ve bunlarla mücadele etmek gerekiyor. Ancak Polonya ya da Türkiye gibi dini haklar ve özgürlükler konusunda problemli ülkelerde insanları mücadele etmek konusunda motive eden çok daha fazla sorunlu noktalar var elbette." diye devam ediyor. 

Yemeğin üstüne çikolatacı Tini de gelince ayin vaktinin geldiğini söyleyip hazırlıklara başlıyor. "Çok şanslısın" diyor ayinde kullanılacak spagettiyi göstererek. "Papazın getirdiği spagettiyle yapacağız bugünkü ayini." İlk kez Alman usülü Pastafaryan ayinine katılacağım. Normalde kendisinin giydiği korsan kostümünü bana giydiriyor. Kendisi renkli rahip kıyafetini giyiyor. Elli ve Tini de korsan kıyafeti içindeler. Ayini videoya da çekiyor Youtube sayfasında yayınlamak üzere.

Ayine dönecek olursak duaların okunduğu, kendi yaptıkları dini şarkıların seslendirildiği, çeşitli kutsal eşyaların gösterildiği, sürekli Ramen, Ramen denilen klasik bir dini ayin. Pastafaryan Kilisesi de bolca korsan ve USC figürleriyle süslenmiş eğlenceli bir mekan. Geçen sene sonunda hayata gözlerini yuman İtalyan Pastafaryan Papa'sı Al Zarkawi anısına onun ismi verilmiş kiliseye. Ayin sonunda hatıra fotoğrafı da çektirip eve dönüyoruz. 

Videoları ve fotoğrafları bilgisayara atarken bilgisayar başına oturup Youtube sayfasındaki (http://www.youtube.com/user/BruderSpaghettus) eğlenceli videoları izletiyor Bruder. Pastafaryan düğünü, ilahi klipleri, broşür dağıtma ya da Humanist Day gibi günlerde sahneye çıktığı etkinlikler hatta vaftiz töreni bile var videolar içinde. Korsan usülü yemek tarifi benim en beğendiğim video oldu. Artık yavaş yavaş gitme vakti gelirken kendi hazırladığı müzik CD'lerinden hediye ediyor. Türkiye Pastafaryan Cemaati'nin geçenlerde yaptığı ilahiyi de çok sevmiş. Bruder ve eşi Elli'yle yeniden buluşmak ümidiyle ayrılıyoruz. Dönüş yolunda Almanya'da uzunca süredir devam eden Pastafaryanizm mücadelesiyle ilgili bilgiler dönüp duruyor kafamda. 

Önerilen Sayfalar:

Heildelberg
* Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
* Siena'da İtalyan Pastafaryan Psikoposu Elio'yla görüşmem: Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
* Bologna'da Psikopos Marco'yla görüşme: Bologna'da Porticolar altında bir gezi

23 Kasım 2014 Pazar

Trabzon Merkez ve Ayder

Aylardan Kasım. Trabzon'a daha önce de gelmiştim fakat şehrin merkezindense Sümela gibi Uzungöl gibi etrafındaki güzellikleri ziyaret etmeyi tercih etmiştim. Şimdi koca iki günüm varken önce şehrin merkezini turlayayım dedim. Yarın da Ayder Yaylası'na çıkacağım.

Güne merkezde Kuymak yiyerek başladım. Biraz yağlı olsa da Karadeniz'de yenebilecek en lezzetli yemeklerden biri bence Kuymak. (Muhlamayla Kuymak arasındaki farkı ben de tam olarak bilmiyorum). Ardından başladım yürüye yürüye şehri dolaşmaya. Sahil boyunca Batıya yani denizi karşınıza alırsanız sola doğru yürüyerek İlk ziyaret edeceğim yer Aya Sofya'ya vardım. 1200'lerde kilise olarak yapılan daha sonra kilise, cami ve müze olarak işlev gören bu yapı 2013 yılında yeniden camiye çevrildi. Herhangi bir dini yapının başka bir dinin tapınağına dönüştürülmesi hiç kafamın almadığı bir şey. 1950'lerde içindeki ikonalar ortaya çıkarılacak şekilde restore edilmiş bu yapının içi şu an tavanına ve başka bazı yerlerine kumaş kaplanıp (herhalde İsa ve Meryem'in resimleri gözükmesin isteniyordu) cami olarak hizmete açılmış durumda. Bu arada Aya Sofya'yı ziyaretinizde kadınlar kısmının girişindeki çizimlere de bakmanızı tavsiye ederim.

Aya Sofya, son yıllarda sahil doldurulduğu için biraz iç tarafta kalmış ama tepede olduğu için bulunduğu konuma hakim bir yapı. Bahçesindeki kafe de çay içmek, dinlenmek, hatta bir şeyler yemek için hoş bir yer. 

Aya Sofya'dan sonra denizi arkama alıp güneye saptım. Şehrin sokakları betona yenilmiş olsa da denize paralel merkeze doğru devam ettim gezmeye. Avni Aker Stadyumu'nun üstünden geçip Trabzon Kalesi'nin surlarına vardım. Surlar denize dik tek sıra uzanıyor ve arkasındaki vadide çevre düzenlemesi yapılarak yeni bir park oluşturulmuş. Arada cafelerin, derenin, bankların ve yeşil alanların olduğu bir park burası. Zağnos Köprüsü'nün iki tarafında vadi boyunca uzanıyor park. Baharda daha güzel olur eminim ki.

Köprüden sonra sahile doğru verev iniyorum çarşının içinden... Öğlen vakti geliyor; daha önce de çok beğendiğim Kalkanoğlu Pilavcısı'nda yemek yeme vakti. Zaten öğlen 2'den sonra yiyecek bir şeyler bulmanın garantisi yok Kalkanoğlu'nda. 1856'da aynı yerde pilavcılığa başlayan işletme öğlen vakti oldukça dolu. Pilavınız gelene kadar çatal-kaşığı koydukları kağıdın üstünde yazan mekanın öyküsünü okuyabilirsiniz. Kalkanoğlu'nda etli ya da kuru fasulyeli pilav, kuru fasulye, turşu ve yanında içecek olarak hoşaf ya da ayran bulabilirsiniz. Belli ki tereyağı özenle seçilmiş olan pilav çok lezzetli, hoşaf da güzel. 

Yemeğin üzerine sahilden doğuya doğru yürüyüp Çömlekçiler'e kadar yürüyorum. Burası şehrin erkekler için olan kısmı aynı zamanda; yan yana sıralanmış otellerin önü özellikle geceleri yabancı uyruklu kadınlarla dolu. O fıkralara konu olmuş yabancı hayat kadınlarının Trabzon'daki merkezi burası. Dik çarşı boyunca Meydan'a çıkıp meydandaki parkta dinleniyorum biraz. Şehrin merkezindeki parkın yan tarafında 2000'lerin ilk yarısında bombalanmış olan McDonald's var. 

Meydan'dan denize dik Boztepe'ye tırmanıp bitireceğim bugünkü gezimi. Yolumun üstünde Kızlar Manastırı var ancak henüz tadilatta olduğundan doğrudan Boztepe'deki çay bahçelerine çıkıyorum. Bu çay bahçelerinde çay istediğinizde size tek çay getirmiyorlar, koca semaveri içmeniz gerekiyor... Bir demlik 15 TL. Manzara şehre yukarıdan bakıyor ama Trabzon çoktan betona yenildiği için sizlere güzel bir manzara fotoğrafı sunamayacağım ne yazık ki.

Bayır aşağı inip Trabzon Müzesi'nin önünden geçiyorum. Bugünlük bu kadar yeter dediğim için müzeyi gezme işini bir sonraki ziyaretime bırakıyorum. Yaklaşık13-14 km. yürüyüş, bugün için yeterli.

Trabzon'daki ikinci günümü Ayder Yaylası'na ayırdım. Ayder Rize sınırları içinde yer alıyor aslında ama Trabzon merkezde bolca bulunan turizm şirketleri de Ayder'e günübirlik turlar düzenliyorlar. Bir gün önce 45 TL'ye anlaştığım turizm şirketinin önünden biniyorum 7 kişilik Mercedes Vito araca. Trabzon bu sene resmen Arap tursitler tarafından işgal edilmiş. Geçtiğimiz senelerde bolca Bursa'ya gelen Arap turistlerin yeni keşfi Trabzon. Aracımızda da iki tane Arap çift mevcut. Kasım ayının sonlarına doğru artık Trabzon'da da yavaş yavaş turizm sezonu bitiyor. Ayder'deki otellerin, pansiyonların, restoranların çoğu da kapalı. Haftasonları daha çok turist geldiğinden bir kısmı açık oluyormuş.

Tur şirketleri normalde 2 saat olan yolu 3 saatten uzun sürede alıyorlar. Bıçakçıda mola, tekstilcide mola diye diye sizi alışveriş yapmanız için turistlere özel hazırlanmış mekanlara götürüp duruyorlar. Yol boyunca ayrıca Fırtına Deresi yanındaki bir rafting tesisinde ve ufak bir şelalenin yanında da mola veriyoruz. (Fırtına Deresi 2000'lerde üzerine santral yapılması konuşulan ancak yöre halkının çevrecilerle elele giriştiği eylemler sonucu kurtarılan bir doğa harikası, hatırlayan hatırlar... Gezi Parkı süreci gelmeden önce 2000'lerin başarılı eylemlerinden biridir.) 9'da hareket eden araç 12'yi geçerek varıyor Ayder'e. Ayder'e giden yollar gayet iyi durumda, karakış olmadığı sürece aracınızla rahatça çıkabilirsiniz. Ayder zaten gayet rakımı düşük bir yerleşim yeri. Yayla demek doğru mu onu da bilmiyorum...

Ayder, günümüzde gayet otellerle restoranlarla dolmuş bir yer. Tek tük beton binalar, çirkin oteller çok bozmuş Ayder'in güzelliğini. Yeni yerler yapılır, eskiler düzeltilmezse her zamanki gibi yeni bir turizm çöplüğümüz daha olacak, hiç bir kıymeti kalmayan bozulmuş yerlere yeni birisi daha eklenecek. Tabii şimdi bir yandan Ayder'le ilgili tanıtıcı yazı yazıp bir yandan da mekanın bozulmasından şikayet etmek çelişkili bir durum yaratıyor. Turizmin uyumlusu olur mu? Her güzelliği işgal edercesine ziyaret etmek mi lazım? Yerel halkın gündelik hayatının aynı uyumla sürmesine izin verip bir yandan da içine turizmi yerleştirmek mümkün mü? Bilemedim ama Ayder'de bir aşağı bir yukarı yürürken bunları düşündüm durdum.

Ayder yaklaşık 50 tane yayla evine ve bir o kadar da otel, pansiyon, restoran ve hediyelik eşya dükkanına ev sahipliği yapan küçük bir yer. En tepesinden görülen şelalesi ile girişteki kaplıcası arasında sıralanmış bu yapılara gün geçtikçe yenileri ekleniyor ve Kasım ayında boş olmasına rağmen yazın buranın nasıl tıklım tıklım olduğunu hayal edebilmek için müneccim olmaya gerek yok. Hele arada kimi oteller var ki insanın tüyleri diken diken oluyor görünce... 

Biraz dolaşıp açık restoranlardan birine girdim. Muhlama yiyip çay içtim. Ayder'de fiyatlar Trabzon merkezdeki aynı ayar bir yerle kıyasladığımızda %50-60 daha pahalı. Açık mekanlardan birinden Hemşin helvası alıyorum. Mısır unuyla yapılan yoğun kıvamlı bir helva bu. Tadı gayet güzel. Laz böreği de yiyebilirsiniz buraya gelmişken...

Bölgede çıkan sıcak suyla beslenen kaplıcanın giriş ücreti 10 TL. Kaplıcaya girişte 20 tane kadın görünce önce kadınlar kısmına geldim sandım ama meğer girişler ortakmış. İçeride peştemal, terlik ve kasa var. Şort kiralamak isteyenler 1 TL daha ödüyorlar. Kaplıcanın içi çok sıcak değil ama şifalı olduğu söylenen havuzun sıcaklığı 50 dereceye yakın. Havuzda 5-10 dakikadan fazla durmak zor o yüzden ara vere vere girin havuza. 

12'de bizi Ayder'e getiren araç 3'te dönüş için hareket ediyor. Ayder'e daha uzun süreli gelinip daha yukarlardaki yaylalar günübirlik olarak araçlarla keşfedilebilir. Keza biraz daha yukarıda çadır ve kamp alanları da mevcutmuş; oralarda da konaklanabilir. Dönüşte bir yere uğramadan 2 saatte dönüyoruz Trabzon'a, Ayder'in halini gördükten sonra kafamda deli sorularla...

Fotoğraf Listesi:

1- "Karadeniz'de dağlar denize dik uzanır" konulu çalışma
2- Aya Sofya
3- Aya Sofya'dan bir kare
4- Zağnos Köprüsü altında yeni yapılan park
5- Boztepe'den Kızlar Manastırı'nı da gören Trabzon manzarası
6- Ayder'in üst tarafından görülebilen şelale
7- Ayder'in en tenha kısmının fotoğrafı

Önerilen Sayfalar:

Trabzon'la ilgili diğer gezi yazıları:


Karadeniz'den bir başka güzergah:

- Amasra - Betona Esir Olmadan Önce

11 Kasım 2014 Salı

Novosibirsk Gezi Yazısı

Bir Kasım sabahı erkenden vardım Novosibirsk'e. Gündüz bile 3-4 derecelerde dolaşan termometre, gün doğmadan önce eksi değerlere düşüyordu. Sabah trafiği yüzünden havaalanından otelimize 45 dakikada vardık. Şehrin merkezindeki 4 yıldızlı Novosibirsk Hotel, Rusya hizmet sektörü denilince aklımıza gelenin güzide bir örneğini temsil ediyor: Koca otele yetmesi mümkün olmayan asansörde sıra beklemek, kahvaltı için küçücük bir salonda hem masaların boşalması hem de yemek almak için girilen kuyruk, en son da bana verilen odaya girince karşımda gördüğüm, duştan yeni çıkmış, havluya sarılı bir çift! Neyse ki Türkiye'de değilim yoksa bu durum çok daha ağır sonuçlanabilirdi. Burada özür dileyip gülümseyerek kapattık kapıyı ve resepsiyona söylenerek yeni odama yerleştim.

Bu arada otelde Exchange Office para değiştirmek isteyenlere en az % 10 komisyon uyguluyor, belirteyim. Gidin bankalarda çok daha uygun kurdan bozdurun paranızı.

48 saatlik ziyaretimin ilk günü öğlene kadar uyuyup ardından attım kendimi caddelere. Önce dünyanın ikinci en büyüğü olan (Merak eden varsa en büyüğü Venezuela'daymış) Opera ve Bale binasına gittim. Bu yapıya ulaşmak için Lenin Meydanı'ndan geçmek gerekiyor. Meydanda Lenin heykeli ve Sovyet döneminden kalma devasa heykeller yer alıyor. Lenin heykelinin arkasındaki bahçenin sonunda yer alan Opera ve Bale Binası hemen her gece bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Gelmeden önce internetten öğrendiğim kadarıyla bu gece Junona And Avos balesi yarınsa Çaykovski'nin Eugene Onegin Operası var. Gişedeki kadınla beden dilinde anlaşıp bu geceye bilet olmadığını yarın akşamın ise müsait olduğunu anlıyorum. 250 Rublelik biletlerden alıyorum akşam 18.30'da başlayan etkinliğe. Geceler erken kararıyor tabii...

Sosyalizm zamanından kalma devasa heykellerden güneye devam edince bu sefer Lenin'in evi çıkıyor karşımıza. Politik olarak farklı olsalar da Türkiye'de nasıl her ilde Atatürk heykeli, bir çok şehirde Atatürk evi varsa Rusya'da da durum benzer. Lenin Evi şu an Novosibirsk Filarmoni Orkestrası'na ev sahipliği yapıyor.

Evin yan tarafındaki demir kapıdan girilen bahçe Devrim Şehitliği. Ortasında meşale tutan el heykeli bulunan bu mezarlıkta, gömülenlerin bir kısmının heykellerini de görebilirsiniz. Şimdilerde daha çok insanlardan uzak, ağaçlar altında baş başa kalmak isteyen sevgililere ev sahipliği yapıyor burası. Devir değişince şehitler unutuluyor, niyazi oluyor savaşlarda ölenler...

Kuzey - Güney aksinde uzanan şehrin ana caddesi Krasniy Prospect'in öbür tarafına geçerseniz, bu güneşsiz iklimin ender parklarından biri olan Pervomayskiya Skver çıkacak karşınıza. Hava soğuk da olsa biraz soluklanabilirsiniz. Keza yolun ortasında yer alan altın rengi kubbeli dini yapı da dikkatinizi mutlaka cezbedecektir. Bu küçük yapı 1915'te inşa edilen Aziz Nikola Şapeli.

Tekrardan Krasniy Prospect boyunca güneye devam ederseniz Aleksandır Nevski Katedrali çıkacak karşınıza. Bu küçük Ortodoks Kilisesi'nin içi rengarenk dini resimlerle dolu. 1899'da açılıp 1937'de Sovyet döneminde kapatılan kilise 1988'de yeniden açılmış.

Bu arada Krasniy Prospect'in batısında Aleksandır Nevski Katedrali'yle Pervomayskiya Skver Parkı arasına denk gelecek gibi ara sokaklarda 4-5 tane eski tarz ahşap Sibirya evlerinden görme şansınız var. Bu evlerden komşu şehirlerde olduğunu biliyordum ama Novosibirsk'te karşıma çıkmasını hiç beklemiyordum.


Hava 5'e doğru kararıyor ve soğuyor. Otele geri dönme vakti geldi. Otelin girişinde Beerman var; şehrin başka yerlerinde de şubeleri olan bir restoran. Karnımı doyurup yatıyorum erkenden.

Novosibirsk'teki ikinci günüme çok daha 'alışmış' uyanıyorum. İklime de, coğrafyaya da, kültüre de alışmış gibi bünyem. 9'da tıka basa kahvaltı yapıp (bu saatte ne asansörde ne kahvaltı salonunda sıra var) düşüyorum yollara. Bu sefer şehrin kuzeyindeki Hayvanat Bahçesi'ne gidiyorum yürüye yürüye. Yolumun üstünde Narimsky Park'ı var. Sevimli bir park burası. Dün kış havası olsa da en azından güneş vardı; bugün o da yok. Her yere boz bir hava sinmiş. Parkın kenarındaki Ascension Katedrali'nin altın rengi kubbelerini bile soluklaştırmış boz bulutlar. Yine daha çok kadınların ziyaret edip ikonalar önünde dua ettikleri bir Ortodoks Kilisesi var karşımda. Çok büyük olmayan rengarenk iç mekan yine çok etkileyici.

Yaklaşık yarım saat sonra Hayvanat Bahçesi'ndeyim. Bilet 250 ruble. TripAdvisor' a göre Novosibirsk'te yapılması gereken en güzel aktivite Hayvanat Bahçesi'ni gezmek. Hayvanların kafeslere hapsedildiği bu gibi mekanları sevmiyorum lakin uzunca bir zamandır görmek için yanıp tutuştuğum bir hayvan beni içerde bekliyor: Kaslan. Aslanla kaplanın çiftleşmesi sonucu dünyaya gelen Kaslan sadece hayvanat bahçelerinde görülebiliyor çünkü bu iki türün doğal hayatta karşılaşma şansları yok (Tabii ki benim "Aaaa Kaslan!" diye şaşırmam bu hayvanların kafeslere hapsedildiği gerçeğini değiştirmiyor). Afrika'da yaşayan Aslanlara karşı Asya'da yaşayan Kaplanlar ancak hayvanat bahçelerinde bir araya gelebiliyorlar. Sonucunda da Lion'la Tiger'dan türetilmiş Liger (Kaplan + Aslan = Kaslan) çıkıyor karşımıza.

Novosibirsk Hayvanat Bahçesi'yle ilgili bir diğer duyumum da burada Liliger yani Liger'la Aslanın çiftleşmesinden doğan canlının da olduğu yönündeydi lakin ben bir tek Liger görebildim.

Öncelikle Novosibirsk Hayvanat Bahçesi'nde Liger dışında da envai çeşit hayvan sizleri bekliyor. Ben önce kuzeydeki, daha kasımda buz tutmuş gölün etrafında turluyorum. Ardından kutup ayılarını ziyaret edip başlıyorum tek tek her hayvanı ziyaret etmeye. Bir kısmının ismini bile duymadığım hayvanlarla ilgili İngilizce sadece isimlerinin yazılı olması üzücü tabii ama buralarda biraz da devlet politikası sanırım bu. (İngilizce geçerli bir yabancı dil değil bu topraklarda. Rusça öğrenmeye itiyorlar insanları.) Aslan, kaplan, puma, kanguru, zebra, lama ve bilimum kuşlar, çeşit çeşit maymunlar arasında rahatça 3-5 saat gezebilirsiniz. Hayvanat bahçesinde sadece dünyanın değişik yerlerinden gelmiş hayvanları değil ayrıca buranın yerlisi sincapları görmek de çok eğlenceli. Yanınızda fındık fıstık getirirseniz elinizden kaptığı çerezi yakınlarda bir yerlere eminim daha sonra aklına bile gelmeyecek şekilde gömüşünü de izleyebilirsiniz. Ben oradayken Rus kadınların üzerlerinde dolaşıp duruyordu bir tanesi.

Akşamüstü biraz dinlenip 18.30'da operaya gidiyorum. Eski şaşalı yapılardan biri var karşımda. Kocaman kubbe tavanı, tavandan sarkan avizesi, her kata ayrı ayrı çıkan merdivenleri ile önce binayı dolaşıp ardından oturuyorum koltuğuma. Novosibirsk Opera ve Balesi'nin İngilizce internet sitesi ve çok şanssız değilseniz sergilenen eserlerle ilgili Wikipedia'da bilgiler var. Gayet keyifli bir şekilde döndüm otelime.

48 saatlik kısa gezimden buruk bir Rusya tadı kaldı bana. Buralara TransSibirya Ekspresi ile gelip etraftaki şehirleri de es geçmeyecek bir gezi planlamak lazım. İlerde... O da olur ilerde...

Fotoğraf Listesi:

1- Lenin Meydanı'ndaki devasa heykeller ve bu heykellerin gölgesinde kaykaya binen çocuklar.
2- Eski ahşap Sibirya evlerinden biri... İçinde hala insanların yaşadığını görmek hoş.
3- Hayvanat Bahçesi'nin yerlisi sincap
4- Kaslan (Liger)
5- Hayvanat Bahçesinde kuşlar bölümüne girişinde sergilenen yuvalar
6- Opera ve Bale Binası'nın içi

Önerilen Sayfalar: Rusya'da Sen Petersburg'u merak edenler için

St Petersburg'da 5 gün...

1 Kasım 2014 Cumartesi

Bologna'da Porticolar Altında Bir Gezi


İtalya gezimin son durağı Bologna'ya öğleden sonra ulaştım. İtalya'da Floransa'yla Bologna arasındaki tren hattı diğer hatlara nazaran biraz daha pahalı. Bu kısımda yanılmıyorsam sadece hızlı tren işliyor ve dağlık bir bölgede olduğundan sürekli tünellerden giderek yarım saatte yolu tamamlıyor. İkinci sınıf bilet 24 €, birinci sınıf bilet 36 €'ydu. İkisiyle de yolculuk yaptım bir farkını göremedim.

Bologna'da kalacağım oteli son gün Siena'da ayarladım. Yine en önemli kıstasım şehir merkezinde ve her yere yürüme mesafesinde olması. Bu seferki otelim Hotel Accademia ve gecelik şehir vergisi hariç 45 €'ya odayı tuttum. Kablosuz interneti hızlı, açık büfe kahvaltısı idare eder, şansıma gürültü yoktu ama barların yakınında üniversite bölgesinde bir otel. Trenden inince yürüyerek 20 dakikada otele varılıyor.

İlk gün yine akşama kadar ortalığın havasını koklayarak geçiriyorum. Akşam, Bologna Pastafaryan Piskoposu Marco gelip alıyor evindeki akşam yemeği için. Eşi, sağolsun, çok güzel vejateryan yemekler yapmış benim için. Biralarımız ve spagettimiz de eksik değil.

Yemeğin ardından Marco'yla şehre iniyoruz. Şehrin önemli yerlerini gezdiriyor bana yarın gündüz gözüyle gelip görmem için. Bu arada da yağmur başlıyor yine. Bologna'nın güzel bir yanı şehrin tarihi bölgesinde her sokakta rahatça yürümenizi sağlayan Portico'lar yani kemeraltı mı desem saçak mı desem bilemediğim o mimari yapı. Güneşli havada güneşten yağmurlu havada yağmurdan etkilenmeden rahatça şehirde yürümenizi sağlıyor. Bursa'yı bilenler ya da Bursalılar Heykel'de cadde boyunca uzanan yoldan çıkarak anlayabilirler Portico'nun ne olduğunu. 100 küsür sene önce İtalya'dan getirilen bir şehir planlamacının Bursa'da yaptığı bu yürüyüş yolu ne yazık ki sonradan devam ettirilmemiş. Eğer devam etmiş olsaydı Bursa'da da Bologna'daki gibi keyfini sürerdik.

Bologna'da çok vaktim ve gezimin sonu olduğundan çok halim olmadığından dünyanın en uzun Portico'su olan Sanctuary of the Madonna of San Luca katedralinin 666 kemerli Portico'sunu ne yazik ki tırmanamadım. Hali vakti olan arkadaşlar tırmanırlarsa anlatsınlar lütfen.

Ertesi gün sabah uyanıp şehri keşfe çıktım. Bu gezide özellikle Dünyayı Gezmek sitesinde hhy'nin yazdığı yazı çok işime yaradı. (İlgili yazıya şuradan ulaşabilirsiniz) Yazıda bahsettiği sırları arayıp durdum ve yine bahsettiği dondurmacıdan dondurmamı yedim.

Öncelikle merkezdeki Piazzo Maggiore'den (Maggiore Meydanı) başlayalım. Maggiore Meydanı'nda ilk olarak merkezdeki Neptün Çeşmesi ilgi çekici bir şekilde gelenleri selamlıyor. Meydanın etrafindaki Palazzo Re Enzo, Palazzo del Podesta, Palazzo dei Banchi gibi yapıların yanında yer alan Basilica di San Petronio'yı ziyaret ediyorum önce. Özellikle 2 € vererek girilen kısımdaki fresklerden Hz. Muhammed'in (resmin altına ismini yazmışlar) cehennemde, Lusifer'in yanında, zebaniler tarafından kafası kopartılırken resmedildiği, geçmişte Bologna'da Müslümanların eylem yapmasına sebep olmuş. Ne yazık ki fotoğraf çekmek yasak olduğu için burayla ilgili fotoğrafı koyamıyorum.

Bologna da İtalya'nın kuleli şehirlerinden biri. Şehrin en meşhur kulesi de Torre degli Asinelli. Kulenin yanında bi tane de daha kısa bir kule var. İtalya'da mimarların ince işçiliğinin şahaneliğini görüp, statik ve jeolojide nasıl bu kadar geri kaldıklarına her eğik kulede bir kez daha şaştım. Bu iki kule de tıpkı Pisa'daki gibi yana yatmış durumda. Kulelerden yüksek olanına tırmanma şansınız var. Manzarası da çok güzel diye duydum ama bacaklarımda o dermanı bulamadım ben.

Bu arada kulelerin hemen dibindeki Gelateria Gianni'den dondurma yemeyi de ihmal etmeyin. Ben limon kremalı, cheesecake'li ve ricotta peynirli denedim. Özellikle ilk ikisine bayıldım.

Yolumu Via Piella'ya çevirip dün gece Marco'nun da gösterdiği 18 numaradaki küçük pencereyi aramaya başladım. Burası Venedik Penceresi olarak geçiyor. Şehrin aralarından kimseye görünmeden, binaların arkasından akan sular bu pencereden bakınca Venedik'teymişsiniz hissi yaratıyor.

Casa Isolani bir sonraki hedefimdi. Strada Maggiore üzerindeki bu evle başlayan pasaj bir paralel sokakla bağlantıyı sağlıyor. Yıllarca uğraşılıp restore edilen pasajın girişindeki ahşap portico üzerindeki oku bulmak için biraz uğraşmanız gerekecek. Ama cidden ilgi çekici bir ok duruyor tam tepede.

Biraz ötede Santo Stefano kilisesi duruyor. İçiçe geçmiş 7 kilise var aslında burada. Halk arasında Sette Chiese (Yedi Kilise) denen yapının ön yüzündeki balkon çok hoş.

Yolunuzu eski şehrin sınırlarına kadar uzatırsanız Giardini Margherita'ya gidebilirsiniz. Şehrin içindeki bu park özellikle yeşillikler arasında yürümek,  çimenlikte güneşlenmek, yapay gölün yanındaki kafede bir şeyler içmek isteyenler için güzel bir seçenek. Göldeki küçük su kaplumbağaları da çok şeker.

Bologna'da kalan zamanımı şehrin ara sokaklarında dolaşarak geçirip çok geç olmadan havaalanının yolunu tuttum. İstanbul'a dönüş vakti geldi. Bi dahakine Toskana'nın bağ evlerine geleyim araba kiralayıp turlayayım İtalya'yı. On şehir gördükten sonra hala daha yeni yerler görmek için İtalya'ya gelme isteği duymak güzel bir his.

Fotoğraf Listesi:

1- Bologna'nın meşhur Portico'ları
2- Venedik Penceresi
3- Casa Isolani'nin girişinde ahşap portico'daki ok
4- Torre degli Asinelli 
5- Santo Stefano Kilisesi
6- Neptün Çeşmesi 

Önerilen Sayfalar: İtalya'da başka nereler gezilir?

Torino'da Bir Haftasonu
Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı
* Pisa
* Günübirlik Milano
Roma'nın Mimari Şaheserleri
Floransa
Venedik'te Bir Gün...
Çarşılı Köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio  


2 Ekim 2014 Perşembe

Kopenhag Bir Günde Gezilebilir mi?


Aslında daha önce de Kopenhag'a gelmiş ve merkezde turlama şansı bulmuştum. Ancak bu sefer koca bir tam günüm vardı ve planlı bir şekilde hareket edersem tüm şehri gezebileceğimi düşünüyordum. Daha öğlen olmadan bunun mümkün olmadığını anladım. Biraz hafife almışım Kopenhag'ı. Madem öyle ben de bu sefer sadece şehrin Batısını gezeyim dedim ve metroyla Frederiksberg'e ulaştım.

ESKİ SARAY BAHÇESİ


Frederiksberg Bahçesi zamanında hemen yan taraftaki Frederiksberg Sarayı'nın halka kapalı krala açık bahçesiymiş. Günümüzde hemen güneyindeki Sondermarken gibi o da halka açık bir park. Suni göleti, kanalı, şelalesi ve insanı sanki bir parkta değil de ormandaymış gibi hissettiren ağaçlarla güzel bir alan Frederiksberg Haven. Eylül sonunda 10 derecelerde dolaşan sıcaklığa aldırmadan koşan insanlarla dolu sabah erken saatlerde. Eminim yazları havalar ısınınca çimler guneşlenenlerle doluyordur.


Hemen güneyindeki Sondermarken de Frederiksberg gibi eski bir bahçe. Bu parkı gezerken de girişlerdeki haritalar işinize yarayacaktır. 100 yıl önce Amerika'ya göçen Danimarkalıların yaptırdığı anıt, Çin pavyonu, eski kulübe ve daha bir dolu kenarda köşede kalmış yeri bu harita yardımıyla bulabilirsiniz. Ayrıca Ağustos ayında bu parkta Vanguard Müzik Festivali yapılıyormuş, haberiniz olsun. Sondermarken'de özellikle bir kısma dikkatinizi çekmek istiyorum: Yüzyıllar önce Kopenhag'ın içme suyu ihtiyacını karşılayan sarnıç tam da parkın girişinde yer alıyor. Günümüzde sergilere ev sahipliği yapan bu kısma 50 kron ödeyerek girebilirsiniz. Ben gittiğimde, Christian Lemnerz'in yaptığı,  sarnıcın dokusuna uygun erimiş mumlardan işler vardı. İçerdeki doğal sarkıtlara özellikle dikkat edin.

CARLSBERG'ÜN OYUNCAKLI BİNALARI


Kopenhag'da kiliselerin içine girmeyi beceremedim; ya kaplıydılar ya da içeriye dolaşmak için girilmez yazıyordu. Sondermarken'in güneyindeki Jesus Kilisesi'nin önünden geçip Carlsberg arazisine doğru devam ettim. Meşhur Carlsberg binalarının üretim tesisi buradan taşınmış; şu anda sadece bir kaç özel bira çeşidinin üretimi burada yapılıyormuş. İsteyen Carlsberg Müzesi'ni de gezebilir. Ben etrafta turlamayı tercih ettim. Yakın bir zamanda kentsel dönüşüm geçirecek bu araziye AVM, Topçu Kışlası ya da rezidans yapılmayacak ne yazık ki; çok kafaları çalışmıyor bu Danimarkalıların ve Carlsberg ailesinin sanırım. Onun yerine yarışmayla belirlenen ve şehir konseyinden de geçen bir projeyle 10 000 kişilik bir üniversite kampüsü, 3000 ev ve eski yaşayan şehir merkezleri kıvamında,  karbon izi sıfır,  sürdürülebilir ve 24 saat canlı bir yaşam alanı yapılacak.

Peki bugün gidenler bu alanda ne görebilirler? Öncelikle Fil Köprüsü ve Kulesi'nin altından geçeceksiniz. Hemen ardından da Dipylon adlı köprünün. Carlsberg ailesi bu fabrika arazisine bir çok oyuncaklı ve şık yapı yapmış. Dipylon'dan sağa devam edip göreceğiniz fabrika bacaları da bunlar arasında. Charlie'nin Çikolata Fabrikası gibi ortalık. Az ilerde bir Deniz Feneri ,ki günümüzde bir sanatçının atölyesi olarak kullanılıyor, ve sonrasında da çocuklar-gençler için bir oyun sahası var. Ağaçların üzerindeki yürüyüş parkurunu görünce keşke 20 sene önce burda olsaydım dedim içimden.


ŞEHRİN SOKAKLARINDA SÜRTMECE

Carlsberg arazisini geride bırakıp yakınlardaki Enghaveparken'e geçtim. Bu küçük şirin park eminim yazları dinlenmek için çok daha güzeldir. Piknik yapmak ya da güneşlenmek isteyenler için hoş bir alan.


Ardından Sonder Bulvarı boyunca doğuya doğru Halmtorvet'e kadar yürüdüm. Ordan kuzeydeki Vesterbro Torv'a geçtim. Şehrin farklı bir yüzü var bu bölgede. Göçmenler ağırlıkta, dükkanların mahiyeti de değişiyor: Çin lokantaları, striptiz kulüpler, değişik ülkelerin ürünlerinin ağırlıkta olduğu marketler... Yine yakınlardaki Skydebanehaven özellikle çocuklar için güzel bir park. Det Ny Teater ve Tycho Brahe Planeterium'un önünden geçip (bi sonraki gelişimde ziyaret edebilirim bu Planeterium'u) Gammel Kongevej boyunca yürüdüm. Ardından Sankt Thomas Plads'a dönüp Fraderiksberg Alle boyunca Frederiksberg Bahçesi'ne geri döndüm. Hemen girişin olduğu küçük meydan Frederiksberg Runddel. Bahçenin girişinin hemen solunda yer alan Royal Danish Horticultural Society's Garden isimli bahçe şehrin batı yakasının en güzel parklarından birisi. İçinde Kopenhag'ın en eski seralarından biri, Michlen yıldızlı ülkenin meşhur aşçılarından Mielcke ve Hurtigkarl'ın kendi isimlerini verdikleri şık bir restoran ve ağaçlar ve envai çeşit bitkinin arasında kimseye görünmeden oturabileceğiniz bahçeler var.

Burdan sonrası kuzeye doğru, Kopenhag'ın en eski yerleşimlerinden olan Allegade Caddesi boyunca devam edip ardından batıya Smallegade ve sonra Nordre Fasanvej boyunca kuzeye devam ettim. Sonrasında batıya Forum'a kadar yürüyüp bindim metroya. Kopenhag'ın batısı sakin bir gün geçirmek isteyenler için hoş bir ortam sunuyor. Kopenhag 3-4 günü hakediyor. Bir sonrakine şehrin merkezini ve sonrasında da kuzeyini gezeyim bari.

Fotoğraf Listesi:


1- Carslberg arazisindeki Fil Köprüsü

2- Frederiksberg Haven'de bir selfie
3- Sondermarken parkı altındaki dehlizlerden bir kare
4- Carslberg arazisinde, çocukların maceradan maceraya koştukları ağaçlar üzerinde yürüyüş yolu
5- Sonbder Bulvarı üzerinde gördüğüm bir duvar süslemesi
6- Nordre Fasanvej üzerinde bir duvar resmi

Önerilen Sayfalar:

Kopenhag - Geniş Geniş Danimarka'da, Kopenhag'ın göbeğindeki komün: Christiania
Amsterdam
Berlin in Berlin
Christmas Zamanı Hamburg'da 2 gün
- Malmö ve Lund

14 Eylül 2014 Pazar

Siena, San Gimignano ve Palio Yarışı

Pisa'ya veda edip Siena'ya doğru yola koyuldum. Artık tren sistemine hakimim. Son anda peron değiştiren Empoli trenini 11 numaralı peronda son anda yakaladım ve Empoli'de aktarma yapıp Siena'ya ulaştım. Otomatik bilet makinaları hem tarife konusunda işe yarıyor hem de sıraya girmeden bilet almak konusunda. Millet niye bilet gişesi önünde sıraya giriyor anlamadım.

Pisa'dan ayrılmadan hemen önce ayarladığım otelim gardan yarım saatlik yürüme mesafesinde. Haziran ve hafta sonu olunca oteller dolmuş durumda. 2 Temmuz'da Siena'nın merkezindeki Piazza del Campo'da yılın ilk Palio (bayrak) yarışı koşulacak. Doluluğun en önemli sebebi o.

Alma Domus otelde gecelik 55 €'ya bulduğum oda hem en merkezi hem de en ucuzlardan biri. Aynı günün gecesinde yemekte buluşacağım Siena Pastafaryan Piskoposu Elio'dan öğreneceğim üzere Katolik Kilisesi'ne bağlı bir otel burası. Yani bula bula bizdeki cemaatlere bağlı yerler gibi bi yer bulmuşum. Otel gayet temiz ve manzarası da şahane.

Otele yerleşip biraz dinledikten sonra yine şehir nasıl bi şehirmiş görmek üzere sokaklarına dalıyorum. Pisa ve Lucca beni İtalyan şehirlerine doyurdu sanıyordum, yanılmışım! Hepsi tuğladan binaları, çoğu yeşil panjurlarıyla ne güzel bir şehirmiş meğer Siena. Bu kadar güzel olduğunu bilsem daha önce gelirdim. Karşımda İstanbul gibi tepeler üstüne kurulmuş bir şehir var. O yüzden de bir an binaların arasında kaybolmuş haldeyken az sonra kendinizi şehre tepeden bakar bir konumda bulabiliyorsunuz. Ya da bir anda bir sokak arasından şehrin kulelerini görüyorsunuz. Bu topografyalarda haritayı çözmek de zorlaşıyor. Engebeli coğrafyayı iki boyuta indirgeyince birbirine çok yakın görünen iki sokak arasında hiç bir yol olmayabiliyor. Ya da haritada olmayan ufacık bir merdiven yolunuzu kısaltıyor.

Bir kaç saat sokaklarda dolaşıp ardından Piazza del Campo'daki Birraria'ya attım kendimi. İtalya'daki Pastafaryanların önemli temsilcilerinden (sonraki aylarda İtalyan Pastafaryan Papa'sı seçildi) Marco, Siena piskoposu Elio ile iletişime geçmemi sağlamıştı. Sağ olsun Elio da akşam müsaitmiş, buluşup sohbet ettik. Bana Siena'da ve İtalya'da neler yaptıklarını anlattı. Aydınlatıcı bir sohbet oldu benim için. Biralarımızı içip makarnalarımızı da yedikten sonra yeniden görüşmek dilekleriyle ayrıldık.

Ertesi sabah erkenden kendimi Siena sokaklarına vurdum. İlk olarak Siena Katedrali'nin etrafında turladım. Toskano bölgesindeki diğer dini yapılar gibi bu katedralin de yapılışı 1200'lere kadar uzanıyor. Ne yazik ki katedrali bitirmelerine rağmen yan taraftaki Nef veba salgını yıllarına denk geldiği için yarım kalmış.
Şehrin Duomo'sunu gördükten sonra elimdeki haritaya uygun şekilde yürüye yürüye diğer dini yapıları da teker teker ziyaret ediyorum. Ama asıl Siena sokakları büyülüyor beni. Bir anda şehir bitip önünüzde bahçeler tarlalar uzanabiliyor. Ya da bir sokağa hayran hayran bakarken buluyorum kendimi.

Orto Botanico dell'Università Siena kendinizi yeşilliklere atabileceğiniz şirin bir yer.

Bir dolu sokaktan, caddeden hatta yürümesi gayet zor bi otoyol kenarından geçtikten sonra San Frencesko Kilisesi'ne ulaştım. Siena'nın görkemli dini yapılarından biri var yine karşımda. Ön cephesi sade ama şık duran heykellerle süslenmiş.

Palazzo Salimbeni günümüzde banka şubesi olarak kullanılıyor ama önündeki rahip Sallustio Bandini heykeliyle güzel bir yapı.

Aslında gayet yorgunum ama yarın San Gimignano'ya gitmektense bugün orayı da görmeyi tercih ediyorum. Bologna'da otobüs tarifelerini gösteren çizelge çok karışık. Otelden nasıl gideceğimi bir şekilde öğrendim (internette de yayınlanan çizelge vardı ellerinde. 130 numarayı bulun ama pazar gunleri için koydukları haç ve iş günleri için iki çekiç işareti dışındakileri ben de çözemedim;  bir bilene sorun derim). Via Tozzi üzerindeki otobüs durağının yanındaki Tabacchio'dan 6 €'luk biletimi alıp otobüsle 1 saat 5 dakikada San Gimignano'ya ulaştım. Bu seferki İtalya gezimde en az beğendiğim yer San Gimignano oldu. Eski taş binaları, bakımlı sokaklarıyla güzel bi yer aslında ama ortalık ana baba günü. Her yer turist dolu. Zaten turistler dışında bi hayat yok kasabada.
Otobüsten indikten sonra, sağlı sollu turistik ürünler satan dükkanların dizildiği Via San Giovanni boyunca ilerleyip merkezdeki iki meydandan biri olan Piazza della Cisterna'ya ulaştım. Ortasında su kuyusu olan meydanın etrafı Ortaçağ kasabası havasını koruyacak şekilde eski binalar ve kasabaya has meşhur kulelerle çevrilmiş durumda. Üçgen şeklindeki meydan dar bi yolla diğer meydan olan Piazza del Duomo'ya bağlanıyor.

Piazza del Duomo, adından da anlaşılacağı üzere katedralin önündeki meydan. Hem kasabanın Duomo'suna hem de belediye binasıyla şimdi müze olarak kullanılan eski yapıya ev sahipliği yapıyor. San Gimignano'daki en ilginç yapılardan biri Duomo'nun kendisi. İçi boydan boya fresklerle kaplı olan bu Duomo'daki çizimler bana diğer kilisedekilerden biraz farklı geldi. San Petersburg'daki Dökülen Kan Kilisesi de böyle boydan boya İncil'den hikayelerle kaplıydı (farklı olarak ordakiler mozaikti) ama buradaki çizimlerde çıplaklık diğer kiliselerde göremeyeceğimiz kadar rahat resmedilmiş. İçeride fotoğraf çekmek yasaktı ne yazık ki.

Merkezdeki meydandan sonra şehrin sokaklarını turluyorum yine. Kasabanın alt taraflarındaki çeşmeye kadar indim. Sonra eski kale kalıntısına geçtim. Burada manzara çok güzel: Üzüm bağları, köy evleri, çiftlikler, tarlalar... Bi daha Toskano'nun kırsal bölgelerini keşfetmek üzere bu kasabalara gelmek lazım.

San Gimignano dönüşü o meşhur çizelgeyi nasıl yanlış okuduğumu bir daha test ettim. Ben 18.55'te sanırken meğer 18.40'daymış otobüs o da Siena'ya kadar gitmiyormuş... Keza dönüş bileti nerede satılıyor onu da bulamadım. Sonuçta şöförden aldığım 4 euroluk biletle Poggibonsi'ye ulaştım. Buradan bir saat sonra başka bir otobüse binecektim ama baktım daha erken bi saatte tren var, onunla döndüm Siena'ya.

Son olarak Siena merkezinden bahsedeyim biraz da gördüğüm kadarıyla. Piazza del Campo, yarım daire şeklindeki eğimli meydanı çevreleyen binalar ve yarım dairenin kenarındaki Palazzo Pubblico ve Torre del Mangia'dan (Mangia Kulesi) oluşuyor. Meydanın ortasında yer alan Fonte Gaia (Gaia Çeşmesi) 1300'lerde inşa edilip 25 km öteden getirilen suyla besleniyor. Palazzo Pubblico'nun yanındaki kule, İtalya'daki en yüksek kulelerden biri. Maalesef tepesine tırmanamadım ama güzel bir manzara sunduğuna eminim. Bu arada ufak bir bilgi vereyim: Hükümet binası olarak inşa edilen Palazzo Pubblico'nun kulesiyle Duomo'nun kulesi özellikle dinle devletin eşit güce sahip olması gerektiğini göstermek adına eşit yükseklikte yapılmış. O devir için hem bu eşitlik hem de diğer İtalyan şehirlerinden farklı olarak merkezdeki meydanın kilisenin önünde değil belediye binasının önünde yapılması Siena'daki seküler eğilimin göstergesi.

Piazza del Campo'nun bir özelliği de meşhur Palio yarışları. Siena'yla beraber Fiat'a ikinci model ismini Palio'yla veren şehirdeki yarışlar yılda iki kez 2 Temmuz ve 16 Ağustos'ta yapılıyor. Günümüzde Siena'da yer alan 17 Contrade (Bölge) bu at yarışlarında rekabet ediyor ve kazananın bayrağı yıl boyunca şehirde dalgalanıyor.
Geçmişi yüzyıllar önceye dayanan Siena'da 1700'lere kadar 50 Contrade varmış. Ancak yıllar içinde bölgelerin birleşmesiyle sayı azalmış ve günümüzde 17 bölge kalmış.

Her bölge diğerlerinden farklı bir bayrağa ve bayrağında kendini sembolize eden bir hayvana sahip. Keza kimi bölgeler birbiriyle dost kimileri de düşman. Her Contrade'nin sınırları belli ve kendine ait çeşmesi, sloganı ve müzesi var. Palio yaklaşırken her bölge kendi sokaklarını bayraklarıyla donatıyor.

Haziran sonunda bütün sokaklar bayraklarla donatılmış, sokaklarda çocuklar ve gençler Palio'da yapacakları gösteriler ve çalacakları müzik aletlerinin son provalarını yapıyorlardı. Gösteriler meydanın etrafına kurulan tribünlerden ve meydanın ortasından izlenebiliyor. Dünyanın en eski sportif faaliyetlerinden biri olan Palio'nun bilet fiyatları da gayet pahalıymış.

Bu seferki Pisa, Lucca, Siena, San Gimignano ve Bologna'yı kapsayan İtalya gezimde en beğendiğim şehir oldu Siena... Umarım bir daha yine yolum düşer ve bu sefer çok daha uzun, tadını çıkarta çıkarta, etraftaki küçük köyleri şarap yapılan çiftlikleriyle beraber gezerim.

Fotoğraf Listesi:


1- Piazzo del Campo'da yılın ilk Palio yarışının provaları dağılırken...

2- Siena Pastafaryan Psikoposu Elio ile kutsal akşam yemeği sırasında
3- Siena sokakları
4- San Gimignano
5- Torre del Mangia
6- Palio yarışları için kendi bayraklarıyla süslenmiş bir Contrade

Öneriler: İtalya'ya gidecekler buralara da baksın


Torino'da Bir Haftasonu

Bologna'da Porticolar altında bir gezi 
- Roma'nın Mimari Şaheserleri
- Floransa
- Çarşılı köprüler - Irgandı, Rialto ve Vecchio 
- Venedik'te Bir Gün
- Günübirlik Milano
- Pisa

24 Ağustos 2014 Pazar

Bruges ve Antwerp'te Bir Haftasonu

Arkadaşım Özkan bi kaç aylığına Belçika'ya gidince hemen plan yaptık Belçika'da kısa bir gezinti yapmak üzere. Ağustosta İstanbul sıcaktan bunaltırken kaçtım Belçika'ya. Brüksel'de havaalanında inince hemen alt kattaki tren istasyonuna geçtim. Buradan her yere trenle ulaşmak gayet kolay. Benim ilk istikametim neredeyse yarım saatte bir kalkan trenlerle Antwerp'e doğru. Gece Antwerp'te Özkan'la hasret giderip ertesi gün sabah 9 gibi çıkıyoruz Bruges'a doğru yola. Antwerp'ten yaklaşık 90 kilometre uzakta Bruges. Tren de var ama bizim tercihimiz arabayla gitmek. Merkeze yakın, İbis otelin otoparkına arabayı bırakıp başlıyoruz Bruges'u keşfetmeye.

Eski Ortaçağ şehirlerini hatırlatan bir şehir var karşımızda. Her yer, tuğladan özenle yapılmış birbirinden güzel yapılarla dolu. Bruges'da en beğendiğim yan bu atmosfer: Her an sağdan soldan bir şövalye çıkacakmış gibi ortalık.


İlk olarak Beginjhof (ya da bazı yerlerde Beguinage) denen eski yerleşimle başlıyoruz Bruges'u keşfetmeye. Burası uzun yıllar yalnız kadınların yerleştiği, günümüzdeyse halen rahibelerin yaşadığı bir yer. Küçük evler ve ağaçlar arasında dolaşarak çıkıyoruz bu kısımdan. Hemen yan tarafında güzel bir göl ve park karşılıyor bizi. Minnewater Parkı şehrin en yeşillikli kısmı. Akşamüstü yorulup kendimizi çimenlerin üzerine atmadan önce bir kez daha gezeceğimiz bu park şehirde değilmişsiniz izlenimi yaratıyor.

Artık yavaş yavaş merkeze geçme zamanı. Katelijnestraat boyunca merkeze doğru yürürken Diamond Museum'u geçiyoruz önce. Az sonra da Onze Lieve Vrouwekerk ya da İngilizce'siyle Church of Our Lady'ye ulaşıyoruz. Burası şehrin önemli katedrallerinden biri. Hemen karşısındaysa eski San John Hastanesi yer alıyor. Bu bina günümüzde seminer-etkinlik salonları, kafeler ve küçük dükkanlara ev sahipliği yapıyor. Mekanın bizim için ilginç yanlarından biri Luc Vanlaere'nin konserlerine ev sahipliği yapması. Eğer TripAdvisory'ye bakarsanız Bruges'la ilgili en beğenilenler listesinde bu Arp ustasının ücretsiz konserleri çıkacak karşınıza. Yaklaşık 35 dakikalık konsere katılmak için bize en uygun saat 15.00. O saatte geri gelmek üzere ayrılıyoruz mekandan.

Ardından Bruges sokaklarına vuruyoruz kendimizi. Kilisenin arkasındaki Gruuthuse'u sağımızda bırakıp ara sokaklara dalıyoruz. Klasik Belçika evleri 2-3 katlı ve çatıları basamak basamak yükseliyor. Kimileri tuğlaları boyanmadan bırakılmış kimileriyse sade renklere boyanmış.


Şehrin kenarlarının ardından merkeze kırıyoruz dümeni. Bruges'un merkezi Markt Meydanı. Belfry Kulesi'nin karşısındaki bu meydan klasik Avrupa Meydanları gibi birbirinden güzel ve tarihi binalarla çevrelenmiş ortasına da şehrin tarihi kahramanlarının heykeli konmuş. Meydanda biraz soluklanıp bu tarihi atmosferin tadını çıkarıyoruz. Bu arada biraz acıktık. Kulenin iki tarafındaki patates kızartması satan büfelerin birinden patates kızartmalarımızı alıp çöktük bi kenara. Bu iki büfenin hangisi bu işi daha iyi yapıyor bilemiyorum lakin biz soldakini tercih ettik; ikisinin önünde de uzun kuyruklar olsa da soldakindeki kuyruk daha kısaydı. Patatesleri alırken istediğiniz sosları da söyleyin. Olay bizdeki gibi ketçap-mayonezle sınırlı değil. Biz Andoloise ve Samurai tercih ettik. İkisi de çok lezzetliydi.


Yan taraftaki Burg Meydanı'na kısa bir sokakla geçiliyor ve bu sokaktan geçerken o çikolata ve waffle kokularına dayanmak mümkün değil. Biz de süngülerimizi indirip teslim oluyoruz waffle'cıya.

Sırada bot turu var. Bruges'a gelenlere şiddetle bir tavsiyede bulunacak olsam bu bot turu olacaktır. Beş ayrı yerden başlayan bot turu kişi başı 7,60 €'ya size Bruges'u çok farklı bir gözle görme imkanı sunuyor. Yaklaşık yarım saatlik tur özellikle karadan görülemeyecek büyülü manzaraları çıkarıyor karşınıza.


Saat 3'e gelirken arp konserinin olduğu eski San John Hastanesinin binasına döndük. Yaklaşık 40-50 kişilik salon dolmak üzere. Luc Vanleere bize yarım saat süren, 6 parçalık güzel bir konser sunuyor. Gerçekten gezinin ortasında dinlendirici bir etkinlik. Ücretsiz konserin ardından ufak bi bahşiş bırakıp Minnewater Parkı'na geçiyoruz. Yeşillikler arasında biraz turlayıp çimlerin üstüne atıyoruz kendimizi. Yorulmuşuz.

Bruges'u yavaş yavaş terk etme vakti geldi. İkinci gün Antwerp'te gezeceğimiz için akşamüstü Gentz'e uğruyoruz. Hem saat geç oldu hem de yorgunuz. Ufak bi şehir turu atıp dönüyoruz Antwerp'e.


Antwerp'te akşam yemeği için tercihimiz merkezdeki İtalyan pizzacısı olan Da Giovanni oluyor. Belçika'da yavaş servisten gına geldiği için burası çölde vaha bulmuşuz gibi geliyor: Servis gayet hızlı. Bu arada Belçika bildiğiniz üzere tam bir bira ülkesi. Envai çeşit birayı burada içebilirsiniz. Özkan'dan öğrendiğime göre Antwerp'in yerel bir birası da varmış: De Konning. PVC pencere markası gibi dursa da gayet lezzetli buldum. Da Giovanni'de de var bu biradan.


Gece boyunca önce canlı müzik dinlemeye bir caz bara ardından da ilk kez duyduğum %20 alkollü bira black damnation'ı içmek üzere t'Amtwaerps Bierhuiske'e gidiyoruz. 8 cl lik bardakta 9.80€'ya satılan black damnation kahve gibi simsiyah ve gayet yoğun bir bira. Zaten gecenin sonunda, devamında bir şey içmeyecekseniz tavsiye edilen bir bira çeşidi bu. Öncesinde yavaştan uykum geliyor gibiydi ama bu biradan sonra gözlerim faltaşı gibi açıldı. Ardından da geceyi bitirdik zaten.

Sabah çok erken uyanmadık. Bir gün öncenin yorgunluğu ikimizi de serdi yataklara. Gerçi ikinci günün gecesinde anladık ki biz daha hiç yürümemişiz meğer.


Antwerp'te ilk hedefimiz şehrin güneybatısındaki Middelheim Parkı oluyor. Bu parkın en güzel yanı yıllardır Antwerp'te düzenlenen bienalden seçilmiş eserlerle dolu olması. Her köşede farklı bir heykel bekliyor sizi. Parkın ortasında güzel de bir cafe var. Kahvaltımızı burada yapıp bu açık hava müzesinin tadını çıkarıyoruz. Pazar günü piknik yapan ailelerle dolu park. Heykellerin arasında dinlenip bir şeyler atıştıran, kitap okuyan, içkilerini yudumlayan ebeveynlerin yanında koştura koştura top oynayan çocuklar çok mutlu bir tablo çiziyorlar.


Parkın ardından ara sokaklar boyunca uzuuun yolları tepip nehir kıyısına varıyoruz. Burası da yürüyüş yapmaya, içkilerinizi yudumlamaya uygun bir yer. Bir gece önce içtiğimiz şehrin merkezindeki mekanların etrafında dolaşıp birine oturuyoruz dinlenmek üzere. Bu arada Omer isimli bira da gayet lezzetli biralardan. Antwerp'te biraz daha dolaşıp azad ediyorum Özkan'ı. Ben tren garına gideceğim ama önce Amsterdam'daki kadar olmasa da meşhur olan Red Light District'i ziyaret ediyorum. Kadınların vitrinde müşteri bekledikleri bu sokak elbette erkek dolu ama kadınlar da bu sokaktan rahatça geçebiliyorlar.


Dönüş için tren garına yollanma vakti geldi. Antwerp'te en beğenilen yerlerin belki de başında geliyor Antwerp Tren Garı. Kimileri Harry Potter filmlerindeki şatolara benzetiyor hatta... Gerçekten çok hoş bir tasarımı var. 40 dakikalık bir yolculukla Brüksel'e varıp uçağımı yakalıyorum. Yorgunluktan ayaklarım ağrıyor ama değmediğini söyleyemeyeceğim. Belki bir daha yolum buralara düşerse Ghentz'e biraz daha uzun vakit ayırırım. Keza Antwerp de biraz daha uzun gezilebilirmiş ama Bruges'un büyüleyici sokakları zaten yeterince vaktinizi alacaktır eminim.


Gezinin en iyi 5'i:


1- Bruges'da bot gezisi

2- Antwerp'teki Middelheim Parkı
3- Bruges sokakları
4- Beguinage ve yanındaki Minnewater Parkı
5- Belçika'nın birbirinden ilginç biraları.

Fotoğraf Listesi:


1- Bruges sokakları arasındaki kanallardan biri

2- Luc Vanleere'nin konserinden bir kare
3- Beginjhof'tan bir manzara
4- Markt Meydanı
5- Middleheim Parkı'ndaki heykellerden biri
6- Antwerp Tren Garı

Önerilen Sayfalar:


Heildelberg Brüksel ve Art Nouveau
Lüksemburg
Amsterdam
Huzur Dolu Şehir Utrecht
13. İstanbul Bienali